Çıkmaz sokaklar, insanın zihnini tırmalayan en acımasız sessizlikleri yaratırdı.
Kiralama şirketinden gelen o cevap, Nehir’in içinde yakmaya çalıştığı son umut kırıntısını da rüzgara savurmuştu. Elli yaşlarında, kel bir adamın üzerine kayıtlı, aleladet bir araç... Nehir iki gün boyunca Kadıköy’deki o küçük kafenin etrafında bir ruh gibi dolanmış, sokağın her köşesini, dükkanların camlarına yansıyan insan siluetlerini tek tek incelemişti. Ama yoktu. O adam, sanki yağmur yağarken Kadıköy’ün ara sokaklarında beliren ve yağmur dindiğinde buharlaşıp kaybolan bir sis bulutundan ibaretti.
Selin haklı mıydı? Zihni, dinmeyen bu acımasız yasın altında ezilip ona bir illüzyon mu yaratmıştı?
Nehir, Pazartesi sabahı Beşiktaş’taki ajans binasından içeri girerken gözlerinin altındaki koyu halkaları kapatıcıyla gizlemeye çalışmıştı ama içindeki yıkımı gizleyecek bir makyaj henüz icat edilmemişti. Masa başındaki dosyalara bakıyor, grafik tasarım programındaki çizgilere odaklanmaya çalışıyordu fakat aklı sürekli o ana kayıyordu. *O ses tonu... "Beni dinle kızım, yanlış adama bağırıyorsun" derkenki buz gibi mesafe... Ve tam arkasını dönerken kasılan o çene.*
İnsan kendi hafızasına ihanet edebilir miydi? Poyraz’ın kokusunu, duruşunu, dokunuşunu unutmuş olabilir miydi?
"Nehir, daldın yine," dedi mesai arkadaşı Banu, masasının kenarına kahve kupasını bırakırken. "Sabahtan beri aynı ekrana bakıyorsun. İyi misin sen? Rengin sirke satıyor."
Nehir zoraki bir tebessüm kondurdu dudaklarına. "İyiyim Banu, sadece birkaç gündür iyi uyuyamadım. Biraz hava alsam iyi olacak."
Sandalyesini geriye itip çantasını ve montunu aldı. Şirketin dördüncü katından merdivenleri inerken adımları kurşun gibi ağırdı. Kendine bir söz verdi o an. *Bitti,* dedi içinden. *O bir hayaldi. Poyraz üç yıl önce öldü. Onu bir kez daha, bu sefer kendi ellerimle toprağa gömmem gerekiyor. Yoksa ben çıldıracağım.*
Kendini Beşiktaş’ın kalabalık, gürültülü caddelerine bıraktı. Korna sesleri, vapur düdükleri, simitçilerin bağırışları... Şehir her zamanki karmaşasıyla akıp gidiyordu. Nehir, sahil yoluna doğru yürümeye başladı. Rüzgar Boğaz’ın tuzlu kokusunu yüzüne çarparken derin bir nefes aldı. Zihnini boşaltmalı, hayatına bir şekilde devam etmeliydi.
Trafik ışıklarına geldiğinde durdu. Yaya geçidinde onlarca insan birikmişti. Herkes bir yerlere yetişme derdindeydi. Kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklerken Nehir gözlerini karşı kaldırıma kaydırdı.
Ve işte tam o an... Zaman bir kez daha durdu.
Caddenin karşı tarafında, kalabalığın tam ortasında bir adam duruyordu. Üzerinde koyu gri bir palto vardı. Kulaklarına taktığı kablosuz kulaklıkla telefonla konuşuyor, bakışlarını caddeden geçen araçlarda gezdiriyordu.
Sağ kaşının üzerindeki o küçük çizgi... Kavisli, koyu renk saçları...
*O.*
Nehir’in kalbi göğüs kafesini öylesine sert dövmeye başladı ki, bir an kaburgalarının kırılacağını sandı. Kulaklarındaki şehrin gürültüsü bıçakla kesilmiş gibi birden sustu. Sadece kendi şakaklarında güm güm atan nabzını duyabiliyordu. Bu bir halüsinasyon olamazdı. Bu kadar net, gündüz gözüyle, caddenin ortasında...
"Poyraz..." diye fısıldadı Nehir. Dudakları titriyordu.
Işık yayalar için yeşile döndü. İki taraftan insan seli birbirine doğru yürümeye başladı. Nehir, kalabalığı yararak öne doğru fırladı. Gözlerini bir saniye bile karşıdaki adamdan ayırmıyordu. Sanki gözlerini bir an kapatsa adam yine buharlaşıp yok olacaktı.
Adam, telefonu cebine koyup arkasını döndü ve sahil tarafındaki kafelerin olduğu ara sokağa doğru yürümeye başladı. Adımları hızlı ve kararlıydı.
"Dur! Lütfen dur!" Nehir kalabalığın içindeki insanlara çarparak koşmaya başladı. Birkaç kişi arkasından sövse de umursamadı. Kaldırıma çıktığı an adamın saptığı ara sokağa daldı.
Sokak tenha sayılabilecek bir yerdi. Adam, yaklaşık otuz metre ileride, bir balıkçı restoranının yanından sağa sapıyordu. Nehir ciğerleri patlayacakmış gibi koştu. Köşeyi döndüğü an...
Adam bir dükkanın kepenklerinin önünde durmuş, arkası Nehir’e dönük bir şekilde bekliyordu. Sanki... Sanki takip edildiğini biliyormuş gibi.
Nehir adımlarını yavaşlattı. Soluk soluğaydı. "Bu sefer... Bu sefer kaçamayacaksın," dedi nefes nefese. "Kiralama şirketi, sahte isimler... Hiçbiri umrumda değil. Sen sensin."
Adam ağır ağır arkasını döndü.
Yüzünde yine aynı ifadesizlik, yine aynı buz gibi bakışlar vardı. Hands-free kulaklığını kulağından çıkarıp cebine koydu. Nehir’e doğru bir adım attı. Bu sefer kaçmıyordu.
"Yine sen," dedi adam. Sesi bu kez öfkeli değil, aksine tehlikeli bir şekilde sakindi. "Beni takip mi ediyorsun sen?"
"Adın ne olursa olsun..." dedi Nehir, gözyaşları nihayet yanaklarından süzülürken. Adamın tam karşısında durdu. Aralarında sadece iki adımlık mesafe kalmıştı. "İster Ömer de kendine, ister başka bir şey. Gözlerinin içine bakıyorum ben senin. O gün kafede yanlış gördüğümü sandım, zihnim benimle oyun oynuyor sandım... Ama hayır. Sen yaşıyorsun."
Adam derin bir nefes verdi. Yüzünde, bir insanın bir deliye acıyarak bakacağı türden aşağılayıcı bir tebessüm belirdi.
"Bak kızım," dedi adam, ellerini paltosunun ceplerine sokarak. "Geçen gün kafede acına saygı duyup polisle uğraşmak istemedim, uzatmadım. Ama sen sınırları zorluyorsun. Ben İstanbul'da kendi halinde bir lojistik firmasında operasyon müdürüyüm. Adım Ömer Karadağ. Ailem, hayatım, geçmişim belli."
Cebinden çıkardığı bir kartviziti Nehir’e doğru uzattı. Kartvizitin üzerinde siyah harflerle *'Karadağ Lojistik - Ömer Karadağ'* yazıyordu.
Nehir karta bakmadı bile. "Bana o kağıt parçalarını gösterme! Poyraz... Lütfen yapma. Eğer başın beladaysa, saklanman gerekiyorsa söyle. Yemin ederim kimseye bir şey söylemem. Leyla Teyze’ye bile söylemedim! Sadece... Sadece 'benim' de bana. Tek bir kelime..."
Adamın bakışları bir anlığına karardı. O sert, profesyonel duruşunun altında çok küçük, saliselik bir dalgalanma oldu. Ama hemen ardından o maske tekrar yüzüne oturdu. Kartviziti Nehir’in çantasının açık gözüne sıkıştırdı.
"Son kez uyarıyorum," dedi kulağına doğru eğilerek. Sesi bu kez fısıltı kadar kısıktı ama her kelimesi bir bıçak kadar keskindi. "Bir daha karşıma çıkarsan, peşime düşersen senin için hiç iyi olmaz. Ölen sevgilinin yasını git başka yerde tut."
Adam arkasını dönüp sokağın sonuna doğru yürüdü. Nehir olduğu yerde çakılı kaldı. Rüzgar Beşiktaş’ın dar sokağında uğuldarken, adam bu kez arkasında bir kartvizit ve Nehir’in kalbinde koskocaman bir şüphe bırakmıştı.