Selin, sandalyedeki paltonun yakasındaki o kokuyu içine çektikten sonra bir anlık bocalama yaşadı. Zihni ona tehlikeli oyunlar oynamak üzereydi. Bir an için Nehir’in haklı olabileceği düşüncesi zihnine düştü ama hemen ardından başını iki yana sallayarak bu düşünceyi söküp attı.
"Saçmalama Selin," diye fısıldadı kendi kendine, gözyaşlarını silerken. "Dünyada binlerce aynı parfümü, aynı tütünü kullanan adam var. Biri bu soğukta donmak üzere olan bir kızı görüp üzerini örttü işte... İyilik olsun diye."
Yine de elini paltonun ceplerine daldırmaktan kendini alamadı. Belki bir kimlik, bir kartvizit, bu gizemli hayırseverin kim olduğuna dair küçük bir iz bulabilirdi. Ama cepler bomboştu. Ne bir fiş, ne bir kağıt parçası... Sadece derin bir sessizlik.
Salona dönen abisi, Selin’in paltonun başında durduğunu görünce derin bir iç çekti. "Atalım şunu çöpe Selin," dedi, sesi yorgun ve kırıktı. "Nehir uyanınca bunu görürse yine krize girer."
"Atmayalım," dedi Selin hemen. "Nehir uyanınca paltoyu göremezse daha kötü olur. Sakladığımızı sanır, iyice çıldırır. Gardırobunun arkasına koyalım, şimdilik göz önünde olmasın."
Sakinleştiricinin etkisiyle Nehir neredeyse tam bir gün boyunca kesintisiz uyudu.
O uyurken, evde sessiz ve kararlı adımlar atılıyordu. Nehir’in abisi sabah ilk iş ajansı arayıp ajans başkanı Haluk Bey ile görüştü. Nehir’in ağır bir grip geçirdiğini ve psikolojik olarak çok yıprandığını belirterek onun için üç günlük acil izin aldı. Ardından, Selin’in de yardımıyla alanında uzman bir psikiyatristten ertesi güne acil bir randevu ayarlandı.
Ailesi ve Selin için artık bu durum bir yas süreci olmaktan çıkmış, Nehir’in akıl sağlığını koruma mücadelesine dönüşmüştü.
Ertesi sabah Nehir gözlerini açtığında, odasındaki perdelerin aralanmış olduğunu ve odada hafif bir papatya çayı kokusu olduğunu fark etti. Bedeninde tonlarca ağırlık var gibiydi, başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Dün yaşananlar zihninde bir sis perdesinin arkasından yavaşça belirdi.
Selin yatağın kenarında oturmuş, şefkatle ona bakıyordu. "Uyandın mı bebeğim?"
Nehir hemen gözleriyle odayı taradı. "Palto..." dedi, sesi kısık ve pürüzlüydü. "Palto nerede Selin?"
Selin uzanıp Nehir’in elini tuttu. "Dolapta duruyor Nehir, kimse atmadı. Ama lütfen... Lütfen dinle beni."
Nehir gözlerini Selin’e dikti. İçinde artık bağırmaya, haykırmaya derman kalmamıştı. Sadece derin bir kırgınlık ve yalnızlık vardı. "Bana inanmıyorsunuz, değil mi?"
"Sana inanıyoruz Nehir... Senin o acıyı ne kadar derinden hissettiğine, o kokuyu duyduğuna inanıyoruz," dedi Selin yumuşak bir sesle. "Ama bu koku... Dünyada aynı parfümü, aynı tütünü kullanan yüzlerce insan var. Biri seni o dondurucu soğukta mezarın başında uyurken gördü, insanlık yapıp üzerini örttü ve gitti. Hepsi bu."
Nehir başını yana çevirdi. İnanmıyorlardı. Hiçbiri anlamıyordu.
O sırada içeri giren annesi ve abisi, Nehir’in uyandığını görünce rahat bir nefes aldılar. Abisi yatağın yanına çekilip Nehir’in saçlarını okşadı.
"Sana üç gün izin aldık ajanstan Nehir," dedi abisi sakince. "Bugün biraz dinleneceksin. Öğleden sonra da bir randevumuz var."
Nehir kaşlarını çattı. "Ne randevusu?"
Annesi gözyaşlarını tutmaya çalışarak araya girdi. "Bir doktor randevusu kızım... Bir uzmanla konuşacaksın. Bu yük senin omuzlarına çok ağır geldi, artık tek başına taşıyamıyorsun."
Nehir acı bir tebessümle abisine ve annesine baktı. Biliyordu. Onların gözünde o, ölen sevgilisinin hayalini gören, sokaklardaki yabancıları ölen nişanlısı sanan ve sinir krizleri geçiren bir "hastaydı".
"Beni doktora götüreceksiniz yani..." dedi Nehir, gözünden bir damla yaş süzülürken. "Deli olduğumu düşünüyorsunuz."
"Hayıır!" dedi annesi sarılarak. "Sadece iyileşmeni istiyoruz güzel kızım. Seni kaybetmekten korkuyoruz."
Nehir itiraz etmedi. Mücadele edecek gücü tükenmişti. Sadece başını salladı.
İki saat sonra, Kadıköy’deki özel bir kliniğin bekleme salonundaydılar. Beyaz, steril duvarlar, hafif koku ve arkada çalan kısık müzik... Nehir, abisi ve Selin’in arasında otururken ellerini kucağında birleştirmiş, halıdaki desenleri izliyordu.
İçindeki ses ise hiç susmuyordu: *Ben deli değilim. O dün gece oradaydı.*
Tam o sırada kliniğin danışmasındaki telefon çaldı. Sekreter kadın telefonu açıp birkaç saniye dinledikten sonra başını kaldırıp Nehir’e baktı.
"Nehir Hanım? Randevunuz için Doktor Hakan Bey sizi bekliyor."
Nehir yavaşça ayağa kalktı. Doktora gidecekti, ilaçlar alacaktı belki... Ama o paltonun üzerindeki kokunun ve o gece şehitlikteki varlığın peşini asla bırakmayacaktı.