Ertesi sabah, defteri çantamın en dip köşesine saklayarak okula gittim. Sanki elimde bir sır değil de bir suç taşıyormuş gibi hissediyordum. Gece boyunca sayfaları zihnimde tekrar tekrar okudum. Ona söylemem gereken binlerce kelime vardı ama hangisinden başlayacağımı bilmiyordum. Daha da kötüsü, belki söylemeye hiç hakkım yoktu.
Bahçeye girdiğimde onu gördüm. Aras okulun giriş kapısının hemen yanında durmuş, çantasını karıştırıyordu. Biraz telaşlı, biraz sinirli. Elleri hızla kitapların arasında geziyor ama gözleri dalgındı. Sonra birden durdu. Ve sadece öyle durdu. Bakışlarında fark edilmemiş bir hayal kırıklığı vardı. Defteri fark etmişti.
Yutkundum. Kalbim göğsümde hızlı hızlı atarken, içimdeki tanıdık dürtü tekrar yükseldi: Bir şey yap. Ama yapamadım. Yine uzaktan izlemeyi seçtim. Tıpkı onun gibi.
Ders zili çaldığında sınıfa girdik. Her zamanki gibi en arkadaki köşeye oturdu. Yanına kimse oturmadı, zaten kimse oturmazdı. Ama bu kez... Daha sessizdi. Kalemiyle deftere bir şeyler karalıyor gibiydi ama ben biliyordum, o sayfalar dolmuyordu. O sadece kaçıyordu.
Dersin ortasında garip bir sessizlik oldu. Öğretmen tahtaya bir şeyler yazarken, Aras birden ayağa kalktı. Hızlı ve anlamsız bir hareketti bu. Sanki boğuluyormuş gibi. Sınıf ona baktı. Ama kimse ses etmedi. Sadece bir kişi, önümde oturan çocuk fısıldadı: "Yine geldi..." Yine mi? Ne demekti bu?
Aras sırasına döndü ama elleri titriyordu. Yüzü soluktu. Burnunun ucuna kadar gelen öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Gözleri yerdeydi ama bakmıyordu. Sanki geçmişe saplanmıştı.
Birden göz göze geldik. Sadece bir saniye. Ama o saniye... bir tokat gibi indi içime. Çünkü gözleri doluydu. Aras ağlamamak için dişlerini sıkıyordu.
O an anladım. O sadece defterini değil, kendini de kaybetmişti. Ve hiç kimse farkında değildi.
Ders bittiğinde dışarı fırladı. Peşinden gitmeye cesaret edemedim ama arka bahçeye yöneldiğini biliyordum. Gizlice pencereye yaklaştım. Oradaydı. Yere çömelmişti. Başını dizlerine yaslamıştı. Ve titriyordu. Soğuktan değil, içindeki yangından.
O sırada bir öğretmen geldi. "İyisin değil mi Aras?" dedi. Ama sormuyordu aslında. Sadece prosedürünü yerine getiriyordu. Aras başını bile kaldırmadı. Ve öğretmen birkaç saniye sonra sessizce uzaklaştı.
O an içim acıdı. Çünkü onun yalnızlığı, sadece insanların yokluğuyla değil; var olduklarında bile ilgisiz kalmalarıyla büyümüştü.
O gün çıkışta onu yine aynı yerde buldum. Koridorun en köşesinde, duvarın dibinde oturuyordu. Çantası boştu. Defter yoktu. Benim çantamdaydı hala. Ama artık taşıyamıyordum.
Yanına yaklaştım sessizce. O başını kaldırmadan, sadece fısıltı gibi bir sesle konuştu:
"Sen bir şey mi diyecektin bana?"
Donakaldım. Sanki her şeyi anlamıştı. Ama yine de direkt suçlamadı. Aras kimseyi suçlayacak biri değildi. Herkesi suçlamaktan önce hep kendini suçlayanlardandı.
Ben ise sadece bir nefes aldım ve dedim ki:
"Bir gün... her şeyi anlatacağım. Ama şimdi değil." Sonra yürüyüp uzaklaştım. Defteri hala ona vermemiştim ama artık bir şey değişmişti. Artık beni görüyordu.
O gece yatağımda defteri tekrar elime aldım. Ama bu kez yazmak için değil, karar vermek için. Bir not daha ekledim sayfanın en altına:
"Sana dokunmadan önce seni anlamaya çalışıyorum. Ama korkma... hiçbir şeyini anlatmak zorunda değilsin. Sadece bil: Seni duyan biri var. Gerçekten."
Yarın... O defteri geri vereceğim. Ve belki sadece defteri değil, benim içimdeki sesi de ilk kez duyacak.