İçeriğe geç

TACI YAKALA

Bölüm 5 · 6 dk okuma

TACI YAKALA

Bölüm 5

Karanlıkta Saklanan Hatıralar

Sarayın görkemli duvarları, dışarıda büyüyen bir fırtınanın haberini henüz duymuyor; gölgeler arasından sinsice yaklaşan karanlık ise kimsenin dikkatini çekmeden, yavaş yavaş süzülüyordu. Halkın yeşermekte olan umudu, görünmeyen bu tehlikenin ağırlığı altında şimdilik ezilmemiş olsa da, zaman hızla daralıyor. Bilinmeyenin sıcak nefesi çok yakında tüm dengeyi bozacak, herkesin kaderini değiştirecekti...

...

Alice son derece memnun bir şekilde konsey salonundan ayrılırken, rahatlamaya yüz tutan zihni şimdi de annesi Kraliçe Egbert'ın kayıplara karışması ile patlıyordu.

-Konsey toplantısı olumlu sonuçlandı, herkes benimle aynı fikirde ve en önemlisi de gidişattan şimdilik memnunlar.

Yemek odasına ilerlediği esnada kapıda danışan Elenor ile karşılaştılar.

-Duygusal olarak zor günler geçirmekteyiz. Sizin desteğiniz benim için büyük önem taşıyor.

Birbirlerine baş selamı vermekle yetinip sessizce odaya geçtiler. Herkesin eksiksiz bir şekilde masada olmasından memnun kalarak söze başladı.

-Ricamı kırmayıp geldiğiniz için hepinize minnettarım. Ancak daha fazla vaktinizi almak istemeden direkt konuya girmek istiyorum.

Ellerini masanın üstüne koyarak kendisini dinlemeye başladıklarını görünce konuya giriş yaptı.

-Konu, Kraliçeniz. Annem bir kaç gündür ortalarda yok. Kimse onu görmemiş ve ardında nereye gittiğine ya da ne zaman döneceğine dair haber de bırakmamış. Onu bulmamız gerekiyor. Hemen orman çevresini ve saray yakınlarını araştırın. Devriyeleri arttırın ve sen, muhafız başı bu görevi bizzat denetleyeceksin. Şimdilik kimseye söylemeyin, halk arasında panik yaratmaya gerek yok. Yeni yeni toparlamışken, kendi ellerimizle yıkmayalım. Söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Muhafız Başı:

"Anlaşıldı prenses. Hemen gerekli hazırlıkları yapıp harekete geçiyoruz. Akşama kadar bizden haber bekleyin."

Alice başını olumluca salladı.

-O halde, müsaade sizin.

Odadaki herkes bir tarafa dağılırken muhafız başı da hızla bahçeye doğru yol aldı. Annesi neredeydi? İyi miydi ya da en azından yaşıyor muydu? Bu soruların hiçbirinin cevabı Alice'de yoktu. Belirsizlik ve endişenin pençesinde teslim olmaktan onu alıkoyan tek şey Orion ve Krallığın itibarıydı. Kızaran yanaklarına bastırdığı elini indirip sessiz adımlarla sarayın koridorlarını geçerek Orion'un odasına yöneldi. Kapıyı hafifçe araladığında, içeride tanıdık bir figür gördü.

Başrahip Christian.

Ağırbaşlı ve gizemli bir adam, orada bulunmaktan rahatsız görünmüyordu. Alice'in varlığından habersiz, hafifçe fısıldayarak kendi kendine konuşuyordu:

"Ama bedeninde hala eski gücün izleri var. Ruhunda ise karanlık bir fırtına kopuyor."

Şefkat ve ilgiyle ona gülümsedi.

"Gözlerin, çocuk... Gözler düşüncelere ayna görevi görür."

Alice, aklından binbir düşünce geçerken kapıyı ardına kadar açıp içeri girdi. Adım seslerini duyan Rahip ona doğru döndü ve selamladı. Ardından konuşmaya tekrar devam etti.

-Bu, sadece bir hafıza kaybından ibaret değil... Ruhunda saklı kalan bir yük, belki bir duygu... dışardan gelen bir gölge gibi, henüz kimse fark etmeden her şeyi değişebilir, değiştirilebilir.

İçi titrerken rahibe dönerek ona katıldı.

-Tam olarak ne demek istiyorsunuz?

-Orion sadece hafızasını kaybetmedi. Bütün anıları, duyguları, hayalleri ve yaşadıkları kilitlendi. Kapalı bir kutuya kondu.

Yorgun düşen yaşlı rahip, derin nefes alarak bir kaç kelime daha söyledi.

-Sessizlik, bazen en tehlikeli sesten daha uğursuzdur, prenses. Umarım bir şeyleri görmek için çok geç kalmayız.

Rahip yavaş yavaş yürüyüp oradan ayrılırken, Alice arkasından bakakaldı. Yaşlı adam tamamen gözden kaybolunca bakışlarını uyumakta olan Orion'a çevirdi. Kokusunu alabilmek için biraz yaklaştı. Yüzündeki ifadenin masumiyeti, içinde fırtınalar kopan bir ruhun varlığını öyle ustaca gizliyordu ki, her şeyin eskisi gibi olduğunu düşündü bir anlığına.

"Benim ona ihtiyacım var, onunda bana..." diye geçirdi içinden. Tüy kadar hafif bir dokunuşla saçlarını okşadı. "Onu koruyabilmem için, onunla iletişim kurabiliyor olmam gerek. Bunun için de onu anlamam gerek." ellerini saçlarından çekip bir öpücük kondurdu. "Ama şu an tek istediğim tek şey, onun yanında olmak... Ona güç vermek, onu kaybetmemek."

Uyanmasını istemediğinden ötürü, daha fazla rahatsız etmedi ve odadan çıkıp sessizce kapısını kapattı.

...

Orion'un rüyası...

Sisli bir ormanda, bomboş ve kasvetli gökyüzünün eşliğinde yalın ayak yürüyordu. Tam olarak nereye gidecekti ya da nereye gitmesi gerekiyordu? Bilemiyordu. Ayaklarının kendiliğinden ilerlediği yumuşak toprağın hissiyatı içini burktu.

Yan tarafından gelen yanık kokusuyla başını çevirdi Orion. Ağaç kabuğu büzüşmüş ve simsiyah olmuştu. Etrafını kaplayan alevlerle daha ne olduğunu bile anlayamamışken, alevin şekillenmesiyle birlikte oluşan surete bakakaldı.

"Uzun zaman boyunca seni bekledik. Tam elde etmişken...Bir kez daha kaybetmenin ne demek olduğunu anlayabilir misin?"

Orion ellerini boğazına götürdü. Biri onu sıkıyormuşçasına acıyan boğazı yüzünden nefes alamazken pür dikkat karşısındaki kadın sesini dinliyordu. Ne demek istediğini anlayamıyordu, anlamadığını da söyleyemiyordu.

"Hatırlayacaksın... Ve o zaman, ya bizimle birlikte yeniden doğarsın, ya da onların içinde yanarsın."

Alevler yükselmeye devam ederken duyduğu kadın çığlığı onu olduğu yere mühürler. Sesin geldiği yöne baktığında, tanıdık bir sima ile göz göze geldiler. Kız cenin pozisyonunda oturmuş, siyah renkteki gözyaşlarını dökerek ağlıyordu. Harap ve çaresiz bir haldeydi. Tekrardan kulaklarına dolan kötücül sesin kahkahası, istemsizce yüzünü buruşturmasına sebep oldu. Korku yoktu fakat tir tir titreyen bedenini durduramadı. Ağlayan kız arkasını dönüp hızla koşmaya başladığında Orion arkasından bağırdı.

-Dur! Gitme. Kimsin sen? Bana kim olduğunu söyle.

Alevlerin arasında koşan kızın sırtında beliren parlak ışık, iç içe geçmiş üç çember şeklini aldığında, gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı.

"Av başlasın."

...

Sabahın erken saatlerinde uyanan genç adam, ter içinde kalarak nefes nefese bir şekilde kalktı. Göğüs kafesinde hissettiği şiddetli ağrı ile kalkıp yüzünü yıkamak için banyoya doğru yürüdü. Aynanın önünde adımlarını durdurup bir süre kendine baktı. Bakışları, saçları ve yüzünde dolaşıp aşağı inerken, göğsünde olduğunu fark ettiği kızarıklığa takılı kaldı.

-Üç çember...

Kalbi göğsünü parçalayacak gibi çarpıyordu. Aldığı nefes ciğerlerine yetmiyor gibiydi.

Duramadı.

Odasından çıkıp hızlı adımlarla koridorları geçti. Ne bir nöbetçiye baktı, ne de onu durdurmaya çalışanlara açıklama yaptı.

"Alice..." Diyerek yeni yeni anımsadığı ismi zikrediyordu. Prensesin adını hatırlamıştı. İçgüdüsel olarak Alice'in odasını bulup geldiğinde içeri girmek hiç tereddüt etmedi. Hızla kapıyı açtı. Odaya girdiğini gören nöbetçi muhafızlar onu engellemeye çalışmadılar ama her an bir şey olacakmış gibi tetikte duruyorlardı.

Alice uykusundan yeni uyanmıştı. Başını kitapların olduğu masaya yaslamıştı. Kapının gıcırtısıyla başını kaldırmaya yeltendi ama tam o sırada Orion bir adımda yanına geldi. Gözlerinde sadece özlem ve korku yer alırken o, hiçbir şey demeden eğildi ve Alice'i sımsıkı sarıp kucakladı. Ne olduğunu anlamamasına rağmen bir şey demedi ya da onu engellemedi. Nöbetçilere "gidin" dercesine el hareketi yapınca odasında yalnız kaldılar. Orion'un titreyen bedenini hissedince gözleri doldu. Burnu hasret kaldığı kokuyu acıyana kadar içine çekti. Elleri, sarılışına karşılık olarak sırtına gidince, "Geçti..." dedi fısıltıyla. "Buradayım, artık yalnız değilsin."

Hiçbir şey söylemeyen genç adamın gözlerinden süzülen birkaç damla yaş, olanlardan çok daha fazlasını anlatıyordu. Orion geri çekilene kadar o şekilde kalıp sarılmaya devam ettiler.

"Alice...Alice."

Kızın vücudundan büyük bir elektriklenme geçip giderken duyduğu iki kelime ile sarsılmış, ağlamayı unutmuştu. Yıllardır özlemini çektiği bir kelimenin, sevdiği adamın dudaklarından dökülüşünü dinledi. Sesini zihnine kazıdı. Hem şaşkınlık hem de kırılganlıkla dolup taştı. Kolları hala onun etrafındaydı. Nefesi boynuna çarpıyor, göğsü düzensizce inip kalkıyordu. Yüzüne bakmak için istemeye istemeye geri çekildi.

"Ne... dedin?" diye fısıldadı, sesi titriyordu. Orion, gözlerini onun gözlerine sabitledi. Şaşkın ama emin bir ifadeyle tekrarladı:

"Alice." Gülümsemekle hıçkırmak arasındaki çizgide asılı kaldı. Elini yanağına koydu.

-Hatırladın mı beni? Gerçekten hatırlıyor musun?

Orion bir an duraksadı. Sonra başını hafifçe yana eğdi.

-Sen hep vardın.

Yılların hasreti, endişesi, umudu... Hepsi tek bir cümleye sığmıştı.

...

Aynı zamanda ormanda... Kraliçenin izi sürülürken...

Ormandaki bir bataklığın kenarında, çamurun içine gömülen kadın pelerinini fark eden muhafızlardan biri, pelerini alıp incelemeleri için diğerlerine götürür. Yaklaştıklarında, pelerinin kırmızı ve kanlı olduğu görülür.

"Bu... bu kesinlikle kraliçenin pelerini... Aynısından giydiğini birkaç kez görmüştüm."

Muhafızların başı sert bir şekilde,

"Pelerinin yanında bir iz var mı? Herhangi bir şey?" Diye sordu.

Pelerini getiren muhafız "Kırmızı lekeler ve çamur dışında hiçbir şey yok." Diyerek yanıtlar.

Alice'in denetiminden sorumlu tuttuğu danışan Elenor ise gergin bir şekilde fısıldadı:

-Kraliçenin gitti yerlerde kayboluşu bir tesadüf değil.

Gözlerini kapatıp başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Temiz havayı içine çekerken elinde tuttuğu pelerini yumruğunun arasında sıktı.

-Kötü bir şeyin geldiğini hissediyorum. Kargaşa çok yakında patlak verebilir.

Muhafızlara döndü ve ilk talimatı verdi.

-Hazırlanın, saraya geri dönüyoruz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.