UYARI ⚠️: BÖLÜMÜN YARISINDAN SONRASI +18
Nehir, Poyraz’ın omzuna sardığı sargı bezinin üzerinden hafifçe sızan kırmızılığı görünce kaşlarını çattı. Pansumanı yapmıştı yapmasına ama merminin sıyırıp geçtiği doku derindi ve Poyraz’ın ateşi hafif hafif yükselmeye başlamıştı.
"Poyraz, bu böyle olmaz," dedi Nehir, kararlı bir sesle. "Bıçağın ya da dikişin değmesi lazım buna. Enfeksiyon kaparsa ne yapacağız? Hastaneye gidiyoruz."
Poyraz yorgun gözlerle gülümsedi. Yıllarca dağda kendi yarasını tütünle, dağlayarak saran bir asker için bu sıyrık hiçbir şeydi. Ama Nehir’in gözlerindeki o endişeli, taviz vermeyen bakışı görünce itiraz etmenin faydasız olduğunu anladı.
"Ömer Karadağ artık aranmıyor, öldü biliniyor... Poyraz Koral olarak da henüz resmi kayıtlar yenilenmedi," dedi Poyraz, sesindeki yorgunlukla. "Sivil, sessiz bir acile gitmemiz lazım."
"Ben hallederim," dedi Nehir.
Yarım saat sonra, dağ yoluna yakın küçük bir ilçe devlet hastanesinin acil servisindeydiler. Gecenin o geç saatinde acil servis sakindi. Genç bir nöbetçi doktor, Poyraz’ın omzundaki yarayı incelerken kaşlarını kaldırdı.
"Kaza mı demiştiniz?" diye sordu doktor, şüpheyle Poyraz’ın çelik gibi kaslarına ve vücudundaki diğer yara izlerine bakarak.
Poyraz tam bir şey söyleyecekken Nehir araya girdi: "Şile’de şantiyede demir k kaza sonucu çizdi doktor bey. Paslı değildi ama dikiş gerekir mi diye korktuk."
Doktor derin bir nefes aldı. Poyraz’ın dik ve soğukkanlı duruşu, Nehir’in ise endişeli hali ortamı yumuşatmıştı. "Dikişlik bir durum yok ama derin bir sıyrık. Güzelce temizleyip lokal antibiyotik sürdüm, tetanos aşınızı da yapalım. Birkaç gün kolunu fazla zorlamasın."
Aşı ve pansuman tamamlandıktan sonra, reçeteyi alıp hastaneden çıktılar. Şafak vakti yavaş yavaş söküyordu. Gökyüzü gecenin o kapkaranlık tonunu geride bırakıp lacivertten tatlı bir morluğa evriliyordu.
Dağ evine geri döndüklerinde dışarıdaki fırtına tamamen dindirmiş, yerini cıvıldayan kuş seslerine ve çam kokulu serin bir sabaha bırakmıştı.
Poyraz, üzerindeki yorgunluğu atmak için banyoda kısa bir duş aldı. Çıktığında Nehir yatak odasındaki ahşap karyolaya temiz çarşafları sermiş, sobaya birkaç odun daha atmıştı. Odayı tatlı bir sıcaklık kaplamıştı.
Poyraz, belinde havluyla odaya adım attığında Nehir elindeki taze pansuman malzemeleriyle ona döndü. Poyraz’ın yorgunluktan çökmüş ama huzurlu yüzünü görünce gülümsedi.
"Gel bakalım, doktorun verdiği kremi sürelim," dedi Nehir.
Poyraz yatağın kenarına oturdu. Nehir merhemi nazikçe onun omzuna sürerken Poyraz gözlerini kapattı. Üç yıldır ilk kez sırtını bir duvara değil, sevdiği kadının şefkatine yaslıyordu.
İşleri bittiğinde Poyraz yatağa uzandı. Nehir de üzerindeki hırkayı çıkarıp onun yanına, yorganın altına süzüldü.
Üç uzun yılın ardından ilk kez aynı yatakta, yan yanaydılar.
Poyraz, sağlam olan kolunu açtı. Nehir hiç tereddüt etmeden başını onun göğsüne koydu, elini de Poyraz’ın kalbinin üzerine yerleştirdi. O kalbin ritmik, güçlü atışı Nehir için dünyadaki en güzel melodiydi.
Poyraz, Nehir’in saçlarını parmaklarının arasına alıp derin bir nefes çekti.
"Rüya değil, değil mi?" diye fısıldadı Nehir, gözleri yarı kapalı. "Yarın uyandığımda yine o atölyede tek başıma olmayacağım?"
Poyraz eğilip Nehir’in alnına uzun, sıcak bir buse kondurdu.
"Rüya bitti Nehir... Kabus da bitti," dedi Poyraz, sesi uykunun eşiğinde pürüzsüz ve fısıltılı çıkarak. "Bundan sonra uyanacağın her sabah, ben tam burada olacağım."
##
Nehir’in başı Poyraz’ın göğsünde, parmakları onun kalbinin üzerindeyken o ritmik atışlar yavaş yavaş değişmeye başladı. Daha derin, daha ağır… Sanki kalp, sadece kan pompalamıyordu artık; Nehir’e “ben buradayım, seninleyim” diye fısıldıyordu.
Poyraz’ın sağlam kolu Nehir’in beline sarıldı. Parmakları hırkasının altından kayarak çıplak belini buldu. Sıcak, pürüzsüz bir ten. Üç yıllık hasretin ilk dokunuşuydu bu. Nehir hafifçe titredi; ne soğuktan, ne de korkudan. Sadece… o dokunuşun ağırlığından.
“Poyraz…” diye fısıldadı, sesi uykulu ama uyanık.
Poyraz cevap vermedi. Sadece başını eğdi ve Nehir’in saçlarını yana doğru iterek boynuna dudaklarını bastırdı. İlk öpücük yumuşak, neredeyse saygılıydı. İkinci öpücük daha uzun sürdü. Üçüncüsünde dilini hafifçe gezdirdi; tuz, sabun ve Nehir’in kendi kokusu… Poyraz derin bir nefes çekti, sanki üç yıldır aç kalmış gibi.
Nehir başını kaldırdı. Gözleri yarı kapalı, dudakları aralıktı. Poyraz’ın yüzüne baktı; yorgunluk çizgileri, yeni pansumanın beyazlığı, ama en çok da o bakış… O bakışta savaş yoktu artık. Sadece açlık vardı.
Dudakları buluştuğunda ikisi de aynı anda nefesini tuttu. Öpüşme yavaş başladı, sonra hızlandı. Nehir’in eli Poyraz’ın ensesine kaydı, parmakları kısa saçlarını kavradı. Poyraz’ın dili Nehir’in dudaklarını araladı, içeri süzüldü; tatlı, ısrarcı, tanıdık. Nehir inledi; ses boğuk, boğazının derinliklerinden geldi.
Poyraz yavaşça Nehir’i sırtüstü yatırdı. Sağlam koluyla destek alarak üzerine eğildi; yaralı omzunu zorlamamaya dikkat ediyordu ama nefesleri birbirine karıştığında o dikkat dağılmaya başladı. Nehir’in hırkasını yavaşça yukarı sıyırdı. Kumaş omuzlarından kayarken Nehir kollarını kaldırdı, yardım etti. Hırka yere düştü. Altında ince bir atlet vardı; göğüslerinin hatları kumaşın altından belli oluyordu, meme uçları soğuk ve heyecandan dikleşmişti.
Poyraz atletinin kenarını tuttu, yukarı doğru çekti. Nehir kollarını tekrar kaldırdı. Atlet de gitti. Artık sadece pantolonu ve külotu kalmıştı.
Poyraz bir an durdu. Nehir’in göğüslerine baktı; dolgun, yuvarlak, uçları koyu pembe. Üç yıldır sadece rüyalarında gördüğü o ten. Elini uzattı, avucunun içiyle birini kavradı. Ağırlığı, sıcaklığı… Başparmağıyla meme ucunu yavaşça okşadı. Nehir’in sırtı hafifçe kavis aldı.
“Poyraz… lütfen…” diye fısıldadı.
Poyraz eğildi. Dudaklarını önce bir meme ucuna bastırdı, sonra dilini çıkardı, yavaşça yaladı. Nehir’in parmakları çarşafa gömüldü. Poyraz emmeye başladı; nazik ama ısrarcı, dilinin ucuyla dairesel hareketler yaparak. Diğer eliyle diğer göğsünü kavradı, avucunun içinde eziyor, okşuyordu. Nehir’in kalçaları istemsizce kıpırdandı.
Poyraz diğer memeye geçti. Aynı yavaşlıkla, aynı açlıkla. Nehir’in nefesi hızlanmıştı; kısa, kesik kesik. Poyraz’ın dili meme ucunu ezerken dişlerini hafifçe gezdirdi. Nehir inledi, sesi odanın içinde yankılandı.
Poyraz yavaşça aşağı doğru indi. Dudakları Nehir’in göğüs kafesinden karnına, göbeğine… Pantolonunun kenarına geldiğinde durdu. Parmaklarıyla düğmesini çözdü, fermuarını indirdi. Nehir kalçalarını kaldırarak yardım etti. Pantolon ve külot birlikte kaydı, ayak bileklerinden geçerek yere düştü.
Artık tamamen çıplaktı.
Poyraz dizlerinin arasına yerleşti. Nehir’in bacaklarını nazikçe ayırdı. Gözleri o ıslak, pembe yarığa kilitlendi. Üç yıllık hasret… Parmaklarını uzattı, orta parmağıyla yavaşça yarığı araladı. Nemli, sıcak, zaten ıslaktı. Parmağını içeri doğru kaydırdı; sadece bir boğum, sonra iki. Nehir’in iç duvarları onu sıkıca kavradı.
“Siktir…” diye fısıldadı Nehir, başını yastığa gömerek.
Poyraz parmağını yavaşça hareket ettirdi. İçeri-dışarı, yavaş, derin. Başparmağıyla klitorisini buldu, dairesel hareketlerle okşadı. Nehir’in kalçaları ritme uydu. Poyraz ikinci parmağını da ekledi; şimdi iki parmak, daha dolu, daha yavaş. Nehir’in inlemeleri daha yüksek, daha boğuktu.
Poyraz eğildi. Dilini yarığın üzerine bastırdı. Tuzlu, tatlı, Nehir’in kokusu… Uzun, yavaş bir yalama. Sonra klitorisine odaklandı; dilinin ucuyla hafifçe vuruyor, sonra emiyor, sonra tekrar yalıyordu. Parmakları aynı anda içeri-dışarı hareket ediyordu. Nehir’in bacakları titriyordu. Bir eli Poyraz’ın saçlarına gömüldü, diğer eli çarşafı sımsıkı tutuyordu.
“Poyraz… durma… lütfen…”
Poyraz durmadı. Dilini daha hızlı, daha baskılı hareket ettirdi. Parmaklarını kıvırarak o hassas noktayı buldu. Nehir’in içi aniden sıkılaştı, bacakları Poyraz’ın başını sıktı. Orgazm geldiğinde Nehir’in sırtı kavis aldı, boğazından uzun, titrek bir inilti koptu. Parmakları Poyraz’ın saçlarını çekiyordu; acı değil, ihtiyaç.
Poyraz yavaşladı, ama tamamen durmadı. Nehir’in titremeleri geçene kadar dilini ve parmaklarını nazikçe hareket ettirdi. Sonra yukarı doğru çıktı. Dudakları Nehir’in dudaklarına yapıştı; Nehir kendi tadını Poyraz’ın dilinde hissetti.
Poyraz havlusunu çözdü. Sertliği serbest kaldığında Nehir’in bakışları oraya kaydı. Kalın, damarlı, ucu parlak… Elini uzattı, parmaklarını sardığı gibi kavradı. Sıcak, nabız gibi atan… Yavaşça sıvazladı. Poyraz’ın nefesi boğazında takıldı.
Nehir bacaklarını daha da açtı. Poyraz dizlerinin arasına yerleşti, ucunu yarığa sürttü. Yukarı-aşağı, yavaşça, ıslaklığına bulayarak. Nehir kalçalarını kaldırdı, “içeri…” diye fısıldadı.
Poyraz yavaşça bastırdı. Baş kısmı içeri süzüldü. Nehir’in içi onu sıkıca kavradı; sıcak, ıslak, dar. Poyraz bir an durdu, nefesini tuttu. Sonra daha derine… Santim santim. Nehir’in tırnakları Poyraz’ın sağlam omzuna battı. Sonunda köküne kadar girdiğinde ikisi de aynı anda inledi.
Poyraz hareket etmeye başladı. Yavaş, derin vuruşlar. Her girişte Nehir’in iç duvarları onu sarıyor, her çıkışta ıslak bir ses çıkıyordu. Poyraz’ın sağlam kolu Nehir’in belinin altında, onu kendine doğru çekiyordu. Diğer kolu yaralı olduğu için dikkatli kullanıyordu; ama nefesleri birbirine karıştığında o dikkat de kaybolmaya başladı.
Tempo arttı. Poyraz’ın kalçaları daha sert, daha derin vuruyordu. Nehir’in bacakları Poyraz’ın beline dolandı. Her vuruşta Nehir’in göğüsleri sarsılıyor, meme uçları Poyraz’ın göğsüne sürtünüyordu. Öpüşmeleri boğuk, ıslak, kesik kesikti.
“Daha… daha sert…” diye fısıldadı Nehir.
Poyraz itaat etti. Kalçalarını daha hızlı, daha güçlü savurdu. Yatak gıcırdıyordu. Sobanın ateşi odayı turuncu ışıkla boyuyordu; ter damlaları Poyraz’ın sırtından kayıyordu. Nehir’in ikinci orgazmı daha şiddetli geldi. İçerisi aniden kasıldı, Poyraz’ı sıkıca kavradı. Nehir’in başı geriye gitti, boğazından uzun, titrek bir çığlık koptu. Poyraz o sıkışmayı hissedince kendi kontrolünü kaybetti. Birkaç sert vuruş daha… Sonra derinlere doğru boşaldı. Sıcak, yoğun, nabız gibi atan boşalmalar. Her birinde Nehir’in içini dolduruyordu.
İkisi de titreyerek birbirine yaslandı. Poyraz’ın alnı Nehir’in alnına değiyordu. Nefesleri hâlâ hızlı, kalpleri hâlâ deli gibi atıyordu.
Uzun bir süre kimse konuşmadı. Sadece nefesler, sobanın çıtırtısı ve dışarıdaki kuş sesleri…
Poyraz yavaşça çıktı. Sıcaklık, ıslaklık… Nehir’in bacaklarının arasından aktı. Poyraz yanına uzandı, sağlam kolunu Nehir’in beline sardı. Nehir başını tekrar onun göğsüne koydu. Parmakları Poyraz’ın kalbinin üzerindeydi; hâlâ hızlı atıyordu ama yavaş yavaş sakinleşiyordu.
“Rüya değilmiş,” diye fısıldadı Nehir, sesi uykulu ve tatmin olmuş.
Poyraz saçlarını okşadı, alnına bir öpücük daha kondurdu.
“Hayır,” dedi kısık sesle. “Bundan sonra hiç rüya değil. Her sabah… her gece… tam burada.”
Nehir gülümsedi. Gözlerini kapattı. Poyraz’ın kalp atışları, sobanın sıcaklığı ve dışarıdaki çam kokulu sabah… Üç yıllık hasretin ardından, nihayet evlerindeydiler.