Karadağ Lojistik binasının cam kapıları Nehir’in arkasından kapandığında, dışarıdaki dondurucu İstanbul rüzgârı yüzünü yaladı. Yanaklarında kuruyan gözyaşları rüzgârla birlikte cildini sızlatıyordu.
Nehir, caddenin kenarında durup arkasındaki o devasa cam kuleye baktı. Poyraz oradaydı. Yıllardır öldüğünü sandığı, mezar taşına sarılıp ağladığı adam, şimdi o kulenin en üst katında, bir düşmanın tam karşısında ‘Ömer Karadağ’ı oynamaya devam ediyordu.
İçi gidiyordu. Onu orada, o karanlığın ve yalanların ortasında bırakıp gitmek canını yakıyordu. Ama Poyraz’ın gözlerindeki o son bakışı hatırladı: *“Rol yap Nehir, lütfen rol yap.”*
Sessizce derin bir nefes aldı. Cebindeki telefonunu çıkarıp taksi çağırdı. Artik deli olmadığını biliyordu; en büyük zırhı buydu. Ama Hazal’ın o odaya girdiği andaki bakışları... O kadının gözlerindeki o şüphe, tehlikenin ne kadar yakın olduğunun açık bir kanıtıydı.
Yönetim odasında ise kapı kapandığı an sessizlik bir kılıç gibi keskinleşti.
Hazal, kapıya doğru bakmayı bırakıp yavaşça Poyraz’a döndü. Yüzündeki o soğuk, sorgulayıcı ifade tamamen yerleşmişti. Yüksek topuklularının üzerinde süzülerek masanın etrafından dolandı ve Poyraz’ın iki adım ötesinde durdu.
"Bir fotoğrafçı kız için fazla özgüvenli," dedi Hazal, kollarını göğsünde birleştirerek. "Ve senin gibi bir adam için... Fazla toleranslı bir görüşme."
Poyraz, masadaki dosyaları toplamaya devam etti. Yüzündeki buz gibi maske tek bir milim bile kaymamıştı. "Tolerans gösterdiğimi de nereden çıkardın? İşi alamadığını söyleyip gönderdim işte."
"İşi alamadı ama ağlayarak çıktı Ömer," dedi Hazal, sesini alçaltıp Poyraz’ın gözlerinin içine dik dik bakarak. "Gözleri kan çanağı gibiydi. Ve daha da önemlisi... Sen o cebine koyduğun saati eline aldığında, kızın bakışları değişti. Aranızda tıkır tıkır işleyen, benim anlamadığım bir gerilim vardı."
Poyraz istifini bozmadan başını kaldırdı. Bakışlarını Hazal’ın gözlerine çiviledi. O bakışta en ufak bir geri adım, tek bir tereddüt yoktu.
"Şirket işlerine odaklan Hazal," dedi Ömer Karadağ tonuyla, sesi odayı titretecek kadar sert ve netti. "Bir fotoğrafçının drama çıkarmasıyla harcayacak vaktim yok. Yarınki liman sevkiyatının evrakları tamamlandı mı? Baban raporları bekliyor."
Hazal, Poyraz’ın bu sert çıkışıyla bir an duraksadı. Poyraz’ın bu tavırlarına alışkındı; Ömer Karadağ her zaman böyle mesafeli, sert ve iş odaklı bir adamdı. Ama içindeki o kadınsı içgüdü, bir şeylerin yanlış olduğunu haykırmaya devam ediyordu.
"Evraklar hazır," dedi Hazal, sesindeki şüpheyi bastırmaya çalışarak. "Babam akşam yemeğinde seni bekliyor. Sevkiyatın detaylarını konuşmak istiyor."
"Tamam," dedi Poyraz, sandalyesine oturup önündeki bilgisayara dönerken. "Akşam orada olurum. Şimdi beni yalnız bırak, işlerim var."
Hazal bir süre daha Poyraz’ın yüzünü inceledi. Ardından hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp odadan çıktı. Kapı kapandığı an, Poyraz gözlerini kapattı ve derin bir nefes verdi.
Cebindeki eli, o eski köstekli saati sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Saati çıkardı, kapağını açtı. Nehir’in gözyaşlarının kokusu hâlâ saatte asılı duruyordu sanki.
"Çok yaklaştın Nehir..." diye fısıldadı boş odaya. "Çok yaklaştın ve şimdi seni nasıl koruyacağımı bilmiyorum."
Aynı saatlerde Hazal, holdingin otoparkına inen asansörde tek başınaydı.
Cebinden telefonunu çıkardı ve hızla bir numara çevirdi. Telefon ikinci çalışta açıldı.
"Söyle Hazal," dedi karşıdaki boğuk, yaşlı ve otoriter ses. Bu, Gladio şebekesinin Türkiye ayağındaki en tepe isimlerden biri olan, Hazal’ın babası Cevdet Bey’di.
"Baba," dedi Hazal, asansörün aynasındaki kendi yansımasına bakarak. "Ömer’de bir tuhaflık var."
"Nasıl bir tuhaflık?"
"Aylar önce Kadıköy’deki o kafede üzerine yürüyen kız vardı ya... 'Poyraz' diye bağıran fotoğrafçı kız. Bugün Ömer’in odasındaydı."
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. "Katalog çekimi için geldiklerini söylemişlerdi."
"Evet ama kız odadan ağlayarak çıktı," dedi Hazal, gözlerini hırsla kısarak. "Ve Ömer cebinden P.K. harfleri kazılı eski bir köstekli saat çıkardı. Kız saati gördüğünde yüzünün rengi attı. Ömer bana ne kadar profesyonel olduğunu söylese de aralarında bir şey var baba. O kız Ömer’in geçmişini kurcalıyor... Ya da Ömer bizden bir şeyler saklıyor."
Cevdet Bey’in sesi telefonda adeta dondurucu bir rüzgâr gibi esti:
"O kızı takibe alın. Kimdir, nedir, kime çalışır öğrenin. Eğer Ömer’e ya da bize tehdit oluşturacak tek bir şey bulursanız... Gereğini yapın."
Hazal sırrı çözmüş olmanın verdiği o karanlık tatminle gülümsedi. "Anlaşıldı baba."
Telefonu kapattığında asansörün kapıları açıldı. Hazal arabasına doğru yürürken, Nehir için çemberin ne kadar hızlı daraldığından habersizdi.