O üç gün Nehir için tam bir rol yapma sanatına dönüştü.
Doktorun yazdığı ilaçları düzenli alıyor gibi yapıyor, evde ailesinin yanında sakince çayını içiyor, Poyraz’ın adı geçtiğinde veya şehitlik lafı açıldığında yüzündeki o sarsılmaz durgunluğu koruyordu. Annesi gözlerinin içine bakıp bir fırtına aradığında, Nehir sadece tebessüm edip "İyiyim anne, doktorla konuşmak iyi geldi, biraz kafamı topladım" diyordu.
Selin bile bu hızlı kabulleniş karşısında rahat bir nefes almıştı. Nehir’in o siyah paltoyu gardırobunun en alt rafına kaldırıp bir daha açmaması, herkesin "Kriz geçti, Nehir kabullendi" diye düşünmesini sağladı.
Oysa Nehir’in zihnindeki çarklar hiç olmadığı kadar keskin ve hızlı çalışıyordu.
Barut kokusu, dondurucu gece, Ömer Karadağ’ın yüzü... Hepsi zihninde pürüzsüz bir yapbozun parçaları gibi yerli yerine oturmuştu. Deli değildi. Sadece acele etmiş, oyunu yanlış oynamıştı. Şimdi ise onların istediği gibi sessiz, uyumlu ve "aklı başında" olacaktı.
Dördüncü günün sabahı Nehir, uzun zaman sonra ilk kez aynanın karşısına geçip özenle hazırlandı. Siyah kumaş pantolonu, bej rengi şık ceketini giydi. Saçlarını sıkı bir atkuyruğu yaptı, hafif bir makyajla göz altındaki morlukları kapattı.
Şehre ve hayatına tam bir profesyonel olarak dönmeye hazırdı.
Ajanstan içeri girdiğinde çalışma arkadaşları ona geçmiş olsun dileklerini iletti. Nehir hepsine profesyonel bir nezaketle tebessüm ederek teşekkür etti ve doğrudan ajans başkanı Haluk Bey’in odasına yöneldi.
Kapıyı çalıp içeri girdiğinde Haluk Bey gözlüklerinin üstünden Nehir’e baktı, yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Nehir... Hoş geldin kızım, nasıl oldun?" dedi Haluk Bey, koltuğunu geriye çekerek. "Abin ağır bir kriz geçirdiğini, çok yıprandığını söyledi. İnan üzüldüm. Kendini hazır hissetmiyorsan birkaç gün daha izin verebilirdim."
"Çok iyiyim Haluk Bey, teşekkür ederim," dedi Nehir, son derece kendinden emin ve düz bir sesle. "Biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı sadece, şimdi tamamen işime odaklanmış durumdayım."
Haluk Bey masasındaki kalın Karadağ Lojistik dosyasını eline aldı, hafifçe tereddüt ederek dosyayı kenara doğru kaydırdı.
"Bak Nehir," dedi babacan bir tonda. "Karadağ Lojistik projesi büyük bir proje, evet... Ama liman sahası, Ambarlı’daki o ağır çalışma ortamı seni yorabilir. Seni tekrar o kadar yoğun bir tempo içine sokmak istemiyorum. Senin iyiliğin için bu projeyi Banu’ya devretmeyi düşünüyorum. Sen daha sakin, ajans içi bir kampanyayla devam et."
Nehir’in bakışlarında bir an bile olsun dalgalanma olmadı. Omuzlarını dikleştirdi, gülümsedi.
"Haluk Bey, ilginiz için gerçekten teşekkür ederim ama buna hiç gerek yok. Karadağ Lojistik projesinin alan analizini ve ilk saha çekimlerini ben yaptım. Katalog konsepti kafamda tamamen netleşti. Projeyi yarıda bırakmak benim profesyonelliğime yakışmaz. Tamamen iyiyim ve işimin başındayım. Bu projeyi bitirmek istiyorum."
Haluk Bey, Nehir’in gözlerindeki o kararlı, sapasağlam ifadeyi görünce bir an duraksadı. Karşısında üç gün önceki o dağılmış kız yoktu.
"Emin misin Nehir? Kendini zorlamıyorsun, değil mi?"
"Kesinlikle eminim Haluk Bey. İzninizle Ambarlı Limanı’na gidip ikinci etap saha çekimlerini tamamlamak istiyorum."
Haluk Bey derin bir nefes alıp dosyayı Nehir’e doğru uzattı. "Peki... Madem bu kadar istiyorsun, proje sende. Ama bir şey olursa hemen beni arıyorsun."
"Merak etmeyin."
Bir saat sonra Nehir, Ambarlı Limanı’nın nemsi ve tuzlu havasını tekrar içine çekiyordu.
Fotoğraf makinesi çantası omzunda, adımları son derece kendinden emin ve dengeliydi. İçindeki o büyük fırtınayı, göğsündeki o sıkışmayı tam anlamıyla profesyonel bir zırhın arkasına gizlemişti.
Gümrük sahasının kapısından geçip 3 numaralı depolama alanına doğru yürümeye başladı. Sisin yerini açık ama rüzgarlı bir hava almıştı.
Ve işte oradaydı.
Ömer Karadağ, tırların yanaştığı yükleme rampasının önünde, elinde tabletle vardiya amirine talimatlar veriyordu. Üzerinde yine aynı koyu renk montu vardı.
Nehir bir saniye bile duraksamadı. Kalbinin atışını zihninde susturdu, adımlarını hızlandırdı ve doğrudan Ömer’in olduğu tarafa yürüdü.
Ömer, yaklaşan ayak seslerini fark edip başını kaldırdığında Nehir’le göz göze geldi. Bakışlarında anlık, çok hafif bir duraksama belirdi ama hemen ardından o mesafeli ifadesine geri döndü.
"Nehir Hanım?" dedi Ömer, düz bir sesle. "Birkaç gündür ajanstan başka bir arkadaşın geleceği söylenmişti."
Nehir tam karşısında durdu. Gözlerinin içine tam bir yabancıya bakar gibi baktı. Sesinde ne bir titreme, ne de en ufak bir duygu kırıntısı vardı.
"Ufak bir rahatsızlık geçirdim Ömer Bey, ama geçti," dedi Nehir, profesyonel bir tebessümle elini uzatarak. "Projeyi baştan ben yürüttüğüm için detaylara hakimim. Katalog çekimlerinin ikinci etabı için geldim. Kaldığımız yerden devam edebiliriz."
Ömer, Nehir’in uzattığı eli sıktı. Parmakları saniyelerce temas etti. Nehir, adamın gözlerinde tek bir açık, tek bir çözülme aradı ama Ömer profesyonel kalkanını kusursuzca tutuyordu.
"Anladım," dedi Ömer, elini çekerek. "Geçmiş olsun. Saha hazır, 2 numaralı depodan başlayabiliriz."
Nehir makinesinin kapağını çıkardı. "Oyun başlıyor Ömer Karadağ,"* diye geçirdi içinden.
"Bakalım profesyonel maskeni ne kadar koruyabileceksin."