"Onunla da aynı yatağa girdin mi Poyraz?!"
Nehir’in dudaklarından dökülen bu son soru, odada adeta bir bomba gibi patladı.
Poyraz, sanki yüzüne ağır bir tokat yemiş gibi geriye doğru sarsıldı. Gözleri hayret ve derin bir incinmeyle büyüdü. Üç yıldır ülkesi, görevi ve en çok da Nehir’in canı için kendi Cehenneminde yanarken, bu cümlenin yakıcılığı göğsünü bir kez daha delip geçmişti.
"Nehir..." dedi Poyraz, sesi öfke ile çaresizlik arasında boğuk bir hırıltıya dönüştü. "Sen ne söylediğinin farkında mısın?"
"Gayet farkındayım!" dedi Nehir, gözyaşlarının ardındaki o yakıcı kıskançlık ve kırgınlıkla. "Bana hikaye anlatma Poyraz! 'Ömer Karadağ oldum' diyorsun. Ömer Karadağ'ın bir hayatı vardı, bir nişanlısı vardı! O kadın senin yanında, o kadın sana dokunuyor, sana 'Ömer' diyor! Ben üç yıl boyunca bir ölüye sadık kalıp geceleri fotoğraflarınla koyun koyuna uyurken, sen başka bir kadının hayatında hangi rolü oynuyordun?!"
Poyraz bir iki hızlı adımla Nehir’in tam önüne dikildi. Yüzündeki o sığınan ifade gitmiş, yerini bir askerin, bir görev adamının ve gururu kırılmış bir erkeğin sertliğine bırakmıştı. İki elini Nehir’in omuzlarına koydu, onu sarsmadan ama kaçmasına da izin vermeden sıktı.
"Bana bak!" dedi Poyraz, gözlerinin içine dik dik, alev alev bakarak. "Bana iyi bak Nehir! Ben bu hayata geçtiğim gün kalbimi, bedenimi, ruhumu o patlayan sığınakta bıraktım! Hazal denilen kadın, o Gladio şebekesinin içindeki en tehlikeli ailelerden birinin kızı! O kadın benim nişanlım değil; o kadın benim takip etmek zorunda olduğum, hareketlerini izlediğim bir düşman!"
Nehir nefes nefese Poyraz’ın gözlerine bakıyordu.
"Üç yıldır tek bir kadının teni tenime değmedi!" dedi Poyraz, sesi odanın tavanında yankılanarak. "Tek bir gece bile başka bir kadının kokusuyla uyumadım ben! O kadın koluma girdiğinde içimdeki midemin nasıl bulandığını, o bana her dokunduğunda 'Nehir' derken hissettiğim azabı sen bilemezsin! Ben sana ihanet etmedim Nehir... Ben kendime ihanet ettim, vatanıma hizmet ettim ama sana tek bir salise bile ihanet etmedim!"
Poyraz omuzlarını bıraktı, derin bir nefes alıp arkasını döndü. Masanın üzerindeki P.K. kazılı köstekli saati eline aldı. Saatin kapağını açıp Nehir’e doğru uzattı.
"Eğer seninle aynı yatağa giren, başka bir kadına dokunan bir adam olsaydım..." dedi Poyraz, sesi titreyerek. "O gece şehitlikte seni donmak üzereyken bulduğumda, cebimdeki tek kutsal şeyi —babamın bana bıraktığı tek mirası— senin paltonun cebine bırakmazdım. Ben senin kokunla, senin hayalinle ayakta kaldım."
Nehir durdu. Poyraz’ın gözlerindeki o dürüst, mahvolmuş acıyı gördüğünde göğsündeki o sert düğüm çözülmeye başladı. Poyraz yalan söylemiyordu. O gözlerdeki adam, Kadıköy’deki o küçük sahafta elini tutan, onun için canını vermeye hazır olan aynı Poyraz’dı.
Poyraz saati masaya bıraktı. Yüzünü pencereye dönüp İstanbul’un puslu manzarasına baktı.
"Hazal, Ömer’in öldüğünü bilmiyor," dedi Poyraz, daha sakin ama soğuk bir sesle. "Şirketteki ve cemiyetteki herkes beni Ömer sanıyor. Şüphe çekmemek için onun nişanlısı rolünü sürdürmesine izin verdim. Ama aramızda hiçbir zaman resmi bir evlilik ya da gerçek bir yakınlaşma olmadı. Olmayacak da."
Nehir yavaşça Poyraz’ın arkasından yaklaştı. Yüzündeki o sertlik yerini suçluluğa bırakmıştı. Elini uzatıp Poyraz’ın sırtına, o güçlü ama yorgun omuzlarına dokundu.
"Özür dilerim..." diye fısıldadı Nehir. "Ben sadece... O kadını senin yanında görünce çıldırdım Poyraz. Üç yılın acısı bir anda o kadına duyduğum öfkeye dönüştü."
Poyraz arkasını dönmedi ama Nehir’in elini tutup kendi omzunun üzerinde sıktı.
"Bizim için çember daralıyor Nehir," dedi Poyraz, gözlerini manzaradan ayırmadan. "Sen beni buldun. Saati ortaya çıkardın. Ve eğer Hazal ya da şebekedekiler senin 'Ömer Karadağ'ın peşinde olduğunu fark ederse, üç yıl önce kaçındığım o felaket tam şu an başımıza yıkılır."