~Bölüm Şarkıları~
Zeynep Bastık~Bayılıyorum
Aisu~Bal Gibi
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!
Nasılsınız bakalımmm???
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERİ VE YORUMLARI atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!! 😞
GERÇEKTEN İHMAL ETMEYİN VE LÜTFEN BEĞENİN!!
Bu arada wp kanalımızda mevcuttur, herhangi bir aksi durumda oradan bildiri yapıyorum. Link Instagram adresimde, buradan link atamıyorum. Bölüm sonunda sosyal medya hesaplarım yazıyor…
“Tenin tenime, yakışırız biz böyle. Gel üzerime, çekinmeden öp sende…”diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥☀️
~~~~~~~~~~
Neden her mutluluğun bir sonu vardı? Sonsuz mutluluk mümkün değil miydi? Hayatım sona eren mutluluklarımın ardından bakmakla geçmişken tam değiştiğini düşündüğüm anda kader tekrardan bir yerden çıkıp bana gülmeye başlamıştı, neden böyle olmak zorundaydı? Mutluluğumun yerini hızla devralan korkuyla tüm bedenim buz keserken bütün lanet anılar gözlerimin önündeki anı geçidine akın etmişti.
On yaşındayken o lanet anımdan önce de güzel bir gün geçirmiştim, tek tük olan arkadaşlarımla yurtta oyunlar oynamıştım ama sonra tüm hayatım yerle bir olmuştu. Bunun ardından onun vurulduğu günde çok mutluyduk ve sonrasında yaşanılanlarla kalbim acıdan paramparça oldu. Şimdi de bu, neden benim mutlu olmaya hakkım yoktu? Neden her mutlu olduğumda kader bana karşı çıkıyordu? Neden…
Haftalar önceki o tanıdık korku tekrardan damarlarımda gezinirken üstümdeki gelinliğin kumaşını sıkıca yumruklarımın arasına hapsetmiştim. Vidus gitmişti, beni bir koruma yığını arasına bırakıp daha yoğun bakımdan kurtulalı günler olmasına rağmen birinin peşine takılmıştı. Hissettiğim telaş boğazıma bir yumru misali otururken tüm nefesimi kesiyor ve düşünme yetimi elimden alıyordu, ona yine zarar gelecekti…
“Kahretsin…” diye bir mırıltı dudaklarımdan zor bela dökülürken gözlerim korkuyla irileşmişti.
Gözlerimin önünden kanla kaplı bedeni bir an olsun ayrılmazken sanki gördüğüm tüm kabusları aynı anda yaşıyor gibi hissediyordum. Yumruklarıma hapsettiğim gelinliği daha sıkı kavrarken üstümden yırtıp atmak istiyordum, her şey bu saçma düğünün suçuydu. Eğer evde ve güvenli yerimizde olsaydık ona tekrar zarar gelmezdi, buna izin verdiğim için ise en büyük suçlu bendim.
O…o benim yüzümden zarar görecekti, zaten hep böyle olmamış mıydı…
Zihnime akın eden sesler bir an olsun susmazken hepsi birbirine karışmıştı, adeta düşünme yetimi kaybetmiştim. Gözlerimden birer damla yaş yanaklarıma doğru süzülürken öylece kapıya bakmaya devam ediyordum. Ne bekliyordum ki? Çıkıp hepsi bir şakaydı demesini mi? Hayatımız hiçbir zaman bir şaka olmayacaktı ve ben bilerek bu hayatı seçmiştim. Onun her defasında benim yüzümden acı çektiğini bile bile bu hayata tamam demiştim, tek zaafı olduğumu bilerek onu sevmiştim.
Belki… belki de babam her zaman haklıydı, benim başından beri ölmem gerekiyordu…
Çevremden gelen sesleri her ne kadar duysamda zihnimdeki sesler öyle yoğundu ki tepki veremiyordum, tek yaptığım öylece kapıya bakmaktı. Onu kurtarabileceğim bir yol olmalıydı, böylece tek başına tehlikenin içine atlamasına izin mi verecektim? O zaman bu nasıl bir sevgi olurdu? Hayır, ona zarar gelmesine bir daha izin veremezdim.
“Mme Alina!” (Alina Hanım!) diye bağıran bir sesle birlikte omuzlarım sertçe sarsıldığında düşünce karmaşam bıçak misali kesilirken karşıma geçip ellerini bu seferde yanaklarıma sarmıştı. “Respirez profondément, c'est bien.” (Derin bir nefes alın, o iyi.) diyen kadınla kaşlarım çatılmıştı, ne dediği hakkında en ufak bir fikrim yokken sakinleşemiyordum.
Hemen ardından kadın derin bir nefes alıp beni serbest bıraktıktan sonra cebinden telefonunu çıkardı, sonrasında birkaç yere tıklayarak bir şeyler yazmıştı. Telefonunun ekranına bana çevirdiğinde bunun bir çeviri programı olduğunu anlamıştım , mantıklı bir hareketti ama hala o kadar gergindim ki tepki veremiyordum.
‘Kuzgun bey gayet iyi, hemen dönecek. Korkmayın, bizim güvencemiz altındasınız.’
Okuduğum yazıyla yaşanan her şey beynimin içinde çınladı. Bakışlarım yavaşça kıza dönerken sinir dalgaları yavaştan korkumun çevresini sarmaya başlamıştı, Vidus yine ve yine benim için kendini tehlikeye atmıştı. Yapma dediğim halde bunu yapmıştı ve beni burada rehin gibi bir başıma bırakıp gitmişti. Ne sanıyordu, benim öylece durup onu bekleyeceğimi mi? Rüyasında görebilirdi. Hızla kızın elinden telefonunu çekip alarak bende bir şeyler yazmaya başladım.
‘Çıkarın beni buradan!’
Telefonu tekrar kıza uzattığımda kız yazdığımı okur okumaz başını olumsuz anlamda sallamış ve yazmaya başlamıştı. Bir süre sonra ekranı tekrar bana göstermişti.
‘Bizim görevimiz sizi korumak Alina hanım ve Kuzgun beyin özel emriyle buradan çıkmanız yasak, lütfen ısrar etmeyin.’
Okuduğum yazıyla sinirim bedenimi daha çok sararken tam cevap yazmak için telefona uzanmıştım ki kız hızla geriye çekilip telefonunu tekrardan cebine attı, hemen ardından ise arkasını dönüp koruma kalabalığının içine karışmıştı. Kaşlarım daha çok çatılırken yerimde tepinmek istiyordum, sahiden beni burada tutsak edip kendisini belaya atmıştı!
Bir elim sinirle enseme giderken az önceki kal gelen halimden tamamen arınmak için bir süre derin nefesler alarak etrafımı izledim. Bakışlarım çevrede dolanırken herhangi bir açık arıyordum, ne olursa olsun öylece kendisini tek başına belaya atmasına izin vermezdim. Muhakkak bir yerden kaçış olmalıydı, yoksa bile bulurdum. Sonuçta asıl mesleğim buydu ve paslansam bile işimde iyi olduğumu biliyordum. Çalmak ve kaçmak benim için her zaman bebek oyuncağı olmuştu, şimdi de olacaktı.
Bakışlarım hemen yan tarafımızdaki camlarda takılı kaldı, boydan boya uzanan camların arkasında balkona benzer yerler vardı ve çokta yüksekte sayılmazdık. En fazla bir kat yukarıdaydık, atlanılabilecek bir yükseklikti. Derin bir nefes aldıktan sonra göğsümde hala var olan yumru ve bedenimde gezinen sinirimle camlara doğru adımladım. Bir elim hızla karnımı bulurken yavaşça okşamıştım.
Merak etme bebeğim, babayı alacağız…
Önünde durduğum camla çevreye bakındığımda geldiğimiz yol olduğunu fark etmiştim ve içeri girerken gördüğüm kadarıyla kilisenin diğer tarafındaki yol çıkmaz sokağa çıkıyordu, yani tek alternatif burası kalıyordu. Kovalarken buradan gitmiş olmalıydı ve bende tam olarak onu yapacaktım. Evet, belki bu yaptığım aptallıktı. Hamile halimle karışmamam gereken bir aksiyondu ama onunda hamile karısını ardında bırakıp karışmaması gereken bir hamleydi, bu durumda oldukça eşittik.
Önümdeki camın kolunu çevirerek açıp balkon gibi olan kısma çıktığımda bir yandanda arkamı dinliyordum, kimse bana doğru yönelmemişti. Sanırım sadece hava alacağımı düşünmüşlerdi, sonuçta kimse buradan atlayacak kadar delirdiğimi düşünmüyordu. Oldukça yanılmışlardı, bende akıl namına hiçbir şey kalmamıştı. Bakışlarım hafifçe aşağıya doğru kaydı, çokta yüksek sayılmazdı. Daha çok yüksek giriş gibi bir yerdeydik.
Kendime düşünmek için bile fırsat vermeden hızla gelinliğimi kaldırarak tek bacağımı balkon demirinin diğer tarafına attım. Bunu yapmamla arkamda oluşan adım sesleriyle adeta bir gürültü kopmuştu, umursamadan hızlıca diğer bacağımı da atıp kendimi aşağıya bıraktım. Tabi bunu yaparken ayağımdaki topukluları hiç hesaba katmamıştım, yere temas eder etmez dengemi sağlayamadığım için sertçe dizlerimin üstüne taş zemine çakıldım.
Gelinliğimin etekleri de hala kollarımın arasında olduğu için yere çarpan dizlerim acı içinde sızlasada umursamadan ayaklanıp koşmaya başladım, kaybedecek zamanım yoktu. Ardımdan gelen seslerle omzumun üstünden arkama bakmamla daha çok hızlanmam bir olmuştu, koruma yığını benim aksime daha çevik bir şekilde balkondan atlayıp peşime takılmışlardı. Hızla önüme dönerken bir yandanda çevreme bakınıyordum, sokağın ilerisinde yol sağ tarafa doğru dönüyordu.
O esnada karnıma giren hafif bir sancıyla bir elim tekrardan karnımı bulurken hafifçe okşadım, sakinleşmeye ihtiyacım vardı ve bunun için tek bir kişinin yanımda olması gerekiyordu. Onun dışında sakinleşmem mümkün değildi, yanımda ve tek parça olmalıydı.
Sokak kıvrımına geldiğim sırada hızla dönüp koşmaya devam ederken omzumun üstünden arkamı kolladığımda korumaların hala takip ettiklerini görmüştüm. Benim kadar hızlı değillerdi ama bu yetişemeyecekleri anlamına gelmezdi, daha da hızlanmam gerekiyordu. Tam bunu yerine getirmek için daha çok hızlanmayı düşünürken önüme dönmüştüm ki bedenim sertçe başka bir bedene tosladı.
İri kollar hızla belime sarılırken aldığım derin nefesler sayesinde odunsu koku ciğerlerime tanıdık bir hisle birlikte akın etmişti. Çarpmanın etkisiyle göğsüne yaslanan ellerim beyaz ceketinin kenarlarını kavrarken dolu gözlerim yavaşça ateş bakışlarıyla buluştu, buradaydı. Buradaydı ve yine beni yakalamıştı, her zaman olduğu gibi beni bulmuştu. Rahatlık sinsi bir virüs misali üstüme çökerken dudaklarım hafifçe kıvrıldı, o iyiydi. Ona bir zarar gelmemişti.
“Nereye böyle mia bella?” diyen sesiyle zihnimi saran rahatlama bulutu hızla yok olurken gülüşüm aynı hızla solmuştu.
Kaşlarım çatılırken az önce yok olan sinirim daha da artmış bir şekilde hızla geri döndü. Beni bırakıp kendini yine tehlikeye atmıştı, beni hamile halimle bırakıp ölüme koşmuştu!
“Ebenin amına!” diye bağırmamla kaşları havalanırken başını hafifçe yana yatırmıştı. “Bırak beni, çabuk bırak!” derken bir yandanda beni bırakması için onu göğsünden iterek ara ara vuruyordum.
“Sen sakinleşmeden olmaz.” diyen sesiyle sinirlerim daha çok gerilirken göğsüne çarpan ellerim sertçe yakasını kavradı.
“Ne sakinleşmesinden bahsediyorsun Vidus?!” diye haykırırken mantığım çoktan devre dışı kalmıştı, tamamen korkmuş kalbimin emrindeydim. “Yine beni kurtarmak için kendini tehlikeye attın, yine beni korumaların arasında bırakıp ne olduğu belli olmayan bir boku kovalamaya gittin!” diye bağırırken tuttuğum yakalarından onu kendime çekip yüzlerimizi aynı hizaya getirmiştim. “Bizi bırakıp yine ölüme koştun aptal herif!” derken gözlerimden akan damlalar yanaklarıma doğru süzülmüştü.
“Serçem…”
“KES SESİNİ!” diyen haykırışımla beraber onu tekrar itsemde yine de bırakmamış, tam aksine alnını alnıma yaslamıştı.
“Sana bir söz verdim mia bella, sizi yalnız bırakıp bu hayattan göçmeyeceğim dedim ve ben sözümü ne olursa olsun tutarım.” demesine rağmen soğumayan içimle gözlerine bakmaktan kaçınarak başımı yana çevirdim.
“Beni bir daha korkutmayacağını da söylemiştin, belli ki sözlerini tutmuyorsun. Boşa verme.” dediğim sırada belimden ayrılan elleri yanaklarımı bulurken başımı kendine çevirmişti.
“Özür dilerim mia bella, buna korkacağına tahmin edemedim.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılırken hissettiğim hayal kırıklığıyla ona bakmıştım.
“Kim olduğu belli olmayan birinin peşine tek başına takıldın, beni o boktan yere tutsak edip gittin Vidus ve korkacağımı tahmin mi edemedin?” derken gözlerim telaşla beni izleyen ateş bakışlarına tutunmuştu.
“Benim peşimden gelen korumaları görmedin mi serçem?” diyen naif sesiyle anlam veremeyerek ona bakmıştım ki başıyla arkasını işaret ettiğinde bakışlarım ardında bekleyen neredeyse ona yakın korumayla çakıştı. “Sana verdiğim hiçbir sözü çiğnemem mia bella ve senelerimi kocaman ailemle geçirmedikçe bu hayattan göçmeye hiç niyetim yok.” dediği sırada bakışlarım tekrar ona döndüğünde düşünmeye çalışmıştım.
İçerideki korumalar yanına gitmemişti ama kilisenin kapısıda koruma kaynıyordu ve ben onları tamamen unutmuştum. Telaştan aklımı öyle çok kaybetmiştim ki düşünmek için bile kendime fırsat vermemiştim, tek düşündüğüm onu hemen kurtarmak olmuştu. Tekrardan kanlı bedenini kollarımın arasında görmekten öyle çok korkmuştum ki elim ayağım birbirine girmişti.
“Yinede bu gitmediğin anlamına gelmez.” derken az önceki sinirim yavaş yavaş yok olmaya başlamıştı.
“İyiyim ben bebeğim.” diyen mırıltısıyla burnumun ucuna küçük bir öpücük bırakmıştı. “Seni korkuttuğum için çok özür dilerim mia bella, ben korumaları aldığımı görürsün sanmıştım. Affet beni karım.” derken bu seferde yanağımı öptüğünde içimde sinir namına bir şey kalmamıştı, sanırım biraz abartmıştım…
“Bir daha söylemeden yapma.” diye mırıldanırken dudaklarım büzülmüştü, tıpkı küçük bir kız çocuğu gibi gözüktüğüme emindim.
“Çok ani gelişti bu sefer mia bella, yoksa ben hiç sana söylemeden gider miyim?” diyen nazik ve ılımlı sesiyle omzumu silkmiştim. “Affedildim mi acaba minik serçem?” derken havalanan kaşlarıyla gülümseyerek gözlerime baktığında kendimi tutamayarak gülmüştüm.
“İki sinir olmamıza bile izin vermiyorsun.” dememle gülüşü daha çok büyümüştü.
“Üzülmene dayanamayorum serçem.” derken yanağımdaki eli yavaşça tenimi okşamıştı. “Gözlerinden akan her bir inci tanesine kurban olurken nasıl buna izin veririm canımın içi?” dediğinde hafifçe gülerek bakışlarımı kaçırmıştım ki başımı çevirip tekrar ona bakmamı sağladı. “Okyanusları ayırma benden.”
“Üzülmemi istemiyorsan sende yanımdan hiç ayrılma.” diyerek son dediğini atlamıştım, böyle gözlerimin en içine bakarken nasıl gözlerine odaklanabilirdim ki? Beni hızlıca etkisi altına alıyordu, büyücü gıcığın tekiydi!
“Tamam güzelim, tamam birtanem. Yine böyle bir olay yaşarsakta söz veriyorum açıklayacağım.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı.
“Açıklama, direk gitme. Korumaları yolla sadece.” dememle hafifçe gülerken aniden dudaklarıma küçük bir öpücük bırakmıştı.
“Keşke şu an ne kadar tatlı olduğunun farkında olsan mia bella.” demesiyle sertçe göğsüne vurmuştum.
“Lafı çevirme Vidus, gitmeyeceksin.” dediğimde başını hızla olumlu anlamda sallamıştı.
“Emredersiniz komutanım.” diyen gür sesiyle bu sefer gülen ben olmuştum, şebeğin tekiydi! “Affedildiğime göre bende bir şey sorabilir miyim mia bella?” diyen naif sesiyle başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Sen bunca korumayı nasıl atlattın?” demesiyle zihnimde alarm çanları çalmaya başlamıştı, ben o detayı tamamen unutmuştum. Arkamızda hala korumalar bekliyor olmalıydılar.
“Hünerlerimi küçümseme.” diyerek güldüğümde onun benim aksime gözleri kısılırken hafifçe geri çekilip ellerini tekrardan belime indirmişti.
“Pour expliquer!” (Anlat!) diye bağırmasıyla kaşlarım havalanırken ne dediğini anlamaya çalışmıştım ki arkamdaki korumalardan birinin sesi duyuldu.
“Monsieur Kuzgun a soudainement sauté du balcon, nous n'avons pas compris ce qui s'est passé.” (Aniden balkondan atladı Kuzgun Bey, bizde anlayamadık.) diyen koruma artık her ne dediyse Vidus’un gözleri irice açılmıştı.
“Sen balkondan mı atladın?!” diyen gür sesiyle derince yutkunmam gerekmişti, sanırım bir ufak sıçmıştım. Gözlerim omzumun üstünden az önceki konuşan korumaya döndüğünde ona ters bakışlarımı yollamayı ihmal etmemiştim.
“İspiyoncu.” diyen mırıltımla koruma bakışlarını kaçırmıştı ki çeneme sarılan parmaklar beni hızla tekrar kendisine çevirmişti.
“Bu ne demek Niran, bu halinle nasıl atlarsın?” diyen sert sesiyle bir an ağlayasım gelmişti, niye adımla seslenmişti ki şimdi?
“Ya çok yüksek bir yer değildi, senin boyun kadar anca vardı.” diyerek hızla savunmaya geçip az önceki cümlesini duymazdan gelmiştim.
“Yani yüksekti, ben kısa bir adam mıyım mia bella?” dediğinde bakışlarım yavaşça onu boydan boya süzmüştü.
“Doğru, seninde maşallahın var.” dememle derin bir nefes alıp hızla belimi kavramıştı.
“Hemen hastaneye gidiyoruz.” diyerek tam yürüyecekken hızla kolundan yakalamıştım.
“Saçmalama Vidus, iyiyim ben. Sancım bile yok.” dediğimde bakışları bana dönerken yüzümde gezinmişti. “Gerçekten alçak bir yerdi sevgilim, biz iyiyiz.” diyerek yavru köpek bakışlarımla ona yaklaştığımda aklı karışmış gibi bakışlarını önüne çevirip öylece çevresine bakmıştı.
“Sancın olur olmaz söyleyeceksin ama.” dediğinde hızla karşısına geçip görüş açısına girmiştim, sonuçta okyanusları ayırma demişti.
“O iş bende babacık.” dediğimde dudakları tam kıvrılacakken kendini tutmuştu.
“Bir yerin yaralandı mı peki?” demesiyle dizlerim kendilerini hatırlatırcasına sızlamışlardı.
“Yoo, hayır.” derken sırıtmıştım ki bana inanmaz bakışlar atmıştı.
“Neren yaralandı mia bella?” dediğinde bu sefer benim gözlerim kısılmıştı, ben neden bu adamı bir türlü inandıramıyordum?!
“Yara yok dedim ya Vidus.” dememle derin bir nefes alıp tekrar çevresine bakındı.
Hemen sonrasında aniden dünyam ters dönmüştü. Şok içinde karşımdaki kalçasıyla bakışırken beynim sarsılmanın etkisiyle anlam verememişti, omzuna mı atmıştı o beni?
“Préparez la voiture!” (Arabayı hazırlayın!) diye haykırırken yürümeye başlamıştı.
“Vidus!” diye bağırırken kalkmaya çalışmak için tam sırtına dokunacakken yaraları zihnimde sızlamıştı ve elimi hemen geri indirmiştim. “Vidus çıldırdın mı? Yaraların hala iyileşmedi be adam!” derken bacaklarımı hareket ettirerek elinden kurtulmaya çalışmıştım ama bacaklarımı kollarıyla sıkıca kavrayıp hareket alanımı kısıtlamıştı.
“Umarım dediğin gibi yaralanmamışsındır mia bella, yoksa bu gece elimden çekeceğin var.” dediği sırada aniden kalçama çarpan eliyle dudaklarımdan küçük bir çığlık kaçmıştı.
“Vidus, sırtın acıyacak.” derken kendimi olabildiğince sırtından uzak tutmaya çalışıyordum.
“Uslu durursan bir şey olmaz.” demesiyle gözlerimi devirerek bende elimi kalçasına çarpmıştım ki elim acımıştı, gerçekten göründüğü gibi sıkı bir kalçası vardı!
“Taştan oyulma sanki adam.” diye acıyan elimi sallarken ağzımın içinde konuşmuştum.
“Taş gibi olan şu an başka bir yer mia bella.” dediğinde anladığım detayla kasıklarım sızlamıştı. Gıcık herif, iki kelimesiyle etkiliyordu!
O sırada aşağı çekilmem ve kendimi arabanın içinde bulmam bir olmuştu, adam sanki oyuncak bebekmişim gibi beni öylece oradan oraya taşıyordu. Onun için hiç ağırlığım yok gibiydi. Bu duruma gülerken o da yanıma geçip oturduğunda kapılar kapanmış ve şoför hızlıca yola koyulmuştu, şoförü gördüğümüz aradaki bölme ise hala kapalıydı. Bakışlarım yavaşça Vidus’a döndüğünde onun gözlerinin bedenimde olduğunu görmüştüm, sanki herhangi bir hasar arıyordu.
“İyiyim dedim Vidus.” dediğimde bakışları gözlerime çıkarken bedeni bana doğru dönmüştü.
“Ben seni gözlerinden anlarım mia bella, bir yerin acımış ve bana söylemekten kaçıyorsun.” dediğinde dizlerim tekrar zihnimde çınlasada o kadar büyütülecek bir şey yoktu ama bunu ona söylersem kesin büyütecekti, en iyisi onun taktiğini kullanarak akıl dağıtmaktı.
“Hmm! Demek gözlerimden anlarsın.” derken dudaklarımdaki sırıtışımla ona dönerek daha çok yaklaştım. “Şimdi ne görüyorsun peki?” diyen fısıltımla yüzüne yaklaştığımda kısılan ateş bakışları dudaklarıma çarpmıştı.
“Beni böyle kandırabileceğini mi sanıyorsun mia bella?” diyen boğuk sesiyle o da bana yaklaştığında sıcak nefesi tenime çarpmıştı.
“Kandırmak istemiyorum ki.” derken yavaşça kulağına doğru yaklaşıp bir elimi ise diğer yanağına yaslamıştım. “Sadece seni istiyorum.” diye fısıldamamla yutkunuşunu duymuştum.
“Niran…” diyen boğuk mırıltısı bedenimde bir elektrik akımı misali gezinirken aynı yavaşlıkta tekrar yüzlerimizi karşı karşıya getirmiştim.
“Bugün ismimi fazla kullanır oldun sanki.” dememle dudakları hafifçe kıvrılırken bir kolunu arkamdaki koltuğun sırtına doğru uzatıp diğer elini de belime yerleştirerek beni daha çok kendisine çekmişti.
“Niran’ım.” diyen boğuk ve hırıltılı sesiyle kalbim sanki yeteri kadar hızlı değilmiş gibi daha çok hızlanmıştı. “Bu ismini ne kadar sevdiğimi biliyorsun mia bella, kime ait olduğunu göstermesine bayılıyorum.” demesiyle tek kaşım imalı bir edayla havalanmıştı.
“Öyle mi? Kime aitmişim ben?” derken sesim düşündüğümden bile daha etkileyici duyulmuştu.
Kızıl gözleri kısılırken koltuğun gıcırtısı kulaklarımı doldurmuştu, eli yaslı olan koltuğu kavramış olmalıydı. Bakışlarım yüzünde gezinirken şakaklarından akan ter damlasını ve boynundaki belirginleşen damarını fark etmiştim, kendini o kadar çok kasıyordu ki bedeninin gerginliği dışarıdan bile belli oluyordu ve şu anda o bedeni rahatlatmak için delice bir istek duyuyordum.
Gözlerinde gezinen bakışlarımla boğazım kururken derince yutkunmam gerekmişti. Bedenim adeta duyduğu istekle yanarken nefeslerim daha da hızlanmıştı, ne oluyordu bana? Aylarım her saniye onu arzulamakla geçmişti ama hiçbirinde bu kadar kontrolümü kaybetmemiştim, şimdi neden bu denli delirmiş gibi onu istiyordum? Hormonlar bu kadar çok mu etkiliyordu?
“Kime aitsin sen mia bella?” diyen kalın sesi beynimin içinde çınlarken tekrardan yutkunmuştum. “Söyle, hatta haykır.” dediği sırada kuruyan dudaklarımı ıslatmak için hafifçe dilimi çıkartıp dudaklarımı yalamıştım.
Gözlerimdeki bakışları hızla dudaklarıma kayarken elinin altındaki koltuk daha çok gıcırdamıştı, belimdeki elinin ise yavaştan titrediğini hissediyor gibiydim ama zerre umrumda değildi. Şu an ona olan isteğimden başka hiçbir şey düşünemiyordum, sanki hemen su içmezsem susuzluktan ölecekmişim gibi hissettiren bir duygu karmaşası içindeydim. Bu istekle elim ayağım bile buz keserken dudaklarına atılmak istiyordum.
“Soruma cevap ver mia bella?” derken burnunu burnuma dokundurduğunda hızla bir nefes almıştım.
“Vi…Vidus…” diye mırıldanırken sesimin titremesine engel olamamıştım. “Canım çok fena bir şey istiyor.” dememle Vidus’un şaşkın bakışları gözlerime kayarken hızla hafifçe geri çekilip gülmeye başlamıştı ama ben hala aynı şekilde ona bakıyordum, şimdi neye gülüyordu ki? Burada delirmek üzereydim!
“Sahiden şu an mı aşerdin bebeğim?” derken gülen yüzü ve gamzeleriyle bana döndüğünde içimdeki istek daha da artmıştı.
Bir saniye, ne demişti o? Aşermek mi? Kaşlarım hafifçe çatılırken hızla boynuna inen elimi geri çektiğimde tırnaklarımı tenine geçirdiğimi yeni fark etmiştim, bu hareketimle birkaç saniyeliğine gözleri kapanırken derin bir nefes aldığında ben ise hızla önüme dönmüştüm. Şimdi bu hissettiğim şey aşerme denen şeyse ben onu mu aşermiştim? Gerçekten ilk aşerdiğim şey kocam mı olmuştu?!
Ellerim karnımı bulurken tekrardan istekle yutkunmuştum, hala istiyordum ve hiç sakinleşecek gibi durmuyordum. Parmağımla hafifçe karnımı dürtmeye başladım, sonuçta asıl isteyen o değil miydi? Bu düşüncemle kendi kendime gözlerimi devirmek istemiştim, fasulye tanesi kadar bebeğim nasıl bir şey isteyebilirdi ki?! Ahh, sanırım kafayı yiyordum!
“Ne çekti bakalım canın serçem? Hemen alalım.” diyen sesiyle cevap vermeden öylece karşıma bakmaya devam etmiştim ki çenemi bulan parmakları yüzümü yavaşça kendisine çevirdiğinde karşı koymamıştım. “Bunda utanılacak bir şey yok birtanem, bebeğimizin canı istemiş sonuçta.” derken dudaklarını yanağıma bastırdığında inlememek için kendimi zor tutmuştum. “Neyi aşermiş benim güzeller güzeli karım? Söyle bakalım.” demesiyle gözlerim ateş bakışlarına tutunduğunda daha fazla kendimi tutamamıştım.
Dudaklarım sertçe dudaklarına yaslanırken ensesine sarılan ellerimle onu daha çok kendime çekmek ister gibi saçlarını kavramıştım. Alt dudağını dudaklarımın arasına hapsederek tüm açlığımla emerken kendimi geriye doğru bırakıp koltuğa doğru yarım bir şekilde uzanmıştım, hala onu da sıkı sıkıya tutmaya devam ettiğim için üstüme uzandığında belimden ayrılan eli yandaki cama sertçe yaslanmıştı. Diğer eli ise hala koltuğun sırt kısmındaydı, sıkıca kavramıştı.
Benim ise bir elim sert omuzlarında gezinirken diğeri hala saçlarını kavrıyordu, sanki bırakırsam çekilecek gibi sıkı sıkıya tutuyordum. Ölümüne ona bağlıymışım da giderse son nefesimi verecekmişim gibi dudaklarından yaşam soluğumu alıyordum. Dişlerimle dudaklarımın arasındaki dudağını çekiştirerek bıraktığımda boğazdan gelen hırıltısı ateş misali kasıklarıma çarparak tüm bedenimi kavurmuştu.
“Seni.” diyen boğuk mırıltımla gözleri gözlerime çarptığında içlerinde yanan ateşleri izlemem için bana fırsat vermişti.
“Ah! Fanculo, mia bella.” (Siktir, güzelim.) diyen hırıltılı sesiyle dudakları hızla tekrardan dudaklarıma yaslanırken derince bir öpücük bırakmıştı. “Mi scuso in anticipo per quello che sto per fare.” (Şimdiden yapacaklarım için özür dilerim.) derken çeneme öpücük bırakarak aşağıya inmeye başladığında derince yutkunmuştum.
“Imm! Türkçe Vidus, Türkçe söyle.” diye nefes nefese kalmış bir şekilde konuştuğumda açıkta kalan göğüslerimin üstüne bir öpücük bırakıp tekrar görüş açıma gelmişti.
“O güzel teninin her bir santiminin tadına bakmadan seni bırakmayacağım için şimdiden özür dilerim mia bella.” derken boğuk sesinden bile yayılan arzuyu hissedebiliyordum. “Artık kendimi ben bile durduramam.” dediğinde dudaklarımda cilveli bir gülüş belirmişti.
“Asla durma o zaman.” dememle hırıltılı bir nefes almıştı.
“Bugün beni zorlamaya yemin mi ettin mia bella?” demesiyle şen kahkaham arabanın içinde çınlamıştı.
“Hani seni kandıramazdım?” dediğimde onunda gözleri kısılırken dudaklarını dudaklarıma sürtmüştü.
“Demek öyle, o zaman sana kötü bir haberim var hırçın serçem.” derken oldukça yakınımda olan ateş bakışları gözlerime odaklanmıştı, göz bebekleri öyle çok irileşmişti ki kızıl harelerini göremiyordum. “Araba durdu.” diyen fısıltısına rağmen gözlerimi gözlerinden ayıramamıştım, etkisine bir kez girince çıkmak çok zordu. “Hadi sana aşerdiğini verelim, hırçın serçem.” dedikten dudaklarıma hızlıca bir öpücük bırakıp aniden geri çekildiğinde bir süre öylece yarı uzanır bir şekilde kalakalmıştım.
Kasıklarım sızlarken midem ve kalbim deli gibi kasılıyordu, canım öyle çok onu istiyordu ki kendimi azgın hayat kadınları gibi hissediyordum. Böyle düşününce de aklıma Kuzey gelmişti, en son Vidus yoğun bakımdayken yanıma gelmişti ama sonra her şey çok hızlı gelişince daha konuşamamıştık. Müsait olduğum ilk an onu aramayı aklımın bir köşesine not ederek derin bir nefes alıp oturur pozisyona geçmiştim, bakışlarım Vidus’a döndüğünde şoförle bir şeyler konuştuğunu görmüştüm.
Kısa süre içinde ise arabaya doğru eğildi, iki elini de beni kucağına almak ister gibi uzatmasıyla sertçe en yakınımdaki eline vurmuştum. Sanki sakatmışım gibi her saniye beni kucağında gezdirmek istiyordu. Tamam, bu benimde çok hoşuma gidiyordu ama zaten zor bela hormonlarımı tuttuğum bir evrede bu hareketi bana pekte yardımcı olmuyordu. Aklımı kaybetmişim gibi hissediyordum, adamın üstüne atlamamak için kendimi zor tutuyordum. Şaka gibiydi!
“Çek o elini Vidus, tüm oteli kucağındaki benle dolaşamazsın.” dememle bir eli kapının üstüne yaslanırken eğilip bakışlarını bana çevirmişti, tek kaşı havalanırken başı hafifçe yana eğildi.
“Emin misin?” diyen sesiyle kaşlarım çatılırken işaret parmağımı ona doğru salladım.
“Hayır dedim Vidus.” dememle bakışları parmağıma kayarken dudakları kıvrılmıştı.
“Öyle olsun bakalım.” derken elini uzatmıştı. “Buna iznim var mı peki signora?” dediğinde gözlerimi devirirken gülerek elini tutup bende dışarı çıkmıştım.
“Ay! İnanamıyorum, gerçekten sensin. Vidus!” diye cırlayan bir kadın sesiyle gülüşüm yavaşça solarken aynı yavaşlıkla bakışlarım koşarak bize doğru gelen şahsiyete kaymıştı, çakma sarışın bir şahsiyet!
Platin sarısı saçları, beyaz teni ve uzun boyuyla manken denilecek kadar güzeldi. Üstündeki dar ve mini elbisesi bedenine yapışmış bir haldeyken ayaklarındaki hatırı sayılır uzunluktaki topuklularıyla hala koşmaya devam ediyordu, kimdi bu yelloz ve kocamı nereden tanıyordu?!
“Hadi, içeri geçelim biz.” diyen Vidus ileri atılmıştı ki tuttuğum elini sertçe geri çektiğimde duraksamak zorunda kalmıştı.
“Dur durduğun yerde.” diyen sert sesimle eş zamanlı olarak bakışlarım koşmaya devam eden kıza kaymıştı.
“Yemin ederim tanımıyorum mia bella.” dediğinde ters bakışlarım ona çevrilmişti.
“O seni baya iyi tanıyor gibi ama.” dediğim sırada kız önümüzde duraksamıştı.
“Ay! Dünya ne kadar küçük, dimi ama?!” diye hala cırlamaya devam eden kız Vidus’a sarılmak için atılmıştı ki Vidus hızla geri çekilmişti, kız bu hareketine her ne kadar bozulsada asla ara vermeden konuşmaya devam ediyordu. “Sen ne kadar çok değişmişsin, aman tanrım! Kocaman olmuşsun.” diyerek Vidus’u süzmesiyle adeta sağ gözüm sinirden seğirmeye başlamıştı, buradaki kocaman sıfatı asla yaşına gelmemişti!
Bu çabuk eriyen peynir kendini ne sanıyordu? Ben burada üstümdeki gelinliğimle görünmez mi olmuştum, bu rahatlıkta neyin nesiydi? Tutmayın beni, ben bu orospuyu boğacaktım!
“Ama tabiki de o güzel gözlerinden seni hemen tanıdım, hala çok zekiyim değil mi?” diyen tiz sesi kafamın içinde işkence çektirir gibi çınlarken tırnaklarımı tuttuğum Vidus’un eline geçirmiştim.
“Kimsin bilmiyorum ve umrumda da değil.” diyen Vidus’un sert sesiyle kız sinir bozucu bir şekilde kıkırdamıştı. “Gidebiliriz karıcığım.” demesine rağmen kızın bakışları asla bana dönmüyordu, kahrolası gelinliğimi bile umursamamıştı!
“Ay! Çok normal şekerim, neredeyse on beş sene falan olmuştur.” diyerek yine beni umursamadan tekrar Vidus’u süzmüştü. “Ama ben o geceyi hiç unutama…” dediği sırada sinirim artık son raddeye ulaşırken cümlesi yüzüne çarpan tokadımla kesilmişti.
“Ulan orospu!” diye bağırırken sertçe Vidus’un elini bırakıp kıza atılarak o çakma saçlarına yapışmıştım, bir elim saçlarına dolanıp çekerken diğer elim ise sertçe çenesini buldu. “Seni öyle bir sikerim ki unutulmaz anlarında ilke beni yazarsın, anladın mı lan?!” diyerek sertçe itmemle ayağındaki topuklular yüzünden yere yapışmıştı.
Sinirden tüm bedenim titrerken hızla ona doğru atılıp üstüne çıktım, dizlerimi kollarına yaslayarak karşı çıkmasına engel olduktan sonra yumruk yaptığım elimi birkaç kez yüzüne geçirdim. Çığlıkları kulaklarıma her ne kadar ninni gibi gelsede tırnaklarımı yanağına geçirecek şekilde elimi dudaklarının üstüne kapattım, yabancı bir ülkede polislerle uğraşmak istemiyordum.
“Bunu görüyor musun?” derken yüzük olan elimi havaya kaldırıp göz hizasına getirdiğimde başını korkuyla olumlu anlamda sallamıştı. “O benim, yalnızca benim ve senin gibi bir bokun beni görmezden gelip kocama sulanmasına izin verir miyim sanıyorsun?” dememle gözleri korkudan daha çok irileşmişti. “Seni öldürürüm, duydun mu?” dediğimde başını hızla olumlu anlamda sallamıştı.
“Monsieur, devrions-nous arrêter cela?” (Efendim, durduralım mı?) diye arkadan gelen sesleri umursamadan kıza doğru eğildim.
“Stres atıyor karım, dokunmayın.” diyerek Fransızcaya Türkçe karşılık veren Vidus’la dudaklarım kıvrılırken tırnaklarımı daha çok kızın tenine geçirdim.
“Şimdi buradan siktir olup gideceksin ve eğer bir daha değil onun adını anmak, o sürtük zihninden geçirirsen bile seni bulurum.” dediğim sırada elimi ağzından çekerek parmağımdaki yüzüğümü içeri doğru çevirmiştim. “Seni bulurum ve doğduğun ana pişman ederim.” derken elim sertçe yüzüne çarptığında yüzük yanağını boydan boya çizmişti. “ANLADIN MI LAN BENİ!” diye haykırmamla yüzünden akan kanlarla başını olumlu anlamda sallarken ağlamaya başlamıştı.
Hala derin soluklar alırken son kez yüzüne tükürüp üstünden kalkmıştım ama sinirim hiç geçmiş gibi durmuyordu.
“Unutma, cehenneme bir kez bulaşırsan bir daha çıkamazsın.” diyerek aldığım derin nefeslerle çevreme bakınmıştım ki gözlerimi sıkıca kapatıp açarken ellerim iki yanımda yumruk oldu. “Of! Sikeyim polisleri.” derken tüm sinirle kafasına bir tekme geçirdiğimde gözleri kapanırken başı yana düşmüştü.
Umursamadan üstünden geçerek otele doğru yürümeye başladığımda ardımdan gelen güçlü ayak sesini de duymuştum.
“Jetez ça quelque part.” (Atın şunu bir yere.) diyen Vidus’un gür sesiyle eş zamanlı olarak otele girdiğimde herkesin benden kaçtığını fark etmiştim, sanırım herkes oturup izlemişti ve bu da zerre umrumda değildi.
Asansöre doğru hızla adımlarken her ne kadar o son hamle sinirlerime biraz daha iyi gelsede sakinleşemiyordum. Vidus’la o kız ne yaşamıştı da o kaşar hala unutamamıştı? Aklımda dönüp duruyordu. Tamam, Vidus iyi sevişirdi. Hatta iyiden öteydi belki ama yine de unutulmayacak kadar mıydı? Of! Bilmiyordum ve kıskançlığımdan adeta kudurmak üzereydim!
Sertçe asansörün düğmesine basarken bir yandanda ayağımla yerde ritim tutuyordum, keşke Vidus’un silahını alıp o orospunun kafasına sıksaydım. Öyle bir içimde kalmıştı ki anlatamazdım. Beni bile görmezden gelip gözlerimin önünde kocama asılmıştı kaşar, sahi ne sanmıştı? Beni bırakıp bir gece yarısı ona gideceğini mi? Siktir! Düşüncesi bile iğrençti!
O sırada gelen boş asansörle hızla içeri girdiğimde o da peşimden gelerek tuşlara basmıştı, bakışlarımı onun aksi yönüne çevirerek kollarımı göğsümde bağlamıştım ki hareket eden asansör daha bizim kata çıkmadan durdu. Hemen ardından belime sarılan kollarıyla karşıma geçtiğinde hala ona bakmaktan kaçınıyordum. Biliyordum, bir suçu yoktu. Benden çok önce yaşanmış bir olaydı ama yine de kendime söz geçiremiyordum.
“Bu kadar gerginlik yeter mia bella, sakinleşmen lazım.” diyen sesini duymazdan gelmiştim ki yanağımda hissettiğim dudaklarıyla hızlanan kalbime engel olamadım. “Kıskanman aşırı hoşuma gidiyor ama sakinleş artık bebeğim, lütfen.” derken dudaklarını bu seferde çeneme bastırmıştı. “Kime ait olduğunu ne güzel gösterdin öyle, küçük cehennemim benim.” diyerek dudaklarını boynuma bastırdığında derin bir nefes almıştım.
“Kimdi o?” derken bile bedenim çoktan gevşemişti, bu adama sinirli bile kalınmıyordu!
“Hatırlamıyorum bile serçem, sadece tek gecelik bir şey olmalı.” diyerek yüzünü yüzümün hizasına getirirken çenemi bulan parmakları başımı nazikçe kendisine çevirmişti. “Yemin ederim seni tanımadan önceydi mia bella, sana aşık olduktan sonra hayatıma kimseyi almadım. Hiçbir anlamda.” derken ciddi olduğu her halinden belliydi ve ona inanıyordum ama kaşar kız sinirlerimi bozmuştu.
“Sarışındı.” diye mırıldanırken dudaklarım büzüldüğünde kaşları hafifçe çatıldı.
“Umrumda değil.” derken sesi netti. “Senin haricindeki tüm kadınlar midemi bulandırıyor mia bella.” demesiyle istemsizce kuruyan boğazım yüzünden derince yutkunmuştum, arabadaki o his geri geliyordu.
“Sana güveniyorum.” derken ellerim üstündeki beyaz ceketin yakalarını bulmuştu. “Ama aksi olursa cehennemin tadına bakarsın.” diyen sesim sertti.
“Aksi mümkün değil mia bella.” dediği sırada burnunu burnuma dokundururken dudakları kıvrılmıştı. “Ama beni cehennemle tehdit edemezsin, ben o tada aşığım.” demesiyle benimde dudaklarım kıvrılırken ellerim yavaşça ensesine çıkmıştı.
“Aferin sana kocam.” diyen cilveli sesimle hafifçe gülmüştü.
“Kocan yesin seni.” derken dudaklarını boynuma yasladığında bende gülerek ona sarılmıştım.
Tekrar ve tekrar anlamıştım, o kesinlikle en doğru adamdı…
~~~~~~~~~~~~
Maria Korkmaz…
Odamda her zamanki gibi otururken az önce yaşadığım tedirginlik yüzünden hala gerdindim. Ablamın düğününü izlerken aniden olay çıkmıştı ve yayın hızla kesilmişti, aradığım kimseyede bir süre ulaşamamıştım ve neredeyse aklımı kaybedecektim. Otelden çıkıp uçağa gitmeme çok az kalmıştı ki abim aramıştı, Vidus eniştem ona mesaj atmış ve iyi olduklarını iletmişti ama o süreye kadar kalbim adeta boğazımda atmıştı.
Şimdi ise abimin inatla beni evine davet etmesini reddediyordum ama vazgeçmemeye inat etmişti. Onunla denk gelmek istemiyordum, bunu anlamak neden bu kadar zordu? Gerçi anlamamaları için hala kapımda durmasına izin vermiştim, hatta ben otele geçtiğim sırada hızla peşime takılmış ve defalarca kez kapımı çalarak konuşmak istediğini söylemişti ama kulaklıklarımı takarak onu duymazdan gelmiştim. Yüzünü bile görmek istemiyordum.
“Neye inat ediyorsun Maria? Kimsesiz gibi tek başına otel odasında mı kalacaksın?” diyen abimle gözlerimi devirerek arkama yaslandım.
“Ne alakası var abi? Daha geçen gün sendeydim.” dediğim sırada bakışlarım kapıya kaymıştı, bir saat kadar önce baktığımda hala durmaya devam ediyordu.
Neredeyse iki gündür kapımdan ayrılmamıştı ve geceleri ara ara uyandığımda bile orada olduğunu görmüştüm, hiç uyumamış mıydı? Normalde iki kişi kaldıklarında dönüşümlü olarak uyurlardı ama şimdi diğerini gönderdiği için tek kalmıştı, arada uyusa bile yorgun olmalıydı.
“Daha fazla itiraz dinleyemeyeceğim Maria, kalk ve buraya gel.” diyen abim cevap vermeme bile izin vermeden telefonu yüzüme kapattığında oflayarak koltuğa uzanmıştım, şimdi ben yine onu mu görecektim?
Aptal kalbim yine hızlandığında kendi kendime gözlerimi devirerek hızla yerimden kalkıp kapıya doğru adımladım. Delikten dışarı baktığımda hemen kapının karşısındaki duvara yaslanmış bir şekilde kapıya doğru baktığını görmemle hızla sanki beni görmüş gibi geri çekilmiştim, bir elim istemsizce maraton koşan kalbimi bulurken derince yutkunmuştum. Bu adamda ne vardı da beni bu kadar etkiliyordu?
“Non dire sciocchezze, Maria.” (Saçmalama Maria.) diye mırıldanarak arkamı döndüğüm gibi odama gitmiştim, abim gıcığı yüzünden mecburen hazırlanacaktım.
Dolabımın önüne gecip altıma bir tayt, üstüme de kazak alıp kalçamla kapağını kapatmıştım. Esasında malikanedeyken bunları giymem yasaktı, bir mafya karısının her zaman şık görünmesi gerektiği için hep elbiselerle gezmek zorundaydım. Elimdekilere bakarken gülerek onları yatağın üstüne atıp üstümü çıkarmaya başlamıştım ki elim tam altımdaki şortun beline gittiği sırada açılan kapımın sesi dairemi doldurmuştu, gözlerim irice açılırken hızla çekmeceme koştum.
İçindeki silahımı aldığım gibi hızla emniyetini kapatıp kapıya nişan almıştım ki yandan çıkan Han’la bedenim istemsizce rahatlamıştı ama tam o anda üstümde sadece siyah sütyenim olduğu gerçeği zihnimde acı bir şekilde çınladı. Neyseki bundan utanacak değildim, sonuçta bikiniden ne farkı vardı ki?
“Çok pardon.” diyen Han umursuyor olacak ki hızla arkasını döndüğünde silahın emniyetini tekrar açarak aşağı indirdim.
“Senin burada ne işin var, tak diye nasıl daireme girersin stupido?!” (…aptal!) diye bağırmamla başı hafifçe yana dönmüştü.
“Daha az önce sesin gelirken soyunduğunu tahmin edemedim, özür dilerim.” demesiyle yok olan resmiyete takınmıştım.
“Resmiyetini takın ve defol dairemden.” diyen sert sesimle derin bir nefes aldığında iri omuzları sanki daha da irileşmişti.
“Konuşmamız gerek Maria hanım, lütfen izin verin.” dediğinde gözlerimi devirerek yandaki kazağıma uzanıp hızla üzerime geçirirken silahımı da yatağa atmıştım.
“Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok.” derken altımdaki şortumu da indirmiştim. “Abime gidiyoruz, git ve arabayı hazırla.” diyerek pantolonuma uzanıp hızla giyinmiştim.
“Ama Maria…” diyerek bana dönmüştü ki telefonu hızla cümlesini bölmüştü, cebinden çıkardığı telefonunun ekranına baktığında derince yutkunarak cevapladı. “Emredin efendim.” diyen sesiyle bizimkilerden biri olduğunu anlamıştım. “Tabi efendim, hemen geliyoruz.” diyerek telefonu kapattığında onu umursamadan arkamı dönüp kenardan montumu ve çantamı almıştın. “Ulvi beydi arayan, sizi götürmemi söyledi.”
“Emrini yerine getir o zaman.” derken son kez telefonumu da alıp ona döndüm. “Sonuçta işin bu.” diyerek ona doğru yönelip tam yanından geçecekken kolunu önüme uzatarak bana izin vermedi.
“Kov beni.” diyen sesiyle kaşlarım çatılırken bakışlarım ona dönmüştü. “Hemen şu an kov beni, lütfen.” dediğinde gözlerimi devirerek önüme dönmüştüm.
“Görmeye bile tahammülünün olmaması zerre umrumda değil, çok istiyorsan git bunu asıl patronuna söyle.” derken önümdeki kolunun altından geçip hızlı adımlarla kapıya yöneldikten sonra kenardaki kulaklığımı alıp başıma geçirmiştim.
Artık beni nasıl görmek istemiyorsa onu kovmam için yalvarıyordu ve ben hala böyle bir adamdan etkileniyordum, gerçekten salağın tekiydim. Kapının yanındaki ayakkabılarımı giyerken telefonumdan yüksek sesli bir şarkı açmayı da ihmal etmemiştim, artık bende onu duymak istemiyordum. Bence gayet eşitlenmiştik.
Kapıdan çıktığım gibi asansörü es geçerek merdivenlere yönelecektim ki en üst katta olduğumuz bilgisi dank etmişti ve mecburen asansöre yönelip bindim, bunca katı merdivenlerden inemezdim. Peşimden o da bindikten sonra düğmeye bastığında asansör hareket etmeye başlamıştı. Her ne kadar ona bakmasamda yanımdaki bedeni yüzünden yan gözle bana baktığını görebiliyordum ama umursamadan karşıma bakmaya devam ettim.
Bu davranışımın aslında çok saçma olduğunu biliyordum, çünkü adam bana umut adına bir şey vermemişti ve ben ona aşık falan değildim ama bu şekilde kaçmasını gerektirecek bir şey de yapmamıştım. İki gündür düşünüyordum, belki de olay hiç benimle alakalı değildi. Patronun kardeşini korumak zorlu bir görev olmalıydı ve o bu kadar zora gelmek istemiyordu, belki olan tek şey buydu. Ben fazla üstüme alınıyordum.
Sonunda girişe gelen asansörle hızla önden çıkarak çıkışa doğru yöneldim, o ise yine peşimden geliyordu. Tıpkı olması gerektiği gibi, bir koruma gibi…
Otelden ayrılarak kapının önüne getirilmiş olan arabayla Han hızla arka tarafın kapısını açtığında ona hiç bakmadan açtığı yerden arabaya binmiştim, arkamdan kapımı kapatıp öndeki sürücü yerine geçti. Bakışlarımı cama çevirerek yol boyunca ne önüme dönmüştüm, ne de kulaklıklarımı çıkarmıştım. İkimizde sadece susmuştuk. Bu iyiydi, kov beni saçmalıklarını dinlemek istemiyordum.
En sonunda duran arabayla yine tek kelime etmeden inerek eve yöneldim. Çıkardığım kulaklarımla onunda kapısının açıldığını ve adım seslerini duymuştum ama yine umursamadan hızla evin kapısına doğru adımladım, elimi sertçe kapıya çarparak beklemeye başlamıştım ki tutulan kolumla ters bakışlarım ona dönmüştü.
“Lütfen Maria hanım, kovun beni.” demesiyle sinirlerim daha çok bozulurken kolumu sertçe kendime çeksemde bırakmamıştı.
“Kovmuyorum ya, kovmuyorum. Bir kes artık.” diyen sesimle eş zamanlı olarak kapı açıldığı anda kolumu hızla bırakmıştı, gözlerimi devirerek alaycı bir şekilde güldüm. “Korkak.” diye fısıldarken gülümseyerek abime yöneldim.
“Hoşgeldin boncuğum.” diyerek beni kollarının arasına alan abimle sıkıca ona sarılmıştım, ailem varken bir erkeğe ne gerek vardı ki? Onlar bana yeterdi.
“Hoşbulduk abim.” dedim ağız dolusu bir sevgiyle.
“Bu arada annem geçen olanları anlattı Han, sağol. İşini layıkıyla yapmışsın.” diyen abimle göğsüne yaslı başım hafifçe ona doğru döndüğünde derince yutkunduğunu görmüştüm.
Onunda bakışları bana dönerken dudakları sanki bir şey söyleyecek gibi aralanmıştı ama sonra tekrar kapanmış ve yine yutkunmuştu, sanki o söyleyeceği cümleyi yutmuştu.
“İşim bu.” dedikten sonra hızla arkasını dönüp gitmişti.
“Neyi var bunun?” diyen abimle geri çekilirken derin bir nefes almıştım.
“Bilmem, özel hayatı sıkıntılı herhalde.” diyerek abimin yanından geçip eve yöneldim.
“Sende de var bir haller.” diyen abim yanıma yetişip kolunu omzuma atmıştı.
“Ablama bir şey oldu diye ödüm bokuma karıştı abi, ondan dolayı olabilir mi?” dememle abim beni daha çok kendine çekip dudaklarını başıma bastırmıştı.
“Sakin boncuğum, ikisi de çok iyi. Sadece bizim Vidus malı yine ortalığı germiş, hepsi bu.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Annemle yengem nerede?” diye etrafıma bakındığımda abim ikimizi de mutfağa yönlendirmişti.
“Bahçeyle uğraşıyorlar, sen geç yanlarına. Benim birkaç işim var.” dediğinde başımı tekrardan olumlu anlamda sallayarak mutfaktan bahçeye açılan kapıdan çıkmıştım.
Arka bahçeye doğru adımlarken karşıma çıkan kış bahçesi gibi gözüken yerle kaşlarım havalanmıştı ki bahçenin diğer ucundaki Nilüfer yengem ve annem bana döndüklerinde şaşkınlıkla camdan yapılma kocaman kapalı bahçeyi göstermiştim, daha önce geldiğimde bunu hiç fark etmemiştim.
“Gir bir bak, çok güzel oldu! Bizde şunları ekip geliyoruz.” diye seslenen yengemle gülerek başımı olumlu anlamda sallayıp kış bahçesinin içine girmiştim.
Kaşlarım duyduğum hayranlıkla havalanırken çevremdeki rengarenk çiçeklere bakmıştım, hepsi çok güzeldi. Çiçeklerin ortasındaki boşlukta ise bir şömine ve koltuklar vardı, her şey aşık olunası derece de mükemmeldi. Dudaklarımdaki gülümsemeyle tam koltuklara yönelmiştim ki çalan telefonumla duraksayıp cebimden çıkarmıştım ki gördüğüm alan koduyla kalbim telaşla kasıldı, İtalya'dan aranıyordum.
Kuruyan boğazımla bir süre ekrana bakarken derin bir nefes almıştım, kimin aradığı malumdu ve asla açmak istemiyordum ama belki de önemli bir durum vardır diye mecburen cevaplayarak kulağıma yasladım.
“Ah! Güzel Maria’m, merhaba.” diyen iğrenç sesiyle tahminimde yanılmamıştım, arayan Murat’tı.
“Ne istiyorsun lan?” diyen sert sesimle gülmeye başladığında telefonu tutan elim sıkılaşmıştı.
“Ne kadar da ayıp, o kötü ablan seni iyice kendine benzetmiş.” demesiyle gözlerimi devirmiştim.
“Kötü olan bir tek sensin.” dediğimde derin bir nefes almıştı. “Niye aradın beni?” derken bir elim koltuğa tutunmuştu.
“Seni özledim Maria’m.” dediğinde midem adeta ağzıma gelmişti.
“Kes lan yalakalığı.” dedim sert bir sesle.
“O ablan senin aklını bulan…”
“Ne saçmalıyorsun lan?!” diye bağırarak hızla sözünü kesmiştim. “Seni buradaki herkesten daha iyi tanıyorum ben, senelerce yanında olan bendim amca. Unuttun mu?” derken alaycı bir şekilde gülmüştüm. “Pardon baba.” dememle o da gülmüştü, yüzsüz herif!
“Evet, benim en iyi kızım sensin Maria.” dediğinde gidip onu ellerimle boğma isteğimi daha da körüklemişti. “Sonuçta bunca sene sana baktım, bunun bir karşılığı olmalı.” demesiyle sinirden koltuktaki elimi saçıma atarak çekiştirdim.
“Ulan hayatımı çaldın benden, senin yüzünden ben öz ablamla düşman oldum şerefsiz. Bir de hala gelmiş karşılık mı bekliyorsun? Senin hak ettiğin tek karşılık o olmayan kalbine boşaltılan bir şarjör.” diyen sert sesimle bir süre susmuştu.
“Yani o evdeki ajanım olmazsın öyle mi? Seni sevmediklerini bile bile onlarla mı olacaksın? Ah, ne kadar acınası.” demesiyle kan adeta beynime sıçramıştı.
“Ölürümde senin maşan olmam Murat, defol artık hayatımızdan.” diyerek tam kapatacakken gelen sesiyle duraksadım.
“Dur, o bebek mağazasında ne yapıyordun? Yoksa ablan hamile mi?” demesiyle korku tüm bedenimi sararken gözlerim kapanmıştı, ne ablamı ne de yeğenimi tehlikeye atamazdım.
“Hayır, hamile olan benim.” diyen net sesimle gözlerim aralandı, eğer aksini iddia etseydim bir şekilde arayıp bulurdu ama hedef şaşırtırsam onu yavaşlatırdım.
“Ne, bu yaşta kimin piçine hamile kaldın lan?! Biliyordum ama ben, buradan çıktığın an böyle bir orospuluk…” diye bağırmasını umursamadan telefonu hızla yüzüne kapattım.
Birkaç yaş gözümden süzülürken elimin tersiyle hızla silerek kendimi zor bela dışarı atmıştım, umarım bu yaptığım ablamı kurtarırdı. Az önce bilerek ölüm fermanımı imzalamıştım, La familia da evlilik öncesi hamilelik ölüm emri demekti ve ben bunu kendi ağzımla itiraf etmiştim. Gerçi ne fark ederdi ki, bu olmadan öncede beni öldürmeye çalışan bir babam vardı. Şimdi ne güzel bir sebebi olmuş olurdu.
“Maria…hanım!” diye seslenen Han’la gözlerimi devirerek karşıdan bana doğru gelen bedenine baktım.
“Ne istiyorsun yine, ne?!” diye bağırdığımda bunu daha çok arayan şerefsize söylemek ister gibi söylemiştim.
“Ağladın mı sen?” demesiyle gözlerim tekrar dolarken bakışlarımı kaçırmıştım.
“Şunu yapma işte bana.” dediğimde önümde duraksamıştı.
“Neyi?” diyen sesiyle sert bakışlarım tekrar ona dönmüştü.
“Umrunda olmamasına rağmen ilgiliymiş gibi davranma. Evet, abimle olan konuşmanı duydum Han. Bana yan gözle bakacak bir şerefsiz olmadığını biliyorum, tamam mı? Rahat ettin mi?” dediğimde sanki siyah bakışları daha çok kararmıştı.
“Peki bu neden umrunda?” dediğinde sinirden gülesim gelmişti.
“Çünkü senelerini sikik bir malikane duvarları arasında geçirmiş bir cahilim ve karşıma çıkan ilk erkekten etkilendim.” dememle hızla bana doğru bir adım daha atmasıyla geri çekilecekken parmağını pantolonumun beline geçirip beni kendisine çekmişti.
“Yalvarırım kov beni.” diyen boğuk sesiyle kalbim adeta paramparça olurken sertçe göğsünden geri itmiştim ama kıpırdamamıştı bile.
“Defol, tamam mı? Kovuldun Han, kovuyorum seni! Yüzümü görmekten kurtuldun, defolup gide…”
Aniden dudaklarıma yaslanan dudaklarıyla cümlem yarıda kesilirken öylece kalakalmıştım, işte bunu hiç beklemiyordum…
~~~~~~~~~~~~~~
Veeee bölüm sonuuu!!!
Yeni çiftimiz hayırlı uğurlu olsun diyelim mi!!!
Yalnız Maria’ma da helal olsun, çok tatlı bir kardeş oldu…
Peki ya bu bölüm Niran’ıma ne demeli, şu yellozu dövdüğünde hepimiz bir rahatladık değil mi???
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Maria’dan destek alamayan Murat ne yapacak???
Sizce Ulvi Han’ı öğrenirse ne olur???
Son olarak sizce Niran Vidus’un elinden kurtulabilecek mi??? ;)
Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.
Ayrıca WP KANALIMI da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥☀️
