İçeriğe geç

Tahtın gölgesi

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Tahtın gölgesi

Bölüm 2

Zincir ve arzu

Sarayın koridorları, gecenin ilerleyen saatlerinde yaşayan bir canlının boğazı gibi daralıyor, meşalelerin son çırpınışları duvarda devasa, çarpık gölgeler yaratıyordu. Kral Taehyung’un çalışma odasının önündeki mermer zemin, dışarıdaki dondurucu rüzgarın etkisiyle buz kesmişti. Ancak Jungkook için asıl soğuk, sırtına dayalı duran taşlardan değil, tam önünde duran o görkemli kapının ardındaki adamdan geliyordu.

Jungkook’un elleri arkasından ağır demir kelepçelerle bağlıydı. Her nefes alışında göğüs kafesi, bir gün önce aldığı darbelerin acısıyla sızlıyordu. Dudakları susuzluktan çatlamıştı ama o, kendi kanının tadını herhangi bir şaraba tercih ederdi. Avucunun içindeki o küçük, keskin gümüş parçası artık sadece bir metal değildi; o, Jungkook’un haysiyetinin son kırıntısıydı. Parmak uçları uyuşmaya başlamıştı ama o metali bırakmıyordu. Avucunun içindeki yaranın sıcaklığını hissetmek, ona hâlâ bir iradesi olduğunu hatırlatan tek şeydi.

Gece yarısını vuran çan sesleri sarayda yankılanırken, kapı ağır bir gıcırtıyla aralandı. İçeriden süzülen amber rengi mum ışığı, Jungkook’un bitkin yüzünü aydınlattı. Taehyung, üzerinde hiçbir kraliyet nişanı taşımayan, sadece siyah ipekten dökümlü bir kaftanla kapı eşiğinde belirdi. Dağınık saçları ve uykusuzluktan hafifçe kızarmış gözleriyle bir kraldan çok, kurbanını izleyen zarif bir yırtıcıya benziyordu.

Taehyung bir süre sessizce aşağıda, dizlerinin üzerinde yığılmış duran esirini izledi. Ardından yavaşça, adeta bir ayini gerçekleştirir gibi önünde diz çöktü. Elindeki fildişi kaseden yayılan merhem kokusu, Jungkook’un burnuna dolan kan ve pas kokusuyla karıştı.

"Neden uyumuyorsun, Jeon?" diye sordu Taehyung. Sesi bir kadife kadar yumuşak ama bir hançer kadar keskindi. "Zihnindeki o küçük planların uykunu mu kaçırıyor? Yoksa benim nefesimi duymak mı seni bu kadar diri tutuyor?"

Jungkook, gözlerini Taehyung’un gözlerine dikti. Bakışlarında bir korku kırıntısı arayan kral, sadece sönmek bilmeyen bir yangın buldu. "Senin olduğun bir sarayda uyumak, celladın dizinde uyumaya benzer Taehyung. Ben gözlerimi kapatmam ki, senin sonun geldiğinde o anı kaçırmayayım."

Taehyung hafifçe kıkırdadı. Bu ses, boş koridorda ürpertici bir yankı bıraktı. Elindeki nemli bezi uzatıp Jungkook’un çenesindeki kanı temizlemeye başladı. Dokunuşu o kadar hafifti ki, Jungkook bir an için bunun gerçek bir şefkat mi yoksa en acımasız işkence türü mü olduğunu ayırt edemedi.

"Hala o keskin dilin..." dedi Taehyung, bezi sertçe Jungkook’un boynundaki kızarık deri üzerine bastırarak. Jungkook acıyla inlememek için alt dudağını ısırdı. "Biliyor musun, senin bu boyun eğmez tavrın beni hem eğlendiriyor hem de meraklandırıyor. Seni ne zaman kıracağımı merak ediyorum. Hangi noktada bana bakıp 'dur artık' diyeceksin?"

Taehyung merhem kasesini yere bıraktı ve parmaklarını Jungkook’un çenesine kenetledi. "Herkes benden korkar, Jeon. Kimisi gücümden, kimisi deliliğimden. Ama sen... Sen benden nefret ediyorsun. Ve bu nefret, o kadar saf ki, neredeyse kutsal."

Taehyung’un yüzü Jungkook’unkine biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, Jungkook onun gözbebeklerindeki o karanlık boşluğu daha net gördü. Kral, serbest kalan elini Jungkook’un göğsüne, tam kalbinin üzerine koydu. "Buradaki atış... Sadece nefretten mi ibaret, yoksa seni burada tutmamın verdiği o tuhaf heyecandan mı?"

Jungkook, vücudunu Taehyung’dan uzaklaştırmaya çalışarak geri çekildi ama zincirler buna izin vermedi. "Senden nefret etmek benim tek ibadetim," dedi hırıltıyla. "O kalbin her atışı senin ölümüne bir saniye daha yaklaştığımı söylüyor."

Taehyung, Jungkook’un saçlarını avuçlayıp başını geriye doğru savurdu. Bu ani hareket Jungkook’un boyun kaslarını gerdi, nefesi kesildi. Taehyung onun kulağına eğildi: "Yarın sabah o büyük salona çıktığında, o generallerinin ve benim lordlarımın önünde diz çöktüğünde... O nefretini sakla. Çünkü seni sadece benim karşımda böyle canlı görmek istiyorum. Başkalarının önünde sen sadece benim itaatkar kölemsin."

Taehyung elini Jungkook’un eline doğru kaydırdı. Jungkook bir an için gümüşün fark edildiğini sanıp nefesini tuttu. Ancak Taehyung sadece Jungkook’un bağlı bileklerini okşadı. "Bileklerin ince," dedi fısıltıyla. "Bu zincirleri taşımak için fazla zarifler. Onları çözebilirim Jeon. Sadece bir kelimene bakar."

"Asla," diye tısladı Jungkook. "O kelimeyi duymaktansa bu zincirlerin etimi kemiğime kadar eritmesini tercih ederim."

Taehyung tatmin olmuş bir gülümsemeyle ayağa kalktı. Jungkook’un yüzüne son bir kez bakıp odasına girdi. Kapı kapandığında Jungkook karanlığın içinde titriyordu. Avucunu açtı; gümüş parçası elini boydan boya kesmiş, kanı mermer zemine damlamıştı. Jungkook, Taehyung’un az önce dokunduğu yerleri mermere sürterek temizlemek istedi.

Gümüşteki o kan izi, gece yarısının sessizliğinde verilen bir yemindi. Yarınki şölen, ya birinin sonu ya da yeni bir cehennemin başlangıcı olacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.