Gece, şehitliğin üzerine simsiyah bir yorgan gibi örtülmüştü.
Rüzgar, sıra sıra dizilmiş Türk bayraklarını hafif hafif dalgalandırıyor, ağaç yapraklarının hışırtısı rüzgarın o kimsesiz uğultusuna karışıyordu. Şehrin ışıkları çok uzakta, bambaşka bir dünyaya aitmiş gibi cılız kalıyordu burada. Nehir içinse zaman ve mekân tamamen anlamını yitirmişti.
Gözyaşları durmaksızın yanaklarından süzülürken, yavaşça öne doğru eğildi. Titreyen ellerini toprağa gömdü ve başını Poyraz’ın mermer taşının dibindeki o nemli, soğuk toprağa koydu.
Toprağın kokusu burnuna doldu. O koku, zihnindeki bütün savunma mekanizmalarını tek tek yıktı.
"Seni çok özledim Poyraz..." diye fısıldadı toprağa doğru. Sesi, kırık bir cam parçası gibi pürüzlü ve hırıltılı çıkıyordu. "Öyle çok özledim ki... Göğsümün ortasında hiç geçmeyen bir ağrı var. Ne yapsam, nereye gitsem benimle geliyor."
Kollarını toprağın etrafına sardı. Sanki toprağa değil de, üç yıl önceki gibi Poyraz’ın göğsüne sarılıyormuş gibi sımsıkı kapandı mermerin dibine.
"Bugün onun yanındaydım," dedi, gözlerini kapatıp yanağını toprağa biraz daha bastırarak. "Sana benzeyen o adamın... Yan yana yürüdük. Sesi, nefesi, omuzlarının genişliği... Her şeyi sen gibiydi. İçimden yüzlerce kez 'Kendine gel Nehir, o Poyraz değil' diye bağırdım. Bütün gün kendimle savaştım. Ama başaramıyorum..."
Hıçkırığı gecenin sessizliğinde yankılandı. Sol elinin parmaklarını toprağın derinliklerine bastırdı.
"Bana öyle bir baktı ki bugün... Tamamen bir yabancı gibi. Gözlerinde ne senin sıcaklığın vardı ne de beni tanıyan tek bir kırıntı. Başka bir hayata ait o Poyraz. Başka bir kadının yanında yürüyor. Peki ben ne yapacağım? Ben bu kalple, senin yokluğunla nasıl yaşayacağım?"
Zaman aktı geçti. Gece yarısını çoktan devirmişti saat. Nehir saatlerce fısıldadı toprağa. Ona anlatamadığı günleri, ajanstaki yalnızlığını, uykusuz gecelerini, rüyalarında nasıl hâlâ onun adını haykırarak uyandığını anlattı. İçindeki bütün zehri, bütün kırgınlığı ve dinmeyen sevgisini o soğuk toprağa döktü.
Rüzgar giderek sertleşti, hava daha da soğudu. Nehir’in titreyen bedeni yavaş yavaş bitap düşmeye başladı. Ağlamaktan göz pınarları kurumuş, çenesi soğuktan titremekten yorulmuştu.
Göz kapakları tonlarca ağırlıktaymış gibi ağırlaştı. İçindeki o büyük fırtına, yerini derin ve tükenmiş bir uyuşukluğa bıraktı.
"Keşke..." dedi son bir fısıltıyla. Dudakları mermer taşının soğuk kenarına değiyordu. "Keşke bu gece burada, senin yanında kalsam... Hiç uyanmasam."
Nehir yavaşça gözlerini kapattı.
Karanlık onu içine çekerken, başı Poyraz’ın mezarındaki o nemli toprağa gömülü hâlde, o soğuk ve kimsesiz gecede, sevdiğinin mezarı başında derin bir uykuya daldı.
Sessizlik, mermer taşını ve toprağa sığınmış o genç kadını tamamen sardı.
Nehir'in nefesi yavaş yavaş düzene girdi. Şehitliğin üzerine çöken sessizlik, sadece rüzgârın uğultusuyla bozuluyordu.
Gece yarısından çok sonra...
Taş patikadan gelen ayak sesleri duyuldu.
Bir çift siyah bot, Poyraz Koral yazılı mezar taşının birkaç adım önünde durdu.
Kim olduğu seçilmeyen gölge, uzun süre tek kelime etmeden mezara baktı.
Sonra başını, toprağa sarılarak uyuyan Nehir'e çevirdi.