Taksi İstanbul’un karanlık ve yağmurlu sokaklarında ilerlerken Nehir başını cama yaslamış, dışarıda kayıp giden ışıkları izliyordu.
İçindeki fırtına dinmemişti ama artık o fırtınayı yöneten taraf kendisiydi. Ağlayarak, bağırarak veya insanlara derdini anlatmaya çalışarak hiçbir şey elde edemeyeceğini anlamıştı. Poyraz... ya da Ömer Karadağ... Kendini bir duvarın arkasına saklamıştı. O duvarı yıkmanın tek yolu, duvarın nerede zayıfladığını bulmaktı.
Eve vardığında saat gece yarısına yaklaşıyordu. Annesi ve abisi salonda endişeyle bekliyorlardı. Nehir kapıdan içeri girdiğinde yüzünde son derece sakin, huzurlu bir tebessüm vardı.
"Hoş geldin kızım," dedi annesi, gözlerinin içine bakarak. "Çok geç kaldın, endişelendik."
"İş uzadı biraz anneciğim," dedi Nehir, ceketini asarken. "Saha çekimlerini bitirdim. Biraz da sahil tarafında yürüyüp hava aldım. Çok iyiyim, merak etmeyin."
Abisi Nehir’in bu olgun ve dik duruşunu görünce derin bir nefes aldı. "Yoruldun tabii. Yemeğin mutfakta, ısıtayım mı?"
"Hiç aç değilim abi, direkt yatıp dinleneceğim. Yarın ajansta yoğun bir gün beni bekliyor."
Nehir odasına geçip kapısını kapattı. Çantasını masanın üzerine bıraktı. Doğruca gardırobuna yürüdü ve en alt rafa sakladığı o ağır siyah paltoyu çıkardı. Yatağın üzerine serdi.
Bu palto artık bir sığınak değil, bir delildi.
Nehir ellerini paltonun iç ceplerine tekrar daldırdı. Dikiş yerlerini, astarının kıvrımlarını tek tek parmaklarıyla taradı. Tam göğüs hizasındaki gizli iç cebin derinliklerinde sert, küçük bir şey hissetti. Parmak uçlarıyla o sertliği yukarı doğru itti ve cebin içinden küçük, koyu renkli bir deri kılıf çıkardı.
Kılıfın içinde eski, üzeri hafifçe çizilmiş bir köstekli saat duruyordu.
Nehir’in nefesi boğazında düğümlendi. Saatin kapağını açmak için küçük düğmeye bastı. Tık sesiyle birlikte kapak açıldı.
Kapağın iç kısmında, kurşun kalemle yazılmış ve zamana yenik düşüp hafifçe silinmiş o iki harf duruyordu: P.K.
Bu saat, Poyraz’ın babasından kalan ve yanından bir an bile ayırmadığı o eski saatti.
Nehir saati göğsüne bastırdı. Gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü ama bu kez acıdan değil, zihnindeki o sarsılmaz kesinlikten. "Biliyordum..." diye fısıldadı karanlığa. "Seni buldum Poyraz."
Ertesi sabah Nehir ajanşa girdiğinde adımları her zamankinden daha kararlıydı.
İş arkadaşı Banu onun masasında oturmuş, ajans içi dosyalara bakıyordu. Nehir’i görünce hemen ayağa kalktı. "Nehir? Dün akşam Ambarlı’da çekimler nasıl geçti? Bir sorun çıkmadı değil mi?"
"Hiçbir sorun çıkmadı Banu," dedi Nehir, çantasını masaya koyarak. "Her şey son derece profesyonel ilerliyor."
Banu gergince etrafına baktı, sesini alçalttı. "Haluk Bey projeyi bana devretmeyi düşünüyordu ama sen ısrar edince sana kaldı. Gerçekten iyi misin? Karadağ Lojistik sahası seni zorlamıyor mu?"
Nehir gülümsedi. Bütünüyle soğukkanlı bir gülüştü bu. "Neden zorlasın ki Banu? İşimi yapıyorum. Ben gayet iyiyim, doktorla görüştükten sonra kafam çok daha netleşti. Projenin kontrolü tamamen bende."
Banu rahatlayarak derin bir nefes aldı. "Sevindim Nehir, seni böyle toparlanmış görmek harika."
"Şimdi izninle Haluk Bey’in yanına girmem lazım," dedi Nehir. "Çekilen fotoğrafların seçkisini hazırladım, onay almam gerekiyor."
Nehir, Haluk Bey’in odasına geçti. Masaya dizüstü bilgisayarını açtı ve dünkü çekimlerden derlediği fotoğrafları ekrana getirdi. Haluk Bey fotoğraflara bakarken takdirle başını sallıyordu.
"Harika iş çıkarmışsın Nehir. Konteyner sahasının açısı, ışık kullanımı... Gerçekten mükemmel."
"Teşekkür ederim Haluk Bey," dedi Nehir. "Ancak lansman kataloğu için son bir aşama kaldı. Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Karadağ ile birebir bir röportaj ve özel portre çekimi yapmamız gerekiyor. Karadağ Lojistik’in vizyonunu onun ağzından kataloğa aktarmalıyız."
Haluk Bey biraz tereddüt etti. "Ömer Bey bu tarz medya işlerinden pek hoşlanmıyor diye duymuştum. Oldukça ketum bir adam."
"Ben randevuyu organize ederim," dedi Nehir kendinden emin bir sesle. "Ayrıca saha çekimlerinin son kontrolü için yakında holdinge uğrayacağım. Bu işi bizzat tamamlayacağım."
Nehir odasına döndüğünde masasının üzerindeki küçük çekmeceyi kilitledi. O köstekli saat artık o çekmecedeydi.
Olayları aceleye getirmeyecekti. Karşılaşacakları o ana kadar Ömer Karadağ’ın etrafındaki çamberi yavaşça daraltacak, onu kendi sahasında izleyecek ve gardını tamamen düşürdüğü o anı bekleyecekti.
"İstediğin kadar kaç," dedi Nehir, gözlerini Karadağ Lojistik'in kartvizitine dikerek. "Zaman bizim lehimize işliyor."