Saha çekimleri boyunca atmosfer adeta gerilmiş bir yay gibiydi.
Nehir, elinde fotoğraf makinesiyle konteyner bloklarının, devasa vinçlerin ve depolama sahalarının arasında adımlarken tamamen bir uzman gibi hareket ediyordu. Işığın geliş açısını ayarlıyor, deklanşöre basıyor ve Ömer Karadağ’a sadece işle ilgili net sorular soruyordu.
"Ömer Bey, 2 numaralı hangardaki lojistik araçlarının önünde kurumsal bir kadraj almak istiyorum. Araç parkını beş dakika boşaltabilir misiniz?"
"Hemen hallediyorum Nehir Hanım."
Ömer, Nehir’in bu buz gibi profesyonel tavrı karşısında tek bir mimik bile vermiyordu. Yan yana yürüdüklerinde aralarında tam olarak bir metrelik görünmez bir duvar vardı. Ömer adamlarına talimat veriyor, Nehir çekimini yapıyor, ikisi de birbirinin gözlerinin içine bir saniyeden fazla bakmamaya gayret ediyordu. Ama o bir metrelik mesafeye rağmen, havada asılı kalan o ağır ve sessiz gerilim iki tarafın da nefesini kesmeye yetiyordu.
Son kare de çekildiğinde hava kararmaya, limanın turuncu projektörleri tek tek yanmaya başlamıştı.
"Bugünlük çekimler bitti Ömer Bey," dedi Nehir, makinesini çantasına yerleştirip fermuarı çekerken. Sesi son derece sakindi. "Emekleriniz ve rehberliğiniz için teşekkür ederim."
Ömer başıyla hafifçe onayladı. "Rica ederim Nehir Hanım. İyi akşamlar."
Nehir arkasını dönüp yönetim binasına doğru yürüdü. Ancak adımları onu limanın çıkışına değil, limanın en ucundaki, dalgakıranın hemen yanındaki sessiz beton rıhtıma götürdü.
Rüzgar yüzüne çarptığında derin bir nefes aldı. Çantasını yere bırakıp ellerini cebine soktu ve koyu mavi, köpüklü sulara bakmaya başladı. Bütün gün bastırdığı o zihinsel yorgunluk, denizin dalga sesleriyle birlikte su yüzüne çıkıyordu.
Barut ve rüzgar...
Nehir gözlerini kapattı. Zihni onu limanın soğuk betonundan alıp tam altı yıl öncesine, o yağmurlu kasım gecesine fırlattı.
Altı koca yıl... Üç yılı diz dibinde geçen dolu dolu bir aşk, kalan üç yılı ise mezar taşının başında tükettiği simsiyah bir yas...
FLASHBACK – 6 YIL ÖNCE
Kadıköy, Sahil Yolundaki Küçük Bir Saha Sahafı...
Kasım ayının dondurucu bir yağmuru İstanbul’u esir almıştı. Nehir, üniversite ikinci sınıftaydı. Grafik tasarımı dersi için eski kitap kapaklarını ve nadir illüstrasyonları araştırmak amacıyla kendini ahşap kokulu, loş sahafın içine atmıştı.
Dışarıda gök gürlüyor, yağmur dükkanın camlarını dövüyordu. Nehir, üst raflardan birindeki eski bir sanat ansiklopedisine uzanmaya çalışıyor ama boyu bir türlü yetişmiyordu. Tam parmak uçlarında yükselip ansiklopediyi çekerken, dengesini kaybetti ve raftaki üç kalın kitap gürültüyle yere düştü.
"Ah, harika!" diye fısıldadı Nehir, mahcubiyetle yere eğilerek.
Tam o sırada arkasından uzanan güçlü bir kol kitaplardan birini Nehir’den önce yerden kaldırdı. Nehir başını kaldırdığında, hemen dibinde duran adamla göz göze geldi. Adamın üzerinde koyu renk bir kaban ve kazağının altından görünen sade bir zincir vardı. Islak saçları alnına düşmüştü, bakışları yorgun ama bir o kadar da derindi. Görevden yeni dönmüş, memleket izninde olan sivil kıyafetli Üsteğmen Poyraz Koral’dı o.
"Yardım edeyim," dedi adam. Sesi tok, derinden gelen ama inanılmaz derecede güven veren bir tondaydı.
Poyraz, yerdeki diğer kitapları da toplayıp Nehir'e uzattı. Kitapları teslim ederken parmakları birbirine değdi. Poyraz’ın elleri soğuk havaya rağmen sıcacıktı, parmak boğumlarında küçük izler vardı. O an Nehir’in burnuna adamın üstünden sinmiş olan o özel koku geldi: Sert rüzgar, hafif tütün ve odunsu bir barut kokusu.
Poyraz, Nehir’in elindeki eski illüstrasyon kitabına baktı. Dudaklarının kenarında kırık, samimi bir tebessüm belirdi.
"Grafik okuyorsun sanırım?" dedi Poyraz, rafın üstündeki Nehir'in yetişemediği o ansiklopediyi de tek hamlede çekip alarak ona uzattı.
Nehir bir an adamın duruşundaki o asil sertliğe ve gözlerindeki o dingin sıcaklığa takılıp kaldı. "Evet... İkinci sınıfım," dedi sesi hafifçe titreyerek.
Poyraz kabanının yakasını düzeltip gülümsedi. "Ben de birkaç günlüğüne İstanbul'a, kafa dinlemeye gelen biriyim. Adım Poyraz."
Poyraz elindeki kitabı Nehir’e uzatırken, gözlerinin içine bakmaya devam etti. O gece yağmur saatlerce dinmedi. Sahafın önündeki küçük çay ocağında iki ince belli bardak çayla başlayan o sohbet, Nehir’in hayatının en güzel üç yılının ve ardından gelecek üç yıllık o devasa yıkımın ilk adımı oldu.
Nehir gözlerini açtı.
Yanaklarından süzülen bir damla sıcak yaş, rüzgarın etkisiyle kuruyup gitti. Üç yıl boyunca her anında yanında olan, ona her baktığında gözlerinin içi gülen o Poyraz... Ve ardından gelen o kapkaranlık, yoklukla geçen üç yıl...
Şimdi ise arkasında, devasa beton blokların arasında, soğuk ve mesafeli bir Ömer Karadağ olarak duruyordu.
Nehir derin bir nefes aldı. Gözyaşını hırsla sildi.
"Biz üç yılımızı birlikte yaşadık, üç yılımı da senin yokluğunda feda ettim Poyraz," dedi içinden deniz dalgalarına bakarak. "Şimdi istediğin kadar 'Ömer'im' de... Ben seni o üç yıllık karanlıktan da, bu yabancı maskesinin arkasından da söküp alacağım."
Arkasını dönüp taksi durağına doğru kararlı adımlarla yürümeye başladı.