Hyunjin'den
4 gün sonra
Yarın hafta sonuydu bu yüzden bugün biraz daha mutluydum. Fakat bu mutluluk bu haftaki mutsuzluğumu geçemiyordu. Pazartesi günü Jeongin'e nasıl davranacağımı bilemediğim için biraz kötü tavranmıştım. Hatta birazdan da fazla.
Sonra aklım başına gelmişti fakat bu seferde geç kalmıştım çünkü Jeongin çoktan küsmüştü bana. Hafta boyunca kendimi affettirmeye çalışmıştım, işe yaradı mı diye sorarsanız cevabım hayır. Bugün ya da yarın bir şeyler ayarlayıp kendimi kesinlikle affettirecektim.
Okuldan çıkmış tek başıma durağa doğru yürüyordum. Normalde bizimkilerle dönerdik fakat hepsinin işleri vardı bu yüzden bugün tek dönecektim. Seungmin ve Chan beraber bir şeyler yapacağını söylemiş, Jisung, Felix, Yeonjun ve Changbin alışverişe mi ne gideceklerini söylemişlerdi. Ben onlarla gitmek istememiştim çünkü bugün kendime bir plan bulup Jeongin'in beni affetmesini sağlayacaktım. Sadece Jeongin'in ve benim işim yoktu. Jeongin bana dargın olduğu için eve yürüyerek döneceğini söylemişti. Onunla gitmek istemiştim ama beni kesin bir dille reddedince zorlayamadım. Zaten bana dargındı huyuna gitmemek aptallık olurdu.
Okul çoktan dağılmıştı. Hatta en son ben kaldım denebilirdi. Derste uyuya kaldığım için kimyacı herkes sınıftan çıkınca beni biraz azarlamıştı. Durağa doğru geçerken kaldırımın dibine doğru siyah bir araç yaklaştı. Camları da siyahtı, içi görünmüyordu. Takmadan yürümeye devam ettim. Araba benim birkaç adım ötemde durdu ve sürgülü kapısı açıldı. Içinden önce esmer kel bir adam ardından da diğer adamın aksine bembeyaz bir adam çıktı. Önümü kestiklerinde duraksadım. Hiç tekin durmuyorlardı. Bir boklar olduğunu anladığım gibi arkamı dönüp koştum. Hamlemi tahmin etmiş olacaklar ki daha üçüncü adımında beni yakaladılar. Biri tek eliyle ağzımı kapatıyor, diğer eliyle de beni tutuyordu. Diğeri ise elindeki bezi burnuma dayadı. Değişik bir koku burnuma dolarken bilincinin yavaşça gittiğini hissettim. Son kalan gücümle ellerinden kurtulmaya çalıştım fakat hiçbir şey değişmedi, gözlerimle birlikte bilincinde kapandı.
*
Gözlerimi araladığımda ağzımın üstünde değişik bir his olduğunu fark ettim. Elimle ağzımı yoklamak istediğimde ellerimi hareket edemediğimi anladım. Bayık olan gözlerimi sonuna kadar aralayıp etrafa baktım. Karanlıktı, hiçbir şey seçilmiyordu. Tek bildiğim bir sandalyede ellerim ve bacaklarım bağlı olduğum, heh bir de ağzımda bant olduğu. Bir umut belki ipler gevşektir diye ellerimi ve ayak bileklerimi kurtulmak için salladım, çekiştirdim fakat bu yaptığım ipleri daha da sıkmaktan başka bir şeye yaramadı.
Umutsuzlukla iç çektiğimde bulunduğum oda aydınlandı. Karanlığa alışan gözlerim acırken bana doğru yürüyen adamın kim olduğunu anlamaya çalıştım. Bu arabadan inan adamlar değildi. Onların aksine biraz daha genç duruyordu.
"Oo uyanmışız." Bir anlığına ağzımın bantlı olduğunu unutup kimsin diye sormaya yeltendim. Sesim sadece mırıltı olarak çıkmıştı.
"Evet, anlıyorum." Esmer adam dalga geçer gibi karşılık vermişti. " Neden buradasın biliyor musun?" Kafamı hayır anlamında iki yana salladım. Gerçekten bilmiyordum. Benim böyle tekinsiz insanlarla bir alakam yoktu. "Emin misin?" Israr edince kendimden şüphe edip düşündüm. Hayatımda ilk defa gördüğüm insanlardı. Kafamı bu sefer 'eminim' anlamında salladım.
"Salağa yatma!" Birden gür sesi ile bağırıp adeta bulunduğumuz depo benzeri yeri inlettiğinde olduğum yerde korktu ile sıçradım. Neden inanmıyorlardı ki? Belki karıştırmışlardı, ben aradıkları adam değildim? Evet, çok mantıklı. Kesinlikle yanlış kişiydim.
Bunu onlara anlatmamın tek yolu ağzındaki banttan kurtulmaktı. Gözlerim ile bantı işaret ederek mırıldandım. Sanırım anlamıştı. Birkaç adımda yanıma ulaşıp ağzındaki bantı şak diye çıkardı. Yanaklarım ve dudaklarım ilk önce yanmış sonra da uyuşmuştu. "Söyle!"
"Abi ben sizi ömrü hayatımda ilk kez görüyorum. Acaba diyorum yanlış kişiyi kaçırmış olmayasınız?" Onu kızdırmamak için olabildiğince nazik konuşmuştum. Ama yine de kızmıştı. Bunu tek kaşını kaldırıp oldukça kötü bir şekilde bana bakmasından anlamıştım. Eğer biraz daha böyle bakarsa yakında altıma yapacaktım. Zaten okuldan çıktığımda çişim de vardı.
"Sen bize hata yaptığımızı mı söylüyorsun?"
"Çok küçük bir ihtimal." Sonunda bir de şirince sırıtarak adama baktım.
Arkasını dönüp deminki yerine doğru adımlarken konuşmaya başladı. "Hwang Hyunjin. 17 yaşında, Seul Lisesine gidiyor. Doğum tarihi..." Hakkımdaki birçok şeyi saymaya devam etmişti. Harbiden beni arıyorlarmış.
" Bu sen değil misin lan?" Eğer evet benim dersem benim burdan leşim çıkardı.
"Abi kusura bakma ama ben o değilim. Bizim okulda öyle biri var haklısınız, hatta bana çok benziyor, bizi sürekli benzetirler. Karıştırmanız çok normal. Ama Hwang Hyunjin bugün okula gelmedi diye biliyorum. Ben Hwang Hyunjin değil, Kim Mingbin'im." Götümden sallayıp bulduğum yeni adımla gayet inandırıcı bir şekilde konuştum. Sanırım o da inanmıştı.
"Ben o aptal Eunwoo ya dedim. 'Dogru kişi değil mi' diye sürekli sordum. Hep de 'bu o' diye yanıtladı beni. Ben tanıyorum malımı." Kendi kendine Eunwoo denen adama kızmış tek elini saçlarına geçirerek geriye doğru taramıştı.
"Kusura bakma Mingbin bu salaklar yüzünden seni kaçırmış bulunduk." Adam az öncekinin aksine şuan daha sevecendi.
"Insanlık hâli abi, olur öyle yanlışlıklar. Siz bu Hyunjin'i ne diye arıyorsunuz?" Ben ne yaptım da böye adamları peşime taktım, aklım almıyordu.
"Bu Hyunjin denen lavuk gitmiş bizim patronun hesabındaki tüm parayı bir şekilde cukkala cebe atmış."
Vay, bu Hyunjin de ne çakal adammış. Bir dakika, Hyunjin benim! E ben böyle bir şey yapmadım ki?!
"Abi yanlış anlamazsan eğer bir şey söylemek istiyorum." Adam köşedeki başka bir sandalyeye oturup söylemem için kafasını salladı. " Bu Hyunjin çok saf ve salak bir çocuktu. Nasıl oldu da sizin patronunuzun parasını aldı anlamıyorum. "
"Bu Hyunjin denen it patronumuz kumar oynarken bir şekilde patronun telefonunu almış, oradan halletmiş. Biz de çok şaşırdık bir lise öğrencisinin böyle bir şeyi yapabilmesine. Patron çok sinirlendi. Kesin emir var işkence ile öldüreceğiz onu." Son cümlesi ile yutkundum. Ne demek beni öldürecekler. Hem ben suçsuzum! Onun anlattığı hiçbir şeyi yapmadım.
"Ben de çok şaşırdım valla. E beni ne yapacaksınız?" Çok kokruyorum yanlış kişiyi kaçırdık her şeyi öğrendi ortadan kaldıralım, diyecek diye.
"Kurallara göre seni öldürmem lazım fakat seni sevdim. Iyi çocuksun bu yüzden seni kaçırdığımız yere geri bırakacağım." Öyle rahatlamıştım ki. Gerçi şuan biraz erkendi. Mingbin olarak götümü kurtardım fakat bir de Hyunjin olarak götümü kurtarmalıyım. Yine de bu endişemi belli etmeyerek adama gülümsedim.
Ellerimdeki ve ayaklarımdaki ipleri çözmüştü. Harabeye dönen depodan çıkıp yolda gördüğüm o siyah arabaya doğru ilerledik. Beni okulun önüne yani kaçırdıkları yere getirdi. Kapıyı açıp inecekken "Mingbin." Diye seslendi. Kalbin korku ile çarparken adama döndüm. Bana bir kartvizit uzattı. Başın sıkışırsa falan ararsın beni." Teşekkür ederek aldım elindeki kartı. Jinwoo. Adı buydu. Çok büyük bir şirketin çalışanıydı. Sanırım bu şirketin patronu, sözde, benim paralarını çaldığım adamdı.
"Bu olanların aramızda kalması gerektiğini söylememe gerek yok sanırım?" Sevecen hâlinden eser kalmamıştı bir anda. Bu beni kokruturken kafamı sallayıp "Emin olabilirsin Jinwoo hyung." Arabadan inip araç gözden kaybolana kadar dikkat çekmeden yavaşça yürüdüm. Araba artık görünmeyince cebimden Telefonumu çıkarıp tamamen kapattım. Sinyalimi falan kesin bulurdu bunlar. Yoldan geçen bir amcayı durdurup. Telefonunuzu kullanabilir miyim, diye sordum. Adam telefonu uzattığında ezbere bildiğim numarayı tuşladım.
"Alo? Kimsiniz?"
" Yeonjun benim."
"Hyunjin? Bir şey mi oldu? Bu kimin telefonu?"
"Başına neler geldi bilemezsin! Demin mafya tipli adamlar tarafından kaçırıldım!" Telefonunu aldığım amca bana değişik değişik bakarken onu umursamayıp devam ettim. "Herkesi toplayıp okulun bahçesine gelin. Bana ulaşamazsanız korkmayın telefonu kapattım. Acil gelmelisiniz."
"Ne mafyası ne diyorsun Hyunjin ya? Şaka falansa eğer pek komik gelmedi bana."
"Şaka değil! Yemin ederim. Çabuk gelin okul bahçesine." Telefonu kapatıp amcaya uzattım ve bende dolaşan şaşkın bakışlarına aldırmayıp teşekkür ettim. Ardından da okula doğru topukladım. Ev güvenli değildi. Adamlar her boku biliyordu, muhtemelen şimdi oraya gitmişlerdir. Iyiki annemler dedem hastalandığı için memlekete gitmişlerdi.
Alt sınıfların kursu olduğu için okul şuan açıktı. Demir kapıyı ittirerek kendimi bahçedeki banklara attım. Bir iki saatte neler yaşadım ben ya.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama okulun kapısından Jeongin, Chan ve Seungmin girdi. Bir anlığına kapı açılınca korkmuştum. Jeongin koştur koştur yanıma gelip yanaklarına ellerini yasladı. Yüzümü çevirerek kontrol ederken aynı zamanda telaşla "Iyi misin?!" Diye sordu.
Tüm dertlerini unuttum, deminden beri korku ile çarpan kalbin bu sefer heyecanla çarptı. "Iyiyim." Ellerinin üstüne ellerimi koyarak yanıtladım onu. "Yani şimdilik." Sonradan ne olacağı belli olmazdı.
Chan ve Seungmin yanımıza ulaşmıştı. "Neler oluyor Hyunjin? Yeonjun bir şeyler söyledi ama anlamadık." Üçüne de banka oturmasını söyledim ve başımdan geçenleri anlattım.
"Madem o sen değilsin bu adamlar niye 'Hyunjin Hyunjin' diye etrafta dolaşıyor?" Dudaklarımı büzüp 'bilmiyorum' dedim Chan'a.
Jeongin boynuma yasladığı kafasını kaldırıp alttan bana baktı. "Şimdi ne yapacaksın peki?" Anlatmaya başladığımdan beri boynuma sarılmış kafasını da oraya koymuştu. Bu hâlleri acayip hoşuma gidiyordu. Şuan onu sevgiye boğmayı çok isterim fakat sırası değil.
"Bilmiyorum ki."
"Bu Felix'ler nerede kaldı ya?" Seungmin cebinden telefonu çıkarıp muhtemelen Felix'i aradı.
"Nerede kaldınız oğlum siz?"
"Tamam, hızlı yürüyün." Telefonu kapatıp "Gelmişler." Dedi. Birkaç dakika sonra da okul bahçesine girdiler. Bir kez de onlara anlattıktan sonra hepimiz ne yapacağımızı düşünüyorduk.
"Eve gidemem. Adresimi biliyorlar. Hatta adam bile dikmişlerdir."
"Bizde kal."
"Eğer adresini biliyorlarsa bizi de biliyorlardır. Bu çok tehlikeli Jeongin." Changbini onayladığıma dair mırıldandım.
"Aslında benim teyzem ve eniştem avukat. Bu durumu bir onlarla mı konuşsak. Çünkü sen mağdursun, biri senin bilgilerine falan ulaşmış olmalı ya da başka bir şey." Şu ana kadar sunulan en mantıklı fikir buydu. Birazdan okul kursu bitecekti ve okulu kapatacaklardı. Hem Yeonjun'un teyzesinde kalabilirdim.
Okuldan çıkıp kalabalık alanları tercih ederek Yeonjun'un teyzesinin evine gittik. Olanları detaylıca anlattığımda önce telefonumu sonra da Jinwoo hyungun bana verdiği kartı istemişlerdi.
Telefonum ve kartımı cebimden çıkarıp onlara uzattım. "Telefonu ne olur ne olmaz diye kapatmıştım." Nedense söyleme gereği duymuştum.
"Iyi yapmışsın." Yeonjun'un eniştesi, daha adını bilmiyorum, böyle söyleyince mutlu olmuştum.
Evde araştırmak riskli olacağı için ikisi başka bir yere gitmişti. Gitmeden önce de keyfimize bakmamızı, ne istersek yapmamızı söylemişti. Tabi biz yapacak pek bir şey bulamamıştık. En son herkes farklı telden çalmaya başlamıştı. Seungmin tekli koltukla uyukluyor, Yeonjun uyuyan Seungmin'i rahatsız ediyor, Chan Yeonjun'u azarlıyor, Jisung telefonda -muhtemelen- Minho ile konuşuyor, Felix ve Changbin beraber telefonda oyun oynuyorlardı. Jeongin ise koltuğun bir köşesinde halı desenini izliyordu. Sanırım bana olan küslüğü aklına gelmişti. Çünkü uzun bir süredir ne bana bakıyor ne de bizimkilerle konuşurken bana ithafen bir şeyler söylüyordu. Konuşulan konu da tabi ki bendim. Nasıl bir şeyin içine girdiğimi konuşuyorduk. Gerçekten aklım almıyordu. Beni kaçırdıklarında Jinwoo hyungu kandıramasaydım sanrım şuan çoktan işkence içinde ölmüştüm. Bu durum benim korku ile titrememe sebep oldu. Bu ihtimali düşünmek bile kanımın donmasını sağladı. Bu iş yüzünden benim özür dileme planlarım biraz ertelenmişti. Ya da sıradan bir şekilde özür dileyecektim.
Jisung'un telefonu çalınca koltuktan fırladığı gibi salondan çıkmıştı. Onun telefon müziği hem beni düşüncelerimden çekip almış hem de Seungmin'in iyice uyanmasını sağlamıştı çünkü, Tanrım, Jisung'un zil sesi acayip gülürtülüydü.
Seungmin uyanınca Chan, bu Yeonjun'un suçuymuş gibi onu azarlamıştı. Yani biraz onun da payı vardı. Sürekli onu rahatsız ettiği için uykusu hafiflemişti, Jisung'un telefonu ise tamamen uyanmasını sağlamıştı.
"Ben ne yaptım ya sanki? Git Jisung'a kız! Aaaa!"
"Çocuğu rahatsız edip durdun. 'Ben ne yaptım' diyorsun bir de." Chan Seungmin'i oturduğu koptuktan kaldırıp Yeonjun'a "Misafir odası gibi bir yer var mı?" Diye sordu.
"Oo olmaz mı? Şu eve bir bak, sence olmama ihtimali var mı?" Avukatlar gerçekten iyi para kazıyor olmalı. Bulunduğumuz ev gayet büyüktü çünkü.
"Göster o zaman yerini." Üçü de salondan çıkmıştı. Jeongin'e göz ucuyla baktığımda bana bakarken yakalamıştım. Ona baktığımı anladığı gibi başka yere bakmaya başlamıştı. Sanırım şuan özür dilemenin tam sırası. Doğaçlama bir şekilde kendimi affettirmem lazım. Oturduğum koltuktan kalkıp "Jeongin bir dakika gelir misin?" Dedim. Kafasını sallayıp koltuktan kalmış ve peşime takılmıştı. Gelirken balkonun nerede olduğunu görmüştüm, daha rahat olur diye düşünerek oraya gittim.
Balkona adımımı attığım gibi üşümüştüm. Hava gerçekten çok soğuktu. Acaba kaç derece? 3? Ya da 5? Neyse şimdi bunun sırası değil.
Jeongin peşimden balkona çıktığında hemen üşümüştü. Bunu müminlerinden anlamıştım. Soğuğu hissettiği gibi ellerini yumruk haline getirmiş, dişlerini sıkmıştı -bunu kasılan çenesinden anladım.
"Istersen hemen bir hırka alıp geleyim?" Kafasını iki yana olumsuz anlamda sallayıp bir de kararını dile getirmişti. "Gerek yok." Jeongin üşüyüp hasta olmadan bir an önce konuşmalı, özrümü dilemeliydim.
"Jeongin, bu hafta sana olan davranış şeklinden dolayı çok özür diliyorum. Aslında daha iyi bir şekilde özür dileyecektim fakat malum..." içinde bulunduğum bu durumdan bahsettiğimi anlayıp kafasını sallamakla yetindi. "Ben ne yapacağını bilmedim ve salaklık edip sana bok gibi davrandım. Lütfen beni affet."
Bir adım yaklaşıp boyu kısa olduğu için kafasını kaldırarak bana baktı. " Neden ne yapacağını bilemedin? Bir şey mi oldu?" Zaten normalde de kısık olan gözlerini kısıp altan bana bakıyordu. Şuan ciddi olarak göründüğünü düşünüyorsa yanılıyor, aksine çok tatlı duruyor.
Ben cevap vermeden onu izlerlen o konuşmaya devam etti. "Madem sen söylemiyorsun ben tahmin yürüteyim. Sana olan aşkımı itiraf ettiğim için mi böyle davrandın?" Ben onun kısık gözlerinin aksine kocaman açmıştım gözlerimi. "Sen...nasıl?"
"Ben senin yüzünden ağlayınca Jisung söylemek zorunda kaldı." Tiripli olduğunu belli eden bir ses tonu ile konuşmuştu. Madem hatırlıyordu bir şeyleri şimdi halletmeliydik.
"Jeongin, ben de sana bir şeyler itiraf edeceğim." Lafımla hemen gözleri parlamaya başladı. " Ben de sana aşığım. Çok aşığım hem de." Gülümseyince ben de gülümsemeye başlamıştım. "Ama seninki kadar uzun süre değil." Jeongin bana o gece, tanıştığımız günden beri beni sevdiğini söylemişti.
Kıkırdadıktan sonra "Sen ne zaman sevdin?" Dedi, bunu söylerken de bana kedi gibi sırnaşmıştı. Daha fazla üşümesin diye kollarımı ona sardım. Başka bir açıklaması yok yani. Parıl parıl parlayan gözlerine bakarak iç çektim. Daha önce nasıl fark edememiştim bu bakışları?
"Hatırlıyor musun, yedinci sınıfta okul bahçesinde futbol oynarken kafamı kale demirine geçirmiştim." Kafasını salladığını gördüğümde devam ettim. "Sen de beni öyle görünce ağlamaya başlamıştın, ambulansa girmek için neler yapmıştın..." O anı hatırladığımda güldüm. Jeongin hem ağlıyor hem de onu tutan hocaların elinden kurtulup ambulansa binmek istiyordu. Istediğini almıştı ama. "Dikiş atılırken de yanımda durup ağlamıştın. Ben sandım ki kafam çok kötü yaralandı. Fakat çok önemli bir şey değilmiş. Akşam bizde kalmıştın hatta. Benim 24 saat uyumamam gerekiyordu, sen de benimle beraber uyumamaya çalışmıştın. Gerçi sabaha karşı horluyordun ama neyse." Kollarımı cimciklediğinde abartılı bir şekilde sızlandım.
"Ben horlamam bir kere!" Küçük küçük horladığını bilmese de olur.
"Peki ya sen?" Beni ne zaman ve nasıl sevdiğini sormuştum. Ne demek istediğimi anlayıp anlatmaya başladı.
"Okulun ilk günü okula annemler erken bırakmışlardı, işe gideceklerdi çünkü. Sınıf boştu bende gittim öylesine bir yere oturdum. Sınıf yavaş yavaş dolmaya başladı ama kimse yanıma oturmadı. Sonra sen ve Jisung geldi. Altı yaşında bile nasıl yakışıklı olabilirsin ya?! Neyse, sen direk geldin ve benim yanıma oturdun. Bir de gülümseyip benimle tanışmıştın. Çok mutlu olmuştum, gerçekten... Sonra hafta sonu kapı çaldı, koşarak açtım. Sendin, bana 'aynı mahalledeymişiz Jeongin' demiştin. Ondan sonra gelişti. Çocukken fazla sevgiydi ama sonra büyüdükçe değişti."
Onun parlayan gözlerine bakarken kendime çok kızdım. Cesaretli olup daha erken demeliydim. Fakat ben kaybetmekten korktuğum için yıllarımız boşa gitti.
"Seni öpebilir miyim?"
Cevabını dudaklarımızı birleştirerek verdi.
***
Yeonjun'un teyzesi ve eniştesi birkaç saate gelmişti.
"Senin bir suçun yok Hyunjin'cim. Sadece girdiğin sitelere daha fazla dikkat etmelisin. Girdiğin bir site senin bilgilerini çalmış. O adamlardan çaldığı parayı senin hesabına yatırmış ordan çekmiş. Bu yüzden senin olduğunu düşünüyorlar."
Ben öyle değişik sitelere girdiğimi pek hatırlamıyorum ama kesin yapmışımdır.
"Peki şimdi ne olacak enişte?"
"Bir mekânda Hyunjin'in telefonundan mesaj atacağız. Onlar gelince sana bir şey yapamayacaklar çünkü polisler de yanımızda olucak. Durumu anlatacağız umarım kafamıza sıkmazlar. " Yok be ne kafamıza sıkması? Benim Jinwoo hyungum bana kıyamaz.
***
Boş bir fabrikada onlara mesaj attıktan sonra beklemeye basladik. Polisler görünmeyecek şekilde saklanmışlardı. Herhangi bir durum karşısında müdahale edeceklerdi. Yeonjun'un eniştesi ben ve Jeongin bekliyorduk. Diğerleri de polislerle beraber saklanmıştı. Fazla kişi olmak bize sorun yaratabilirdi. Aslında ben Jeongin'i de istememiştim fakat o kendi beni dinlemeyip kalmıştı.
Dışarıdan araç sesi duyulduğunda Jeongin elimi tutup sıktı. Tok adım sesleri fabrikanın içinde duyulduğunda ben de gerilmeye başladım.
"Umarım saklanmıyorsundur Hyunjin." Jinwoo hyungu bu. Acaba seslenmeli miyim? Yeonjun'un eniştesine dudaklarımı kıpırdatıp bunu sordum. Belki beni Hyunjin sanıp vururdu. Dur, ben zaten Hyunjin'dim. Bu iş benim kafamı karıştırdı ya! Aradıkları Hyunjin yani. Yeonjun'un eniştesi kafasını sallayıp beni onaylandığında bağırdım.
"Jinwoo hyung! Ben varım."
Jinwoo hyung ve aynı onun gibi başka adamlar sesime doğru gelip karşı karşıya durmamızı sağladılar. Jinwoo hyung yanımdakilere baktıktan sonra bana baktı. "Senin ne işin var burda?" Boştaki elimle Jeongin'i gösterip "Bak hyung, sevgilim." Dedim. Biliyorum hiç sırası değil ama çok sert bakıyordu ve ben biraz tırsmıştım.
"Sana burada ne işin var diye sordum Mingbin." Şimdi daha da sertti.
"Jinwoo hyung, sana Hyunjin ile ilgili bir şey demeliyiz." Şaşkınlıkla çatılan kaşları beni daha da germişti. Daha fazla beklemeden konuşmaya devam ettim. "Bu hyungum avukat. Sana bazı şeyler gösterecek, olur mu?" Sert ifadesinden ödün vermeyip kafasını olumlu anlamda salladı. Yeonjun'un eniştesi -şu adamın da ismini öğrenemedik- elindeki verileri onlara sakince anlatırken gözlerim Jeongin'e kaydı. Hissetmiş gibi bana dönünce bu zamana kadar birçok kez gerçekleştirdiğimiz bakışma yarışına tekrar başladık. Diğerleri ne konuşuyordu hiç duymuyordum sadece bir an önce bu işin bitmesini, eve gidip Jeongin'i sevmeyi istiyorum.
"Demek sen Hyunjin'sin." Jinwoo hyungun sesi ile sadece Jeongin ve benim olduğumuz dünyadan çıkıp gerçekliğe döndüm. Jinwoo hyungu onaylamak için kafamı salladım. "Yani beni kandırdın." Galiba konuşma iyi yere gitmemişti.
"Özür dilerim ama suçsuzum. Suçsuzken başkasının cezasını çekmek istemedim." Umarım kafama sıkmazlardı.
Jinwoo hyuna beni şaşırtarak bana gülümsemişti. "Şimdilik bir sorun yok. Biz kendimiz de bir araştıralım. Eğer bu bilgiler yanlışsa o zaman görüşürüz Hyunjin." Rahatladım he. "Bir de, evin için kusura bakma."
"Ne ol-oldu evime?"
"Bir şeyi yok canım. Sadece biraz dağıttık." Ben de evimi yaktılar falan diye korkmuştum. "Öyleyse sorun yok ya."
Jinwoo hyung ile el sıkıştıktan sonra gitmişlerdi. Bizimkiler yanımıza koşturup Jeongin ve bana sarıldığında her zaman yapmadığımız grup sarılmasını gerçekleştirdik.
***
Kapıyı açıp resmen viraneye dönmüş eve baktım. "Biraz zor toplanacak galiba." Jeongin de benimleydi. Omzunun üstünden dağınık eve bakıp konuşmuştu. "Daha kapının onu böyleyse... içeriyi düşünemiyorum."
Ikimiz de ayakkabılarımızı çıkarıp içeri girdik. Annemin aldığı vazo kırılmıştı, yerlere saçılan vazo parçalarını görünce Jeongin'in bileğinden tutup durdurdum.
"Vazo kırılmış. Terlik veriyim ayağına batmasın. " Yakınımda bulunan dört terliğin ikisini vazo parçası var mı kontrol edip ona verdim. Terliklerin hepsi birbirinden farklıydı fakat şuan onu önemsemeyemezdim. Diğer ikisini de kontrol edip kendim giydim. Jeongin salona doğru ilerlemeye başlamıştı ki içine sinmediği için onu kucağıma aldım. Bacaklarını belime, kollarını boynuma doladıktan sonra "Ne oldu?" Diye sordu.
"Terliklerinin altı ince geldi." Ince değildi ama ben yine de tedbir almak istedim.
Yanağımı hızlıca öpüp " Bir şey olmazdı." Diye mırıldandı.
Şuan yüzlerimiz arasında birkaç santim vardı ve Jeongin harika görünüyordu. Kendimi tutmak istemedim. Dudaklarımızı saniyeliğine birleştirip "Burayı toplamadan önce biraz daha dağıtmaya ne dersin?" Diye sordum. "Götü başı dağıtalım Jeongin." Son dediğim ile ikimizde gülmeye başladık.
"Ortamın içine sıçtın resmen!"
"Onu dememiş gibi davranalım. Hm, olur mu?"
Sonrasında Jeongin dudaklarıma yapışmıştı, ben ise odama gidip sadece çarşafı kalan yatağa yatırdım onu.
______________________
Bölüm biraz hatta baya geç geldi ama olabildiğinde uzun yapmaya çalıştım. kitabın en uzun bölümü oldu. Bazı kısımları pekiçinme sinmedi ama

