Kadıköy’deki küçük atölyesinin kapısını kilitleyen Nehir, ellerinin hâlâ titrediğini fark etti. Holdingdeki o fırtınalı saatlerin, Poyraz’a sarılıp döktüğü gözyaşlarının ve Hazal’ın o dondurucu bakışlarının yorgunluğu adeta omuzlarına çökmüştü.
Masasındaki deklanşör sesleri, fotoğraflar, tiner ve kâğıt kokusu... Yıllardır sığındığı bu atölye, artık ona eskisi gibi güvenli gelmiyordu.
İçerideki loş ışığı yakıp ahşap sandalyesine oturdu. Masanın üzerindeki lens temizleme bezine uzandığı sırada, cebindeki telefonu titredi. Ekrandaki numara gizliydi.
Nehir duraksadı. Yutkunup telefonu kulağına götürdü. "Efendim?"
"Arama yapma. Tek bir yere bile mesaj atma."
Poyraz’ın pürüzsüz, alçak ama emredici sesi kulaklığından süzüldüğünde Nehir’in nefesi kesildi. "Poyraz..."
"Beni dinle Nehir, vaktimiz yok," dedi Poyraz. Arkadan hafif bir araba motoru sesi geliyordu. "Hazal seni takibe aldırdı. Cevdet’in adamları şu an Ambarlı hattından Kadıköy’e doğru yayılıyor. Bugün odada yaşananlar onların şüphe kovanına çomak soktu."
Nehir oturduğu yerde dikleşti, bakışları reflex olarak atölyenin sokağa bakan camına kaydı. "Beni nereden bulacaklar ki? Atölyeyi bilmezler..."
"Her şeyi bulurlar!" dedi Poyraz, sesindeki o gizli paniği bastırmaya çalışarak. "O odadan çıkarken sarf ettiğin o cümleler... Hazal aptal bir kadın değil Nehir. Seni araştırmaları sadece iki saatlerini alır."
Nehir elini alnına koydu. "Şimdi ne olacak? Beni tehdit olarak görseler..."
"Onların bir şey yapmasına fırsat vermeyeceğim," diye kesti sözünü Poyraz. "Cevdet bu akşam beni köşke çağırdı. Sevkiyatın ayrıntılarını konuşacağız ama asıl mesele sensin. Beni sınayacaklar. Senin kim olduğunu, aramızda ne geçtiğini benim ağzımdan duymak isteyecekler."
Nehir’in yüreği ağzına geldi. "Sana zarar verecekler mi?"
Poyraz telefonda hafif, acı bir tebessüm etti. "Ben Ömer Karadağ'ım Nehir. Bana kolay kolay dokunamazlar. Ama seni bir yem olarak kullanmalarına izin veremem. Bu gece atölyeden çıkma. Kapıyı, pencereleri kilitle. Dışarıda garip bir araç görürsen sakın dışarı adım atma."
"Poyraz, korkuyorum..." dedi Nehir, sesi kırılan bir cam gibi incecik çıkarak. "Seni üç yıl sonra tam bulmuşken, yine o karanlığın içinde kaybetmek istemiyorum."
Poyraz bir an durdu. Telefonun diğer ucundaki o derin nefes alışı Nehir’in kulaklarında yankılandı. Bütün o 'Ömer Karadağ' zırhı eridi, geriye sadece Nehir'e sevdalı Teğmen Poyraz kaldı.
"Bana güven güzelim," dedi fısıltıyla. "O gece şehitlikte üzerini örttüğüm paltoyu hatırla. Ben seni hiçbir zaman yalnız bırakmadım, şimdi de bırakmam. Sadece dediklerimi yap ve o atölyede kal. Yarın sabah her şeyi bir düzene sokacağım."
"Söz ver," dedi Nehir. "Bana geri döneceğine söz ver."
"Söz..." dedi Poyraz. "Şimdi kapatıyorum, köşke girmek üzereyim."
Cızırtılı bir sesin ardından telefon kapandı. Nehir ahizesi soğuyan telefonu masaya bıraktı. İçindeki huzursuzluk bir çığ gibi büyüyordu.
Aynı dakikalarda, Boğaz’a nazır devasa Karadağ Köşkü’nün yüksek demir kapıları Poyraz’ın siyah jipi için açıldı.
Poyraz aracını park edip indi. Ceketinin düğmesini ilikledi, derin bir nefes alıp çenesini dikleştirdi. Şebekenin kalbine, kurdun inine giriyordu.
Devasa salondan içeri adım attığında, yüksek tavanlı odanın ortasındaki şöminenin çıtırtıları duyuluyordu. Şöminenin önündeki berjerde, elinde viski kadehiyle Cevdet Bey oturuyordu. Hemen yanında ise kolları göğsünde çaprazlanmış, yüzünde zafer kazanmış bir edayla bekleyen Hazal vardı.
"Hoş geldin Ömer," dedi Cevdet Bey, dönmeden, tok ve tırmalayıcı sesiyle.
"İyi akşamlar Cevdet Bey," dedi Poyraz, tam bir patron edasıyla adımlayarak. "Sevkiyat evraklarını getirdim. Yarın gece Ambarlı’dan kalkacak konteynerler hazır."
Cevdet Bey yavaşça ayağa kalktı. Ak saçları, taranmış sakalı ve gözlerindeki o acımasız ifadeyle Poyraz’a doğru yürüdü.
"Evraklar bekleyebilir Ömer," dedi Cevdet Bey, tam önünde durarak. "Bizim önce çözmemiz gereken daha kişisel bir meselemiz var."
Hazal bir adım öne çıktı. "Bugün odana gelen kızdan bahset Ömer. Nehir Karaca’dan."
Poyraz’ın yüzünde en ufak bir kas bile titremedi. Bakışları Cevdet ile Hazal arasında soğukkanlılıkla gidip geldi.
"O kız bir fotoğrafçı," dedi Poyraz, sesi buz gibi bir rahatlıkla çıkarken. "Lansman kataloğu için deneme çekimi yapıyordu. İşi beğenmedim ve gönderdim. Bu kadar."
"Öyle mi?" dedi Cevdet Bey, cebinden bir fotoğraf çıkarıp Poyraz’ın göğsüne doğru fırlatarak.
Fotoğraf, Kadıköy’deki o yağmurlu güne aitti. Poyraz’ın —yani Ömer’in— kafeden çıkıp arabaya bindiği, arkasında ise Nehir’in sırılsıklam bir halde ona doğru bağırıp ağladığı anın gizlice çekilmiş bir karesiydi.
"O zaman bana açıkla Ömer," dedi Cevdet Bey, gözlerini tehlikeli bir şekilde kısarak. "Üç ay önce bu Nehir Karaca denilen kız Kadıköy’ün ortasında senin önünü kesip 'Poyraz' diye bağırırken, bugün senin yönetim odandan ağlayarak çıkarken... Ve sen cebinde o şehit teğmenin babasına ait olan köstekli saati taşırken... Bu kız senin için gerçekten sadece 'herhangi bir fotoğrafçı' mı?"