İçeriğe geç

Tahtın gölgesi

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Tahtın gölgesi

Bölüm 3

Gölge misafiri

Sarayın devasa taş duvarları, aşağıda devam eden ziyafetin gürültüsüyle hafifçe titriyordu. Binlerce mumun aydınlattığı bahçelerde şaraplar su gibi akıyor, Kim İmparatorluğu’nun kazandığı o kanlı zafer, sarhoş nârâları ve ritmik davul sesleriyle kutsanıyordu. Ancak Kral Taehyung’un özel dairesinde zaman durmuş, hava kurşun gibi ağırlaşmıştı. Aşağıdaki davetlilerin hiçbiri, uğruna kadeh kaldırdıkları o büyük "güney zaferinin" en kıymetli parçasının, hemen başlarının üzerindeki odada, kralın nefesi kadar yakınında zincirlendiğini bilmiyordu.

Taehyung, elindeki gümüş kadehi yavaşça masaya bıraktı. Üzerindeki ağır kraliyet pelerinini omuzlarından silkeleyip yere düşmesine izin verdi; o an bir krallıktan çok, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcıya benziyordu. Ağır adımlarla balkonun devasa kapılarına yöneldi ve kanatları sonuna kadar açtı. İçeri süzülen serin gece rüzgarı, odadaki ağır tütsü kokusunu dağıtırken, vadi boyunca yakılan devasa zafer ateşlerinin duman kokusunu içeri taşıdı. Uzaktaki tepelerde yükselen o dev alev yığınları, zifiri karanlık gökyüzünü kirli bir turuncuya boyuyordu.

"Duyuyor musun Jeon?" dedi Taehyung, sesi rüzgarın uğultusuna karışan boğuk bir fısıltı gibiydi. Arkası dönüktü, ellerini balkonun soğuk mermer korkuluklarına yaslamıştı. "Senin sarayının küllerini savuruyorlar. Halkın, senin öldüğünü sanıp celladının adını haykırıyor. Ama senin burada olduğunu, benim odamda, benim gölgemin altında nefes aldığını kimse bilmiyor. Onlar için sen artık bir insan değilsin; tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş, adı unutulmaya yüz tutmuş mağlup bir söylentisin."

Jungkook, odanın en karanlık köşesinde, duvardaki paslı demir halkalara bağlı ağır zincirlerin altında soluk soluğa duruyordu. Üzerindeki kıyafetler toz, çamur ve kurumuş kan lekeleriyle ağırlaşmıştı. Bileklerindeki metalin soğukluğu kemiklerine işliyordu ama bakışları, vadideki zafer ateşlerinden çok daha harlı bir öfkeyle parlıyordu. Saçları yüzüne dökülmüş, ter ve kir birbirine karışmıştı; fakat bu perişan hali bile omuzlarındaki o doğuştan gelen hükümdarlık vakarını söküp atmaya yetmemişti.

"Beni burada saklaman, senin zaferinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterir Taehyung," dedi Jungkook. Sesi çatallıydı ama her bir kelimesi bir hançer kadar keskindi. Zincirlerini var gücüyle gerdi, metalin mermere sürtünürken çıkardığı o tiz ve acı ses odada yankılandı. "Halkının, esir aldığın bir kralın gözlerine bakmaya cesareti olmadığını biliyorsun. O gözlerdeki bitmek bilmeyen ateşi gördüklerinde, kazandıklarını sandıkları her şeyin aslında koca bir yalandan ibaret olduğunu anlayacaklar. Sen bir kralı değil, sadece zincirleri tutuyorsun."

Taehyung yavaşça döndü. Yüzünde, hem derin bir hayranlık hem de saf bir sadizm barındıran o çarpık, rahatsız edici gülümseme belirdi. Gözleri karanlıkta bir kedininkiler gibi parlıyordu. Adımları mermer zeminde tehditkar bir ritim tutarak Jungkook’a yaklaştı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, Jungkook kralın teninden yayılan o pahalı amber kokusunu ve az önce içtiği sert şarabın mayhoşluğunu alabiliyordu.

Taehyung, Jungkook’un tam önünde durdu. Elini uzatıp gencin çenesini parmaklarının arasına aldı ve kafasını sertçe yukarı kaldırdı. "Seni saklamıyorum Jeon," dedi, sesi şimdi bir yılanın tıslaması kadar alçaktı. "Seni sakınmıyorum da. Sadece... bazı hazineler o kadar nadide, o kadar mahremdir ki, onları sıradan ve değersiz gözlerin görmesine izin verilmez. Sen benim en büyük, en kanlı ve en gizli zaferimsin. Seni o sarhoş, iğrenç kalabalığın önüne atıp bir gecede harcatmayacağım. Senin her bir parçanı, her bir çığlığını sadece kendim için saklayacağım."

Taehyung, Jungkook’un boynundaki deri tasmayı sıkıca kavradı ve onu bir eşya gibi balkonun açık kapısına doğru sürüklemeye başladı. Jungkook’un çıplak ayakları mermer zeminde sürünürken, zincirlerin çıkardığı ağır gürültü dışarıdaki davul seslerini kısa bir anlığına bastırdı. Taehyung onu balkonun korkuluklarına, aşağıda dans eden kalabalığın tam görebileceği ama karanlık yüzünden seçemeyeceği o sınıra kadar yasladı. Aşağıda binlerce insan, ellerindeki meşaleleri havaya kaldırarak Taehyung’un adını haykırıyordu. Vadideki büyük odun yığınları alev aldıkça gökyüzü kana bulanmış gibi kızarıyordu.

"Bak!" dedi Taehyung, Jungkook’un kulağına doğru eğilip saçlarını okşayarak. "Seni unuttular bile! Şu an onlar için sadece bir gölgesin, Jeon. Bir hayalet. Ve bu gece, o hayaletin kime ait olduğunu, ruhuna kadar benim mührümle damgalayacağız."

Taehyung, Jungkook’un ellerini arkasındaki soğuk demir parmaklıklara doladı. Jungkook aşağı bakarken, kendi topraklarından yağmalanan altınlarla donatılmış bu kalabalığın iğrenç sevincini izledi. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp yanaklarındaki kire bir yol açtı; ama bu yaş bir teslimiyet değil, içindeki intikam hırsının boğucu taşmasıydı.

Taehyung o yaş damlasını başparmağıyla yavaşça sildi ve parmağını kendi dudaklarına götürdü. "Ağlama... Bu gece senin yasın bitti. Benim himayen, benim bitmek bilmeyen cehennemim başlıyor. Ve inan bana Jeon, kimse seni kurtarmaya gelmeyecek. Çünkü senin hâlâ nefes aldığını bilen tek kişi, seni asla özgür bırakmayacak olan tek kişidir."

Uzak tepelerde devasa bir yeni zafer ateşi daha parlayıp geceyi bir anlığına gündüze çevirirken, Taehyung Jungkook’un ensesine dudaklarını yasladı. Odanın içine sızan kutlama sesleri artık Jungkook için sadece boğucu bir uğultuydu. Şimdi sadece Taehyung’un varlığı, tenindeki o yakıcı soğukluk ve üzerine çöken kapkaranlık bir gelecek vardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.