İçeriğe geç

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 5 · 11 dk okuma

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 5

Çeliğin Çağrısı

4 Kasım | Beacon Hills, Kaliforniya

Lisno Baratheon on yedinci yaş gününe sessizce uyandı.

Ne kapısının önüne bırakılmış bir hediye vardı ne de mutfaktan gelen kutlama sesleri. Kimse ona yeni yaşının ilk sabahında iyi dileklerde bulunmayacaktı. Artık doğum günleri, takvimdeki sıradan bir tarihten ibaretti.

Yatağında doğrulup pencereye baktı. Beacon Hills'in üzerine gri bir sabah çökmüştü. Rüzgâr, ağacın çıplak dallarını hafifçe sallıyordu.

Tam yeniden uzanmayı düşünürken odanın içindeki hava değişti.

Bir anlığına bütün sesler kesildi.

Saatin tik takları, dışarıdaki kuşların ötüşü, hatta kendi nefesinin sesi bile kayboldu.

Lisno gözlerini kapattı.

Ve kendisini artık odasında bulmadı.

---

Ayaklarının altında koyu renkli taşlardan döşenmiş uzun bir yol uzanıyordu. Yolun iki yanında, kırmızı sütunları ve kıvrımlı çatılarıyla geleneksel Japon yapıları yükseliyordu. Havanın içinde hafif bir sis vardı. Uzakta, ağaçların arasından büyük bir tapınağın çatısı görünüyordu.

Lisno aşağıya baktı.

Üzerinde ne pijamaları ne de uyumadan önce çıkardığı kıyafetleri vardı. Siyah avcı kıyafetleri içindeydi. Belinde Excalibur'un kını duruyordu.

Elini kılıcın kabzasına götürdü.

“Burası neresi?”

Sonunda doğru soruyu sordun.

Excalibur'un sesi zihninde yankılandı.

Lisno başını kaldırdı. Önündeki taş merdivenlerin tepesinde bir adam duruyordu. Uzun, koyu renkli giysileri ve sakin duruşuyla çevresindeki manzaraya aitmiş gibi görünüyordu. Yüzünü seçmek zordu, fakat Lisno onun kim olduğunu biliyordu.

“Excalibur?”

Bizzat kendim. Her ne kadar beni bir rüyanın ortasında sorguya çekmen son derece kaba olsa da.

“Ben rüyada mıyım?”

Oldukça isabetli bir gözlem.

Lisno gözlerini devirdi.

“Bir gün normal bir açıklama yapmayı deneyecek misin?”

Bir gün normal bir soru sormayı deneyecek misin?

Lisno cevap vermedi. Bakışları yeniden tapınağa kaydı.

“Burası neresi?”

Excalibur'un alaycı tonu kayboldu.

Edo. Japonya.

Lisno kaşlarını çattı.

“Edo mu? Eski Japonya'daki Edo'dan mı bahsediyorsun?”

Coğrafya bilginin hâlâ çalıştığını görmek sevindirici.

“Peki neden buradayım?”

Excalibur merdivenlerden aşağı indi. Her adımında taşların üzerinde ince bir yankı oluşuyordu.

Çünkü buraya gelmen gerekiyor.

Lisno'nun yüzündeki ifade sertleşti.

“Neden?”

Bunu sana burada anlatamam.

“Harika. Yine gizemli konuşmalar. Bütün bir yılımı babamın arşivlerinde geçirdim, iki ay boyunca Derek'in beni yere sermesini izledim, Scott'ın bana nasıl yumruk yemeden dövüşülebileceğini öğretmesini dinledim ve şimdi bana Japonya'ya gitmem gerektiğini söylüyorsun. En azından bir neden hak ettiğimi düşünüyorum.*

Excalibur birkaç saniye sustu.

Öğrendiklerin seni hayatta tuttu. Fakat henüz neyle karşılaşacağını bilmiyorsun.

“Yani bu bir av mı?”

Hayır.

“Bir iblis mi?”

Hayır.

“Bir vampir?”

Lisno.

“Ne?”

Bazen susmanın da bir savaş tekniği olduğunu öğreneceksin.

Lisno kollarını göğsünde birleştirdi.

“Bunu Derek de söylüyor.”

O hâlde nihayet faydalı bir şey öğretmiş.

Lisno istemsizce gülümsedi. Gülümseme kısa sürdü ama gerçekti.

Excalibur merdivenlerin tepesini işaret etti.

Oradaki tapınağa gideceksin. Orada seni bekleyen insanlar var. Sana öğretecekleri şeyler, Beacon Hills'te öğrendiklerinden farklı olacak.

“Samuraylar mı?”

Evet.

Lisno yeniden tapınağa baktı. İçinde merakla karışık bir huzursuzluk yükseliyordu.

“Beni neden eğitsinler?”

Çünkü bazı kapılar yalnızca doğru silahla açılmaz. Bazen onları açabilecek kişiye dönüşmen gerekir.

Lisno bu cümleyi zihnine kazıdı.

Ardından bir ayrıntı dikkatini çekti.

“Bir dakika. Japonya'ya gitmem gerekiyorsa Excalibur'u yanımda nasıl götüreceğim? Havalimanında kılıçla güvenlik kontrolünden geçemem.”

Excalibur'un sesi yeniden o tanıdık, kuru alayına kavuştu.

Sonunda gerçek bir sorun.

“Senin için gerçek bir sorun olmayabilir. Benim içinse uçağa binemeden gözaltına alınmak anlamına gelebilir.”

Bana biraz güven, Lisno.

“Bu cümle genellikle kötü şeylerin başlangıcı oluyor.”

Haklısın. Fakat bu kez dinle.

Excalibur elini uzattı. Lisno'nun belindeki kılıç kınından kendiliğinden ayrıldı. Havada asılı kaldı; gümüşi yüzeyinin üzerindeki kadim rünler birer birer parlamaya başladı.

Bugüne kadar beni elinde taşıdın. Bundan sonra gerektiğinde beni kendi bedeninde taşıyacaksın.

Lisno'nun gözleri büyüdü.

“Bedenimde derken?”

Bir dövme.

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra Lisno kılıca, ardından Excalibur'a baktı.

“Beni dövme yaptırmaya mı getirdin?”

Hayır. Seni Japonya'ya çağırdım. Dövme, yolculuğun yalnızca pratik bir ayrıntısı.

“Bunu daha önce de yapabilirdin.”

Daha önce buna ihtiyacın yoktu.

Lisno'nun bakışları ciddileşti.

“Peki ya canım yanarsa?”

Sen bir avcısın. Acının ne olduğunu biliyorsun.

“Bu, soruma cevap değil.”

Evet, canın yanabilir. Fakat işlem tamamlandığında ben seninle olacağım. Beni çağırdığında dövme yeniden çeliğe dönüşebilecek.

Lisno kollarını indirdi.

“Ve bu büyüyü bana sen öğreteceksin.”

Doğru.

“Bunun bir bedeli var mı?”

Excalibur'un yüzü ciddileşti.

Her büyünün bir sınırı vardır. Bu dönüşüm seni yenilmez yapmaz, yaralarını iyileştirmez ve bedenini dokunulmaz kılmaz. Yalnızca beni yanında taşımanın başka bir yolunu sunar. Bunu unutma.

Lisno başını yavaşça salladı.

“Tamam. Öğret bana.”

Excalibur'un çevresindeki ışık yoğunlaştı. Tapınağın önündeki sis dağıldı ve manzara parçalanmaya başladı.

Uyandığında çalışmaya başlayacağız.

“Bir dakika! Bana tapınağın adını bile söylemedin!”

Şimdilik bilmen gereken tek şey, oraya ulaşman gerektiği.

“Excalibur!”

İyi ki doğdun, Lisno.

İlk kez sesi alaycı değildi.

Lisno cevap veremeden her şey karanlığa gömüldü.

---

Aynı sabah | Beacon Hills

Lisno gözlerini açtığında saat 06.17'ydi.

Birkaç saniye boyunca tavana baktı. Ardından hızla doğrulup yatağın kenarındaki defterine uzandı. Rüyadan geriye kalanları unutmadan yazmaya başladı.

Edo. Japonya. Şinto Tapınağı. Samuraylar. Dövme.

Son kelimenin altını iki kez çizdi.

“Bunu gerçekten yapacağız, değil mi?”

Ne yazık ki evet. El yazınla ilgili konuşmamız gereken başka meseleler de var.

Lisno kalemini bıraktı.

“Bir gün seni duvara fırlatacağım.”

Beni duvara fırlatmak için önce bedenime ihtiyacın olacak.

“Bunun bir şaka olduğunu umuyorum.”

Ben de.

Lisno derin bir nefes aldı. Sonra ayağa kalktı, siyah pantolonunu ve sade bir tişörtünü giydi. Masasının üzerine Michael'ın eski haritasını açtı. Telefonundan Japonya'ya giden uçuşları araştırmaya başladı.

Yolculuk ucuz olmayacaktı. Üstelik tek başına başka bir ülkeye gitmek, iki ay boyunca Derek Hale'den talimat almaktan daha kolay görünmüyordu.

Yine de kararını vermişti.

Birkaç saat sonra gerekli rezervasyonları yaptı. Havalimanına götürebileceği eşyaları hazırladı, arşivinden Japonya ve Şinto gelenekleriyle ilgili bulabildiği notları çantasına yerleştirdi. Excalibur ise dönüşüm büyüsünü öğrenene kadar kılıç olarak yanında kalamayacağı için sessizce bekledi.

Öğleden sonra, odasının kapısını kilitledi.

Kılıcı yatağın üzerine bıraktı.

“Pekâlâ. Nasıl başlayacağız?”

İlk olarak, beni bir nesne olarak düşünmeyi bırak.

Lisno kaşlarını kaldırdı.

“Sen bir kılıçsın.”

Ben bir kılıçtan fazlasıyım.

“Bunu biliyorum.”

Öyleyse beni çelik, ağırlık ve keskinlikten ibaret görme. Beni çağırdığında yalnızca bir silah çağırmıyorsun. Aramızdaki bağı çağırıyorsun.

Lisno gözlerini kapattı. Parmaklarını kabzanın etrafında birleştirdi. Excalibur'un öğrettiği kelimeleri zihninde tekrarladı. İlk denemesinde hiçbir şey olmadı.

İkinci denemede kılıcın üzerindeki rünler soluk bir ışıkla parladı.

Üçüncü denemede ışık, kabzadan başlayarak çeliğin tamamına yayıldı.

Lisno'nun avuçları ısındı.

Geri çekilme.

“Çekilmiyorum.”

İçinden kaçmak geçiyor.

“İçimden seni pencerenin dışına atmak da geçiyor.”

Duygularını kontrol etmeyi öğrenmen gerekiyor.

“Duygularımı kontrol ediyorum. Seni henüz atmıyorum.”

Excalibur'un yüzeyinde bir anlığına altın renkli bir ışık belirdi.

Sonra kılıç küçülmeye başladı.

Çeliğin biçimi inceldi, rünler ışığa dönüştü ve ışık Lisno'nun bileğine doğru ilerledi. Lisno dişlerini sıktı. Acı, keskin bir çizgi hâlinde koluna yayıldı. Birkaç saniye sonra her şey duruldu.

Bileğinin iç kısmında, koyu gümüş ve altın tonlarında ince bir dövme belirmişti. Rünler, teninin üzerinde hareketsiz duruyordu.

Lisno elini çevirdi.

“Bu… gerçekten işe yaradı.”

Elbette.

“Biraz mütevazılık sana zarar vermez.”

Bana zarar verebilecek çok az şey var.

Lisno dövmeye dokundu. Kılıcın ağırlığını hâlâ hissedebiliyordu. Yalnızca artık elinde değildi.

“Peki seni nasıl geri çağıracağım?”

Adımı söyle. Beni neden çağırdığını bil. Ve tereddüt etme.

Lisno başını salladı.

“Excalibur.”

Dövme parladı.

Bir ışık bileğinden yükseldi ve odanın ortasında toplandı. Bir sonraki anda Excalibur yeniden çelikten bir kılıç olarak belirdi. Lisno onu havada yakaladı.

Gülümsedi.

“Bunu Derek görseydi, yüzündeki ifadeyi görmek için her şeye değerdi.”

Derek Hale'in yüz ifadesiyle ilgilenmeyi bıraktığında gerçek bir ilerleme kaydedeceğiz.

“Hayatımda senden başka kılıç yokmuş gibi davranma.”

Excalibur sustu.

Bu kez Lisno da şaka yapmadı.

Kılıcı yeniden dövmeye dönüştürdü. Sonra çantasını omzuna aldı ve kapıya yöneldi.

Beacon Hills'ten ayrılmak, kaçmak değildi.

Bu kez bir şeyin peşinden gidiyordu.

---

Japonya | Edo

Yolculuk uzun sürdü. Havalimanları, aktarmalar ve uykusuz saatler birbirine karıştı. Lisno, yol boyunca arşivinden çıkardığı notları okudu; Şinto inançları, tapınakların işlevleri ve eski Japon savaşçı gelenekleri hakkında bildiklerini genişletti.

Edo adı tarih kitaplarında eski bir döneme aitti. Ancak Excalibur'un rüyasında gördüğü yer, yalnızca geçmişte kalmış bir şehrin hatırası değildi.

Japonya'ya vardığında bunu anlamaya başladı.

Şehrin kalabalığından uzaklaştıkça yollar daraldı. Modern yapıların yerini ahşap evler, taş basamaklar ve ağaçların arasına gizlenmiş eski yapılar aldı. Havanın kokusu bile değişmişti; nemli toprak, sedir ağaçları ve uzaktan gelen tütsü kokusu birbirine karışıyordu.

Lisno, çantasının askısını omzunda düzeltti.

“Bana en azından bir adres verebilirdin.”

Rüyanda gördüğün yolu hatırlamıyor musun?

“Hatırlıyorum. Ama rüyamda gördüğüm yerin gerçek hayatta da aynı yerde olacağını varsaymak biraz iyimserlik değil mi?”

Bir avcı için hafızan fena değil. Sabır konusunda ise hâlâ çalışmamız gerekiyor.

Lisno cevap vermedi. Çünkü yolun sonunda, ağaçların arasından kırmızı bir torii kapısı görünmüştü.

Durdu.

Kapının ardında taş bir yol yükseliyordu. Yolun iki yanında eski fenerler ve yosun tutmuş taşlar vardı. Uzakta, tapınağın çatısı ağaçların üstünden seçiliyordu.

Rüyasındaki yerdi.

Lisno'nun bileğindeki dövme hafifçe ısındı.

Geldik.

Lisno kapıya baktı.

“Burası gerçekten bir Şinto tapınağı.”

Gözlem yeteneğin bugün olağanüstü.

“Biraz daha devam edersen seni yeniden dövmeye çevirmeyeceğim.”

Bunu yapabilecek olan sensin.

Lisno derin bir nefes aldı ve torii kapısının altından geçti.

---

Tapınağın avlusunda dört kişi bekliyordu.

Geleneksel savaş kıyafetleri giymişlerdi. İkisinin yanında kılıçlar vardı. Diğerleri, ellerini kollarının önünde birleştirmiş, Lisno'yu sessizce inceliyordu.

İçlerinden yaşça büyük görünen adam öne çıktı. Saçlarına ak düşmüş, yüzü yılların izlerini taşıyordu. Bakışları önce Lisno'nun yüzünde, sonra bileğindeki dövmede durdu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Ardından Japonca konuştu.

Lisno dili tam olarak anlayamıyordu. Yine de adamın sorusunun kendisiyle ilgili olduğunu anlamıştı.

“Japoncam pek iyi değil,” dedi İngilizce. “Ama buraya Excalibur'un yönlendirmesiyle geldim.”

Adamın yüzündeki ifade değişti.

Yanındaki genç savaşçı, belindeki kılıcın kabzasına elini götürdü.

Lisno bunu fark etti.

Eski Lisno olsaydı hemen silahına davranırdı. Fakat Derek'in talimatlarını hatırladı: Önce gözlemle. Scott'ın öğrettiği gibi nefesini düzenledi. Allison'ın uyardığı gibi, karşısındaki kişinin niyetini anlamadan saldırmadı.

Ellerini görünür biçimde yanında tuttu.

“Size zarar vermeye gelmedim.”

Yaşlı adam bir adım daha yaklaştı. Bileğindeki dövmeye baktı ve bu kez yavaş, anlaşılır bir İngilizceyle konuştu.

“Excalibur'un taşıyıcısı olduğunu mu söylüyorsun?”

Lisno başını salladı.

“Evet.”

“Onu göster.”

Lisno bileğini kaldırdı.

“Excalibur.”

Rünler ışıldadı.

Altın ve gümüş renkli ışık, bileğinden yükselerek avlunun ortasında toplandı. Çelik yeniden biçimlendi ve Excalibur Lisno'nun elinde belirdi.

Dört savaşçı aynı anda gerildi.

Yaşlı adamın gözlerinde ise korkudan çok şaşkınlık vardı.

Kılıca uzun süre baktı.

Sonra başını eğdi.

“Demek sonunda geldin.”

Lisno'nun kalbi hızlandı.

“Beni bekliyor muydunuz?”

“Biz değil,” dedi adam. “Tapınak.”

Lisno Excalibur'un kabzasını biraz daha sıkı tuttu.

“Bana neden burada olmam gerektiğini söyleyebilir misiniz?”

Yaşlı adam, avlunun öteki tarafındaki ahşap eğitim salonunu işaret etti.

“Önce bize ne öğrendiğini göster.”

Lisno'nun dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Bunu yapabilirim.”

---

İlk eğitim ertesi sabah başladı.

Lisno'nun karşısına çıkan savaşçı kendisinden daha yaşlı, hızlı ve deneyimliydi. Elindeki eğitim kılıcı gerçek çelikten yapılmamıştı; yine de yanlış bir hareketin can yakmaya yeteceği açıktı.

“Bana saldır,” dedi adam.

Lisno duruşunu aldı.

Derek'in öğrettiği temel kılıç tutuşunu hatırladı. Ayaklarını doğru konumlandırdı, omuzlarını gevşetti ve rakibinin gözlerine baktı.

İlk hamlesini yaptı.

Adam kolayca savuşturdu.

İkinci hamlesinde Lisno yön değiştirdi. Bu kez rakibinin kılıcına çarpmak yerine boşluk aradı. Adam geri çekildi, ardından Lisno'nun bileğine hafifçe dokunarak onu durdurdu.

“Daha iyi,” dedi.

Lisno nefesini verdi.

“Bu, iyi olduğum anlamına mı geliyor?”

“Bu, ilk hareketinden daha az kötü olduğun anlamına geliyor.”

Lisno istemsizce güldü.

“Derek Hale'le tanışmanız gerekiyor.”

Eğitmen onun ne dediğini anlamadı ama yüzündeki ifadeden bir şeyler çıkarmış gibi kaşını kaldırdı.

Günler geçtikçe eğitim ağırlaştı.

Kılıç çalışmaları yalnızca saldırmak ve savunmak üzerine kurulu değildi. Lisno'ya adımların ritmi, bedenin dengesi ve hareketin kesintisiz akışı öğretildi. Bazen eğitim, kılıç dansını andıran biçimlere dönüşüyordu. Her dönüş, her adım ve her savuruş belirli bir düzenin parçasıydı.

Lisno, Scott'ın öğrettiği yakın dövüş hareketlerini de kullanmaya başladı. Rakibinin gücüne doğrudan karşı koymak yerine ağırlığını değiştirmeyi, doğru anda geri çekilmeyi ve açılan boşluktan yararlanmayı öğreniyordu.

Shaolin Kung Fu üzerine yapılan çalışmalarda ise başka bir zorlukla karşılaştı.

Burada yalnızca hızlı olmak yetmiyordu.

Duruşlarını uzun süre koruması, nefesini kontrol etmesi ve yorulduğunda bile hareketlerinin biçimini bozmaması gerekiyordu. Bacakları titrediğinde eğitmeni çalışmayı durdurmuyor, yalnızca hatasını gösteriyordu.

Lisno ilk haftanın sonunda kollarını kaldırmakta zorlanıyordu.

İkinci haftada hareketleri daha akıcı hâle gelmeye başladı.

Üçüncü haftada ise bedeninin artık yalnızca talimatlara tepki vermediğini fark etti. Hareketleri önceden düşünmek yerine, çevresini okuyarak doğru hamleyi seçmeye başlıyordu.

Bu, Derek'in eğitiminde kazandığı bir alışkanlıktı.

Ama burada öğrendiği şey farklıydı.

Güç, hareketin içinde saklı değildi. Hareketi ne zaman yapmayacağını bilmekteydi.

---

Bir akşam, eğitim salonunun dışında tek başına çalışırken bileğindeki dövme ısındı.

Lisno kılıcını yere indirdi.

“Excalibur?”

Buradayım.

“Bir şey mi oluyor?”

Cevap gelmedi.

Bileğindeki rünler sırayla parladı. Ardından Lisno'nun zihninde tanıdık bir ses yankılandı.

Beş.

Lisno dondu.

Son haftalarda bu sayıyı defalarca duymuştu. Bazen uykuya dalarken, bazen eğitim sırasında, bazen de hiçbir neden yokken.

“Yine mi?” diye fısıldadı.

Evet.

“Ne anlama geliyor?”

Henüz bilmiyorum.

Lisno kaşlarını çattı.

“Bilmiyor musun, yoksa söylemiyor musun?”

Bu ikisinin aynı şey olmadığını sana kaç kez açıklamam gerekiyor?

Lisno içini çekti. “Beş” artık yalnızca bir sayı değildi. Bir işaret gibiydi. Ancak neye işaret ettiğini bilmiyordu.

Tam yeniden çalışmaya dönecekken başka bir şey hissetti.

Bileğindeki sıcaklık değişti.

Bu kez Excalibur'un varlığından farklıydı. Daha uzakta, çok daha derinde bir titreşim vardı. Sanki taşların, toprağın ve yılların altında bir şey kıpırdamıştı.

Lisno gözlerini kapattı.

Bir görüntü zihninde belirdi: Karanlık bir oda. Eski ahşap duvarlar. Birbirinden ayrı duran iki siluet.

Biri uzun, sessiz ve keskin çizgiler taşıyordu.

Diğeri ise çevresinde anlaşılması güç bir enerji barındırıyordu.

Görüntü kayboldu.

Lisno gözlerini açtı.

“Excalibur… az önce neydi o?”

Bu kez kılıç hemen cevap vermedi.

Sonunda zihninde tek bir kelime yankılandı.

Mugen.

Lisno'nun nefesi kesildi.

Ardından ikinci bir isim geldi.

Bankai.

İki isim de yabancıydı. Ama Lisno onları ilk kez duymuş gibi hissetmiyordu. Sanki zihninin çok eski, ulaşamadığı bir köşesinde bekliyorlardı.

“Onlar da silah mı?”

Evet.

“Senin gibi mi?”

Bazı açılardan.

“Onları nerede bulacağım?”

Excalibur'un cevabı gecikti.

Bilmiyorum.

Lisno başını eğdi. Bu kez itiraz etmedi. Çünkü Excalibur'un sesinde alışık olduğu alay yoktu. Onun yerine dikkatli bir sessizlik vardı.

Uzaklardan tapınağın çanı duyuldu.

Lisno bileğindeki dövmeye baktı. Rünlerin ışığı yavaşça söndü.

Beş.

Mugen.

Bankai.

Artık üç ayrı gizem vardı ve hiçbiri ona cevap vermiyordu.

Lisno eğitim kılıcını yeniden eline aldı.

“Peki,” diye mırıldandı. “Önce eğitim. Sonra cevaplar.”

İlk kez makul bir karar verdin.

“Bunu bir iltifat olarak kabul edeceğim.”

Etme.

Lisno gülümsedi ve yeniden duruşunu aldı.

Tapınağın taş duvarlarının ardında, henüz görmediği bir yol uzanıyordu. Excalibur onu buraya getirmişti. Fakat artık Lisno, yalnızca bir kılıcın peşinden gitmediğini biliyordu.

Bir şey onu çağırıyordu.

Ve bu kez çağrı, tek bir sesten gelmiyordu.

Beş.

Mugen.

Bankai.

Uzakta, görünmeyen bir yerde, iki kadim silah sessizce onu bekliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.