İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 7 · 36 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 7

6. CEHENNEM TANRISI

~Bölüm Şarkıları~

Hande Yener&Seksendört~Rüya

Gülşen~Dan Dan

Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!

Nasılsınız bakalım??

Umarım çok çok çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz bolca beğeni ve yorum bırakmayı lütfen unutmayınnn!!!

“Blöf yok valla billa, bana sen lazım illa. Güzellikle veya zorla zorla zorla! Blöf yok valla billa, bana sen lazım illa. Duygular anlarsın ya gırla gırla gırla…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~~~

Uçmak için çırpınan bir serçe ruhumda hareketlenirken her nefes alışımda kanatları bir kez daha sarsılmıştı, kendini her zamankinden daha güçlü hissediyordu. Yaralı kanatlarının acısını bile umursamadan sertçe kanat çırptı, küçücük bedenine rağmen rüzgara göğüs gerdi. Çırpındıkça çırpındı…

Yavaşça gözleri açıldı serçenin, kahve ve yeşilin karışımı olan bakışları harelerine yansıyan ateşe döndü. Ateşler öylesine çevresini sarmıştı ki sıcaklığını hissedebiliyordu ama korkmadı serçe, daha hızlı kanat çırptı. Yapmış olduğu rüzgarın sadece ateşi harladığını bile bile kanat çırpmaya devam etti, ta ki önündeki ateşin ta kendisi olan adamı fark edene kadar.

Tamamen alevlerden var olan adamı gören serçe tek bir şey düşünmüştü, şeytana benziyordu. Cehennemin ve alevlerin tanrısı olan bir şeytana…

Şeytan yavaşça serçeye yaklaşarak önünde diz çöktüğü sırada serçe ilk kez korkuyu iliklerine kadar hissetmişti, belki de bu yüzden göz bebeklerinde korku vardı ama aynı zamanda garip bir güven hissiyle alevlerin tanrısının eline doğru bir adım atmıştı. İçindeki korkusu güveniyle çatışırken serçe hiçbirini umursamadı ve belki de hayatında ilk kez uçabileceğini şeytanın eline konduğunda hissetti.

“Elvin.” diyen sesle daldığım defterden bakışlarımı kaldırarak önümde duran adama çevirdim, onun gelmesini beklerken birkaç bir şey çizmek isteyerek defterime odaklanmıştım. “Kusura bakma, konuşma biraz uzun sürdü.”

“Önemli değil hocam.” derken oturduğum yerde daha düzgün bir pozisyona gelmiştim, kendime çektiğim dizlerimi koltuktan aşağıya uzatıp yerimde dikleştim.

“Umarım çok sıkılmamışsındır.” diyerek başını hafifçe yana eğdiğinde elleri kumaş pantolonunun ceplerindeydi, bakışları yavaşça elimdeki deftere kaydığında benimde gözlerim deftere çevrilmişti.

Az önce zihnimden geçenleri anbean resmetmiştim. Ateşlerin içinde olan bir adam vardı ve serçe yeşil bakışlarıyla adamın eline konmuştu, bir tür kuru boya çalışması yapmıştım. Bakışlarım resimde gezinirken neden böyle bir şey çizdiğime anlam vermeye çalıştım, sadece anlık bir ilhamla kalemleri elime almıştım ve sonrasını bilinçaltıma bırakmıştım. Zihnim gerçekten oldukça karmaşıktı.

“Yoo, hayır. Bir şeyler karalıyordum bende zaten.” derken defteri hızla kapatmıştım ama resmi gördüğüne emindim, hala tepemde dikiliyordu. Bu kadar yakınıma gelene kadar varlığını nasıl hissetmemiştim? Resme çok dalmış olmalıydım.

“Güzel resim.” diye mırıldanırken hayranlık dolu bakışlarını kapattığım resim defterimden çekerek bana çevirdiğinde ateşlerinin daha çok parladığını fark etmiştim.

“Sadece bir karalama.” diyerek defteri hızla çantama atmak için bakışlarımı ondan ayırıp yanımdaki çantama uzandım.

“Eğer bir sergi de görseydim fiyatı her ne olursa olsun alabileceğim bir karalamaydı.” dediğinde çantamı tutan parmaklarım birkaç saniyeliğine duraksamıştı, ardından derin bir nefes alarak işime devam ettim. Sözlerinin kafamı karıştırmasına izin vermemeliydim, her halükarda o benim sadece hocamdı.

“Sanmıyorum, tablolara pek ilginiz yok gibi.” derken defteri çantama attıktan sonra tuval ve diğer malzemeleri çıkarmaya başlamıştım.

“Onu nerden çıkardın?” dediğinde bakışlarımı ona çevirmeden ayaklanarak elimdeki tuval ayaklığını açıp yere sabitledim.

“Evinizde bir tane bile tablo görmedim, gerçi sanat namına da sadece gemi maketleri var.” derken bakışlarımı salonun çeşitli yerlerinde duran gemi maketlerine çevirmiştim, her türlü gemi vardı. Sanırım seviyordu.

“Evin her yerini gezdin mi?” diyerek bana doğru bir adım attığında maketlerden bakışlarımı alarak ona çevirmiştim, ateş bakışları dikkatle yüzümü inceliyordu.

“Hayır ama…”

“O zaman bilmeden çıkarım yapma.” diyerek hızla sözümü kestiğinde kaşlarım hafifçe çatılsa da sesimi çıkarmamıştım, belki biraz haklı olabilirdi ama asıl tabloların asılabileceği yerler bomboştu. Böyle düşünmem gayet doğal değil miydi?

Resimlerimin adamı yüzünden zaten kafam allak bullakken bir de hocamla kavga etmek gibi bir düşüncem yoktu, son yazdığı mesajı hala zihnimin içinde çınlıyordu. Dalga geçer gibi zevkle demişti, bulduğum an ona bu zevki seve seve gösterecektim. Bakalım o zamanda bu kadar gevşek olabilecek miydi?!

Bedenim gerilirken gözlerimi ateş bakışlarından kaçırarak koltuğa bıraktığım tuvalime uzandığımda hemen yanda duran telefonuma kaymıştı bakışlarım, herhangi bir mesaj yoktu. Son yazdığı mesaja görüldü atmıştım, umarım bu gururuna dokunduğu için bir daha bana yazmayı düşünmezdi!

Kendi kendime gözlerimi devirerek tuvali alıp ayaklığa yerleştirdiğim sırada Vidus hoca hala aynı şekilde beni izliyordu, üzerindeki takımı bedenini ikinci bir deri misali sararken bakışlarımı inatla omuzlarından ve iri bedeninden kaçırmaya çalışıyordum. Takımın bu kadar fazla yakıştığı çok az insan görmüştüm ve ne yazık ki bunlardan biri ukala sanat tarihi hocamdı.

“Cevap vermeyecek misin?” diyen merak dolu sesiyle bakışlarımı mecburen gözlerine çevirmek zorunda kaldığımda zihnimde az önce yapmış olduğum resim can bulmuştu, resmettiğim şeytana benziyordu sanki. Bu kadar fazla dip dibe olmak bilinçaltıma işlemiş olmalıydı, başka bir açıklaması olamazdı.

“Ağzımın payını aldım ve susuyorum, daha ne istiyorsunuz benden?” dediğimde sesim istemsizce sert çıkmıştı, her an dibimde olup bu kadar ilgili olması aklıma takılıp duruyordu. Sahiden bu adam bilinçaltıma işleyebilecek kadar neden yakınımdaydı? Ve neden beni böylesine etkilemesine izin veriyordum?!

“Seni.” demesiyle nefesim hızla kesilirken gözlerim irileşmişti, hafızam bir önceki günün kalıntılarıyla dolarken o sırada zihnimde tek bir ses çınladı.

**

“Benden ne istiyorsun?”

“Seni.”

**

Tüylerim diken diken olurken dünkü korku evindeki sahne zihnimde dönmeye başlamıştı. Korku tüm damarlarımda gezinirken bakışlarımı ateş bakışlarından ayıramıyordum, yoksa Vidus hoca…

“Bir öğrencimle arkadaş olmam yasak mı?” dediği anda elim göğsüme giderken tuttuğum nefesimi hissettiğim rahatlamayla hızla vermiştim, kafam öylesine karışıktı ki her şeyi yanlış anlıyordum. Şu takipçi iyice ayarlarımla oynamaya başlamıştı.

“Hayır, yani değildir. Bilmiyorum.” derken üstümdeki onun gömleğinin yakasından bir düğmeyi açmıştım, bir an öyle gerilmiştim ki nefesim hala zorlanıyordu.

“İyi misin? Yüzün bembeyaz oldu.” diyen sesiyle tekrar derin bir nefes alıp bir elimi sıkıca topuz yaptığım saçıma atarak hafifçe çekiştirdim, bukleler yine belirginleştiği için topuz yapmıştım.

“İyiyim, sadece aklıma bir an izlediğim bir film geldi.” dediğimde tek kaşı imalı bir edayla havalanmıştı, o kadar saçma bir cevap vermiştim ki inanmaması çok normaldi.

“Bu bir korku filmi sanırım.” derken bakışlarını yüzümde gezdirmişti, korkudan kireç gibi olduğuma emindim.

“Çığlık.” diyerek hafifçe güldüğümde onun ise gözleri kısılmıştı.

“O film sana korkunç mu geliyor?” diye sorduğunda bir düşünmüştüm, film asla korkunç gelmiyordu ama sözlerimin zaten filmle alakası yoktu.

“Hayır ama yeni izlediğim için etkisinde kalmış olmalıyım.” derken hızlıca konuyu dağıtmak için tekrardan yandaki çantama uzandım. “Her neyse, çok geç olmadan resme başlasak iyi olur.” diyerek paletimi ve siyah tonlarında bir boyayı elime almıştım.

“Gerçek olmayan bir karakterden korkmamalısın.” dediğinde dudaklarım alaycı bir ifadeyle kıvrılmıştı.

“Eğer gerçekse korkmam mı gerekir?” diyerek elimdeki eşyalarla ona döndüğüm sırada dikkatle beni izleyen ateş bakışlarıyla başı hafifçe yana eğildi.

“Belki.” diyen sesiyle mideme kramplar girerken derince yutkunmam gerekmişti, tüylerimin diken diken olması normal miydi? “Ama böyle bir şey mümkün olmadığı için sorun yok.”

Boğazımda düğümlenen nefesimle bir adım ötemdeki adamın gözlerini izlerken kalbim ara vermeden göğsüme çarpıyordu, bu konuya bu kadar takılması beni daha çok gererken ensemden süzülen ürpertiyi hissedebiliyordum. Zihnimde dönen soru işaretlerine bir yenisi daha eklenmişti, Vidus hoca kimdi?…

“Evet, haklısınız.” dediğimde başını olumlu anlamda sallayarak bakışlarını sonunda benden ayırıp çevresinde gezdirmişti.

“Şimdi ne yapıyoruz? Bu konu da ipler sende.” dediğinde derin bir nefes alarak bende bakışlarımı salona çevirmiştim, köşedeki camın önünde nostaljik işlemeleri olan koyu yeşil tonlarında bir berjer vardı. Kompozisyonel bir çalışma yapacağım için mankenle beraber çevreyi de resmetmem gerekiyordu ve o berjerin üst kısmındaki işlemeler hoşuma gitmişti.

“Şu berjeri kullanabilir miyiz?” diyerek gözlerimle koltuğu işaret ettiğimde onun da bakışları oraya dönmüştü.

“Olur, nereye çekelim?” dediğinde bakışlarım hemen yanındaki camın manzarasına kaymıştı, sadece bahçe duvarı ve biraz çim gözüküyordu bu açıdan. Hoşuma gitmemişti, salonun geri kalanı çok daha güzel gelmişti gözüme.

“Şurası olabilir.” diyerek elimle birkaç adım ötemizi işaret etmiştim, bir nevi salonun ortası oluyordu. Arka tarafından gözüken konsolun üzerindeki gemi maketleri çok güzel duruyordu, resmetmek istediğim bir görüntüydü.

“Tamamdır.” dedikten sonra hızlıca üstündeki ceketini çıkartıp çantamın olduğu koltuğa fırlatarak berjere ilerlediğinde bende hızla elimdekileri koltuğa bırakmıştım.

“Durun, yardım edeyim.” diyerek öne atılmıştım ki berjerin yanında duraksayan adımlarıyla imalı bakışları bana dönerken gözleri yavaşça bedenimde gezinmişti.

“Bir dene istersen.” diyen alaycı sesiyle dudakları hafifçe kıvrıldığında içimdeki gamzelerini görmek isteyen o salak his geri gelmişti, hızla zihnimi susturarak ana odaklandım. Sadece saçmalıyordum.

Tek kelime etmeden ona doğru adımlayarak bende önünde durduğumda gözleri benden bir saniye olsun ayrılmadan hareketlerimi izlemişti. Bende bakışlarımı tıpkı onun gibi gözlerinden ayırmadan koltuğun üstündeki küçük yastığı alarak geri çekildim.

“Yardım ettim.” derken sırıtarak arkamı döndüğümde erkeksi bir kıkırtı kulağımı doldurmuştu, tuvalin yanına doğru ilerlerken benimde adeta ağzım kulaklarıma varmıştı. Gülmek iyi gelmişti, en azından artık daha rahattım. Vidus hocanın bu gıcık hareketleri az da olsa şu sapığı unutmamı sağlıyordu.

Göğsüme bastırdığım yastıkla bakışlarımı ona çevirdiğim sırada arkasına geçtiği koltuğu aniden kaldırıp ilerlemeye başlamıştı, kaşlarım havalanırken sanki hiç ağırlığı olmayan bir şeyi taşıyormuş gibi olan halini izlemeye başlamıştım. Kasılan kol kasları üstündeki beyaz gömleği patlatmaya çalışırcasına gerilmesini sağlarken koltuğu söylediğim yere bırakmıştı, acaba koltuk göründüğü kadar ağır olmayabilir miydi?

Bakışları bana döndüğü sırada merakıma yenik düşerek koltuğa doğru adımladım, elimdeki yastığı az önceki yerine bırakıp ayaklanırken iki elimle koltuğu kaldırmaya çalışmıştım ama ne kadar güç kullanırsam kullanayım koltuk yerinden bile kıpırdamamıştı. Nefes nefese kalırken bakışlarımı kollarını göğsünde bağlayarak beni izleyen adama çevirdim, tek kaşı hala imalı bir edayla havadaydı. Tamam, adam güçlüydü ama onca kası bende yapsam bende güçlü olurdum!

“Yani, onca kası babanızın hayrına yapmadığınıza göre.” diyerek hafifçe gülsem de sözlerimle onun kaşları yavaşça çatılırken bakışlarını kaçırmıştı.

“Onun hayrına nefes bile almam.” diyen mırıltısıyla sesindeki acıyı hissetmiştim, baba konusunda yaralı bir olmalıydı. Peki bu neden benimde kalbimin sızlamasını sağlamıştı? Neden onun üzülmesi beni daha çok rahatsız etmişti?

“Pardon.” diye mırıldandığımda bakışları beni bulurken gözleri yavaşça tüm yüzümde gezinmişti.

“Önemli değil.” derken bana doğru bir adım attığında göğsüne bağladığı kollarını açarak iki yanına bırakmıştı. “Başka bir şey gerekiyor mu?” diyerek koltuğu işaret ettiğinde yakınımdaki gözlerinin etkisine girmemek için hızlıca çevreye bakınmıştım.

“Her şeye dokunma iznim var mı?” dediğimde bakışlarım maketlerinde gezinmişti, köşede duran küçük yeşil bir yelkenli vardı.

“Tabii.” dediğinde bakışlarımı ona çevirmeden az önce berjerin yanında duran küçük zigon sehpayı alıp tekrardan koltuğun yanına bıraktıktan sonra gözüme kestirdiğim o yelkenli gemiyi nazikçe alıp sehpanın üzerine koymuştum.

Sonrasında ise bakışlarım hazırladığım yerde gezindiğinde tek eksik olanın mankenim olduğunu görmüştüm, sakin adımlarım bıraktığı ceketinin yanına gittiğimde hızla ceketi alıp tekrardan yanına geldim. Meraklı bakışları beni izlediği sırada ceketi açıp giymesi için havaya kaldırmıştım, kaşları havalanırken kıvrılan dudaklarıyla arkasını dönerek yavaşça havaya kaldırdığım ceketini üstüne geçirdi. Ardından tekrar bana döndüğünde parmak ucuna kalkarak yakalarını düzeltmiştim.

Bunlar olurken bakışları dikkatle beni izlemeye devam ediyordu, bir anlık gafletle elim hala ceketinin yakalarındayken bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde göz bebeklerinin neredeyse kızıl harelerini saracak kadar büyüdüğünü görmüştüm. Bu etkilendiği anlamına mı gelirdi? Peki bu neden benim daha çok heyecanlanmamı sağlamıştı?

“Bence geri çekilmelisin.” diyen boğuk mırıltısıyla kuruyan boğazımı ıslatmak için yutkunmam gerekmişti.

“Arkadaş olmak istediğinizi sanıyordum.” dememle zihnimde adeta bir fırtına çıkmıştı, ne bok yapıyordum ben? Orman yeşili aşkına! Bildiğiniz adama cilve yapıyordum!

“Öyle miyiz?” diye sorarken hala yakasında duran ellerime giden parmakları yavaşça ondan ayrılmamı sağlayarak ellerimi aşağıya indirmişti ama bırakmak yerine tutmaya devam ediyordu.

Ateş bakışları tek bir an bile gözlerimden ayrılmazken kalbimin uğultusunu duyabiliyordum, hemen geri çekilmem gerekiyordu. Bu çok yanlıştı!

“Okul sınırları içerisinde değilken neden olmasın.” derken ellerimi hızla kendime çekerek ellerinden kurtardıktan sonra geriye doğru bir adım atmıştım ki bana doğru bir adım atmasıyla kaşlarım yavaşça çatıldı.

“Evimin sınırları içerisinde olman daha tehlikeli değil mi?” diye mırıldanmasıyla geriye doğru bir adım daha atmıştım ki tekrardan bana doğru yaklaştığında ortam daha da sıcaklaşmaya başlamıştı.

Gözlerimi gözlerinden bir an olsun ayıramazken içimde korku namına bir his aramıştım ama yoktu, tek hissettiğim saçma bir arzuydu. Heyecanım içimdeki senelerce uykuda olan bir kısmı uyarırken ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu, tek bildiğim acilen onun sınırları içerisinden kaçmam gerektiğiydi.

“Siz benim hocamsınız.” derken istemsizce yakınımda ki dudaklarına kayan bakışlarımı hızla tekrardan ateş saçan gözlerine çevirmiştim, tehlikeli sularda yüzdüğüme emindim. “Size güveniyorum.”

Bana doğru bir adım daha atmasıyla duvarla buluşan sırtım kapana kısıldığımı bağırır nitelikteydi. Kolları iki yanımdan duvara dayanırken üstündeki takım elbisesinin ceketi acı çekercesine gerilmişti, iri bedenini tamamen saran ceket her an patlayabilecek gibi duruyordu. Bakışlarımın yakınımdaki dudaklarına çevrilmemesi için üstün bir çaba harcarken odunsu kokusu tüm ciğerlerime dolmuştu. Az önceki kaçmam gerektiğini söyleyen zihnim bile sus pus olmuştu, asla sesi çıkmıyordu.

O esnada yavaşça bana yaklaşan yüzüyle gözlerim bana ihanet ederek yakınımdaki dudaklarına düştüğünde sıcak nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Hızlanan soluklarım onun nefeslerine karışırken aniden yan tarafa eğilen başıyla istemsizce nefesimi tutmuştum. Tenimi saran sıcak nefesi tıpkı gözleri gibi yakıp kavuruyordu, kokusu ise bir tür alkol gibiydi. İçime çektikçe beynimi uyuşturan oldukça etkili bir alkol…

“Bana güvenme.” diyen boğuk fısıldayışı zihnimde kasırga etkisi yaratırken gözlerim sıkıca kapanmıştı, neden ona güvenmemi istemiyordu? Kimdi bu adam?!

Boynuma yaslanan başıyla derince bir nefes çektiğinde aniden açılan saçlarım hızla bukleler halinde omuzlarıma dökülmüştü, gözlerim açılırken görüş açımı engelleyen saçlarıma baktım. Yandaki bir eli saçımı topladığım tokama giderek hızla çıkarıp tutamların düşmesini sağlamıştı.

“Böyle çok daha güzel.” diyen sesiyle ürpermeyi beklemiştim ama olmamıştı, öyleki zihnim geçmişe bile gitmemişti. Hala tek hissettiğim yoğun bir heyecandı.

“Arkadaşlar birbirine güvenir.” diyerek zor bela bulduğum sesimle konuştuğumda duvara sürtünen tırnak sesleriyle bakışlarım hemen yanımda duvara yaslı olan eline kaymıştı, yumruk yapmıştı.

“Belki de bu yüzden güvenmemelisin.” derken sesi sanki zorla konuşuyormuş gibi boğuk ve sertti.

Sözleri zihnimde çınlarken burnu tekrardan boynuma sürtündüğünde benimde ellerimin altta yumruk olduğunu hissetmiştim, aklım daha çok karışırken gerilerden güçlü bir ses zihnimde haykırdı. Ben ne yapıyordum burada?!

“Beni…durdurmalısın, hemde acilen.” diyen sesi artık daha çok acı çeker gibiydi, görüş açımdaki boynunun damarları belirginleşirken hızla alıp verdiği solukları tenime çarpıyordu. Zihnimin bir tarafı sessiz kalıp devamını görmem için adeta yalvarsa da mantıklı yanımı dinleyerek ellerimi göğsüne çıkartıp tüm gücümle geriye ittim.

“Durmalısınız, bu çok yanlış.” dediğimde yerinden bir milim bile hareket etmemişti, sanki gücümün onun yanında hiçbir anlamı yok gibiydi. Kafasını sakince boynumdan ayırarak alnını alnıma yasladığında gözlerinin sıkıca kapalı olduğunu görmüştüm, artık emindim. Kesinlikle kendisine bir sebepten dolayı tutmaya çalışıyordu ama neden?…

O sırada uzaktan duyduğum kısık sesli bir bağırtıyla hızla geriye çekilip arkasını döndüğü gibi salonun çıkışına doğru adımladığında hızından dolayı saçlarım bile savrulmuştu, birkaç saniye içinde salondan çıkan bedeni gözden kaybolduğunda şok içinde arkasından bakan beni ardında bırakmıştı. Bu aşağılık yerde ne olduğunu bilmiyordum ama bir olayların döndüğünü hissedebiliyordum, iznim dışında gelişen olaylar vardı…

Titreyen ellerimi boynuma bastırarak bir süre daha aynı şekilde durup salona bakınmıştım, biz az önce ne yaşamıştık? En önemlisi eğer durdurmasaydım neler yaşanacaktı? İki elimi yüzüme kapatarak derin bir nefes alırken içimden avazım çıkana kadar çığlık atmak geliyordu, bu kahrolası evden olabilecek en hızlı şekilde çıkmam gerekiyordu!

Aldığım derin bir nefesle ellerimi yüzümden çekerken önüme düşen saçlarımı da geriye atmıştım, giderken tokamı da götürmüştü. Gerçekten her şey şaka gibiydi, ne saçma işin içine düşmüştüm ben? Acaba hırsızlık yaptığım evlerden biri mi bana beddua etmişti de hayatım bir anda bu kadar boka dönmüştü? Saçlarımı çekiştirirken az önce tek kelime etmeyen zihnim adeta haykırmaya başlamıştı, sorular başımı ağrıtıyordu.

Bakışlarım salonun kapısına dönerken kaşlarım daha çok çatılmıştı, acaba geri dönecek miydi? Ya da niye gitmişti ki, bağıran kişi kimdi? Korumalarından biri olabilir miydi? Yankılanan sorularla gözlerimi devirerek hızla bakışlarımı başka bir yöne çevirdim, belki de bir öğrencisine bu kadar yaklaştığı için vicdan azabı çekip hızla uzaklaşmak istemişti. Sonuçta adam bir öğretmendi, bu olayların ona ters olması gerekiyordu.

Sinirle sırtımı duvardan ayırarak salonun içine doğru adımlarken görüş açımda maketleri vardı, sessizce konsola doğru adımlayarak hemen önlerinde durup çeşit çeşit olan maketlere baktım. Sanırım gemi seviyordu, bunu her anlamda belli etmişti. O sırada maketlerin arkasında duran bir çerçeve dikkatimi çektiğinde uzanıp elime alarak daha yakından baktım, Vidus hoca yanındaki bir adama sarılıyordu ve ikisininde kadrajda olan bakışları açıkçası tüyler ürperticiydi.

Bakışlarım resimde gezindiğinde ikisininde oldukça genç olduklarını ve üzerlerinde formalar olduğunu görmüştüm, Vidus hocanın üzerinde Galatasaray forması varken yanındaki adam Beşiktaş forması giyiyordu.

Resime biraz daha yakından baktığımda diğer adamı tanıdığımı fark etmiştim, ünlü bir iş adamıydı. Yanılmıyorsam bir mühendis olmalıydı, bir ara sosyal medya kendisi ve sevgilisiyle sarsılmıştı. Gözde bir bekarken aniden sevgilisinin olması olay yaratmıştı, bende Çiçek sayesinde öğrenmiştim. Adamın hiçbir mecrada yazmayan ikinci adına kadar bulmuştu. Peki bu adamla Vidus hocanın nasıl bir ilgisi vardı?

“Tanıyor musun?” diyen arkamdaki sesle neredeyse çerçeveyi düşürecekken son anda sıkıca kavramıştım, bu adamın aniden bir yerlerden çıkması bir gün canıma mal olacaktı!

Bakışlarımı yavaşça ona çevirdiğimde kapının pervazına yaslanarak beni izlediğini fark etmiştim, üstündeki gömleğin iki düğmesi açılmıştı ve kravatı ortada yoktu. Hala alnında atan damarı belirginken bedeninin ise gerginliği buradan bile belli oluyordu, onu bu kadar etkileyen şey neydi? Utanç mı, yoksa arzu mu?…

“Bağırtının sebebi neymiş?” dediğimde hiç alakamın olmayan bir soruyu sorduğumu fark etmiştim, bana neydi ki?!

“Hiç, korumalar kendi aralarında şakalaşmışlar. Şimdi sen soruma cevap ver.” dediğinde gözlerimi devirme istediğimi zor bela tutarak tekrar resime döndüm.

“Şu ünlü iş adamı değil mi? Adı sanırım Arhan Ara…?” derken önüme dönüp çerçeveyi yerine bırakmıştım ki gelen sesi hızla sözümü kesmişti.

“Sadece Arhan, ikinci adının kullanılmasını sevmez. Bir tek karısı kullanır.” diyerek hızla sözümü kestiğinde kaşlarım havalanmıştı. Ürkütücü bir adam olduğunu Çiçek sayesinde ve okuduğum dergilerden görmüştüm, tabi karısını ne kadar çok sevdiğini de…

“Çok romantik bir hareket.” diye mırıldanırken ona döndüğüm sırada ateşleri hızla gözlerimi bulmuştu.

“Sadece saçmalık.” dedi tiksinir bir ses tonuyla. Sarılarak fotoğraflarını görünce yakın arkadaş olduklarını sanmıştım, şimdi neden sanki ona sinirliymiş gibiydi?

“Aslında değil ama sizinle bunu tartışmayacağım.” derken önüme dönmüştüm ki aklıma gelen soruyla tekrar ateş bakışlarına gözlerimi çevirmiştim. “Peki sizin böyle bir sorununuz var mı? Yani ikinci isminizle ilgili.”

“Hayır…” derken bakışlarını kaçırmıştı, sanki zihninden geçen o sesleri susturmaya çalışıyordu. “Ama genellikle Vidus’u kullanırım.”

“Neden? Arjin’de güzel bir isim bence.” dediğimde bakışları yavaşça bana yönelmişti.

“Bir yaşam ateşi olduğumu sanmıyorum.” diyen sesi derinden gelirken bedenimi tamamen ona döndürmemi sağlamıştı.

“O zaman bu bir tür Cehennem tanrısı olduğunuz anlamına mı gelir?” diyerek ilk ismini ima ederken esasında isminin anlamının bu olmadığını biliyordum lakin bir anda dudaklarımdan bunlar dökülmüştü.

Dün geceki uykusuzluğumda sıkılıp isminin anlamına bakmıştım ve Vidus Roma mitolojisinde ölümden sonra ruhu bedenden ayıran tanrının adıydı ama nedensizce Cehennem tanrısı demek gelmişti içimden, bu lakap ateş saçan gözlerine daha uygundu.

O sırada çalan telefonumla bakışlarım ilerideki koltuğun üzerine kaydığında hızla adımlarla telefonuma gitmiştim, bu süre zarfında ise göz ucuyla Vidus hocanında yaslandığı yerden ayrıldığını görmüştüm. Bakışlarım tuttuğum telefonun ekranına kaydığında kaşlarım yavaşça çatılmıştı, şimdi Kuzey neden beni arıyordu ki? Şu an konuşmakla uğraşamazdam, o yüzden mesaj uygulamasına yönelmiştim ki duyduğum kısık bir sesle öylece duraksamıştım.

“Tanrın olduğum anlamına gelir Niran.” diyen sesle kaşlarım daha çok çatıldığında titreyen ellerim öylece telefonun ekranında donakalmıştı. Bakışlarım hızla ona dönmüştü ki onunda elindeki telefonla uğraştığını görmüştüm, birkaç saniye içinde ise ekranı değiştiğinde aramayı hızla cevaplayıp kulağına götürerek salondan çıkmıştı.

Derin bir nefes alıp önüme dönerken içimden kendime hakaretler savuruyordum, şu takipçi yüzünden o kadar paranoyak olmuştum ki artık olmayan şeyler de duymaya başlamıştım. Kim bilir adam ne demişti de ben saçma salak bir şey duymuştum, belki de uykusuzluk artık halüsinasyon duymamı da sağlamaya başlamıştı. Gerçekten koca bir kahretsin! Eve gider gitmez saatlerce uyuyacaktım!

O esnada elimdeki telefon tekrar çaldığında yine aynı kişinin aradığını gördüğümde mesajı boşvererek aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma yasladım.

“Ne var Kuzey?” diyen sesim artık kulağa oldukça yorgun geliyordu.

“Elvin nerdesin sen?” demesiyle gözlerimi devirmeden edememiştim, ne ara bunları sorgulayacak kadar yakın olmuştuk ki?!

“Okulda.” dedim kısaca yanıt vererek. Birkaç yalanın zarar olmazdı!

“Biz Çiçek’le senin evin oradayız, ne zaman dönersin?” dediğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı, evimde ne işleri vardı?!

“Sebep?” diye sorarken bakışlarım tuvale kaymıştı, bir çizememiştik lanet resmi de!

“Çünkü seni merak ettik, hemde bomba bir dedikodumuz var. Hemen gelmelisin.” demesiyle saçımı başımı yolmamak için kendimi zor tutuyordum. Geçen sene bir kez geberene kadar hasta olduğumda ve hiç tanıdığım olmadığı için Kuzey’den bana ilaç getirmesini istemiştim, evimin adresini de bu şekilde öğrenmişti. Tam şu anda o güne lanet ediyordum!

Bir saniye, hem evimin adresini biliyordu hemde bana en yakın kişiydi. Tüylerim ürperirken yavaşça koltuğa oturdum, resimlerimdeki adam Kuzey olabilir miydi? Belki de mavi gözlerini barın ışığı altında ateşe benzetmiştim, boyu da neredeyse 1.90 vardı. Korku tüm bedenimde gezinirken alnımdan akan bir teri hissetmiştim.

“Hey! Elvin orada mısın?” diyen sesle gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes aldım, bunu anlamanın tek bir yolu vardı. O da onun yanındayken şu adamla konuşmaktı.

“Bir saate evde olurum.” dediğimde bakışlarım yine tuvale kaymıştı, bir saatte taslağı oluşturduktan sonra Vidus hocanın fotoğrafını çekip geri kalanını evde devam ederdim. Zaten saatte geç olurdu o zamana kadar.

“Tamamdır, biz de şu aşağıdaki kafede seni bekleriz.” dediğinde son anda aklıma gelen şeyle hızla kapatmasına engel olmuştum.

“Kuzey bir Çiçek’e versene.” dediğimde hızla beni onaylayıp telefonu uzatmıştı, Çiçek’in konuşmasına izin vermeden hızla lafa girdim. “Çiçek bana birini araştırman lazım.”

“Tabiki, sen yeter ki iste. Kimi araştırıyoruz patron?” dediğinde bakışlarımı hızla kapıya çevirerek etrafı yoklamıştım, kimse yoktu.

“Vidus Arjin Karsoylar.” diye mırıldandığımda Çiçek bir süre sessiz kalmıştı.

“Hemen bakıyorum.” derken klavyenin üzerinde hareket eden parmaklarının sesini duymuştum.

“Tamam, sen bak. Gelince konuşuruz.” diyerek hızla telefonu kapattım, bu iş beni daha çok germişti. Hoca duyarsa baya rezil olabilirdim!

Bu araştırma işlerinden Çiçek çok iyi anlardı ve ilk kez ona işim düşmüştü, Vidus hocanın kim olduğunu takipçiden bile fazla merak etmeye başlamıştım. Korumaları ve bu evi bir hocaya göre çok fazla değil miydi? Merak ruhumu adeta kemirirken sakince arkama yaslandım, umarım Çiçek bir şeyler bulabilirdi.

“Artık başlayalım istersen.” diyerek içeri giren Vidus hocayla bakışlarım onu bulduğunda hızla ilerleyip ayarladığımız koltuğa oturmuştu.

“Tabii.” derken elimdeki telefonla ayağa kalkarak hemen önünde durduğumda kamera uygulamasını açmıştım. “Şimdi birkaç fotoğrafınızı çekmem lazım, saatlerce aynı pozisyonda kalmamanız için.” dediğimde başını sakince olumlu anlamda sallamıştı.

O sırada hareketlenerek güzel bir poz yakaladıktan sonra havalanan kaşlarıyla bakışları bana dönmüştü, gözlerinde çocuksu bir merak vardı. Dudaklarım bu hareketiyle kıvrıldığında aslında onun çokta kötü biri olmadığını fark etmiştim, sadece büyümek zorunda bırakılmış bir çocuk gibiydi. Az önceki yakınlaşma durumlarına ise hala bir cevabım yoktu ama bütün suçu ona yıkmak haksızlık olurdu, sonuçta tek etkilenen o olmamıştı.

“Böyle güzel.” diye mırıldanırken telefonumu kaldırmıştım.

Hafif çapraz oturduğu koltukta arkasına yaslanırken sol ayak bileğini sağ dizine yaslamıştı, sol dirseği ise koltuğun kenarına yaslıyken sağ eli dizindeydi. Bakışları dümdüz bana odaklıyken hızla birkaç farklı açıdan fotoğrafı çekmiştim. Telefonu tekrardan koltuğa bıraktıktan sonra tuvali doğru bir açıyla ayarlayarak fırçamı elime aldım, ilk hedefim dış hatlarla güzel bir taslak ayarlamaktı. Gerisine evde devam edecektim.

Keskin bakışları sadece bana odaklıyken dikkatimi başka bir işe vermek çok zordu, öyleki benim için nefes almak kadar olağan bir durum için bile elim titremeye başlamıştı. Aldığım birkaç derin nefesle kısmen ana hatları bitirdiğimde bakışlarım tekrar bir detay için ona dönmüştü ki gülümsediğini fark etmiştim, gülüşü cennettekilere bile cehennemi merak ettirip günah için şevklendirebilirdi sanki. Gözlerinden sonra en tehlikeli silahı olabilirdi, en azından benim için öyleydi.

“İsterseniz pozisyonunuzu değiştirebilirsiniz, bana bakmak zorunda değilsiniz.” derken farklı bir fırçaya geçerek boyamaya devam etmiştim.

“Hayır.” diyen sesi oldukça netti, başımı olumlu anlamda sallayarak sanki umursamıyormuşum gibi resme devam etmiştim ama adeta can çekişiyordum. Sessizlik işi daha da kötüleştiriyordu.

“Bu arada bir saat içinde çıkmam lazım, arkadaşlarım beni bekliyor.” diyerek bakışlarımı hafifçe ona çevirdiğimde bu sefer kaşları çatılmıştı.

“Sebep?” diyen sesiyle içten gülesim gelmişti, şu aralar bende bu soru ekini çok kullanır olmuştum.

“Çünkü arkadaşlarım.” derken arka plan için başka bir renge geçmiştim.

“Ödevinden daha mı önemli?” dediğinde bakışlarım tuvalin köşesinden ona dönmüştü.

“Fotoğraftan daha detaylı bir çalışma yapabilirim, burada uzak kalıyorum.” dediğimde tam bir şey söylemek için hızla dudaklarını aralamıştı ki ardından aklına her ne geldiyse dudakları tekrar kapanırken derince yutkundu.

“Sen bilirsin.” diyerek pozuna geri dönmüştü ama bakışları hala sertti, umursamadan çizmeye devam ettim. Adamın genel duruşu sertti, benlik olduğunu düşünmüyordum.

“Arhan beyle ne zamandır arkadaşsınız?” diye ortaya bir soru attığımda amacım sadece ortamda bir ses olmasıydı, böyle dümdüz bana bakması daha çok gerilmemi sağlıyordu.

“Otuz yıldır.” demesiyle tuvalde hareket eden fırçam duraksamıştı. Oha! Bu kadar beklemiyordum!

“Baya yakın olmalısınız.” dediğimde derin bir nefes daha almıştı.

“Sanırım.” dediğinde kaşlarım çatılsa da resmime devam etmiştim, otuz senedir arkadaşlardı ve yakın değiller miydi?

“Sohbetinize de doyum olmuyor.” diyerek bakışlarımı tekrar hafifçe ona çevirdiğimde tek kaşı havalanmıştı.

“Çünkü konu açamıyorsun.” demesiyle sinirlerim tekrar gerilirken gözlerimi devirerek tuvale döndüm.

“Siz açın o kadar biliyorsanız.” dediğimde bir süre sessizlik hakim olmuştu.

“Hayatında biri var mı?” dediğinde ani sorusuyla birkaç saniye duraksamıştım, şimdi niye böyle bir şey sormuştu ki?

“Hayır, ya sizin?” derken umursamıyormuş gibi boyamaya devam ediyordum ama bir tarafım cevabı deli gibi merak ediyordu, gerçi evinde ve onun gömleğiyle bu kadar rahat gezmeme ses etmiyorsa olacağını düşünmüyordum. Tabii bir de az önce küçük etkilenme durumu vardı, eğer yavşak değilse hayatında biri olmazdı. Kaşlarım yavaşça çatıldı, yavşak olabilir miydi?

“Hayır, henüz.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılmıştı, bu ne biçim cevaptı? Başım hafifçe yana eğilirken tuvaletin köşesinden ona baktım.

“Henüz derken? Birinden cevap mı bekliyorsunuz?” diye sorarken nedensizce sesim sinirli çıkmıştı, şimdi neye sinirlenmiştim ki? Hayatında birinin olup olmaması beni alakadar etmezdi!

“Saçlarını neden hep düzleştiriyorsun?” diye aniden konuyu değiştirdiğinde bakışlarımı ondan kaçırmak için önüme dönmüştüm, konu asla istemediğim bir yöne evrilmişti.

**

“Ne masalı anlatacaksınız?” diye heyecanlı bir sesle sorduğumda diğer eli saçlarıma giderek hafifçe okşamıştı.

“Kıvırcıkların ne güzelmiş.” diye mırıldanırken dudaklarım kıvrılmıştı, ilk kez biri başımı okşamıştı. Tıpkı arkadaşlarımın babası gibi…

**

Zihnimde çınlayan anıyla gözlerim sıkıca kapanırken senelerce aldığım terapileri hatırlamaya çalıştım, onlar sadece birer anıydı. Derin bir nefes alarak gözlerimi araladığımda elimdeki fırçayı sıktığımı hissetmiştim, hızla elimi gevşeterek resme devam ettim.

“Çünkü sevmiyorum.” derken tekrardan nefes almam gerekmişti, tokam hala onda olduğu için tutamlar ikide bir sıkıştırdığım kulağımın arkasından çıkarak sinirime dokunmaya devam ediyorlardı.

“Neden?” diyen sorusuyla elim duraksarken çenemin kasıldığını hissettim.

“Siz neden babanızı sevmiyorsunuz?” diye aniden dudaklarımdan dökülen soruyla hızla pişman olmuştum, gözlerim hızla kapanırken kendimden utanmıştım. Sonuçta o sadece saç gibi gereksiz bir detayı sormuştu, altında yatan sebebi bilemezdi ama baba nefreti çok bariz bir duyguydu. “Özür dilerim, ben…”

“Taciz ediyordu.” diyerek hızla sözümü bitirmeme izin vermeden cevapladığında bu sefer elimdeki fırça kucağıma düşmüştü. “Başka soru istemiyorum ve eğer acımak gibi bir hata yapacaksan bakışlarını o tuvalin arkasından çıkarma.”

Öylece donakalırken bakışlarımı tuvalin arkasından çıkarmamıştım ama sebebi acımak değildi, gözlerim dolduğu içindi. Onu mu…taciz etmişti babası? Eğer annesini etmiş olsaydı bunu belirtmez miydi? İkimizde benzer acılar mı yaşamıştık?…

Gözlerimden süzülen bir yaş yanağıma doğru yol aldığında bir süre ikimizde sessizce öylece durmuştuk, ne o tek bir kelime etmişti de ben. Zihnimde sormak istediğim bir düzine soru dönerken sadece taslağını bitirdiğim resmime bakıyordum, kendime sorulmasından nefret ettiğim soruları başkasına soramazdım. Buna hakkım yoktu.

Boyalı ellerim hızla yüzüme giderken akan birkaç yaşı silip ayağa kalkmaya çalışmıştım ki kucağıma düşen fırçayı fark etmiştim, fırçanın ucundaki yeşil boya beyaz gömleğe sürülmüştü. Elim hızla fırçaya giderken elime alıp ayaklandığımda bakışlarım çevrede bir ıslak mendil aramıştı ama yoktu.

“Kusura bakmayın, size bir beyaz gömlek borçlandım.” diyerek bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerinin ilk kez bende değilde camda olduğunu görmüştüm, sert bakışları duygudan yoksun gibi duruyordu ama artık anlıyordum. O da benim gibi sert duvarlar çekmek zorunda kalmıştı sadece, buna mecbur bırakılmıştı.

“Gerek yok, yıkanınca geçer.” derken gözlerini bana çevirdiğinde içimde yükselen tek bir istek vardı, senelerdir bana yapılmasını içten içe arzu ettiğim ama kimsenin yapmadığı bir istek…

“Taslak bitti, geri kalanına evde devam ederim.” diyerek fırçalarımı hızla elime alıp çantama ilerlediğimde o da pozunu bozarak ayaklanmıştı.

“Ben bırakırım seni.” dediğinde itiraz etmeye gerek duymadan başımı olumlu anlamda sallamıştım, buradan geri dönüşün nasıl olduğunu bilmezken inatlaşmaya gerek yoktu.

Tuvali de elime alarak çantaya yöneldiğim de zaten ince bir katman halinde çalıştığım için kuruyan boyalarla tuvali rahatça çantaya koyabilmiştim, hemen sonrasında ise ayaklığı da çantama koyduğumda toplanan eşyalarımla bakışlarım yine ateş bakışlara tutunmuştu.

“Koltuğu yerine götürmek için yardım lazım mı?” diyerek sırıttığımda onunda dudakları kıvrılmıştı, nedense artık ona çok daha farklı bakıyordum. Gözümdeki o ukala ve sert tavırların hepsinin bir sebebi oluşmuştu, herkes maskesini farklı seçerdi sonuçta.

“Yastığı taşımak zor olacak ama ben hallederim.” demesiyle hafifçe gülmüştüm.

“O zaman ben üstümü değiştirip geleyim.” dediğimde başını olumlu anlamda sallamasıyla hızla arkamı dönüp yukarı çıkmıştım.

Makineden kurumuş kıyafetlerimi alıp hızlıca giyindikten sonra elimdeki kıyafetleri yatağının üstüne bırakmıştım, çünkü çamaşır makinesi gözüme fazla karmaşık görünmüştü. Geri kalan işlemleri ona bırakıp bakışlarımı odada gezdirdim, salonun aksine krem ve tonlarıyla döşenmişti. Ferah gözüküyordu ama burada da hiç tablo yoktu, oysaki yatağın hemen arkasındaki duvar tam tabloluktu.

Umursamayarak odadan dışarı çıktıktan sonra hızla aşağıya indiğimde kapının yanında beni beklediğini fark etmiştim, suratı asıktı. Az önceki konudan dolayı hala kafası geçmişte olmalıydı. Kalbim onun acısıyla kasılırken kendime bir kez daha kızmıştım, bok vardı da sormuştum o soruyu!

Sessiz adımlarla yanına doğru ilerlediğimde bakışları beni bulurken yavaşça dış kapıyı aralamıştı, yanında duraksayarak hızla ayakkabılarımı giydikten sonra açtığı kapıdan dışarı çıkacaktım ki son anda durup bakışlarımı bu sefer etkisi altına girmekten korkmadan gözlerine çevirdim. O an fark etmiştim, eğer ürkütücü perdenin altına bakarsanız o kadar da korkutucu olmuyordu.

Yavaşça ona doğru attığım bir adımla devamını ve sonrasını düşünmeden hızla kollarımı beline sararak başımı göğsüne yasladım, bunca zaman kimse bana bunu yapmamıştı ama ben ona bu şansı tanımak istemiştim. Çünkü biliyordum, bazen sarılmak en iyi ilaçtı…

Önce kolları donakalsa da hemen sonrasında o da sıkıca bana sarılmıştı. Bir eli belimi diğer eli ise saçlarımı bulduğunda aldığı derin nefesleri saçlarımda hissediyordum, gözlerim kapanırken aslında odunsu kokusunun ne kadar sakinleştirdiğini fark etmiştim. Saçlarımdaki eli hareket ederek tutamları okşadığında ellerim istemsizce üzerindeki ceketi sıkıca kavramıştı.

Gözlerim daha sıkı kapanırken bir süre sonra bedenim elinin hissiyle gevşemeye başlamıştı, bu eylem bu kadar rahatlatan bir şey miydi? Ceketi tutan elim gevşerken bedenim tamamen mayışmaya başlamıştı, sahi ben kaç gecedir doğru düzgün uyumuyordum? Sanırım bedenim en ufak rahatlamada eror vermişti.

“Bu ne içindi?” diyen sesi uzaktan bana ulaşırken zor bela gözlerimi aralamıştım, ayak üstü adamın göğsünde uyuyamazdım! Tamam, hatırı sayılır derecede rahat bir göğsü vardı ama yinede uyumak ayıp olurdu.

“Arkadaşlar birbirine sarılır.” diyerek geriye çekildiğimde benim ellerim hala belinde ve onun elleri ise hala bedenimdeyken bakışlarımız çakışmıştı, bakışlarındaki az önceki dokunluk yok olmuştu. Ateşleri parıldıyordu.

“Arkadaşlar birbirine siz diye hitap etmez.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı.

“O zaman okul dışında tekrar memnun oldum Vidus.” dediğimde dudakları daha çok kıvrılırken o görmek istediğim gamzelerini yine bana bahşetmişti, sahiden bu adamla arkadaş olmak istediğime emin miydim? O esnada ona ilk kez sadece adıyla onun duyabileceği şekilde hitap ettiğimi fark etmiştim, kulağa bir hayli tuhaf geliyordu.

“Memnun oldum Elvin.” dediğinde tam hafifçe gülmüştüm ki bir anda çalan telefonun sesiyle hızla anın büyüsünden kurtularak geriye çekilmiştim, onun telefonu çalıyordu. Maşallah sabahtan beri susmamıştı adamın telefonu!

Onunda elleri benden ayrılırken hızla cebindeki telefonunu çıkardığında kaşları çatılmıştı, bakışları tekrar beni bulduğunda aramayı cevaplamadan hızla kapatıp cebine atmıştı. Özel bir aramaydı demek ki.

“Fanculo! Toplantıyı unuttum.” (Siktir!) diye mırıldanmasıyla kaşlarım havalanmıştı, başta küfür mü etmişti o? Adamın küfürü bile karizmatikti, İtalyanca küfür ediyordu.

“Önemliyse ben kendim giderim.” dediğimde bakışları hızla beni bulurken kaşları çatılmıştı.

“Aklından bile geçirme.” derken başını dışarı doğru uzattı. “Kaan! Buraya gel!” diye birini çağırdığında yanımıza takım elbiseli korumalardan biri gelmişti. “Elvin hanımı istediği yere bırak.” dediğinde adam hızla başını sallayarak arkasını dönüp gitmişti, bakışları asla bana dönmemişti.

“Gerçekten buna hiç gerek yok.” dediğim sırada bana doğru attığı bir adımla tekrar yakınıma gelmişti.

“Sormadım, arabada seni bekliyor.” diyen baskın sesiyle tek kaşım havalanmıştı. “Arkaya otur.” demesiyle bu sefer iki kaşım havalanmıştı.

“O ne öyle özel şöförümmüş gibi.” dediğimde kaşları çatılırken başı hafifçe yana eğildi.

“Dediğimi yap.” derken telefonu tekrar çaldığında sinirle bir nefes almıştı, eli cebine giderken gözleri bendeydi. “Eve varınca yaz bana.” diyerek tekrar aramayı kapatmıştı.

“Siz arkadaşlıktan çok abilik çekmeye başladınız yalnız.” dediğimde tek kaşı imalı bir şekilde havalanmıştı. “Yani sen.” diyerek hızla düzelttiğimde bakışları hala aynıydı, buna takılmamış mıydı yani?

“Bin şu arabaya Elvin.” diyen sert sesiyle hafifçe kıkırdadığımda tam kapıdan çıkacakken son anda salondaki eşyalarım kafama dank etmişti, arkamı dönmeye çalıştığımda iki el hızla omuzlarıma sarılarak buna engel oldu. “Arabada eşyaların.”

Ses etmeden beni yönlendirmesine izin vererek arabanın yanına vardığımızda hızla arka kapıyı açıp binmem için beklemişti, gerçekten korumalarına olan saygısı göz yaşartıcıydı!

Ben arabaya biner binmez kapım kapandıktan sonra eğilip açık camdan bana baktı, ateşleri gözlerimde gezinirken dudakları hafifçe kıvrılmıştı. O esnada çapkın bir ifadeyle göz kırparak geriye çekildiğinde bir an için kalbim teklemişti, derin bir nefes alarak arkama yaslandım.

Ön cama ilerlediğinde korumasına bir şey söyleceğini sanmıştım ama aniden yumruğunun tersini hafif ama ses çıkartacak kadar sert bir şekilde cama vurmasıyla yerimden zıplamıştım ve bu hareketi tam olarak üç kere yapmıştı. Koruma ise hızla alttan bakışlarını Vidus’a çevirerek başıyla onaylamıştı, aralarında bir şifre olmalıydı. Okulda öğretmenim olmasa bir mafya olduğunu bile düşünebilirdim.

Kısa bir süre sonra yola koyulduğumuzda adamın bakışlarının neredeyse dikiz aynasına bile değmediğini fark etmiştim, asla benimle göz göze gelmiyordu. Belli ki korumaların saygısıyla alakalı bir durumdu, çok takılmamaya çalışarak bakışlarımı yola çevirdiğimde her geçen süre gözlerim daha çok ağırlaşıyordu. Bu kadar uykum varken şu anda hiç buluşma falan çekemezdim, elim hızla telefonuma giderken parmaklarım ekranın üzerinde hareket etmişti.

Elvin: Kuzey ben çok yorgunum, yarın gelin. (18.04)

Cevabını beklemeden hızla telefonu kucağıma bırakmıştım ve aradan geçen bir sürenin ardından araba yavaşladığında kısaca yolu tarif etmiştim, o anda bile adam dönüp bakmamıştı. Her ne kadar mantıklı gelse de garipsemeden edemiyordum, gerçi şu birkaç gündür başıma gelmeyen kalmamıştı. Artık garip olaylara alışmalıydım.

Evimin önünde duran arabayla yavaşça kapıyı açıp adama teşekkür ederek çantamı aldığım gibi apartmana doğru ilerlemeye başlamıştım. Merdivenleri yorgun bedenime rağmen hızlıca çıkarken bakışlarım bir anlığına üst kata giden merdivenlere dönmüştü, şu geçenki Emin denen çocuk ne yapıyordu acaba? Ona da geçen gün ayıp etmiştim, sert çıkışmıştım. Bir ara gönlünü alsam iyi olacaktı.

Bakışlarımı tekrar önüme çevirdiğimde hızla kapımı açarak eve girip çantamı bir yere, ayakkabılarımı ve montumu başka bir yere atarak kendimi zor bela salondaki koltuğa bırakmıştım. Uyku öyle tatlı bir şekilde zihnimi gıdıklamaya başlamıştı ki son hatırladığım yandaki battaniyeye sarınıp kendimi karanlığın kollarına bırakmamdı.

~~~~~~~~~

•••

Elimdeki kanlı bıçağı çevirirken başımı hafifçe yana eğip eserime baktım, karşımdaki puşt kanlar içinde kalmıştı. Acı inleyişi odada yankılanırken dudaklarımın kıvrılmasına izin vermiştim, sabahtan beri gergin olan bedenim sonunda birazda olsa gevşemişti. Açılan parmaklarımla elimdeki bıçak sertçe yere düştüğünde şerefsize doğru eğilip bacağına saplı olan bıçağı tuttum.

“Abi…affet…yalvarırım.” diye ağlayan sesiyle dudaklarım daha çok kıvrılırken bıçağı yavaşça etinin içinde döndürmeye başladım.

“Affedeceğim koçum.” derken parmaklarımı dudaklarının üzerine kapatarak sesini kesmiştim. “Ama önce inlemelerini duymam lazım.”

Bıçağı hızla çekip çıkardığımda boğuk inlemesi avucuma çarparken gözleri acıdan kaymaya başlamıştı, hiç beklemeden bu seferde bıçağın sivri ucunu sertçe sağ gözüne sapladığımda yüzüme sıçrayan kanlarını bile umursamadım. Gülüşüm yavaşça solarken bana korkuyla bakan tek gözüne eğildim.

“Hiç. Kimse. Benim. Kadınıma. Dokunamaz!” derken her kelimeyi vurgulayarak söylemiştim, ardından bıçağı sertçe geriye çektiğimde başı hızla öne savrulurken sesi kesilmişti. Aldığım derin nefeslerle ayaklanırken sakince elimi boynuna koyup nabzına baktım, hala az da olsa atıyordu.

Geriye çekilirken elimdeki bıçağın tekrardan yere düşmesini sağlayıp ilerdeki masama doğru adımlamaya başladım, elim alışkın olduğu gibi çekmeceye uzandığında içindeki adrenalin iğnelerinden birini alıp arkamı döndüm. Yerdeki vücut parçalarını umursamadan ilerlerken biraz önce telefonla döverek geberttikten sonra parçalanmış telefonu ağzına soktuğum korumanın üstünden atlayıp sokuk Emin’in karşısına geçtim.

İğneyi sertçe boynuna saplayıp içindeki sıvıyı damarlarına enjekte ettiğimde birkaç dakika sonra sağlam olan tek gözü hızla açılmıştı. Titreyen gözü bana döndüğünde dudaklarım tekrar kıvrılırken başım hafifçe yana eğildi.

“Sana iki seçenek veriyorum, yaşam ve ölüm.” dediğimde tek gözünden süzülen yaşla geriye çekildim. “İki elin, bir gözün ve sikin olmadan yaşamak istiyorsan yaşayabilirsin.” diyerek sırıtmaya devam ettiğimde korku dolu gözü sadece bendeydi. “Ama hızlı olmalısın, minik serçemi özledim.”

Yavaşça yere eğilip bıçaklardan birini elime aldıktan sonra tekrar ona döndüğümde tek gözünün irice açıldığını fark etmiştim, fazla doz adrenalinden kalp krizi geçirmek üzereydi. Söylemiştim, ben affetmezdim…

“Ö…ölüm.” diyen sesiyle başka bir cevaba ihtiyacım yoktu, elimdeki bıçağı hızla boynuna doğru savurduğumda kesilen boynundan kanlar fışkırırken başı önüne düşmüştü.

“Kime yaklaştığına dikkat etmeliydin, belki de kötü bir adama sahiptir.” derken kıvrılan dudaklarımla elimdeki bıçağı yere attım.

Son kez eserime baktığımda gözlerim kısılmıştı, bu sefer iyi oynamıştım. Önce parmaklarını kesip ardından ellerini bileklerinden keserek kolundan ayırmıştım, sonra ise bedenine saplanan bıçaklarla işlem devam etmişti. Bunu kesinlikle hak etmişti, gerçi hak etmeseydi de umrumda olmazdı. Kadınıma dokunma gafletini gösterdiği an ölüm senedini imzalamıştı.

Arkamı döndüğüm sırada yerdeki korumaya gözlerim çarptığında parmağının hareket ettiğini görmemle yavaşça ona yaklaşarak önünde diz çöktüm, bir elim çenesini bulduğunda bayık bakan gözleri beni bulmuştu. Beni asla yapmaması gereken bir yerde defalarca rahatsız etmişti, o telefonu ağzı yerine götüne sokmalıydım.

“Unutma, onun yanındayken rahatsız edilmekten nefret ederim. Konu ne olursa olsun.” diyen sakin ve baskın sesimle zor bela başını olumlu anlamda salladığında gülümseyerek elimi çenesinden çekip ayaklandım, elim belimdeki silahıma gittiğinde hızla düşünmeden çekip alnından vurmuştum. “Ya da unutabilirsin.”

Dudaklarımdaki kıvrımla arkamı dönüp evimin bodrumundaki özel depomdan çıkarak yukarı doğru adımladığımda adamlarımdan biri peşime takılmıştı.

“Abi cesetleri her zamanki gibi mi yok edelim?” diyen adamımla duraksayarak ona döndüğümde korku dolu bakışlarıyla karşılaşmıştım, neyden korkmuştu ki şimdi? Neredeyse kanla yıkanmış gibi gözüken birini ilk defa mı görüyordu?

“Korumayı eritin ama diğerini ormana bırakın.” dediğimde adamın gözleri açılmıştı.

“Ama abi polisler…” dediği sırada ona doğru attığım bir adımla sesi kesilmişti.

“Eğer iz bırakmazsanız polislerle uğraşmayız.” dediğimde hızla başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Emredersin abi.” diyen sesiyle başım hafifçe yana eğildi.

“Güzel.” dedikten sonra hızla arkamı dönüp odama ilerlemiştim, üstümdeki kanlardan hızla kurtulup serçemin yanına gitmek istiyordum. Ona olan bağımlılığım yavaş yavaş gün yüzüne çıkarken bir doz daha almam gerekiyordu.

Hızlıca aldığım duşun ardından üzerime her zamanki gibi bir eşofman altı ve özel dikim büyük sweatlerimden birini geçirdim. Kapüşonunu başıma geçirdikten sonra maskemi de yanıma aldığımda hazırdım, hızla aşağı inerek arabama yöneldim. Her yanım o gibi kokarken derince bir nefes almıştım, acaba ne yapıyordu?

Umarım uyumayı akıl edebilmiştir, biraz daha uyumazsa herhangi bir yerde bayılıp kalacaktı ve bu da benim açığa çıkmam için yeterli bir sebep olurdu. Onu bulamadığım tek bir saniyeyi bile düşünmek istemiyordum.

Gaza daha çok yüklenirken bir sürenin ardından evine vardığımda arabayı görünmeyecek bir yere park edip karşı binasındaki evime doğru adımlamıştım ki bir an için adımlarım duraksadı, bakışlarım alttan onun binasına kaydığında ışıklarının açık olmadığını görmüştüm. Daha eve gelmemiş miydi? Oysaki evinde olduğu haberini almıştım, herkes yanılsa da Ulvi yanılmazdı. Kaşlarım çatılırken karşı binaya girmekten vazgeçip onun binasına doğru adımladım.

Hızla merdivenleri çıkarak kapısının önüne geldiğimde cebimden anahtarları çıkarmıştım ama bir an için tereddüt ettim, eğer uyanıksa benden fazlasıyla korkabilirdi. Yavaşça kapıya yaslandığımda herhangi bir ses duyamamıştım, görürse de artık yapacak bir şey yoktu. İddia ettiği gibi beni bulmuş olurdu ve karşısına çıkardım.

Anahtarı yavaşça deliğe sokarak çevirdiğimde kilitli olmayan kapı anında açılırken kaşlarım daha çok çatılmıştı, siktiğimin kapısını neden kilitlemeden uyumuştu? Hızla içeri girip kapıyı arkamdan yavaşça kapattıktan sonra cebimdeki maskeyi dudaklarımın üzerine geçirip yüzümü gizledim, her ihtimali düşünmekte fayda vardı. Arkamı yavaşça dönerek eve baktığımda koltukta gördüğüm bedenle gergin omuzlarım hızla gevşerken dudaklarım kıvrılmıştı, koltukta uyuyakalmıştı serçem.

Ses yapmamaları için ayakkabılarımı çıkartıp yanına doğru adımladığımda pencerenin yine açık olduğunu görmemle gözlerimi devirip cama ilerledim, üzerine iterek kapattıktan sonra tekrar ona döndüğümde yanağını bastırdığı yastık yüzünden dudaklarının tatlı bir şekilde büzüştüğünü görmüştüm.

Sikeyim! Neden bu kadar tatlı gözükmek zorundaydı? Ve neden bu kadar yasaktı? Benim olmalıydı, sadece benim…

Yanına yaklaşarak dizlerimin üzerine çöktüğümde daha da yakınımda olan yüzünü izlemeye başlamıştım, kahve ve yeşilin karışımı olan hareleri kapalıyken hayat daha fazla çekilmez oluyordu. Güzel bir dünyada yaşadığıma inanmak için gözlerine ihtiyacım vardı. Gözlerine, sesine, kokusuna…kısacası ona ihtiyacım vardı.

Yüzüne düşen bir tutamı yavaşça kenara ittiğimde bir süre buklelerinden elimi çekmemiştim, saçları hala açık ve kıvırcıktı. Dudaklarım daha çok kıvrılırken maskemi aşağıya indirerek nefesimi tutup ona yaklaştım, tatlı vanilya kokusunun ciğerlerime dolması için boynuna yaklaştığımda derin bir nefes almıştım. Her saniye bu kadar yakınında olmak için nelerimi vermezdim.

“Mia bella.” diye mırıldanan sesimle yerinden hafifçe kıpırdadığında yavaşça geri çekilip bakışlarımı yüzüne çevirdim, hala derin bir uykudaydı.

Dudaklarımdaki gülümseme daha çok büyürken sakince ayaklanıp bakışlarımı bedeninde gezdirdim, koltukta iki büklüm yatmaya devam ederse her yeri tutulurdu. Başımı yana yatırarak bakışlarımı tekrar güzel yüzüne çevirdim, sanırım küçük bir yardımım dokunabilirdi. Ona uzanıp minik bedenini yavaşça kollarıma aldığımda kaşlarım hızla çatıldı, kilo vermişti yine.

Sinirle nefesimi vererek odasına ilerlemeye başladığım sırada aniden göğsüme sürtünerek derin bir nefes alan serçemle bedenim uyarılmıştı, bu kadar küçük bir hareketle tahrik olamazdım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatıp burnumu saçlarına yaslayarak derin bir nefes aldığım sırada göğsümdeki başı yavaşça boynuma doğru hareket edip burnunu boynuma yaslamıştı.

Çenem dahil olmak üzere tüm bedenim kasılırken başımdan düşen kapüşonum şu an son düşündüğüm detay bile değildi, tek odaklanabildiğim boynuma çarpan sıcak nefesiydi. Ahlak yoksunu zihnim hızla teoriler üreterek sahnelerini gözümün önüne getirse de tüm gücümü kullanıp bacaklarımı hareket ettirdim, hızla odasına girdiğimde beklemeden yatağına yönelip narin bedenini yavaşça yatağa bıraktım.

Kollarımı geri çekerek tam doğrulmuştum ki aniden yakamda hissettiğim küçük bir elle bakışlarım gözlerine çıkmıştı ama kapalıydı, uyku sersemiyle mi bana tutunmuştu? Bu ne anlama geliyordu? Sikik Fuoco’yla derhal buluşup sormam gerekiyordu, bu işleri aniden benden daha iyi bilir olmuştu.

Elini yavaşça tutup yakamdan çektiğimde bu sefer parmakları hızla elime sarılırken hareket eden dudaklarıyla öylece kalakaldım.

“Gitme.” diyen mırıltısıyla gözlerim sıkıca kapanırken ona yaklaşıp saçlarına hissedilmeyecek kadar küçük bir öpücük bırakmıştım. Şimdi olmazdı, önce onun bana karşı hisleri olmalıydı. Bir anda karşısına çıkıp onu zorlayamazdım, yapmamalıydım!

“Söz veriyorum bunu tekrar söylediğinde bir daha asla yanından ayrılmayacağım.” diyen fısıltımla beraber tekrar küçük bir öpücük bırakarak elimi parmaklarının arasından kurtarıp hızla üzerini örttükten sonra beklemeden evden ayrılmıştım, bedenim tahrik olmanın etkisiyle hala gerginken kalbim ise kalmamı istediği halde onu bıraktığım için beni yakıp kavuruyordu.

Evden çıkarken kapıyı arkamdan kilitlemeyi ihmal etmemiştim, Ulvi her an kapısında nöbet tutsa da işimi tamamen şansa bırakamazdım. Anahtarları tekrar cebime koyarken zihnimde çınlayan detayla dudaklarım kıvrılmıştı, acaba her ay cebindeki karta kira parasını yatırdığını bilse ne yapardı?

Evet, o hariç çevresindeki her şeyin sahibi bendim ve yakında onun bana sahip olduğu gibi bende ona sahip olacaktım…

~~~~~~~~~~~

Elvin N. Varnalı…

Gözüme vuran güneş ışığıyla bakışlarım aralanırken kıvrılan dudaklarımla sırt üstü dönerek güzelce gerinmiştim, bu kadar güzel uyumayalı gerçekten kaç gün olmuştu? Asla hatırlamıyordum ama çok iyi geldiği su götürmez bir gerçekti. Zihnimde çınlayan rüyamdaki sesle kollarımı geriye uzatarak tekrar gerindim, rüyamda boğuk bir ses ‘mia bella’ diye fısıldamıştı. Yüzünü hatırlamıyordum ama sesi hala zihnimde çok netti.

Yatakta diğer tarafa döndüğümde bu sefer öylece kalakalmıştım, ben ne ara yatağa gelmiştim?! Akşam eve geldiğimde kendimi koltuğa bıraktığımı hatırlıyordum ama gerisi yoktu, uykulu halimle üşüyüp odaya gelmiş olmalıydım. En azından bunun gerçek olması için her türlü tanrıya dua edebilirdim, diğer bir seçeneği düşünmek bile istemiyordum.

Hızla kalktığım yatakla salona doğru adımlarken bakışlarım çevrede telefonumu aradığında koltuğun üstünde olduğunu görmüştüm, en son attığım yerdeydi. Bu dudaklarımın kıvrılmasını sağlamıştı, eve biri girmiş olsaydı onunda yeri değişmez miydi? Şahsen ben birine takıntılı olan bir sapık olsam ilk telefonunu kurcalardım, o yüzden biraz daha rahat olabilirdim.

Elime aldığım telefonla ekrandan birkaç mesaj bana göz kırparken bunlardan birinin müstakbel sapığımdan olduğunu görmüştüm.

Resimlerimin adamı: Günaydınn :) (09.30)

Neredeyse bir saat kadar önce yazmıştı bu mesajı, tek kaşım havalanırken bir süre mesaja baktıktan sonra ne olursa olsun diyerek parmaklarımın klavye de gezinmesine izin verdim.

Elvin: Günaydın (10.34)

Telefonu tekrardan kenara bıraktığım sırada kendime güzel bir kahvaltı hazırlamak gelmişti içimden, evde bir ses olsun diye televizyonu açarak mutfağa yöneldim. Haber kanalı arkada dönerken yumurtaları çıkartıp bir kaseye kırdıktan sonra güzelce çırpmıştım, ardından onu bir kenara bırakıp dünden beri susuz kalarak sızlayan boğazımla köşedeki sürahiye ve bardağa uzanmıştım.

Su doldurduğum bardağı elime alarak televizyonun karşısına geçtiğimde ekranda gördüğüm resimle öylece kalakaldım.

“Ailesinin iki gündür haber alamadığı iddialarına yönelik arama emri çıkartılan Emin Kocayürek dün gece itibariyle ormanlık alanda ölü bulundu…”

Tüm enerji sanki bedenimden yok olurken yere düşen bardağın sesi zihnimde çınlamıştı, Emin öldürülmüş müydü? Daha geçen gün karşımda canlı bir şekilde duran adamın ceset torbasındaki hali ekranda çınlarken öylece televizyona bakıyordum.

Neden içimden bir ses bu durumda bana mesaj atan adamın parmağı olduğunu söylüyordu?…

~~~~~~~~~~

Veee bölüm sonu!!!

Yazarken ben bile soluksuz kaldım canlarım, sizde durumlar nasıl??? ;)

Vidus’um neler yapıyorsun böyleee?? Sen böyle bize yaklaşırsan olmaz kiiii :)))

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce Çiçek Vidus hakkında ilgi çekici bir şey bulabilmiş midir???

Sizce resimlerin adamı Kuzey olabilir mi???

Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.

Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

4 yorum