Yağmur Nehir’in kıyafetlerinden süzülüp koridorun zeminine damlarken, genç kadın evinin kapısının önünde öylece dikiliyordu. Üzerinden süzülen sular umurunda bile değildi. Zihninin içinde patlayan şimşekler, dışarıdaki fırtınayı bastıracak güçteydi.
İçini yakan ilk dürtü, telefonuna sarılıp Poyraz’ın annesi Leyla Teyze’yi aramak olmuştu. Parçalanmış parmakları rehberde o ismin üzerinde gezinirken kalbi boğazında atıyordu. *"Leyla Teyze, Poyraz yaşıyor... Onu gördüm! Sesi, bakışı, kaşındaki o küçücük iz bile aynıydı!"* diye haykırmak istemişti.
Ama tam arama tuşuna basacakken durdu. Telefonu tutan eli yavaşça aşağı indi, göğsüne doğru çekildi.
Ya yanılıyorsa? Ya yasın, dinmeyen özlemin ve uykusuz geçen yüzlerce gecenin zihnine oynadığı acımasız bir oyundan ibaretse her şey? Leyla Teyze, oğlunun şehit haberini aldığı gün zaten yarım kalmış, yaşayan bir ölüye dönmüştü. Onu bir hiç uğruna, kuru bir umutla canlandırıp sonra o umudu elleriyle yıkmaya hakkı yoktu. Bir anneye bu acıyı ikinci kez çektiremezdi. Eğer yanılıyorsa, bu Leyla Teyze'nin sonu olurdu.
Nehir derin, titrek bir nefes aldı. Telefonu cebine fırlatıp üzerindeki ıslak montu umursamadan dışarı fırladı. Bu yükü tek başına taşıyamazdı. Aklını kaçırıp kaçırmadığını anlamak için birinin onu dinlemesine, onu yeniden gerçekliğe çekecek bir sese ihtiyacı vardı.
Yarım saat sonra, Kadıköy’ün arka sokaklarındaki bir apartmanın dördüncü katında, zili adeta kırarcına basıyordu.
Kapı hızla açıldığında Selin, karşısında sırılsıklam olmuş, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakan Nehir’i görünce şaşkınlıkla geri çekildi. "Nehir? Kızım bu halin ne, yağmurda mı yürüdün sen?"
Nehir tek bir kelime bile etmeden içeri daldı. Titreyen elleriyle Selin’in kollarından tuttu. "Selin... Ben onu gördüm."
Selin çatık kaşlarıyla kapıyı kapattı. "Kimi gördün? Kimden bahsediyorsun?"
"Poyraz’ı," dedi Nehir. Sesi hem bir fısıltı kadar çaresiz hem de bir çığlık kadar baskındı. "Bir kafedeydi. Tam karşımdaki masada oturuyordu. Sırılsıklamdı, saçı, gözleri, sağ kaşının üstündeki o iz... Selin, o canlıydı! Yanına gittim, dokunmak istedim..."
Selin’in yüzündeki şaşkınlık yerini derin bir üzüntü ve endişeye bıraktı. Nehir’i omuzlarından tutup salondaki koltuğa doğru götürdü. "Nehir, Allah aşkına kendine gel. Lütfen otur şöyle..."
"Bana deliymişim gibi bakma!" Nehir kolunu hırsla çekti. "Yemin ederim hayal görmüyordum! Yanına gittim, 'Poyraz' dedim. Bana baktı Selin. Sesi bile aynıydı!"
"Peki ne dedi?" diye sordu Selin, sesini olabildiğince sakin ve yumuşak tutmaya çalışarak. "Ne söyledi sana Poyraz?"
Nehir’in gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Gözpınarlarını yakan şey sadece yağmur suyu değildi artık. "Beni tanımadığını söyledi... Adının Ömer olduğunu, onu biriyle karıştırdığımı söyledi. Üzerime gelirsen polisi ararım dedi..."
Selin derin bir iç çekti, Nehir’in yanına oturup titreyen buz gibi ellerini kendi ellerinin arasına aldı. "Nehir... Bebeğim, dinle beni lütfen. Üç yıl oldu. Sen üç yıldır her gün onun fotoğrafıyla uyuyorsun. Zihnin seninle oyun oynuyor olabilir mi? Birini ona benzetmiş olamaz mısın? İnsanlar birbirine çok benzer..."
"O benzetebileceğin biri değil!" Nehir ayağa fırladı, salonun içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. "Gözlerinin içine baktım ben! O bakışı, o duruşu bin kişinin arasından tanırım. Bana bakarken çenesini kastı, sağ yumruğunu sıktı! Poyraz yalan söylediğinde ya da kendini tuttuğunda hep bunu yapardı!"
Selin çaresizce başını salladı. "Tamam, farz edelim ki o... Peki neden seni tanımamazlıktan gelsin? Poyraz seni canından çok seviyordu Nehir! Yaşasaydı, hayatta olsaydı sana 'Ben seni tanımıyorum' deyip çeker gider miydi? Mantığın alıyor mu bunu?"
Bu soru salonun ortasına buz gibi bir bomba gibi düştü. Nehir durdu.
Selin haklıydı. Poyraz onu dünyadaki her şeyden çok severdi. Eğer hayattaysa, neden bir yabancı gibi bakmıştı? Neden onu arkasında bırakıp gitmişti?
"Bilmiyorum..." dedi Nehir, sesi kırılan bir cam misali dağılırken. "Nedenini bilmiyorum Selin. Ama bildiğim bir şey var: Ben delirmedim. Ve o adamın peşini bırakmayacağım."