İçeriğe geç

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 6 · 14 dk okuma

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 6

Üç Çeliğin Yankısı

Edo, Japonya

Tapınaktaki günler birbirini takip ediyordu.

Güneş doğmadan başlayan eğitimler, akşamın karanlığı avlunun üzerine çökene kadar sürüyordu. Lisno artık sabahları kas ağrısıyla uyanmaya alışmıştı. Ellerindeki nasırlar kalınlaşmış, hareketleri keskinleşmişti. Kılıç dansında bedenini daha kontrollü kullanıyor, Shaolin Kung Fu çalışmalarında dengesini daha uzun süre koruyabiliyordu.

Yine de eğitmenleri ona kolaylık göstermiyordu.

Bir sabah, ahşap eğitim salonunda karşısındaki savaşçının hamlesinden son anda kurtuldu. Geri çekilirken ayağı tataminin kenarına takıldı ve dengesi bozuldu. Rakibi eğitim kılıcını omzuna hafifçe dokundurdu.

“Öldün,” dedi adam.

Lisno doğruldu.

“Omzuma dokundun.”

“Gerçek bir kılıç olsaydı omzun artık seninle olmazdı.”

“Ne kadar iç açıcı.”

Adamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

“Düşmanının seni sevmesini beklemiyorsun, değil mi?”

“Hayır. Sadece biraz daha yaratıcı hakaretler bekliyordum.”

Adam kahkaha attı. Lisno ise yeniden duruşunu aldı.

Tam o sırada bileğindeki dövme ısındı.

Sol tarafına dikkat et.

Excalibur'un sesi zihninde yankılandı.

Lisno düşünmeden sola döndü. Eğitmeni yeni bir hamle yapmıştı. Lisno saldırıyı savuşturdu, rakibinin bileğini kontrol altına aldı ve uygun bir açıyla geri çekildi.

Eğitmeninin kaşları kalktı.

“Bu kez iyiydi.”

Lisno nefes nefese gülümsedi.

“Teşekkür ederim.”

Bana teşekkür etmelisin.

“Bir gün seni gerçekten pencereden atacağım.”

Bunu daha önce de söyledin.

“Çünkü hâlâ hak ediyorsun.”

Lisno yeniden çalışmaya döndü. Fakat bu kez Excalibur'un sesi kesilmedi.

Adımlarını hızlandırma. Rakibinin ritmini oku.

Lisno hareketlerini düzeltti.

Omzunu gevşet.

Bir hamle daha.

Bileğini fazla açıyorsun.

Bir hamle daha.

Lisno.

“Ne var?”

Beni dinlemeyi bıraktın.

Lisno eğitim kılıcını indirdi.

“Sen yaklaşık on dakikadır kafamın içinde konuşuyorsun. Bir insanın dikkatini dağıtmanın daha etkili yolları da var.”

Önerilerini bekliyorum.

“Susmakla başlayabilirsin.”

Bu kez Excalibur gerçekten sustu.

Yalnızca birkaç saniyeliğine.

Ardından Lisno'nun zihninde başka bir ses yankılandı.

Bizi duyuyor musun?

Lisno'nun bütün bedeni gerildi.

Ses Excalibur'a ait değildi.

Daha soğuk, daha derin ve tuhaf biçimde sakindi.

Ardından ikinci bir ses duyuldu.

Sonunda.

Lisno'nun elindeki eğitim kılıcı yere düştü.

Eğitmeni hemen ona döndü.

“Ne oldu?”

Lisno cevap veremedi. Gözleri bileğindeki Excalibur dövmesine kilitlenmişti.

“Excalibur?”

Duydun.

“Kim konuştu?”

Bunu gerçekten bilmediğini mi sanıyorsun?

“Bana isimlerini söyledin. Bu, onların zihnimin içinde konuşacağı anlamına gelmiyordu!”

Mugen.

İlk ses yeniden duyuldu.

Bankai.

İkinci ses onu takip etti.

Lisno'nun ensesinden aşağı soğuk bir ürperti indi.

“İkiniz de kimsiniz?” diye fısıldadı.

Cevap hemen geldi.

Bizi bul.

Ardından sessizlik.

Lisno gözlerini kapattı. Birkaç saniye boyunca nefesini düzene sokmaya çalıştı.

Eğitmeni yanına geldi.

“İyi misin?”

“Evet.”

Adam şüpheyle baktı.

“Emin misin?”

Lisno eğitim kılıcını yerden aldı.

“Hayır. Ama çalışmaya devam edebilirim.”

Adam başını salladı ve yerine geçti.

Lisno da duruşunu aldı.

Fakat o gün yaptığı her hareketin arkasında aynı iki kelime vardı.

Mugen.

Bankai.

---

Günler geçtikçe sesler azalmadı.

Aksine, daha sık duyulmaya başladılar.

Bazen Lisno meditasyon yaparken bir fısıltı işitiyordu. Bazen kılıç çalışmasının ortasında, zihninin derinliklerinden gelen iki ayrı ses dikkatini dağıtıyordu.

Mugen genellikle kısa konuşuyordu.

Yaklaşıyorsun.

Daha derin.

Bizi bul.

Bankai ise daha sabırsızdı.

Ne kadar bekleyeceksin?

Bizi duyuyorsun. Neden gelmiyorsun?

Yolunu biliyorsun.

Lisno her seferinde Excalibur'a dönüyordu.

Ve Excalibur her seferinde aynı cevabı veriyordu.

Henüz değil.

Sonunda Lisno'nun sabrı tükendi.

Bir akşam eğitim bittikten sonra tapınağın avlusundan geçerek yaşlı adamın odasına gitti. Adam, alçak bir masanın önünde oturmuş, bir kitabın sayfalarını inceliyordu.

Lisno kapının önünde durdu.

“Konuşmamız gerekiyor.”

Yaşlı adam başını kaldırdı.

“Bunu tahmin etmiştim.”

“Beni buraya Excalibur gönderdi. Burada eğitim almamı istedi. Geldim. Öğrendim. Ama şimdi iki farklı ses zihnimin içinde sürekli beni çağırıyor ve Excalibur bana hiçbir şey açıklamıyor.”

Adam kitabını kapattı.

“İsimleri ne?”

“Mugen ve Bankai.”

Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişti.

Lisno bunu fark etti.

“Demek onları tanıyorsunuz.”

Adam bir süre sessiz kaldı.

“Evet.”

“Öyleyse bana anlatın.”

Yaşlı adam ellerini masanın üzerine koydu.

“Mugen ve Bankai sıradan silahlar değildir. Tıpkı Excalibur gibi, onların da kendilerine ait iradeleri vardır. Her biri kendi doğasına, kendi gücüne ve kendi sınırlarına sahiptir.”

“Peki neden beni çağırıyorlar?”

“Bunu kesin olarak bilemem. Ama bazı silahlar yalnızca bir savaşçı tarafından kullanılmayı beklemez. Kendilerini anlayabilecek birini ararlar.”

Lisno'nun kaşları çatıldı.

“Beni mi arıyorlar?”

“Belki de senin onları bulmanı bekliyorlardı.”

“Aralarında ne fark var?”

Yaşlı adam ayağa kalktı ve odanın duvarındaki eski bir parşömeni gösterdi.

“Mugen, sessizliğin ve keskinliğin kılıcıdır. Onun gücü yalnızca kesmekle ilgili değildir. Bazı şeyleri ayırır, bazı sınırları aşar. Ancak gücünün nasıl çalıştığını sen keşfetmelisin.”

Lisno dikkatle dinliyordu.

“Bankai ise farklıdır. Onun gücü, onu kullanan kişinin savaşma biçimiyle değişir. Aynı silah, iki farklı savaşçının elinde aynı sonucu vermez.”

“Yani güçleri bana mı bağlı?”

“Bir ölçüde. Ama onları yalnızca kendi iradene göre şekillendirebileceğini düşünme. Onların da kendi iradeleri var.”

Lisno, bileğindeki dövmeye baktı.

“Peki nerede olduklarını biliyor musunuz?”

Yaşlı adam başını iki yana salladı.

“Kesin yerlerini bilmiyorum. Fakat seni çağırıyorlarsa bir iz bırakıyor olabilirler. Dinlemeyi öğren.”

Lisno'nun yüzü sertleşti.

“Bunu zaten yapıyorum. Günlerdir kafamın içinde konuşuyorlar.”

“Duymak başka, anlamak başkadır.”

Bu cümle Lisno'ya Excalibur'u hatırlattı.

“Peki ya Excalibur? O neden bana hiçbir şey söylemiyor?”

Yaşlı adam bir süre düşündü.

“Belki seni korumaya çalışıyordur. Belki de bilmediği şeyler vardır. Eski silahlar bile her şeyi bilmez, Lisno.”

Lisno bu cevabı sevmedi. Ama mantıklı buldu.

Ayağa kalktı.

“Onları bulacağım.”

Yaşlı adam başını eğdi.

“Öyleyse hazırlıklı ol. Her çağrı dostça yapılmaz. Bazen bir şeyin seni bulmanı istemesi, senin onu bulduğunda güvende olacağın anlamına gelmez.”

Lisno kapıya yöneldi.

“Beacon Hills'te bunu öğrendim.”

“Öyleyse umarım burada da hatırlarsın.”

Lisno odadan çıktığında kararını vermişti.

Ertesi sabah yola çıkacaktı.

---

Gece boyunca hazırlık yaptı.

Michael'ın arşivinden öğrendiği araştırma yöntemlerini, Allison'ın öğrettiği iz sürme ilkelerini ve Derek'in sürekli tekrarladığı bir kuralı hatırladı:

Düşmanını tanımadan saldırma.

Çantasına su, yiyecek, ilk yardım malzemeleri ve haritasını yerleştirdi. Excalibur'un dövme biçiminde kalmasını sağladı. Tapınaktan ayrılmadan önce yaşlı adama nereden başlayacağını sordu.

Adam, dağların arasından geçen eski bir yolu işaret etti.

“Orada terk edilmiş bir yerleşim var. Yıllardır kimse yaşamıyor. Yakınlarda tuhaf olaylar yaşandığını duydum. Ama dikkatli ol. Ormanın ötesinde ne olduğunu bilmiyoruz.”

Lisno haritayı inceledi.

“Bir silahın peşinden giderken bir canavarla karşılaşmak, artık benim için sıradan bir gün sayılır.”

“Bu kadar rahat konuşman beni endişelendiriyor.”

“Derek de aynı şeyi söylerdi.”

Lisno yola çıktı.

---

Orman, tapınaktan uzaklaştıkça sıklaştı.

Dar patikalar ağaçların arasında kayboluyor, güneş ışığı dalların arasından güçlükle süzülüyordu. Lisno, haritasını sık sık kontrol ederek ilerledi. Birkaç saat sonra terk edilmiş yerleşime ulaştı.

Eski ahşap evlerin çatıları çökmüştü. Taş yolların aralarını yabani otlar kaplamış, bazı kapılar rüzgârda hafifçe sallanıyordu.

İlk bakışta burası yalnızca unutulmuş bir köydü.

Sonra kokuyu aldı.

Alkol.

Yoğun, keskin ve bayat bir koku.

Lisno durdu.

“Excalibur?”

Evet.

“Burada bir şey var.”

Bunu ben de hissediyorum.

Lisno çevresini inceledi. Yerde kırılmış şişeler, eski seramik kaplar ve kurumuş koyu lekeler vardı. Bir evin duvarında derin çizikler göründü. Çizikler sıradan bir bıçağın açabileceğinden daha genişti.

Bir ses duyuldu.

Taşların üzerinde sürünen bir şeyin sesi.

Lisno hemen arkasını döndü.

Boş sokak.

Ardından bir kahkaha yükseldi.

İnsan kahkahasına benziyordu. Fakat içindeki öfke, sesin insana ait olabileceği ihtimalini ortadan kaldırıyordu.

Lisno eğitim duruşunu aldı.

“Kim var orada?”

Cevap gelmedi.

Yalnızca bir şişe yuvarlandı ve ayağının dibinde durdu.

Şişenin içinde hâlâ biraz içki vardı.

Lisno, Michael'ın arşivindeki yaratık kayıtlarını hatırladı. Japonya'ya ait doğaüstü varlıklar hakkında okudukları aklından geçti. Bazı kayıtlar eksikti, bazılarıysa yalnızca söylentilerden oluşuyordu.

Ama bir isim zihninde belirdi.

Shojo.

Söylencelerde, alkollü içkiyle ilişkilendirilen ve yalnızca sarhoş olanların görebildiği bir yaratık. Fakat karşısındaki şey, bir masalın zararsız figürüne benzemiyordu.

Bu varlığın etrafındaki hava öfkeyle ağırlaşmıştı.

Bir gölge, evlerin arasından fırladı.

Lisno geriye sıçradı. Yaratık yere indiğinde taşlar çatladı. İnsan biçimine benzeyen gövdesi eğriydi; uzun uzuvları ve karanlık yüzü, onu insan olmaktan çıkarıyordu. Gözleri Lisno'ya sabitlenmişti.

Shojo ağzını açtı.

“Onlar… hepsini… aldı.”

Sesi birden fazla kişinin fısıltısını taşıyordu.

Lisno kılıcını çağırdı.

“Kim aldı?”

Shojo'nun yüzü çarpıldı.

“Beni gördüler. Beni öldürdüler. Beni unuttular!”

Yaratık saldırdı.

Lisno yana çekildi. Pençeler taş duvara çarptı. Duvarın bir bölümü parçalandı.

Bu kez Lisno düşünmeden saldırmadı. Yaratığın hareketlerini gözlemledi. Her hamlesinden önce omzunu geriye çekiyor, ardından bütün ağırlığını öne veriyordu. Hızlıydı ama öfkesinin içinde bir düzen vardı.

Derek'in sesi zihninde yankılandı.

Hareketini oku.

Lisno bir sonraki saldırıyı bekledi. Shojo ileri atıldığında geriye çekilmek yerine açılan boşluğa girdi ve eğitimde öğrendiği bir dönüşle yaratığın yanından geçti. Excalibur'un çeliği yaratığın kolunu kesti.

Shojo çığlık attı.

Yaradan kan yerine koyu bir duman yükseldi.

Lisno geri çekildi.

“Bu, normal değil.”

Bir iblisin normal olup olmadığını tartışmak için yanlış zaman.

Shojo'nun çığlığı öfkeye dönüştü.

Çevredeki şişeler birer birer parçalandı. İçlerindeki sıvı taşların üzerine yayıldı. Alkol kokusu yoğunlaştı ve havada boğucu bir sis oluştu.

Lisno'nun görüşü bulanıklaştı.

Yaratık sisin içinden saldırdı.

Lisno darbeyi kılıcıyla karşıladı, fakat kuvvetin etkisiyle birkaç adım geriye savruldu. Sırtı bir duvara çarptı. Acı omuzlarından aşağı yayıldı.

Shojo yaklaşırken fısıldadı:

“Onlar beni görmedi. Sen de beni görmeyeceksin.”

Lisno dişlerini sıktı.

“Yanılıyorsun.”

Yaratık yeniden saldırdı.

Lisno eğildi, pençelerin altından geçti ve ayağını yaratığın dizine doğru savurdu. Shojo sendeledi. Lisno o anda mesafeyi açtı ve kılıcını iki eliyle kavradı.

Fakat yaratık yaralanmasına rağmen düşmüyordu.

Duman yeniden bedenini sardı. Kesilen kolu gölgelerin içinden uzanarak eski biçimine döndü.

Lisno'nun nefesi hızlandı.

“Excalibur, onu nasıl durduracağım?”

Önce neyle karşı karşıya olduğunu anlamalısın.

“Şu anda bildiğim şey, beni öldürmeye çalıştığı!”

Öfkesinin kaynağına bak. Saldırıları yalnızca sana yönelik değil.

Lisno bir an durdu.

Shojo'nun çevresindeki şişeler, kırılmış kaplar ve duvarlardaki çizikler… Yaratık saldırırken sürekli aynı evin önünden geçiyordu. O evin kapısında eski bir işaret vardı. Tahta kapının önünde ise kırılmış seramiklerin arasında küçük bir aile sunağı duruyordu.

Lisno yaratığın yüzüne baktı.

Bu yalnızca bir av değildi.

Karşısındaki varlık, bir zamanlar insanken yaşadığı bir haksızlığın içinde sıkışıp kalmış olabilirdi. Ama bu, öldürmeye çalıştığı insanlara saldırmasını haklı çıkarmıyordu.

“Senin başına ne geldiğini bilmiyorum,” dedi Lisno. “Ama bunu başkalarına yaşatmana izin vermeyeceğim.”

Shojo'nun gözleri parladı.

“Beni durduramazsın!”

Yaratık son kez saldırdı.

Lisno, Allison'ın tuzak eğitiminde öğrendiği gibi çevresini kullandı. Yere saçılmış kırık tahtaları ve taşları fark etmişti. Geri çekilerek Shojo'yu dar sokakta ilerlemeye zorladı. Yaratık öfkeyle üzerine gelirken Lisno yana döndü. Shojo'nun pençeleri çürümüş bir ahşap direğe takıldı.

Bu yalnızca bir anlık açıklıktı.

Ama yeterliydi.

Lisno Excalibur'u iki eliyle kavradı ve bütün ağırlığını kontrollü bir kesişe verdi. Çelik, yaratığın gövdesinden geçti.

Shojo'nun çığlığı ormanın içinde yankılandı.

Bedenindeki karanlık çatlaklar boyunca altın rengi ışık belirdi. Ardından yaratık parçalanmak yerine, ince kül ve duman bulutlarına ayrıldı. Öfkeli fısıltılar giderek zayıfladı.

Son duyduğu sözler, rüzgârın taşıdığı bir anı gibi dağıldı.

“Beni… unutmayın…”

Sonra sessizlik.

Lisno kılıcını indirdi. Bir süre yerinden kıpırdayamadı. Nefesi düzensizdi, omzu ağrıyordu ve elleri titriyordu.

Excalibur'un sesi duyuldu.

Hayatta kaldın.

Lisno yorgun bir kahkaha attı.

“Bunu kutlamanın daha az acı veren yolları olmalı.”

Muhtemelen. Fakat sen en zahmetli olanı seçmekte ustasın.

Lisno yaratığın dağıldığı yere baktı.

“Shojo bir intikam hayaletiydi, değil mi?”

Öyle görünüyor.

“Onu durdurmak zorundaydım.”

Evet.

Lisno kılıcını yeniden dövmeye dönüştürdü. Sonra yaralı omzunu kontrol ederek ayağa kalktı.

Tam geri dönmeye hazırlanırken ormanın derinliklerinden iki ayrı titreşim yükseldi.

Bu kez sesler yalnızca zihninde değildi.

Bir çağrı, sanki toprağın altından geliyordu.

Lisno başını çevirdi.

“Mugen?”

Buradayız.

“Bankai?”

Sonunda.

Sesler, terk edilmiş köyün arkasındaki dar bir geçitten geliyordu.

Lisno tereddüt etmedi.

---

Geçit, ağaçların arasından aşağı doğru iniyordu. Taş basamakların bazıları kırılmış, yosunla kaplanmıştı. Lisno dikkatle ilerledi. Shojo'nun bıraktığı yorgunluk bedenine çökmüş olsa da çağrı giderek güçleniyordu.

Sonunda kayaların arasında gizlenmiş eski bir yapıya ulaştı.

Burası küçük bir tapınak ya da kutsal bir oda olabilirdi. Girişinde solmuş işaretler vardı. İçerisi karanlıktı. Lisno kapının önünde durdu ve Excalibur'u yeniden çağırdı.

Çelik avucunda belirdi.

“İçeride ne olduğunu bilmiyoruz.”

İlk kez bunu söylemek zorunda kalmadım.

Lisno içeri girdi.

Odanın ortasında iki silah duruyordu.

Biri, sade ve koyu renkli kınıyla uzun bir katana idi. Çeliği ışığı neredeyse hiç yansıtmıyordu. Çevresinde sessiz, ağır bir hava vardı. Sanki oda, onun varlığında nefesini tutuyordu.

Diğeri de bir katana idi, ancak duruşunda farklı bir enerji hissediliyordu. Kılıcın çevresindeki hava sürekli değişiyor, bazen hafif bir titreşim, bazen de güçlü bir baskı oluşturuyordu.

Lisno yavaşça yaklaştı.

“Mugen.”

İlk kılıcın yüzeyinde ince bir ışık belirdi.

Evet.

Lisno diğerine döndü.

“Bankai.”

İkinci kılıcın çevresindeki titreşim güçlendi.

Bizi buldun.

Lisno ikisine de baktı.

“Beni günlerdir çağırıyorsunuz. Neden?”

Mugen'in sesi sakindi.

Çünkü bağımız uyandı.

Bankai'nin sesi daha canlıydı.

Ve sen sonunda dinlemeye başladın.

Lisno kaşlarını çattı.

“Bu, açıklama sayılmaz.”

Her şeyi hemen öğrenmek istiyorsun, dedi Mugen.

Ve her cevabın peşinden yeni bir soru soruyorsun, diye ekledi Bankai.

Lisno'nun yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi.

“Excalibur'la tanıştığınızdan beri aynı şeyi söylüyorsunuz sanırım.”

Benim sabrımın sınırlarını henüz bilmiyorlar, dedi Excalibur.

Bankai'nin sesi bir anlığına neşelendi.

Bunu öğrenmek için sabırsızlanıyorum.

Lisno kılıçlara uzandı. Önce Mugen'in kabzasını tuttu.

Bir anlığına bütün sesler kesildi.

Kılıç eline geçtiğinde zihninde bir boşluk açıldı. Ne karanlık ne de aydınlık olan, sessiz bir alan. Orada hiçbir şey yankılanmıyordu. Düşünceleri bile bir anlığına durulmuştu.

Sonra Mugen'in sesi geldi.

Sessizlikten korkma. Onun içinde ne duyduğunu öğren.

Lisno kılıcı dikkatle yerine bıraktı ve Bankai'ye uzandı.

Kabzayı kavradığında hissettiği şey tamamen farklıydı.

Bir enerji kolundan yukarı doğru yayıldı. Kalp atışları hızlandı. Bedenindeki yorgunluk kaybolmadı ama hareket etme isteği yeniden canlandı. Sanki kılıç, onun nasıl savaşacağını anlamaya çalışıyordu.

Bankai'nin sesi zihninde yankılandı.

Bana ne kadar güç verebildiğini değil, nasıl dövüştüğünü göster.

Lisno kılıcı yerine bıraktı ve ikisine birden baktı.

“Pekâlâ. Sizinle çalışmamız gerekecek.”

Bizimle çalışmak zorundasın, dedi Bankai.

Mugen daha sakin bir sesle ekledi:

Ama acele etme. Bağ kurmak, yalnızca bir silahı eline almak değildir.

Lisno başını salladı.

Sonra bileğindeki Excalibur dövmesine baktı.

“Bir sorum daha var.”

Elbette var.

“Üçünüz de benimle geleceksiniz. Fakat sizi havalimanlarından, sınır kapılarından ve dünyanın geri kalanından nasıl geçireceğim?”

Kısa bir sessizlik oldu.

Ardından Bankai cevap verdi.

Excalibur'un yaptığı şeyi gördük.

Mugen'in sesi onu takip etti.

Bize de aynı bağı kurmayı öğretebilir.

Lisno, Excalibur'a baktı.

“Bunu yapabilir misin?”

Evet. Ancak üçünüzü birden bedeninde taşımak, tek bir kılıçtan daha karmaşık olacak. Her biriyle ayrı bağ kurman gerekecek.

“Ne kadar sürecek?”

Bunu şimdi sorarsan sana bir sayı veremem.

Lisno içini çekti.

“Bunu bir gün gerçekten öğreneceğim.”

Umarım.

Lisno önce Mugen'i eline aldı, sonra Bankai'yi. İkisini de dikkatle inceledi. Ardından Excalibur'un yönlendirmesiyle dönüşüm büyüsünü başlattı.

İlk olarak Mugen'in kabzasına dokundu.

“Hazır mısın?”

Hazırım.

Lisno gözlerini kapattı. Excalibur'un öğrettiği gibi, kılıcı yalnızca çelik olarak düşünmedi. Onun sessizliğini, kendi iradesini ve Lisno'yla kurduğu bağı hissetmeye çalıştı.

Mugen'in yüzeyinden koyu gümüş renkli bir ışık yükseldi. Çelik inceldi, rün benzeri çizgiler ışığa dönüştü ve ışık Lisno'nun bileğine doğru ilerledi.

Acı, ilk dönüşümdeki kadar keskin değildi ama yine de Lisno'nun dişlerini sıkmasına yetti.

Birkaç saniye sonra bileğinin üst kısmında yeni bir dövme belirdi. İnce, koyu çizgiler birbirine bağlanıyor, katananın biçimini andıran bir desen oluşturuyordu.

Lisno nefesini verdi.

“Bir.”

Ardından Bankai'yi eline aldı.

“Şimdi sıra sende.”

Beni çağırdığında tereddüt etme.

“Bunu Excalibur da söyledi.”

O hâlde iyi dinlemişsin.

Lisno gözlerini kapattı.

Bu kez dönüşüm farklı ilerledi. Bankai'nin çevresindeki enerji bir anlığına odayı doldurdu. Lisno'nun kolu ısındı, parmakları gerildi ve çelik ışığa dönüştü. Işık, bileğinin diğer tarafına doğru ilerledi.

Acı bir dalga hâlinde yayıldı.

Lisno dizlerinin üzerine düşmemek için duvara tutundu.

Odaklan, dedi Excalibur.

“Odaklanıyorum!”

Biraz daha, diye seslendi Bankai.

Son ışık da tenine yerleşti.

Lisno başını kaldırdı.

Bileğinde artık üç ayrı dövme vardı. Excalibur'un kadim rünleri, Mugen'in sade ve koyu çizgileri, Bankai'nin daha hareketli deseni. Üçü birbirinden farklıydı ama birlikte tek bir bütün oluşturuyorlardı.

Lisno uzun süre onlara baktı.

“Başardım.”

Mugen'in sesi sessizce yankılandı.

Evet.

Bankai ise daha canlıydı.

Şimdi eve dönelim.

Lisno gülümsedi.

“Edo'daki tapınak mı, Beacon Hills mi?”

Şimdilik tapınak, dedi Mugen.

Ama sonra Beacon Hills. Sonra başka yerler. Sonra da daha fazla macera, diye ekledi Bankai.

Excalibur araya girdi.

Daha ilk gününüzden fazla konuşuyorsunuz.

Lisno güldü.

“Birbirinize çok iyi uyum sağlayacaksınız.”

Bundan korkuyorum.

---

Tapınağa dönüş yolculuğu, gidişinden daha uzun sürdü.

Lisno'nun omzu ağrıyordu ve bedeni tükenmişti. Yine de üç silahın varlığını bileklerinde hissetmek, ona tuhaf bir güven veriyordu.

Tapınağın kapısından içeri girdiğinde yaşlı adam avluda bekliyordu.

Bakışları Lisno'nun yüzüne, ardından bileklerine indi.

Üç dövmeyi gördüğünde uzun süre konuşmadı.

Sonunda sordu:

“Onları buldun mu?”

Lisno başını salladı.

“Mugen ve Bankai.”

Yaşlı adam yaklaşarak dövmeleri inceledi.

“Üç silah. Üç ayrı irade.”

“Ve üç ayrı ses,” dedi Lisno. “Görünüşe göre artık yalnızca kendimle konuşamayacağım.”

Yaşlı adamın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Belki de artık kendinle konuşmak zorunda kalmayacaksın.”

Lisno bu söz üzerine sessizleşti.

Bir anlığına annesini, babasını, Lizzy'yi ve Skale'i düşündü. Onların seslerini bir daha asla duyamayacağını biliyordu. Hiçbir silah, hiçbir büyü, hiçbir eğitim bu gerçeği değiştiremezdi.

Ama bileğindeki üç dövme, ona başka bir şey hatırlatıyordu.

Kaybettiği ailesinin yerini doldurmuyorlardı.

Yine de yanında kalmayı seçen varlıklardı.

Lisno başını kaldırdı.

“Eğitimime devam etmek istiyorum.”

Yaşlı adam onayladı.

“Öyleyse yarın sabah gün doğmadan burada ol.”

Lisno yorgun bir gülümsemeyle cevap verdi.

“Derek'in de aynı şeyi söyleyeceğini biliyordum.”

“Derek kim?”

“Uzun hikâye.”

“Anlatmak için vaktimiz var.”

Lisno ilk kez bu düşünceyle rahatladı.

Belki de vardı.

O gece odasına çekildiğinde bileğindeki dövmeler loş ışıkta hafifçe parladı.

Excalibur'un sesi duyuldu.

Bugün iyi iş çıkardın.

Lisno başını yastığa koydu.

“Bunu bir iltifat olarak kabul edeceğim.”

Etme.

Mugen'in sesi sessizce araya girdi.

Yarın daha fazla çalışacağız.

Bankai hemen ardından konuştu.

Ve daha hızlı.

Lisno gözlerini kapattı.

“Yarın ikinizle de ayrı ayrı ilgileneceğim.”

Önce uyu, dedi Excalibur.

Uyu, diye tekrarladı Mugen.

Ama çok uzun değil, dedi Bankai.

Lisno yorgun bir kahkaha attı.

“İyi geceler, ailem.”

Bu kez hiçbir silah cevap vermedi.

Fakat üç dövme de aynı anda hafifçe parladı.

Ve Lisno, uzun zaman sonra ilk kez, karanlığın içinde yalnız olmadığını hissederek uykuya daldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.