Doktor Hakan Bey’in odası, dışarıdaki gürültüden ve kargaşadan tamamen arındırılmış gibiydi. Duvarlar soft ahşap kaplamaydı, köşede geniş bir kütüphane ve pencere kenarında iki rahat berjer duruyordu. Masanın üzerindeki küçük su şelalesinden gelen su sesi, odadaki o ağır sessizliği bölmeye çalışıyordu.
Doktor Hakan Bey, ellili yaşlarında, babacan bakışlı, sakin ses tonuna sahip bir psikiyatristti. Nehir içeri girdiğinde onu nazikçe karşıladı ve berjerlerden birine oturmasını rica etti. Ailesi ve Selin dışarıdaki bekleme salonunda kalmıştı.
Nehir berjerin kenarına ilişti. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş, bakışlarını halının üzerindeki simetrik desenlere sabitlemişti. İçerideki o steril koku, ona hastaneleri ve Poyraz'ın şehit haberini aldıkları o ilk kâbus gününü hatırlatıyordu.
"Merhaba Nehir," dedi Hakan Bey, elindeki not defterine küçük bir göz attıktan sonra. Sesi bir rüzgar kadar hafifti. "Nasılsın bugün?"
Nehir hafifçe yutkundu. "İyiyim," dedi, pürüzlü bir sesle. "Beni buraya getirecek kadar 'hasta' hissetmiyorum sadece."
Hakan Bey samimi bir tebessümle başını salladı. "Seni buraya bir 'hasta' olarak getirmedik Nehir. Burası bir yargılama ya da teşhis koyma odası değil. Sadece zihnindeki o ağır yükü biraz olsun hafifletebileceğimiz güvenli bir alan. Ağabeyin ve arkadaşın Selin sana çok değer veriyor. Çok endişeliler."
Nehir acı bir tebessüm etti. "Onlar benim çıldırdığımı düşünüyor. Ölen nişanlısının hayalini gören, sokaktaki yabancıları o sanan deli bir kızım onların gözünde."
"Peki sen ne düşünüyorsun?" Hakan Bey öne doğru hafifçe eğildi, gözlerini Nehir’in gözlerine dikti. "Sen kendi zihninin içinde ne yaşıyorsun Nehir?"
Nehir gözlerini kaçırdı. Göz pınarları yine ısınmaya başlamıştı. "Ben hayal görmüyorum Hakan Bey. Üç yıldır Poyraz’ın yokluğuyla yaşıyorum. Acımı çekiyorum, işime gidiyorum, hayatımı sürdürmeye çalışıyorum. Ama bir gün... Bir gün karşımda durdu."
"Karadağ Lojistik'teki Ömer Bey, değil mi?"
"Evet," dedi Nehir, sesi aniden güçlenerek. "Sesi, boyu, omuzları, duruşu... Poyraz’ın ta kendisi. Ama beni tanımıyor. Yanımda duruyor ama bana bir yabancı gibi bakıyor. 'Ben Ömer' diyor. Nişanlısı var, başka bir hayatı var."
Hakan Bey not defterine birkaç kelime yazdı. "Zihnin, kabullenmekte zorlandığı büyük travmalar karşısında bize koruyucu mekanizmalar üretir Nehir. Bazen bir yüzü, bir sesi ya da bir yürüyüşü zihnimizdeki o eksik parçayla tamamlarız. Buna 'sürreal transfer' deriz. Çok güçlü bir özlem duyduğunda, zihnin sana o özlediğin insanı en yakın somut nesnede veya kişide yaşatmaya çalışabilir."
"Peki ya dün gece?" Nehir hızla başını kaldırdı. "Dün gece şehitlikte, Poyraz’ın mezarının başında uyudum ben. Dondurucu bir soğuk vardı. Uyandığımda üzerimde devasa, siyah bir erkek paltosu vardı Hakan Bey! Ve o palto... O palto buram buram Poyraz kokuyordu! Deniz, rüzgar ve barut... Bu da mı zihnimin bir oyunu? Koku hafızam havadan palto mu üretti?!"
Hakan Bey gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. Nehir’in bu denli emin oluşu karşısında sesini daha da yumuşattı.
"Nehir, o dondurucu soğukta bir mezarlıkta yalnız başına uyuyakaldın. Oradan geçen bir bekçi, bir ziyaretçi ya da devriye atan bir güvenlik seni görüp üzerini örtmüş olabilir. Kullanılan parfüm, tütün ya da ortamın kokusu senin zihnindeki o en baskın koku hafızasını tetiklemiş olabilir mi? 'O buradaydı' demek, 'Poyraz öldü' demekten daha az can yakıyor, değil mi?"
Nehir derin bir nefes aldı. Gözünden bir damla yaş süzülüp çenesinden düştü.
Anlamıyordu. Kimse anlayamazdı. Bir insanın kokusu, onun parmak izi gibiydi. Poyraz’ın kokusunu milyarlarca insanın arasından ayırt edebilirdi. Doktor bile buna "zihnin bir oyunu" diyordu.
"İnanmıyorsunuz," dedi Nehir fısıltıyla. "Siz de inanmıyorsunuz."
"Ben sana inanıyorum Nehir," dedi Hakan Bey. "Senin bu acıyı gerçekten yaşadığına inanıyorum. Ama şu an zihnin ve bedenin çok yorgun. Ağır bir şok ve travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorsun. Biraz dinlenmeye, zihnini o fırtınadan uzaklaştırmaya ihtiyacın var."
Hakan Bey reçete kağıdını önüne çekti. "Sana kaygılarını yatıştıracak, uykunu düzene sokacak ve zihnini biraz dinlendirecek hafif bir tedavi başlayacağız. Ve haftada iki gün burada görüşmeye devam edeceğiz. Bana söz vermeni istiyorum; o paltoyu ve Ömer Bey’i bir kenara bırakıp sadece kendin için dinleneceksin bu üç gün boyunca."
Nehir doktorun uzattığı reçeteye baktı. İtiraz etmenin, bağırmanın ya da kanıtlamaya çalışmanın bir anlamı olmadığını kavramıştı. Mantık, tıp ve çevresindeki herkes bir taraftaydı; kendisi ve içindeki o sarsılmaz his ise diğer tarafta.
"Tamam," dedi Nehir, reçeteyi alarak. "Söz veriyorum."
Görüşme bittiğinde Nehir klinikten çıktı. Bekleme salonunda onu gergince bekleyen annesi, abisi ve Selin hemen ayağa kalktı. Nehir’in yüzündeki o kabullenmiş, durgun ifadeyi görünce derin bir nefes aldılar.
Eve dönüp odasına geçtiğinde Nehir, yatağının kenarına oturdu. Gardırobunun kapağını yavaşça açtı. Arka tarafa, kıyafetlerin arasına gizlenmiş olan o ağır siyah paltoya baktı.
Eline alıp koklamadı bu kez. Sadece baktı.
Doktor yanılıyor olabilirdi. Ailesi yanılıyor olabilirdi. Bütün dünya onun deli olduğunu düşünebilirdi. Ama Nehir biliyordu: O palto oradaydı, koku gerçekti ve Poyraz hayattaydı.
Sadece bu kez oyunu onların kuralına göre oynayacaktı. Sesini çıkarmayacak, "iyileşmiş" gibi davranacak ama gerçeğin peşini asla bırakmayacaktı.