Alice narin elini Orion'un yanağına koyup gözlerine bakmaya devam ederken, sarayın dışından gelen homurdanmalar ve ayak sesleri yüzünden odağı kaydı. Kapının köşesinde hazırda bekleyen nöbetçilere döndü.
-Orion'a odasına kadar eşlik edin lütfen.
Hemen ardından da Orion'un kulağına eğilip hızlıca açıklamasını yaptı.
-Dışarıda neler olduğuna bakıp hemen yanına geleceğim.
Bir şey söylemeden nöbetçilerle beraber odasının yolunu tuttu. Alice ise vakit kaybetmeden saray bahçesine doğru yol aldı.
- Bu gürültüler de neyin nesi? Danışman Elenor?
Kraliçeyi aramaya çıktıklarından ötürü, yanlarında annesini göremeyince olduğu yere mıhlandı ve şüpheyle gözlerini danışmana sabitledi.
-Kraliçeniz nerede? Onu bulmadan nasıl geri dönersiniz!
Açıklama yapmak adına ilk adımı atan Elenor’un yüzündeki kasvet, henüz kelimeler dile dökülmeden olan biteni anlatmaya yetiyordu. Arkasından gelen muhafızlar ise üzerlerine sinmiş çamur ve gerginlik ile durumu daha da netleştiriyordu. Bir şeylerin yolunda gitmediği aşikardı. Danışmanın sesi titrek bir fısıltıdan öteye geçemedi.
-Kraliçeye ait olduğundan emin olduğumuz bir pelerini, bataklıkta kanlar içinde bulduk. Zaman kaybetmeden size bunu söylemek için geri geldik.
Bayan Carla uzun zaman sonra ilk kez Alice'in bakış açısına girdi. O da bunu duyan diğer herkes gibi dumura uğramıştı. Danışman gözlerini sıkıca yuman prensesin kulağına doğru yanaştı.
-Artık kraliçe olmadığına göre, düzeni sağlamak için tahta siz geçmelisiniz.
Elenor'un sözlerini acımadan bir bıçak gibi kesti.
-Annem ölmedi.
-Ama burada da yok, değil mi?
Gözlerinde yanan ateşi göstermekten sakınmayıp danışmanı bakışlarıyla ezdi. Öyle ki, genç adam bir kaç adım geri çekilip susmak zorunda kaldı. Kafasının içindeki seslerle mücadele etmekte zaten zorlanırken bir de diğerlerinin soruları ve yakarışları eklenmişti. Hiddetle saray kapısına vurulmaya başlandığında, etrafındaki sesler de aynı hızla yere çöktü.
-Ne oluyor?
Muhafızlardan birkaçı bağırdı.
-Halk sarayı bastı! Kraliçe için gelmişler! Onun burada olmadığını biliyorlar.
Annesinin gerçekten ölüp ölmediğini bilmiyordu. Ama halk bunu bir kere duymuştu ve sadece bir ihtimal olduğunu anlayamazlardı. Dakikalardır sarayın ön kapılarında toplanan öfkeli kalabalığın sesi, sarayın yüksek duvarlarını titretiyordu. Kimi ağlıyor, kimi bağırıyor, kimi de öfkeyle demir parmaklıklara vuruyordu. Bir açıklama yapıp onları hazırlamak için çok geç kalmıştı. Artık pek de düşünülecek bir şey kalmamıştı, çözüm belliydi. Yağmurun ardından kokusu hava karışan yumuşak toprağa basarak dikkatle adımladı. Korumalar onu takip etmeye çalışsa da elini kaldırarak onları durdurdu.
-Müdahale edilmeyecek.
Kapılar yavaşça açıldığında Alice'i gören halk aniden sustu. Gözlerini herkesin üzerinde tek tek gezdirdi; öfkeli, korkmuş, ağlayan, dua eden... Hepsini görebiliyordu iki çift gözde.
-Buraya kraliçenin kızı olarak değil, halkıyla birlikte yürümek isteyen bir prenses olarak geldim.
Hemen devam etti.
- Evet... Kraliçemiz ortadan kayboldu. Yaşıyor mu, bilmiyoruz. Ama şunu bilmeniz isterim ki, bu belirsizlik canımı sizden daha az acıtmıyor.
- Gözümle görmediğim hiçbir şeyi 'hakikat' diye önünüze sunamam. Ama eğer hala bir yerlerde nefes alıyorsa, ne pahasına olursa olsun onu bulacağım. Almıyorsa da bu ülke uğruna kraliçe yerine ben savaşacağım. Bu yolda ise yalnız olmayacak kadar şanslıyım çünkü barışımızı da onurumuzu da birlikte koruyacağız. Bu ülke hepimizin.
Sinirli gözlerin yumuşadığını görünce asıl konuya da değinmek istedi.
-Bu süreçte ise sizden sadece bana güvenip destek vermenizi istiyorum. Daha fazla bir şeye ihtiyacım yok.
Sırtına binen ani ve ağır sorumlulukların eşliğinde göğsüne yerleşen sızıyla dönerek büyük kalabalığı ardında bıraktı ve sarayın içine doğru ilerledi. Bu açıklama ise şaşırtıcı şekilde halkı yatıştırmayı başarmıştı ama böylece bitmeyeceğini hissediyordu Alice. İçini kemiren bir şüphe, bir his vardı. Sırtını sarayın duvarına yaslayıp gözlerini kapattığı esnada duyduğu adım sesleri ile tekrar açtı.
-Evet, Elenor?
Danışman kıyafetini düzeltip ağır adımlarla prensese doğru yaklaştı.
-Çok iyi konuştunuz prenses, gerçekten bu oldukça başarılıydı.
Yavaşça başını ona doğru çevirdi.
-Her birinin gözlerinde bir parıltı gördüm, Elenor. Çaresizce bana güvenmeyi kabul ettiler. Bana annem uğruna bir şans vermeyi kabul ettiler, benim için değil.
Hafifçe başını salladı, cevap vermedi.
-Pelerininde kan gördüğünü söyledin bana.
Elenor gözlerini tekrardan Alice'in yüzüne doğru kaldırdı ağır ağır.
-Ne yani, bu kadar mı peki? Bu kadar basit mi bir vedanın işareti?
Elenor bu kez çekinmeden yanıtladı:
-Kan bir sonun işareti olabilir tabii, kesin olarak bilmiyoruz. Ama artık bir karar vermelisiniz, prenses. Bu krallığın karanlığa düşmemesi için sadece geçmişe tutunarak yürüyemezsiniz. Kraliçe geri dönerse, sizi onurla izler. Dönmezse de taht sizin omuzlarınızda yükselecektir.
Alice, başını ona çevirdi. Kaşlarının arasında derin bir çizgi belirmişti. Sırtını yasladığı duvardan ayırdı.
-Konseyin bu konu hakkında ne düşündüğünü ya da ne konuştuğunu öğren ve bana aktar. Ayrıca sadece sarayın içinden değil, kuzey sınırından da temsilciler olsun. Düşmanın nereden geleceği belli değilken, biz savunmayı içeriden sağlamakla yetinemeyiz.
Elenor gözlerindeki saygı ve heyecan parıltısını gizli tutamadan başını eğdi.
-Emredersiniz.
Koridordan geçip danışmanı arkasında bırakırken, Alice’in sesi yankılandı.
-Tüm bu olanlardan sonra, bana başrahip Christian'ı bulun.
Almaları gereken kararların ağırlığıyla beraber kapanan kapılar, beraberinde salona sessizlik getirdi.
Günün ilerleyen saatlerinde, sarayın taş duvarları arasında yankılanan sessizlik, fısıltıların nabzını daha da belirgin hale getiriyordu. Alice’in talimatı ardından Elenor, duraksamadan harekete geçmişti. Sessiz adımlarla, başrahip Christian’ı bulmak için yolunu tuttuğu meclisin kırmızı dekorlarla süslenmiş salonuna ulaşmadan evvel, gözlüğünü düzelten yaşlı bir beyefendi ve soylu bir ailenin başı olarak konseyde söz hakkına sahip olan Lord Vernis’in konuşmasına kulak misafiri oldu. Dakik hareketlerle taş duvarın arkasına saklandı.
“Bu sabahki gelişmeler konseyde yankı bulmadan geçemez diye düşünüyorum,” dedi yaşlı adam. “Sizce de öyle değil mi?”
“Kraliçeden haber yokken bir prensesin meydanda bu denli güçlü konuşması, beklentileri de soruları da çoğaltır.”
Lordun sesinde ne tehdit ne de yalpalanma vardı. Salt gerçeği gözler önüne sermekten asla çekinmemişti.
“Bazıları, tahtın Alice’e geçmesini çoktan kabullenmiş gibi,” diyerek öne atılan yaşlı adamı, elini havaya kaldırarak durdurdu.
“Ama hâlâ tereddüt edenler var. Özellikle Baron Caelin. Onun gözünde, yaş krallık tecrübesinden önce gelir.”
Bingo! Elenor, dudaklarına ince bir gülümseme iliştirdi. Öğrenmek istediği bilgilerin yalnızca yarısıydı bu. Diğer yarısı ise konseyin iç duvarları arasında saklıydı. Fakat öncelikle bu Baron Caelin’in kim olduğunu öğrenmeliydi. Sözlerine devam eden lorda tekrardan kulak kesildi.
“Konsey çok yakın zamanda toplanacaktır, bundan eminim. O vakte dek kimlerin hangi tarafta olduğunu bilmem gerek. Şimdilik hareket yok, sadece gözlemleyen taraf olacağım.”
Kendi içinde belirli riskler, gizli hamleler barındıran bir karardı bu. En azından kime daha çok dikkat etmeleri gerektiği apaçık görmüştü. Duyduğu her bir cümleyi zihnine mıh gibi çaktı. Sessizce, duvar boyunca geri çekilip hızla taş koridorları geçti. Bu zamanda, her biri çok kıymetli bilgilerdi Alice için. Nitekim, prensesin en büyük destekçisiydi Elenor. Vaktinde kraliçe için nasıl ömrünü ve vaktini adamışsa, şimdi geri kalanını da Alice için harcamaya canı gönülden hazırdı.
Ceketinin yakasını ve saçlarını düzelttikten sonra sarayın iç avlusuna yöneldi. Başrahip Christian’ı, sarayın kuzey kanadında bulunan kütüphaneye giden yolda buldu. Elinde eski bir cilt taşıyor, adımlarıysa belirli bir ritimle yankılanıyordu. Birkaç adım gerisinden yetişip rahibe seslendi.
“Rahip Christian.”
Yaşlı adam durdu. Başını hafifçe çevirince onu tanımayı başardı.
“Danışman Elenor?”
Prensesin huzuruna davet edildiğini iletmek için doğrudan konuştu.
“Fazla vaktinizi almayacağım. Buraya, size Prenses Alice’in sizinle önemli bir görüşme talep ettiğini söylemek için gönderildim. Derhâl.”
Christian bir an duraksadı. Başını öne eğip gözlerini kapadı.
“Zamanı geldi, demek.”
Rahibin ne demeye çalıştığını sormayı çok istedi ama daha fazla vakit kaybetmek de istemiyordu. Dudakları açılamadan sustu. Sessizce başını eğip yolu göstermeye başladı. İkili koridoru seri adımlarla geçti. Karanlığın içinde yer yer yanan meşaleler, Christian’ın yüzüne gölgeler düşürüyordu. Sarayın içine sinsice yayılan huzursuzluk neredeyse dokunulabilir bir hal almıştı. Prensesin odasına geldiklerinde Elenor kapıyı usulca tıklattı. Geri çekilerek rahibin içeri girmesine imkan tanıdı.
-Başrahip, şimdi müsaadenizle sizi baş başa bırakıyorum.
Başını çevirdiğinde, gözlerinde alışıldık o soğukkanlılık değil, derin bir içsel kavga okunuyordu. Kapı kapanırken, içerideki sessizlik ağır bir örtü gibi yere serildi. Alice döndü, pencerenin önündeki yerinden ayrılmadan konuştu:
- Beni tanıyan herkesin ağzı çok laf yapıyor, ama çoğu kalbinden konuşmuyor. Sizse fazla konuşmuyor, ama az kelimeyle fazlasını söylüyorsunuz. Nasıl?
Christian, kapının önünden ayrılmadan olduğu yerde bekledi. İki elini de bastonuna dayamış, gözleri Alice’in arkasındaki karanlığa dalmış gibiydi.
-Fazla kelime, hakikatin üzerini örter. Oysa sen, gerçeği arıyorsun. Maruz kaldığın tüm acımasızlıklara rağmen…
Kendini tamamen sıkışmış hisseden prenses, narin ellerini yüzüne kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarken, sırtını dayadığı duvardan aşağı doğru kaydı. Kim görür, ne düşünürler diye kendini kasmadan taşan duygularını tüm çıplaklığıyla rahibin önünde döktü. Gözlerini onun üzerinden ayırmadan fısıldadı:
- O, yeryüzündeki tüm rollerini birer birer bırakmak zorunda kaldı. Tahtını, kimliğini, hatta seni bile… ama bu onun sonsuza kadar tamamen yok olduğu anlamına gelmez.
Kızın zihni karışık düşüncelerle örülmüş bir labirente dönmüştü ama işitmekte olduğu bu bilge ses, labirentin tam ortasında yanan bir mum gibi düşüncelerini aydınlatıyordu.
- Herkes bana güvenmeye başladı. Ya ben hata yaparsam? Ya yönümü kaybedersem?
Christian, bastonunu yere vurarak sözünü kesti:
- O zaman hatanı kabul eder, yeniden başlarsın.
Alice, gözlerini yere indirdi. Sesinde hem yorgunluk hem de kendine yöneltmekten alıkoyamadığı bir öfke vardı.
-Sence annem gerçekten de öldü mü?
Rahip gözlerini kapatıp derin ve sıkıntılı bir nefes aldı.
-İyi günlerde değiliz, prenses. Bir şeyin geldiğini hissediyorum, çok kötücül bir şey... Çok acı, çok kan...
Sesi dehşetle titrerken yorularak sırtını kamburlaştırdı. Alice tek adımda yaşlı adamın yanına koşup kollarından tuttu ve koltuğa oturttu.
-Sarayın duvarlarında onların sis dalgalarını hissediyorum. Kraliçeye gelirsem...
Gözlerini prensese sabitledi.
-Bir yaşam belirtisi göremiyorum.
Boğazına oturan yumru, kalbine saplanan görünmez iğneler... Hepsi bir elden boğmaya yemin etmişti sanki.
- Kalbini korkuya değil, hakikate yasla. Bazen soru sormaktan vazgeçtiğinde, cevaplar kendiliğinden gelir.
Yavaşça başını eğerek geri döndü ve kapıya yöneldi. Rahibin gidişiyle birlikte kendini yatağına bıraktı. Odasında bir parça huzur bulma umuduyla perdeleri aralayıp ufka dalmıştı ki, çalınan kapısıyla birlikte kalkmak zorunda kaldı. Kapı usulca açıldı. Danışmanın yüzü, sabahki kararlılığından uzak; daha çok, içinden bir şeyleri tutmak zorunda kalmanın getirdiği yorgunluğu taşıyordu. Adımları dikkatli, sesi ise alışıldık ölçüsünden biraz daha düşüktü.
- Konsey üyelerinden Lord Vernis ve halktan yaşlı bir adam arasında geçen konuşmadan söz etmem gerek. Bizzat kulak misafiri oldum, çünkü bilmeniz gerektiğini düşündüm.
Bakışlarını danışmandan ayırmadı.
- Devam et, dinliyorum.
Nihayet Elenor konuşmasını bitirirken derin bir nefes aldı. Alice’in sessiz kaldığını gördüğünde birkaç adım geri çekildi. Arkasını dönen prensesin gözlerinde bir minnettarlık parıltısı vardı, ama onun çok ötesinde başka bir şey daha… Belki de içinde filizlenen bir güvenin ilk kıvılcımıydı.
- Kaldır başını Elenor, beni çocuğa benzetmeleri beni küçültmez. Yalnızca ne kadar büyümem gerektiğini hatırlatır. Ve bu, sandıklarından çok daha hızlı olacak.
Vücudundan bir elektrik dalgası geçmiş için ürperen danışman, hayretler içinde prensese baktı. Ne yapmayı düşündüğünü kestiremiyordu. Onun bu çıkışı, kendisini epey şaşırtmıştı. Artık karşısında bir varis değil, yavaş yavaş kraliçeye dönüşen genç ve güçlü bir kadın duruyordu.
- Onlara gereken cevabı vereceğinize hiç şüphem yok, Prenses.
- Vereceğim. Ama önce… şu geçmişin gölgelerinde kalan ipuçlarını toplamam gerekiyor. Başrahip Christian’la konuşmamız uzun sürmese de, bana beklediğimden fazlasını verdi. Artık nasıl adımlar atmam gerektiği hakkında bir fikrim var.
Elenor başını eğerek odadan çıkmak üzere adımını attı. Fakat kapıya varmadan önce arkasına dönüp son bir şey söyledi:
- Konsey toplanmadan önce, birkaç üyenin sizin tarafınızda olduğunu bilmek moral olacaktır. Lakin ben, Lord Vernis’den fazlasıyla şüpheleniyorum. Size en başından itibaren destek vermeyebilir ya da gizliden gizliye sizin düşmeniz için planlar kurabilir.
Alice hafifçe gülümsedi.
-Ellerinden geleni ardına koymasınlar.
( Gece vakti sarayın dışından...)
Karanlık mağaraların içine gömülmüş, dış dünyadan saklı bir yerde olan sessizlik, taşların içine işlenmişti. Kadın aynaların önünde oturup belli belirsiz fısıltılarla bir şeyler mırıldanırken, duvara kazınan semboller birden parlamaya başladı. Mavi alevler, taş duvarlardan süzülerek yere inince ortamın havası ağırlaştı.
Kadının vücudu titrerken gözlerini hışımla açtı.
-Bu... Bu imkansız!
Diye hiddetle kükredi. Önündeki aynaların birini alıp yere fırlattı. Gözlerini binlerce parçaya ayrılan cam kırıklarına dikti. Etrafına üşüşen diğer pelerinli insanlar bir kadına bir de paramparça olmuş aynaya baktılar.
Kadın ayağa kalktı, gözleri hâlâ boşluğa bakıyordu.
-Mühür kırıldı. Ölüm geri alındı.
Sessizlik bir anda patlayarak kargaşayı doğurdu.
"Kim yaptı bunu?" diye sordu içlerinden biri.
Başını ellerinin arasına alarak sakince cevapladı.
-Bu, bir dileğin sonucu. Saf bir ruhun feda ettiği her şeyin karşılığı.
Ardından ayaklandı ve diğerlerine döndü. Sesi oldukça sert ve otoriterdi.
-Ölüm kapısından biri geçti. Kutsal denge bozuldu. Geri dönen... bizden biri değildir.
Ve kimsenin konuşmamasını fırsat bilerek devam etti.
-Orion yaşayanlar arasında.
Merkezdeki kadim aynada ani bir çatlak oluştu. Yüzeyde parlayan silüet, başını kaldırdı: Orion'a aitti.
Fakat gözleri boştu. Hatırasız, merhametsiz. Tehlikeli bir şey parıldadı içlerinde.
Pelerinli insanlardan birkaçı öne atıldı.
-Onu yeniden kontrol altına alalım.
-Yanlış karar.
Ağır ağır yürüdü ve tahta masanın üzerinden bir mum alarak yüzüne yaklaştırdı.
-Şimdilik harekete geçmeden önce onu izlemeliyiz, çünkü kendisi bilmese dahi, içindeki boşluk çağrıyı duyacaktır. Zira boş kalan ruhlar karanlığın oyuncağı olur.
Kadın ilk emri vermek için acele etmedi. Uzun uzun yüzlerine baktı.
-Onu geri alan kraliçeyi izleyin. Ama gözünüz ikisinin de üzerinde olsun. Özellikle kız hakkında daha fazla bilgi istiyorum.
Elindeki mumun alevi sönmeden önce bir elini yükseltir ve fısıldar:
-Dengeyi yeniden kuracağız. Gerekirse... kanla.