Poyraz’ın fısıltısı odada asılı kalırken, ikisinin arasındaki hava zamanı geriye doğru bükmeye başladı. Nehir’in gözlerindeki o hesap soran, kırgın bakışlar Poyraz’ı tam üç yıl öncesine, o karanlık ve kan kokan geceye savurdu.
Üç Yıl Önce – Hakkâri Çukurca Operasyon Bölgesi
Ağır makineli tüfek sesleri dağları inletiyor, gecenin zifiri karanlığı roket izleriyle aydınlanıyordu. Üsteğmen Poyraz Koral, timiyle birlikte sınır hattındaki karanlık bir mühimmat ve insan kaçakçılığı şebekesinin tam ortasına sızmıştı.
Operasyon başarıyla tamamlanmak üzereydi. Ancak yakalanan hücresel belgeler, şebekenin sıradan bir terör yapılanması olmadığını; devletin, ordunun ve ticaret ağlarının en üst kademelerine kadar sızmış devasa bir uluslararası Gladio yapılanması olduğunu ortaya koydu. Şebekenin Türkiye ayağındaki kilit isim, Karadağ Holding’in karanlık veliahtı Ömer Karadağ’dı.
Tam o gece, çatışmanın en alevli anında Ömer Karadağ ağır yaralandı ve Poyraz’ın kollarında can verdi.
İki saat sonra bölgeye intikal eden Özel Kuvvetler Helikopteri ve İstihbarat Daire Başkanı Albay Ferit, sığınağa girdiğinde Ömer'in cansız bedenin başında bekliyordu. Albay Ferit, yerdeki cesede ve Poyraz’ın elindeki belgelere baktı. Yüzü kireç gibiydi.
"Bu belgelerdeki isimler doğruysa Poyraz..." dedi Albay Ferit, sesi ilk kez bu kadar gergindi. "Bu yapı sadece sınırda değil, İstanbul’un kalbinde. Eğer bu gece buradan 'Üsteğmen Poyraz Koral operasyonu başarıyla tamamladı' diye çıkarsan, bu adamlar yarın sabah seni, aileni ve o Kadıköy’deki kızı... Nehir’i ortadan kaldırırlar. Bu ahtapotun kollarını kesmemiz için başa geçmemiz lazım."
Poyraz kanlı ellerine baktı. "Ne demek istiyorsunuz komutanım?"
Albay Ferit, ölen Ömer Karadağ’ın yüzüne baktı. Boyu, posu, hatları Poyraz’a ürkütücü derecede benziyordu.
"Bu gece burada Üsteğmen Poyraz Koral şehit olacak," dedi Albay Ferit, kelimeleri birer mühür gibi vurarak. "Seni patlamada bedeni teşhis edilemez hale gelmiş olarak raporlayacağız. Bayrağa sarılı bir tabut göndereceğiz İstanbul’a. Sen öleceksin Poyraz. Yeryüzünden izin silinecek."
Poyraz dehşetle komutanına baktı. "Hayır... Nehir... Nehir yaşayamaz komutanım! Yapamam bunu ona!"
Albay Ferit, Poyraz’ın yakalarından yapıştı. Gözlerinin içine dondurucu bir kararlılıkla baktı.
"Beni iyi dinle Teğmen! Eğer Poyraz olarak yaşarsan, Nehir’i koruyamazsın. Adamlar seni öldürmek için önce Nehir’e dokunurlar. Onu bir yem olarak kullanırlar. Ama Poyraz toprağa girerse, Nehir güvende olur. Onlar senin öldüğünü sanırken, sen Ömer Karadağ’ın kimliğine, hayatına bürüneceksin. O karanlık imparatorluğun başına geçip bu şebekeyi içeriden çökerteceksin!"
"Bu bir görev değil Poyraz," diye ekledi Albay Ferit, sesini alçaltarak. "Bu bir ömürlük mahkûmiyet. Nehir’e hayatını geri vermek istiyorsan, kendi hayatından vazgeçeceksin. Sevdiğin kadının gözünde bir ölü olacaksın ki, o nefes almaya devam edebilsin."
O gece, helikopter havalanırken Poyraz patlatılan sığınağın alevlerini izledi. O alevlerin arasında kendi adını, üniformasını, Nehir’le kurduğu geleceği ve hayatını bıraktı.
Artık Poyraz değildi. O artık Ömer Karadağ’dı. Ve ilk iş olarak, Nehir’in ve ailesinin evinin önüne gönderilen o albayın, kapıyı çalışını ve annesinin çığlığını uzak bir arabanın içinden izlemek zorunda kalmıştı.
##
Dünyanın en zor şeyi, öldüğüne inandığın bir insanın karşısında hayatta kalmaya çalışmak değilmiş. Dünyanın en zor şeyi, uğruna ölmeyi göze aldığın kadının gözlerinin içine bakıp "Ben seni tanımıyorum" demekmiş.
O gün Kadıköy’deki o küçük, loş kafenin kapısından içeri adım attığı an, zaman Poyraz için durmuştu.
Deri ceketindeki yağmur damlalarını silkeleyip iki masa öteye oturduğunda, Nehir’in fincanının tabağa çarpmasıyla çıkan o tiz sesi duymuştu. Başını kaldırmamak için kendini zor tutmuştu ama reflekslerine yenik düşüp bakışlarını yukarı kaydırdığı o ilk saniye... Kalbine saplanan o bıçak, üç yıldır devletin, istihbaratın, amirlerinin ona öğrettiği bütün o çelik gibi disiplini, yeni kimliğini, Ömer Karadağ zırhını bir salisede darmadağın etmişti.
Nehir oradaydı. Zayıflamıştı. Gözlerinin etrafındaki o koyu halkalar, yüzündeki o tükenmiş ama pes etmeyen ifade... Üç yıldır gece rüyalarında adını haykırarak uyandığı o kadın, iki adım ötesinde, canlı kanlı duruyordu.
"P-Poyraz?" demişti Nehir. Sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Sensin... Yaşıyorsun..."
Nehir titreyen parmaklarını yüzüne doğru uzattığında, onun sıcaklığını, kokusunu alacak kadar yakınındayken geri çekilmek... Yaşamla ölüm arasındaki en ince çizgiydi sanki. Nehir’in parmak uçları yanağına birkaç santim kala kendisini geriye çektiğinde, kendi kalbini kendi elleriyle sökmüş gibi hissetti.
Gözlerine o son derece mesafeli, buz gibi ve tamamen yabancı bakışı yerleştirmek zorundaydı.
"Anlamadım?" dediğinde kendi sesinden nefret etti. Ses tonu aynıydı ama tonlaması bir yabancıya aitti. "Biriyle karıştırdınız diyorum. Ben Poyraz değilim."
Nehir’in o anki çaresizliği, masaya eğilip "Saçmalama Poyraz! Kaşının üzerindeki izi ben biliyorum! Sol bileğindeki o küçük dövmeyi ben biliyorum! Üç yıl... Üç yıldır ben senin öldüğünü sanıyordum, sen bana 'birine benzettiniz' mi diyorsun?!" diye bağırışı...
Poyraz’ın içindeki adam o an dizlerinin üzerine çöktü. Kaşındaki o izi, bileğindeki o dövmeyi Nehir ezbere biliyordu. Çünkü o izlerin her birinde ikisinin gençliği, aşkı ve geçmişi vardı.
Ayağa kalkıp Nehir’in kulağına doğru eğildiğinde, onun kokusunu –yağmur ve vanilyayı– içine çekmemek için nefesini tuttu. Ve o dondurucu cümleleri fısıldadı: "Beni dinle kızım. Kimin nesisin, kimi kaybettin bilmiyorum ama yanlış adama bağırıyorsun. Benim adım Ömer. Bir daha da üzerime böyle yürürsen polisi ararım. Anlaşıldı mı?"
Nehir’e "kızım" demek, onu polisi aramakla tehdit etmek... O kelimeler zihninde birer kurşun gibi yankılandı.
Kafeden çıkıp yağmurun altına adım attığında, Nehir arkasından fırlayıp sokağın ortasında bağırmıştı: "Poyraz! İstediğin kadar başka bir isim söyle! İstediğin kadar yabancı gibi bak! Ben o gözleri bin kişinin arasında olsa yine tanırım!"
Sokağın ortasında durdu. Sırtı Nehir’e dönüktü. Yağmur ikisini de sırılsıklam ederken arkasını dönmemek için ayaklarını beton zemine çiviledi. Yüzünü dönse, Nehir’in sırılsıklam olmuş saçlarını görse, o gözlerdeki yaşları fark etse kendisini tutamayacağını biliyordu. Sokağın ortasında ona sarılacak, üç yıllık yalanı bitirecek ve hem kendi sonunu hem de Nehir’in sonunu hazırlayacaktı. Bu yüzden arkasını dönmedi. Tek bir kelime etmedi. Siyah arabaya bindi ve gözden kayboldu.
Siyah araba karanlık sokakta ilerlerken, dikiz aynasından arkasında bıraktığı o çaresiz kıza baktı. Bakışları dışarıdan tamamen ifadesiz, yüzü bir heykel kadar sertti. Ama arabanın içindeki o karanlıkta, direksiyonu sıkan parmakları bembeyaz kesilmişti.
Arabayla köşeyi döner dönmez aracı sağa çekip başını direksiyona gömdü. Nefes alamıyordu. Vücudu, üç yıldır biriktirdiği o devasa baskıya daha fazla dayanamayarak sarsılmaya başladı.
"Özür dilerim," diye fısıldadı boş arabaya. "Seni bir kez daha öldürdüğüm için özür dilerim Nehir..."
O günden sonraki her gün, Poyraz için kendi etini kesiyormuş gibi geçti.
Nehir’in kendisini takip ettiğini biliyordu. Ambarlı’daki liman sahasına çekim için geldiği o günleri adım adım izlemişti. Nehir ona "Ömer Bey" dedikçe, aralarındaki o bir metrelik profesyonel mesafeyi korudukça, Poyraz göğsündeki o darlıkla boğuşuyordu. Karşısındaki kadın deli değildi. Kadın gerçeği görüyordu, hissediyordu. Ama etrafındaki herkes ona "sen hastasın" diyordu. Poyraz, Nehir’in o yalnızlığını bizzat kendi elleriyle yaratmıştı.
Hele o gece... Devriye ekibinin haber verdiği o dondurucu şehitlik gecesi.
Arabayı şehitliğin kapısına nasıl sürdüğünü hatırlamıyordu. Kendi adına dikilmiş olan o soğuk mermer taşının dibinde, Nehir’i morarmış dudaklarıyla, titreyerek o taşa sarılmış hâlde gördüğünde Poyraz’ın canından can kopmuştu. Dizlerinin üzerine çökmüş, üzerindeki o ağır siyah paltoyu Nehir’in omuzlarına örterken elleri titremekten duramıyordu. Saçlarına o gizli öpücüğü kondururken kokusunu içine çekmiş, vicdan azabıyla kavrulmuştu.
Ve o gece... Arabaya bindiğinde fark ettiği o büyük hata. Babadan kalma, P.K. kazılı o eski köstekli saatini paltonun cebinde unutmuştu. İradesi "o saati geri al" diyordu ama kalbi... Kalbi o saati orada bile bile bırakmıştı. Nehir’e verilebilecek en sessiz, en tehlikeli itiraftı o saat.
Ve işte şimdi...
Holding odasındaki o dev ahşap masanın ortasında duran o deri kılıf.
Tık.
Nehir saatin kapağını açıp masaya bıraktığında ve "Saatinizi paltonuzun iç cebinde unutmuşsunuz Ömer Bey... Daha doğrusu Poyraz Koral'ın saatini" dediğinde, Poyraz’ın içindeki o inşa edilmiş Ömer Karadağ kalesi temelinden sarsıldı.
Nehir’in gözlerindeki o devasa kararlılık, "O gün Kadıköy'deki kafede yüzüme bakıp 'Ben Ömer'im, polise veririm' dediğinde beni deli sandılar..." derken sesindeki o kırgın çelik tonu... Poyraz artık oynayamayacağını anladı. O ilk gün Kadıköy’deki o küçük kafede arkasını dönüp giden adam olamazdı artık.
Yavaşça ayağa kalktı. Masanın etrafından dolandı.
Aradaki o masayı, o zırhı, o kimliği kaldırdı. Nehir’in tam karşısında durdu.
Bakışlarındaki o buz gibi, mesafeli Ömer eriyip gitti. Gözleri doldu. Üç yıldır gece gündüz sakladığı o Teğmen Poyraz, Nehir’in gözlerinin önünde canlandı.
Ellerini kaldırdı. Kadıköy’deki kafede dokunmaktan kaçındığı gibi, titreyen parmaklarını Nehir’in yüzüne doğru uzattı ama yine dokunmaya cesaret edemeyip havada tuttu.
"Yapma Nehir..." dedi fısıltıyla. Sesi üç yıl sonra ilk kez bu kadar yalın, bu kadar pürüzsüz ve bu kadar Poyraz’dı. "Bunu yapmaman gerekiyordu... Beni bulmaman gerekiyordu."