"Sadece Ömer..." dedi Selin, elindeki kahve kupasını masaya bırakırken. "İstanbul’da kaç bin tane Ömer vardır haberin var mı Nehir? Adam soyadını söylemedi, mesleğini söylemedi. Sadece 'Benim adım Ömer' dedi ve gitti."
Nehir oturduğu yerden doğruldu. "Soyadını söylemedi ama arabasının plakasını gördüm Selin. 34 BSK... Gerisini tam seçemedim ama siyah, camları filmli bir arabaydı."
Selin derin bir nefes aldı. Kuzeni Tufan emniyette trafik polisliği yapıyordu. "Tamam... Tufan Abiyi arayacağım. 34 BSK ile başlayan Kadıköy civarındaki siyah araçlara bir baksın."
Ertesi günün akşamı Selin’in telefonuna Tufan’dan bir mesaj geldi. Selin ekrana bakıp derin bir iç çekti ve telefonu Nehir’e uzattı.
"Kötü haber mi?" diye sordu Nehir, kalbi sıkışarak.
"Haber bile değil Nehir," dedi Selin üzüntüyle. "Tufan 34 BSK ile başlayan siyah sedan bir araç bulmuş evet. Ama araç **bir araç kiralama şirketine** ait. Ve o gün, o saatlerde Kadıköy’de arabayı kiralayan kişinin sistemdeki adı: *Ömer Yılmaz.*"
Nehir hemen öne atıldı. "Tamam işte! Ömer! Soyadını da öğrendik!"
"Aacele etme," dedi Selin Nehir’in elini tutarak. "Tufan kiralama şirketindeki tanıdığını arattı. Adamın sistemdeki ehliyet fotoğrafına baktırmış..." Selin duraksadı, gözlerini Nehir’e dikti. "Nehir... Arabayı kiralayan Ömer Yılmaz, elli yaşlarında, kel ve gözlüklü bir adammış."
Nehir’in başından aşağı buz gibi sular döküldü. "Ne? Nasıl olur?"
"Adam o gün arabayı teslim alıp saatler sonra şirkete geri bırakmış. Yani senin o kafede gördüğün genç, kaşında yara izi olan adamla hiçbir alakası yok. Belki o adam sadece korsan bir taksiye bindi, belki de bir arkadaşının arabasına... Ya da daha kötüsü Nehir..." Selin cümlesini bitiremedi.
"Daha kötüsü ne Selin?" dedi Nehir, sesi titreyerek.
"Daha kötüsü... Sen o kargaşada plakanın harflerini bile yanlış gördün. Çünkü o adam Poyraz değildi."
Nehir odanın ortasında donakaldı. Göğsündeki o ezici baskı geri gelmişti. Soyadı yoktu. Arabanın izi tamamen sahte bir çıkmaza girmişti. Elde var sıfır...
Poyraz’ın izini bulduğunu sandığı an, zihninin ona oynadığı bir oyunun içinde mi kayboluyordu? Yoksa karşısındaki adam arkasında hiçbir iz bırakmayacak kadar sıradan bir yabancı mıydı?