Karadağ Lojistik holding binasının en üst katındaki yönetim odası, öğle güneşinin vurmasıyla altın rengi bir süzülüşe teslim olmuştu. Camın önündeki dev ahşap masasında dosyaları inceleyen Ömer Karadağ, kapının çalınmasıyla başını kaldırdı.
"Girin," dedi tok ve mesafe dolu bir sesle.
Nehir içeri girdi. Elinde profesyonel fotoğraf makinesinin çantası ve katalog taslağının dosyası vardı. Üzerinde kusursuz kesim siyah bir ceket, bakışlarında ise günlerdir ilmek ilmek işlediği o tehlikeli durgunluk...
"İyi günler Ömer Bey. Lansman kataloğunun son portre çekimi ve vizyon röportajı için geldim. Haluk Bey randevuyu iletmişti."
Ömer koltuğunda hafifçe doğruldu. Bakışları Nehir’in gözlerindeki o cam gibi sert ifadeye takıldı bir an. "Hoş geldiniz Nehir Hanım. Fazla vaktim yok, hızlı olursak sevinirim."
"Merak etmeyin, zaten çok vaktinizi almayacağım," dedi Nehir. Adımları ağır, kendinden emin bir şekilde masaya doğru ilerledi.
Makine çantasını yanındaki koltuğa bıraktı. Ardından ceketinin iç cebine elini uzattı. Yüzünde ne bir titreme, ne bir panik, ne de bir acı vardı; sadece haklı olmanın getirdiği o devasa soğukkanlılık.
Cebinden çıkardığı küçük deri kılıfı, Ömer’in tam önüne, masanın ahşap yüzeyine bıraktı. Kılıfın kapağını yavaşça açtı. İçindeki o eski, P.K. harfleri kazınmış köstekli saat masada parladı.
Tık.
Odadaki bütün sesler bir anda kesildi sanki.
Ömer’in gözleri masadaki saate düştüğünde, günlerdir yüzünde taşıdığı o granit gibi sert kalkan darmadağın oldu. Bakışları dondu, göğsü hızla yükselip alçaldı. Göz bebekleri büyüdü, çenesi kasıldı.
"Saatinizi paltonuzun iç cebinde unutmuşsunuz Ömer Bey," dedi Nehir, pürüzsüz ve dondurucu bir sesle. "Daha doğrusu... Poyraz Koral'ın saatini."
Ömer masadaki saate bakmaya devam etti. Birkaç saniye boyunca o buz gibi, mesafeli adamı oynamaya çalıştı ama maske artık yüzüne oturmuyordu. Yutkundu.
"Bu ne demek oluyor Nehir Hanım?" dedi, ama sesindeki o çelik gibi sert ton bu kez kırılmıştı.
Nehir masaya doğru bir adım daha yaklaştı. İki elini masanın kenarına dayayıp doğrudan adamın gözlerinin içine baktı.
"Bu şu demek oluyor Poyraz... Beni deli sandılar. Yas krizleri geçiriyor, ölen nişanlısının hayalini görüyor dediler. Doktora gönderdiler, 'kabullendim' dedirttiler..."
Nehir’in gözünden tek bir damla yaş süzüldü ama sesi çelik gibi çıkmaya devam etti.
"Ama sen o gece şehitlikteydin. Dondurucu soğukta üzerimi o paltoyla örttün. Üç yıldır mezar taşının başında ağladığım adam, karşıma geçmiş bana 'Ben Ömer Karadağ'ım' diyor! Babanın saatini, o çok iyi bildiğim kokunu bıraktın arkanda! Şimdi bana bak ve gözlerimin içine bakarak 'Ben Poyraz değilim' de!"
Oda derin bir sessizliğe gömüldü.
Ömer Karadağ yavaşça ayağa kalktı. Masanın etrafından dolanıp Nehir’in tam karşısında durdu.
O an, bakışlarındaki o yabancı, buz gibi mesafe eriyip gitti. Yerini derin bir acıya, okyanus kadar büyük bir çaresizliğe ve altı yıllık o tanıdık sıcaklığa bıraktı. Üç yıldır hiç görmediği, Nehir’in her gece rüyalarında yalvardığı o bakış geri gelmişti.
Gözleri doldu Ömer'in... Hayır, Poyraz'ın.
Poyraz derin bir nefes verdi. Omuzları çöktü. Ellerini yavaşça kaldırıp Nehir’in yüzüne doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemeyip havada tuttu. Sesindeki o 'Ömer' tonu tamamen buharlaşmıştı; geriye sadece Nehir'in bildiği, Kadıköy’deki o küçük sahaf gecesindeki Üsteğmen Poyraz kalmıştı.
"Yapma Nehir..." dedi fısıltıyla. Sesi titriyordu. "Bunu yapmaman gerekiyordu... Beni bulmaman gerekiyordu."