İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 42 · 33 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 42

41. MICİZENİN KIYAMETİ

~Bölüm Şarkıları~

Müslüm Gürses~Gel Bahtımın Kar Beyazı

Dedublüman~Belki

Hadise~Biz Burdayız

Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!

Nasılsınız bakalımmm???

Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERİ VE YORUMLARI atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!! 😞

GERÇEKTEN İHMAL ETMEYİN VE LÜTFEN BEĞENİN!!

“Hasretin bir kurşun gibi, delip geçer yüreğimi. Sensiz geçen her gecemi zehir eder bu yalnızlık, gel… Sensiz geçen her gecemi zehir eder bu yalnızlık, gel…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Hayat tuhaf bir karmaşaydı. Bir yanda acıyla kavrulan bedenler varken diğer yanda mutluluktan havaya uçanlar kol geziyordu, hayatın her zaman çifte standartları oluyordu. Bir kişinin kıyameti başkasının mucizesi olabiliyordu ve buna kaderden başkasının gücü yetmiyordu. Peki ya sizce kaderin yolunu değiştirmek mümkün müydü? Mucize sandıkları olay esasında onların kıyameti olabilir miydi?

Cengo sessizce koltukta otururken adeta gözlerinin feri gitmişti. Polisten kaçmayı becerebilmişti ama hayatında ilk kez katil olduğu gerçeğini aşamıyordu, elleri ilk kez kana bulanmıştı. Bakışları ellerinden ayrılmazken karşısında ondan haber bekleyen Murat’ın artık sabrı kalmamıştı, aralarındaki masaya sertçe elini çarptığında Cengo irkilerek Murat’a döndü.

“Konuş lan artık!” diye bağıran Murat’la Cengo derince yutkundu.

“İkisi de…” diyerek duraksayıp derince yutkundu. “İkisi de öldü, ben öldürdüm.” diyen Cengo’yla Murat derin bir nefes alarak kavrulan dudaklarıyla arkasına yaslandı.

“Öldüklerinden emin misin?” diyen Murat’la Cengo titreyen ellerini kullanarak cebinden zor bela telefonunu çıkartıp çektiği resmi Murat’a gösterdi, iki bedende yerde baygın ve kanlar içinde yatıyorlardı.

Murat’ın kahkahası otel odasının duvarlarında çınlarken Cengo’nun bakışları yine ellerine kaymıştı, sanki ellerine bulaşan kanları görebiliyordu. Sanki artık şansını sonsuza dek kaybettiğini ruhunun derinliklerinde hissedebiliyordu…

“Ah! Şükürler olsun, o iki salaktan kurtulduk.” diyen Murat gülerek arkasına yaslandı. “Artık sadece ben ve benim ebedi saltanatım olacak.” demesiyle Cengo’nun bile şaşkın bakışları ona döndü. “Ne var? Madem öldürdün, niye hala böyle mal gibi duruyorsun sen? Yaşayacağın için sevinsene.”

“Katil oldum.” diyen Cengo’yla Murat’ın yüzünde imalı bir gülüş belirmişti.

“Zaten katildin.” demesiyle Cengo’nun kaşları çatılmıştı. “Katil olmak için illa elini kana bulaman gerekmez Cengo, birinin katil olması için gerekli koşulları sağladığında da katil olursun.” derken öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine yasladı. “Tıpkı Andre’yi öldürdüğün gibi.”

Cengo’nun gözleri irice açılırken ne demesi gerektiğini bilemiyordu, Murat’ın bu bilgiyi nereden bildiğini düşünmeden edemedi. Tek bilen Elvin ve kendisi olmalıydı, peki Murat nereden biliyordu?

“İkisi aynı şey değil, ilk defa birini ben öldürdüm.” dedi Cengo git gide artan öfkesiyle, bu adama artık sabrı kalmamıştı.

“Hiçbir farkı yok evlat, zaten karanlık bir ruhun varken biraz daha eklenen karanlık hiçbir anlam ifade etmez.” dediğinde Cengo’nun zihninde tanıdık ela gözler çınlamıştı.

“Biraz da olsa aydınlık için şansım vardı ama artık o da yok, kendi ellerimle kaybettim.” diye mırıldanan Cengo’yla Murat sıkıldığını belli edercesine nefesini vererek ayaklandı.

“Derhal kendine gel, bu saçmalıklarınla uğraşamam.” diyen Murat kapıya yönelmişti ki Cengo’nun sesiyle duraksadı.

“Hiç mi için acımıyor?” diyen Cengo’yla Murat yavaşça ona döndü. “Öz kızını öldürttün, hiç mi vicdanın sızlamıyor?” derken ellerindeki bakışlarını Murat’a çevirmişti.

Murat’ın dudakları kıvrılırken derin bir nefes alıp omuzlarını umursamazca silkti.

“Ben yapmadım ki, onu sen öldürdün.” derken bir eli kapının kolunu kavramıştı. “Sonuçta elimiz kana bulunmadığında katil olmuş sayılmıyorduk değil mi?” diyerek dudaklarındaki gülümsemesiyle kapıyı aralamıştı ki Cengo içinde patlayan öfkeye daha fazla dayanamayarak hızla ayaklandı.

“O zaman şansına küs Murat, çünkü kızın ölmemiş olabilir.” diyen sesiyle Murat’ın gülüşü solarken omzunun üstünden adama döndü.

“Ne demek istiyorsun lan sen?” dediğinde Cengo içindeki son umut kırıntılarına tutundu.

“Vidus denen adam son anda onu çevirdi ve kurşunlara siper oldu.” derken sendeleyerek Murat’a yaklaştı. “Yani kızın yaralı ama ölmemiş olabilir.” demesiyle Murat’ın kaşları çatılmıştı.

“O zaman başladığın işi bitireceksin.” diyen Murat hızla tamamen Cengo’ya dönüp yaralı olduğunu fark ettiği kolunu sıkıca kavradı. “Yoksa ölümlerden ölüm beğenirsin.”

Cengo Elvin’in açtığı yaranın acısıyla inleyerek kolunu kurtarmaya çatışırken bir yandan da sırıtıyordu.

“Hayır.” dediğinde ilk kez gücü hissettiğini fark ederken kolunu sertçe kendine çekerek elinden kurtardı. “Eğer olurda yaşarsa onu bana vereceksin.” derken bile heyecanlanan Cengo gülerek derin bir nefes aldığında kolunun acısını bile unutmuştu. “Senin önüne çıkmasına engel olacağım ve sende onu yaşatacaksın.”

“Sen kim oluyorsun da bana emir veriyorsun lan?!” diye haykıran Murat tam Cengo’ya vurmak için elini kaldırmıştı ki Cengo hızla elini havada yakaladı.

“Eğer yaşıyorsa istesende onu tekrar öldüremeyeceksin, onu senden korudum.” derken dudakları zihninde canlanan anıyla daha çok kıvrılmıştı, bu sefer sevdiği kadını yem etmek yerine korumuştu.

Sonuçta polislerin yanındayken ona kimse dokunamazdı…

“Ne yaptın se…”

“Sana yemin ederim karşına çıkmasına engel olacağım, o benim himayemde olacak.” derken tuttuğu Murat’ın bileğini daha sıkı kavrayarak ona yaklaştı. “Yoksa oğlun için hazırlattığın ilacın tek kopyası da yok olur.” diye fısıldayan Cengo’yla bu sefer şaşırma sırası Murat’taydı.

“Sen…nasıl?” diye soran Murat’la Cengo onun elini bırakarak geri çekildi. “Sen ne yaptın?!” diye haykırmasıyla Cengo tıpkı az önce onun yaptığı gibi umursamazca omuzlarını silkti.

“Sanırım içeri bir hırsız girmiş.” derken yüzüne yalandan bir şok ifadesi yerleştirmişti. “Ah! Ne büyük talihsizlik.” demesiyle Murat ona doğru sinirle atılmıştı ki Cengo hızla elini kaldırarak onu durdurdu. “İlacı yaptıktan sonra tüm yapan adamları öldürmen benim suçum değildi Don, o yüzden sakin olsan iyi edersin.” derken omuzlarını dikleştirdi. “Ben gidip yarama baktıracağım, sende öldürmeye çalıştığın öz kızının yaşaması için dua edebilirsin.” diyerek kapıya yönelmişti.

“Git bakalım Cengo ama bana bulaşmakla büyük bir hata ettin.” diyen Murat kapının önünden kenara çekilmişti.

“Unutma Don, kız ölürse ilaçta yok.” diyen Cengo, Murat’ı hiç umursamadan odadan ayrılmıştı.

Artık ondan korkmuyordu, tam aksine korkulan olmak oldukça hoşuna gitmişti…

~~~~~~~~~~~

Ulvi Özalp…

Kendimi yorgunlukla koltuğa atarken bir yandan da telefonuma bakınıyordum, abim hala mesajıma cevap vermemişti. Kaşlarım çatılırken içimdeki sıkıntıya anlam veremedim, sabahtan beri neredeyse nefesimi kesecek kadar yoğun bir histi. Sanki göğsümde bir ağırlık vardı ve her ne kadar düşünmek istemesem de zihnimi bir hayli kurcalıyordu. Derin bir nefes alarak düşünmemeye çalıştım. Hala sınavda oldukları için mesaja bakmıyor olmalıydı, başka bir sebep olamazdı.

O esnada bakışlarım saate dokunduğunda sınav saatinin çoktan geçtiğini görmüştüm. Yaslandığım koltuktan doğrulurken parmaklarım hızla abimin numarasını tuşlamıştı, yüksek ihtimal paranoyakça davranıyordum ve abim de bununla çok dalga geçecekti ama umrumda değildi. Seslerini duymam gerekiyordu.

“Ay! Bahçe çok güzel oldu.” diyerek yanıma gelen Nilüfer’imle telefonu kulağıma yaslamıştım ki telefon ne kadar çalarsa çalsın açılmadı. “Kimi arıyorsun canım?”

“Abimi pamuk şeker’im.” derken tekrar aramıştım ama yine açan olmamıştı, yüreğim istemsizce korkuyla sarsılırken hızla bu sefer de Niran’ımı aramıştım.

“Bir sorun mu var?” diyen Nilüfer’imle bakışlarım ona dönerken telefonu tekrar kulağıma yaslamıştım ki telefonu yine açan olmamıştı.

“Telefonlarını açmıyorlar.” derken sesim bir hayli telaşlı çıkmıştı ama Nilüfer benim aksime gülümsemişti.

“Hayatım bir rahat bırak istersen insanları, evliler onlar. Bir şeyler yapıyorlardır.” diye mırıldanarak elindeki saksıyı tek koluyla kavrayıp bir elini yanağıma yaslamıştı. “Müsait değillerdir yani, anla sevgilim.”

“Öyle midir gerçekten?” diye umutla sorduğumda gülümseyerek başını olumlu anlamda sallamıştı.

Tam o esnada telefonum çaldığında heyecanla telefona dönmüştüm ki umduğum kişilerin aksine bilinmeyen bir numaranın aradığını görmüştüm. Telefonumun ekranını gören Nilüfer’imle bakışlarımız saniyelik olarak çakışırken derince yutkunarak aramayı cevaplayıp hoparlöre aldım, o sırada annemde salona gelmişti.

“Merhaba oğlum.” diyen sesle tüm bedenim gerilirken kaşlarım derince çatıldı. “Beni bildiğini biliyorum ve buna rağmen hiç aramamana çok kırıldım.” demesiyle bakışlarım korkuyla telefona bakan anneme kaymıştı.

“Ne istiyorsun şerefsiz?” diyen sert sesimle telefonun arkasından gülme sesi duyulmuştu.

“Annene de selam söyle, yanında olduğunu biliyorum.” dediğinde annem istemsizce geriye doğru bir adım atmıştı. “Çok özledim onu.” diyen sesiyle öfke hızla bedenimi sararken oturduğum yerden ayaklandım.

“Kes lan sesini!” diyen haykırışım salonda yankılanmıştı. “Annemi bir kez daha anarsan yemin olsun gelir, gebertirim seni. Duydun mu lan?!” diye bağırdığım sırada kolumda hissettiğim parmaklarla bakışlarım Nilüfer’ime döndü, dudaklarını oynatarak sakin olmamı söylüyordu.

“Ona söyle, yakında o da kızının yanına gidecek.” demesiyle annemin elleri hızla dudaklarının üstüne kapanırken gözleri korkuyla irileşmişti.

“Hayır…” diyen annemin mırıltısıyla kaşlarım daha derinden çatılmıştı. “Hayır, bu olmayacak.”

“Imm! Neva’m, orada olduğunu biliyordum.” dediği sırada annem hızla yanıma gelerek telefonu aniden elimden çekmişti.

“Çocuklarımdan uzak dur Murat!” diye bağırırken gözlerinden damlalar süzülmeye başlamıştı. “Dilediğin gibi Don’da olmuşsun işte, defol artık hayatımızdan!”

“Sana demiştim Neva’m, gidersen çocuklarını yaşatmam demiştim ama oğlum bana lazım olduğu için ona şu anlık dokunmayacağım fakat kızın…” dediği sırada hızla annemin elinden telefonu almıştım.

“Kardeşimden uzak dur lan!” diye bağırmamla şerefsiz tekrar gülmüştü.

“Artık çok geç oğlum, kardeşin ve kocası sizlere ömür.” diyen sesiyle öylece kalakalmıştım. “İnanmıyorsan bak.” dediği sırada telefonum tekrar titremişti ama asla bakmaya cesaretim yoktu. “Seni de en kısa zamanda yanıma bekliyorum, sevgilerle.” diyerek telefonu kapattığında öylece elimdeki telefona bakmaya devam ediyordum.

“Sevgilim yalan söylüyordur, abime zarar veremez ki. Yalan olduğu buradan bile belli.” diyen Nilüfer’imle bakışlarım ona döndüğünde gözlerindeki telaşa rağmen gülümseyerek bana baktığını görmüştüm.

“Kızım…” diye mırıldanan annem kalbini tutarak düşercesine yandaki koltuğa oturduğunda gözlerimi sıkıca kapattım, resme bakmadan hiçbir şey için emin olamazdım.

Tam atılan resme tıklamıştım ki korumalardan birinin beni aramasıyla ekran tekrardan değişmişti, abimin yanında olan korumarlardan biriydi. Hızla cevaplayarak kulağıma yasladım.

“Yasin ne oluyor? Vidus nerede?” diye hızla sormamla karşı tarafın derince yutkunduğunu görmüştüm.

“Patron…” diyerek duraksayan adamla sinirlerim daha çok gerilmişti.

“KONUŞ LAN!” diye haykırmamla bu seferde derin bir nefes almıştı.

“Efendim biz hep kapıdaydık, hiç ayrılmadık ama…” derken tekrar duraksadığında gelecek şeyi anlamıştım. “Vidus bey ve eşi Niran hanım vurulmuşlar efendim, şimdi hastaneye doğru gidiyoruz.” demesiyle bacaklarımın gücü aniden kesilirken dizlerimin üstünde yere çakılmıştım.

“Ulvi ne oluyor?” diyen Nilüfer’imin sesi bile uzaktan gelirken telefonu tutan elim önüme düşmüştü.

O esnada kapanan telefonla ekranda bir resim açıldığında gözlerimden hızla akan yaşlar yanaklarıma doğru süzülmüştü. Kalbim acıyla kasılırken avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum ama onun yerine sadece susabiliyordum, dudaklarım bile aralanmıyordu. Omuzlarım yenilmişlik hissiyle düşerken öylece kanlar içindeki aileme bakıyordum, abim ve kardeşim…

“Abi…” diyen Nilüfer’imin mırıltısının ardından sertçe yere çarpan saksının sesini duymuştum. “ABİM!” diye attığı acı çığlığıyla gözlerim sıkıca kapanırken ellerim yumruk olmuştu.

“Çocuklarım…” diyen annemin titreyen sesiyle gözlerim tekrar aralanırken nefes alıp kendime gelmeye çalışmıştım ama bu pek mümkün gibi gözükmüyordu.

“Hastaneye gidiyorlarmış.” diye zor bela konuşurken titreyen ellerimi yere yaslayarak ayaklanmaya çalıştın, sanki bedenim tonlarca ağırlıktaymış kalkmak çok zordu. “Onlara bir şey olmayacak, hiçbir şey olmayacak.” diye kendi kendime konuşarak birkaç dakikanın ardından zor bela ayaklanmıştım. “İyi olacaklar.” derken annemle Nilüfer’e bakmıştım. “İYİ OLACAKLAR!”

“Ya…yanlarına gidelim.” diyen annem elimi tutarak ayaklandığında hala yerde oturan Nilüfer’im dolu dolu bakan bakışlarını alttan bana çevirmişti.

“İyi olacaklar değil mi?” diyen titreyen sesiyle başımı olumlu anlamda sallayarak diğer elimi de ona uzattığımda hızla tutarak ayaklanmıştı.

Hızla birlikte arabaya doğru yönlendiğimiz sırada zihnimi ayakta tutan tek şeyi içimden tekrar etmeye devam ettim. İyi olacaklardı, olmak zorundalardı…

~~~~~~~~~~~

Niran Karsoylar…

Kapalı gözlerimin ardından göğsüm acıyla kasıldığında gözlerimi daha sıkı kapatmıştım, yanaklarıma doğru akan yaşları hissederken derince bir nefes aldım. Zihnimin içinde durmaksızın dönen anılar silsilesi vardı ama gerçek olup olmadığını çözemiyorum, tek isteğim sadece lanet bir kabus olmasıydı. Tanrıdan tek dileğim buydu.

Hızla yan tarafıma döndüğümde kollarım iri bedenini sıkıca sarmıştı ki dudaklarımda hüzünlü bir gülüş belirdi, sadece bir rüya mıydı? O yine kollarımın arasındaydı değil mi? Ben sadece kötü bir kabus görmüştüm, hepsi buydu. Olan hiçbir şey gerçek değildi…

“İyi misin mia bella?” diyen sesiyle başımı göğsüne daha çok gömdüm.

“Çok kötü bir rüya gördüm.” derken sesim bile titremişti.

“Şhh! Geçti serçem, o sadece bir kabustu.” dediğinde gözlerimi daha da sıkı kapatmıştım.

“Ama…ama çok gerçek gibiydi.” diye mırıldanırken gözlerimden tekrar yaşlar süzülmüştü.

“Ne gördün mia bella, anlatmak ister misin?” diyen sesiyle derin bir nefes alıp ona daha çok sarılmıştım.

“Sen…” derken konuşabilmek için tekrardan derin bir nefes almıştım. “Sen vurulmuştun ve hepsi benim yüzümdendi, sen…sen benim yüzümden…” derken devamını getirememiştim.

“Sakin ol minik serçem, ben her zaman yanında olacağım. Korkma.” dediği sırada son söylediği kelime sanki kulaklarımda çınlamıştı.

Kork…ma…

Tam o esnada parmaklarımda hissettiğim ıslaklıkla gözlerim yavaşça açılırken korku tüm bedenimi etkisi altına almıştı. Parmaklarımı yavaşça görüş açıma getirdiğimde gördüğüm kanla hıçkırarak ağlamaya başlamıştım, hızla başımı göğsünden kaldırıp yüzüne baktığımda dudaklarından akan kanla bana baktığını görmüştüm. Başımı deli gibi iki yana sallarken yüreğim öyle çok yanıyordu ki nefesimi kesiyordu.

“Vidus…” diye zor bela bir mırıltı dudaklarımdan dökülürken onun ise benim aksime kanlı dudakları kıvrılmıştı, bir eli yavaşça yanağımı bulduğunda sıkıca elini kavradım.

“Senin suçun değildi mia bella.” diyen sesiyle daha çok ağlarken başımı tekrar olumsuz anlamda salladım.

“Yalvarırım gitme, bırakma beni Vidus.” derken yanağımdaki elini daha sıkı kavramıştım. “Ben sensiz yapamam, yaşayamam. Nolur gitme Vidus, beni yine kimsesiz bırakma…” diye ağladığım sırada Vidus’un kafası geriye düştüğünde açık kalan gözleri odağını kaybetmişti. “Hayır Vidus’um, HAYIR!..”

~~~

“HAYIR!” diye attığım çığlıkla gözlerim aralandı.

Boğazım yırtılırcasına attığım çığlığımla birlikte yattığım yerden hızla kalktığımda sırtıma keskin bir acı saplanmıştı, acı öyle fazlaydı ki dayanamayarak tekrar yatağa düşmüştüm. Buğulu bakışlarım çevrede gezindiğinde karşılaştığım beyaz odayla gözyaşlarım hızla yanaklarıma doğru yol almaya başlarken başımı olumsuz anlamda salladım.

“Hayır, gerçek olamaz. Hayır…” diye mırıldanırken çıldırmış gibi çevreme bakınıyordum, hastane odasındaydım…

Buğulu bakışlarım kolumdaki seruma düştüğünde hiç düşünmeden elimi serumun hortumuna atarak çektiğimde iğneyle birlikte çıkmıştı ki hızla açılan kapının ardından bir el omuzlarımı kavradı.

“Niran dur, yaralısın. Kalkamazsın.” diyen sesle bakışlarım Lavinia’ya döndüğünde hızla omuzlarımdaki ellerinden birini tuttum.

“Gerçek değildi dimi?” diye sorarken dudaklarım kıvrılmıştı. “Ben yine bir planı bozdum değil mi? Vidus’un her şeyden haberi vardı ve… ve hepsi bir oyunda aslında değil mi? Ben ise salak gibi kendimi yaralayarak onu üzdüm sadece değil mi?” derken bakışlarım aralık kapıya dönmüştü. “Çok mu korktu? Hadi, hemen gidip ona uyandığımı söyle. İyi olduğumu söyle, buraya gelsin.” diyerek Lavinia’yı hafifçe kapıya doğru ittirdiğimde yerinden oynamadığını fark etmiştim.

“İyi olacak.” diyen Lavinia’nın fısıltısıyla gülen dudaklarım yavaşça düşerken gözlerimden yaşlar hızla süzülmeye devam etmişti.

“Hayır, hayır bu sadece bir oyundu. Hayır.” diyerek gözlerimi sıkıca kapatıp Lavinia’nın elini bırakmıştım. “Nolur söyle ona gelsin, nolur gelsin.” derken hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.

“Niran, yapma böyle kendine.” diyen Lavinia’nın da sesinin titrediğini fark etmiştim ama umrumda değildi. “O seni asla bırakmaz, iyileşecek.” demesiyle başımı hızla iki yana sallamıştım.

“Hayır…” diye mırıldanırken ağlayarak omzumdaki ellerini sertçe itip ayaklanmaya çalıştığımda beni tekrar tutmuştu. “Bırak beni, ona gideceğim. Bırak!” diye sonda haykırmamla Lavinia beni daha sıkı tutmuştu.

“Önce sakin olmasın Niran. Yoksa çağırırım hemşireleri, seni tekrar uyuturlar.” diyen sert sesiyle bakışlarım korkuyla ona döndüğünde başımı hızla olumsuz anlamda sallamıştım.

“Hayır, hayır sakinim ben.” derken elimin tersiyle sertçe yanaklarımı silmiştim. “Yanında olmazsam yaşayamayacağını söylemişti, hayır. Götür beni ona.” diye titreyen sesimle konuşurken sildiğim yaşların yerini hızla yenileri almıştı.

“O zaman derin bir nefes al ve sakin ol.” dediği sırada onun da ağladığını fark etmiştim ama yine de dediği gibi hafif bir nefes aldım. “İyi misin biraz daha?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştı ama asla iyi değildim.

“Ne…nesi varmış?” diye korku dolu bir sesle sorduğumda Lavinia bakışlarını kaçırmıştı.

“Kurşun senin sırtını sıyırmış, yüksek ihtimal seni tam zamanında çevirmiş ama yine de sırtında dikişle…”

“Ben umrumda bile değilim Lavinia, o nasıl?” diyerek hızla sözünü kestiğimde bu sefer derin bir nefes alan o olmuştu.

“Henüz ameliyattan çıkmadı.” demesiyle gözyaşlarım daha da hızlanırken kalbimin acısı nefesimi kesecek kadar artmıştı. “Ama öğrendiğimiz kadarıyla sırtından iki kurşun yemiş, biri…” derken duraksayıp gözlerime baktığında tekrardan hızla elini kavramıştım.

“Lütfen söyle Lavinia.” dediğimde onunda gözleri tekrardan dolmuştu.

“Biri akciğerini delmiş, getirilene kadar ambulansta bir kez kalbi durmuş ama tekrar getirmişler.” dediğinde diğer elim acıyla sızlayan kalbimi bulmuştu.

“Atıyor mu kalbi?” diye korkuyla sorduğum soruyla başını olumlu anlamda sallamıştı. “O zaman niye hala ameliyatta, kaç saattir orada?” dediğim sırada kapı açılsa bile umursamadan Lavinia’ya bakmaya devam etmiştim.

“Geçmiş olsun Niran.” diyen Arhan’ın sesini umursamadan Lavinia bakıyordum.

“Kaç saattir orada dedim Lavinia.” derken sesim sertleşmişti.

“Beş saattir.” demesiyle başım geriye düşerken gözlerim sıkıca kapanmıştı, demek ki durumu ciddiydi.

“Çıktı az önce.” diyen Arhan’la gözlerim hızla açılırken bakışlarım ikisi arasında gezinmişti.

“İ…iyi mi o zaman? Ameliyat nasıl geçmiş?” dediğim sırada Arhan bana cevap vermek yerine Lavinia’ya dönmüştü.

“Bir konuşabilir miyiz Sâye’m?” dediğinde kalbim telaşla kasılmıştı, neden benim yanımda konuşmuyordu ki? Ne olmuştu?

“Tabi hayatım, geliyorum.” diyen Lavinia’yla Arhan hızla odadan çıkmıştı. “Çocuklarla ilgili bir şey soracaktır canım, geleceğim hemen yanına.” diyerek elimi bırakan Lavinia hızla Arhan’ın peşinden gittiğinde yaramı umursamadan yapabileceğim en hızlı şekilde yataktan kalkmaya çalıştım, sızlayan yaramla bu her ne kadar zor olsada umrumda bile değildi.

Üstümdeki hastane elbisesi ve çıplak ayaklarımla aralık kapıya doğru yaklaşıp sessizce dinlemeye başladım. Çocuk muhabbetine tabiki de inanmamıştım, benden bir şey sakladıkları çok açıktı ve öğrenmeliydim.

“Doktorla konuştum şimdi.” diyen Arhan’la kapıya biraz daha yaklaştım. “Kurşun akciğere saplandığı için hem beyni uzun süre oksijensiz kalmış, hemde çok kan kaybetmiş. Bu yüzden ne zaman uyanacağını kestiremiyorlarmış.” demesiyle bir elim hızla üstüne asit dökülmüş gibi sızlayan kalbime gitti.

“Bu ne demek yani? Ne kadar kalacakmış yoğun bakımda?” diyen Lavinia’yla Arhan derin bir nefes almıştı.

“Nabzı çok düşükmüş, ameliyattayken de bir kez kalbi durmuş.” dediği sırada gözlerimden süzülen yaşlar çıplak ayaklarımın bastığı soğuk zemine damlamaya başlamışlardı. “Her şeye hazırlıklı olun dedi doktor.” demesiyle sanki bedenimdeki tüm güç aniden yok olmuştu, sertçe dizlerimin üzerine yere çakılırken bağırarak ağlamaya başlamıştım.

“Hayır Vidus’um, hayır!” diye haykırırken hızla içeriye girip beni kucaklayan Lavinia’yı fark etsem de kendime gelemiyordum. “Bırakma beni, yapma bana bunu!”

“Hemşireyi çağırın hemen.” diyen Lavinia’yla hızla onu iterek kollarından kurtulmaya çalışmıştım.

“Hayır, bırak beni!” derken sırtımdaki yarayı bile umursamadan çırpındım. “Bensiz yapamaz o, bırak beni! Ona gitmeliyim, bırak!”

“Uyandığın an götüreceğim canım, lütfen önce sakin ol.” derken beni daha sıkı tutan Lavinia’yla ona vurmaya başlamıştım.

“Yaşayamam dedi, sensiz yapamam dedi. Bırak beni!” diye çırpındığım sırada kapı tekrar açıldığında daha sert vurmaya başlamıştım. “Hayır, ona götürün beni. HAYIR!” diye avazım çıktığı kadar bağırdığım sırada kolumda bir sızı hissetmiştim.

“Özür dilerim Niran ama bu senin iyiliğin için.” diye titreyen sesiyle konuşan Lavinia’yla hareketlerim durulmuştu. “Biliyorum, canın çok yanıyor ama dik durmak zorundasın. Uyandığında seni yıkılmış olarak görürse o da çok üzülür.” diyen sesi git gide uzaktan gelmeye başlarken geriye düşen başımla bakışlarım kapıya kaydığında buğulu bakışlarımın ardından tanıdık o simayı görmüştüm.

“Ben tekrar kimsesiz kaldım Vidus.” diyen mırıltım dudaklarımdan zor bela dökülürken parmaklarımı ona doğru uzatmak istemiştim ama elimi kaldıramıyordum.

Dudaklarım kıvrılırken görüşüm net olmasa bile onu görmek benim için yeterli olmuştu, yanımdaydı. Dudaklarındaki gülümsemesiyle kapının kenarına yaslanmış bir şekilde bana bakarken tamamen kararan görüşümle son hatırladığım zihnimde yankılanan sesiydi.

“Minik serçem…”

~~~

Bir beden nefes aldığı halde ölebilir miydi? Ölmüştüm. Onun yanımda olmadığı her bir saniye daha çok ölürken nefes alan bir cesetten farksızdım, ben onsuz ölüydüm. Ne uyuyordum, ne de yemek yiyebiliyordum. Annemin zorla ağzıma tıktığı birkaç parça, kısa süreli bayılmalarım ve her defasında kabuslarla uyanan bedenim zor bela ayakta dururken bakışlarımı ondan ayıramıyordum.

Tam iki hafta geçmişti, onsuz geçen koskoca iki hafta. Hani ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi diye bir söz vardı ya, tam olarak onu yaşıyordum. Hatta bu acı ölümden bile beterdi. Yüzüne çarpan monitörün mavi mor ışıklarıyla teni daha da solgun dururken gelen monitörün sesi iki haftadır hayata tutunma sebebim olmuştu, sanki bir an olsun yanından ayrılsam gidecekmiş korkusuyla nefes almaya çalışıyordum ama o bile canımı yakıyordu.

Durumu ciddi olduğu için yanına girmeme bile izin yoktu, tek yapabildiğim camın ardından öylece hayata tutunmaya çalışmasını izlemekti. Kokusunu almadığım, ateş bakışlarını görmediğim koskoca iki hafta geçirmiştim. Kalbim kalbinden ayrı kaldığı her an cayır cayır yanarken günün çoğu saatinde sadece ağlıyordum, çünkü elimden başka hiçbir şey gelmiyordu.

“Kızım sadece üç kaşık aldın, olmaz böyle. Lütfen annem.” diyen annemi duymazdan geldim.

O gün tekrar uyandığımda annemlerin baş ucumda olduklarını görmüştüm, bu sefer de ona sarılarak ağlamıştım ve günlerdir tek yaptığım buydu. Abim ise benim gibiydi, ruhu çekilmiş gibi yoğun bakımın camını izliyordu. Bakışlarım diğer yanımda oturan Nilüfer’e ve Maria’ya döndü, Nilüfer de bizden halliceyken elimi bir an olsun bırakmamıştı. Maria ise olayı duyar duymaz yanıma gelmişti, her ne kadar tehlikede olduğunu söyleyerek gitmesini istesemde yanımdan ayrılmıyordu.

“Sende ye.” diyen fısıltımla Nilüfer’e baktığımda kızarık mavileri bana dönmüştü, Maria da ona bir şeyler yedirmeye çalışıyordu.

“Yapamıyorum abla.” diyen mırıltısıyla başını omzuma yasladığında ısrar etmemiştim. “Benim ne annem vardı, ne de babam. Şimdi abim de oradayken nasıl yiyeyim?” dediğinde dolan gözlerimden birer damla süzülmüştü.

“İkinize de kızacağım ama şimdi.” diyen annemin titreyen sesiyle bakışlarımı tekrar cama çevirmiştim, monitör hala aynıydı. “Vidus oğlum uyandığında size çok kızacak ve asla sizi korumayacağım.” dediğinde gözyaşlarım daha da hızlanırken kucağımdaki yumruk olan elime düşmüşlerdi.

Yüzüklerini bana vermişlerdi. Alyansı ve benim gözüme benzer taşı olan yüzükleri avucumun içindeyken adeta kor ateş gibi derimi yakıyorlardı, bu yüzükler onda olmalıydı. Bende değil…

“Oğlum, bari sen ye.” diyen annem yan tarafındaki yerde oturup sırtını duvara yaslayan abime döndü. “Bayılacaksınız artık diye korkuyorum, serumlarla nereye kadar?”

“Kızlar yesin.” diyen abimin boğuk sesiyle annem bize çaktırmamaya çalışarak gözlerini silip ayaklandı.

“Size tekrar bir serum hazırlamalarını isteyeceğim.” diyen annem ortadan kaybolurken cama yansıyan abimin birkaç korumaya başıyla işaret ettiğini ve onlarında annemi takip ettiklerini görmüştüm, sahi okulun dışında da koruma yok muydu? O zaman şimdi o niye yanımda değildi?

***

“İyiyim sevgilim, sadece biraz sarsıldım ama iyiyim.” diyerek gülümserken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmüştü. “Çünkü sen yanımdasın.” dediğimde hızla bana yaklaşıp dudaklarını alnıma bastırdı.

“Yanındayım mia bella, ömrümün sonuna kadar yanındayım.” diyen sesiyle gözlerim kapanırken derin bir nefes daha aldım.

“O zaman hep iyiyim.” dediğim sırada hafifçe geri çekildiğinde gözlerimi aralayıp ateş bakışlarına baktım.

“O zaman bu inciler artık durabilir mi?” dediğinde dudaklarım hafifçe kıvrılırken başımı olumlu anlamda salladım.

***

Zihnimde can bulan anıyla gözyaşlarım daha da hızlanırken avucumdaki yüzüklerini daha sıkı kavramıştım. O yokken iyi değildim, hemde hiç iyi değildim. Bakışlarım günlerdir olduğu gibi baygın yatan bedeninden ayrılmazken Nilüfer de sanki kasıldığımı hissedercesine boştaki elimi daha sıkı kavramıştı. Diğer yanıma hızla bir beden geçtiğinde bunun Lavinia olduğunu anlamıştım, anlaşılan yine bebeklerini emzirip gelmişti.

Arada birkaç saatlik gidip sonra geri geliyordu. Ona gelmemesi gerektiğini söylediğimde aynısını Vidus’unda ona yaptığını ve borcunu ödediğini söylüyordu, uzatmaya gücüm olmadığı için ısrar etmiyordum.

“Yemek yedin mi?” diyen Lavinia’yla başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Kaç kaşık?” diye sorduğunda parmaklarımı havaya kaldırmıştım. “Üç, dünkünden fazla en azından.” dediğinde onu cevapsız bırakmıştım. “Neva teyze seruma bakmaya gitti kesin, ben bir ona bakayım.” diyerek ayaklandıktan sonra o da kaybolmuştu.

Kaç dakika geçmişti bilmiyordum ama yandan gelen bir kalabalıkla umursamadan karşıma bakmaya devam ederken önümde durduklarında mecburen yüzlerine bakmak zorunda kalmıştım, gelenler polislerdi. Yüzümde mimik dahi oynamadan onlara bakarken zihnim düşünmek için bile çok güçsüzdü.

“Vidus Karsoylar’ı kasten yaralama suçundan tutuklusunuz Niran hanım, lütfen zorluk çıkarmayın.” diyen polisle yanındaki polis bileklerime uzandığında refleksle ellerimi geriye çekerek yüzükleri korumaya çalışmıştım.

“Ne saçmalıyorsunuz lan siz?” diyen abimde ayaklandığı sırada başka bir polis kolumdan sertçe tutarak beni ayağa kaldırmıştı.

“Kasten adam yaralamadan suçlu beyefendi, suç mahallindeki silahta parmak izleri var.” demesiyle ilk kez kaşlarım çatılmıştı.

Beynimi zorlamaya çalışarak ne söylediğini anlamaya çalıştığımda bayılmadan önce elime aldığım Vidus’un silahı zihnimde çınlamıştı. O esnada hızla bileklerime takılan kelepçeyle kolumdan çekiştirerek götürmeye başladıklarında kalbim korkuyla çarpmıştı, gidemezdim. Onu burada bırakamazdım.

“Hayır, hayır gidemem.” derken kollarımı çekiştirerek durmaya çalıştım. “Olmaz, onu bırakamam. Olmaz!” diye haykırdığım sırada yaşlar hızla yanaklarıma doğru süzülmeye başlamıştı.

“Zorluk çıkarma.” diyen polisle daha çok çırpınmıştım.

“Yalvarırım bırakın beni, o bensiz yaşayamaz. Lütfen bırakın.” diye ağlayarak durmaya çalışmıştım ki yükselen monitörün sesi ve odaya koşan doktorları görmüştüm. “HAYIR! BIRAK BENİ, BIRAK!” derken daha sert çırpınmaya başladım. “Ben yapmadım, ona ben zarar vermedim. Bırakın beni!”

“Herkes öyle söyler zaten, kapa çeneni.” diyen polis tekrar çekiştirdiği sırada ortamda çınlayan silah sesiyle polisler hızla durmuştu ama benim bakışlarım hala odadaydı, bu olamazdı. Beni bırakamazdı.

“Savcı Lavinia Demir, hemen bırakın kızı!” diye bağıran Lavinia’yla polisler hızla kollarımı bıraktıklarında bileklerimdeki kelepçeyi bile umursamadan odaya doğru koşmuştum. “Bu ne saçmalık? Davasına baktığım sanıkları ben demeden almak size mi düştü?!”

Korkuyla camın önüne vardığım sırada gördüklerimle omuzlarım düşmüştü, odada doktorlar yoktu. Hatta monitör de her zamanki gibiydi, o zaman ben az önce ne duymuştum? Gözlerimden yaşlar süzülürken alnımı soğuk cama yasladım.

“Nolur dön, ben delirmeden önce dön.” diye bir mırıltı dudaklarımdan dökülürken omzuma dokunan parmaklarla hafif bir nefes almıştım.

“O seni bırakamaz, merak etme.” diyen sesle bakışlarım hafifçe yana dönerek konuşan kişiyle çakışmıştı, Tunay yanımdaydı.

Şu abimin arkadaşı olan adamın hastanesindeydik, hatta sonradan öğrendiğim kadarıyla onun ameliyatına bile o girmişti. Kaç gündür o da buradaydı, her an gelip durumunu kontrol ediyordu.

“Lütfen.” diye mırıldandığımda cümlenin geri kalanını getirememiştim ama o sanki anlamış gibi başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Gel, seni hazırlayalım. Birkaç dakika görebilirsin.” dediğinde heyecanla başımı camdan çekerek ona dönmüştüm.

İlerlemeye başladığında hızla hala bileğimde olan kelepçelerle onu takip etmiştim, bir odaya girdiğimizde ise giymem gerek şeyleri bana uzatmıştı ki bileğimdeki kelepçeleri gördü.

“Bu ne alaka?” dediğinde benimde bakışlarım kelepçeye düştü.

“İğne varsa açarım.” dediğimde beni hiç duymamış gibi yaparak kelepçeyi ortasından tutup kendine yaklaştırarak diğer elini cebine atmıştı, çıkardığı çakıyla yüreğimde bir an olsun ona karşı bir korku oluşmazken özel yapım olduğu belli olan bıçakla saniyeler içinde kelepçeyi açmıştı.

“Ben hallettim.” dedikten sonra kelepçeyi masaya fırlatıp kıyafetleri tekrar bana uzatmıştı.

Hızlıca elinden alıp giydikten sonra odadan ayrıldığımızda o da maskesini takmıştı, odasının önüne geldiğimizde kalbim daha da hızlı çarparken kapıya girdiği şifreyle açılan kapının ardından içeri girdiğinde bende peşinden geçmiştim. Bakışlarım hızla baygın bedenine döndüğünde gözyaşlarım bu anı bekliyorlarmış gibi tekrardan akmaya başlamışlardı.

“Vidus’um…” diyen mırıltımla hızla yanına gittim, eldivenli elim saçlarını bulurken yaşlardan dolayı görüşüm bulanıktı.

Teni bembeyaz olmuştu, göz altları ise morarmıştı. Tıpkı bir şey gibiydi…

“Nolur aç gözlerini sevgilim, nolur bırakma beni.” derken saçlarını okşamaya devam etmiştim. “Gelinlikle görmek istemiştin, daha görmeden gidemezsin Vidus’um. Bana bunu yapamazsın.” diyerek sıkıca alet takılı olan elini kavramıştım. “Polisler beni almaya geldiler biliyor musun? Hadi, kalkıp kız bana. Polisten korktum yine Vidus’um, korkma de bana.” derken ağlamam daha da şiddetlenmişti.

Başımı yastığına yaslayarak ona bakmaya devam ederken bir yandanda elini hafifçe okşuyordum. O sırada zihnimde çınlayan anıyla elini daha sıkı kavradım.

***

“Ama genellikle Vidus’u kullanırım.” diyen sesiyle kaşlarım havalanmıştı.

“Neden? Arjin’de güzel bir isim bence.” dediğimde bakışları yavaşça bana yönelmişti.

“Bir yaşam ateşi olduğumu sanmıyorum.” derken sesi derindi.

***

Gözlerim sıkıca kapanırken kokusunu içime çekmeye çalışmıştım ama hastane kokusu onu tamamen benden almıştı.

“Hani bir keresinde isimlerin hakkında konuşurken yaşam ateşi olduğunu düşünmediğini söylemiştin ya, o tamamen saçmalıkmış sevgilim. Sen benim yaşam ateşimmişsin.” derken gözlerim tekrardan aralanmıştı. “Sen benim yaşama sebebimsin Arjin’im.”

Arjin’im…

“Niran, çıkmamız lazım.” diyen ardımdaki Tunay’la maskeli dudaklarımı başına bastırarak geriye çekildim.

Onu bırakıp odadan çıktığımda daha iyi olurum sanmıştım ama sanki dayanmaya çalışan büyük bir parçamı da yanında bırakmışım gibi hissediyordum. Yanıma gelen Lavinia’yla yüzümdeki maskeyi çıkartıp ona döndüm.

“Polisler ne diyorlar?” derken başımdaki şeyi de çıkarmıştım.

“Cengo seni şikayet etmiş.” diyen Lavinia’yla üstüme giden elim havada duraksamıştı. “Görgü tanığı olarak senin Vidus’u vurduğun hakkında şikayette bulunmuş.” demesiyle kaşlarım yavaşça çatılırken bedenim iki haftanın ardından ilk kez üzüntü ve korkudan başka bir duyguyla sarsılmıştı, öfke…

“Bunu söyleyen o muymuş?” dediğimde Lavinia başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Evet Niran.” derken bir eli omzumu bulmuştu. “Bunu üzülmen için değil öfkelenmen için anlattım, çünkü üzüntüyü bir tek o yener.” diyerek bana biraz daha yaklaşmıştı. “Size bunları yapanları mutlu edercesine burada acı çekmeye devam mı edeceksin?” diyen sesiyle gözlerimi sıkıca kapatıp açarak elini omzumdan silktikten sonra hızla koridorda adımlamaya başladım, özür dilerim sevgilim ama daha fazla burada bekleyemezdim. Hem zaten hemen gidip dönecektim.

Öfke yavaşça bedenimi ele geçirirken ellerim iki yanımda yumruk olmuştu, bakışlarım önümde ilerleyen adama döndüğünde adımlarımı hızlandırdım.

“Tunay.” diye seslendiğimde onunda adımları duraksarken omzunun üstünden keskin bakışları bana dönmüştü. “Yardımın lazım.” dememle tek kelime etmeden yan tarafında kalan odasını göstermişti.

Hızla odasına girdiğimde peşimden gelerek kapısını kapatıp üstüne de kilitlemişti.

“Ben araştırdım zaten mekanı.” diyerek hızla masasının arkasına geçmişti.

“Ne isteyeceğimi nerden biliyorsun?” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Çünkü aynı şeyi istiyoruz.” derken çıkardığı bir harita benzeri şeyle bakışları bana döndü. “İntikam.”

“Onu sevmediğini düşünmüştüm.” dememle hafifçe gülerek tekrardan önüne dönmüştü.

“Sevgimi her ne kadar belli edemesemde onun benim için yaptıklarını unutmam, kaç sefer götümü kurtardığının haddi hesabı yok.” derken eline bir kalem alıp açtığı kağıtla bana döndü. “Beni bu hayattan çıkarıp yanımda durmayı çok istedi ama ben izin vermedim.”

“Seri katillikte tuhaf bir hobi.” derken sesim alaydan oldukça yoksun olmasına rağmen o gülmüştü.

“Evet ve kesinlikle bu hobim için bana malzeme lazım, o yüzden şimdi bana ne yapacağımı söyle.” dediğinde omuzlarımı dikleştirmiştim.

“Yanında durup onu koruyacaksın.” dememle kaşları çatılmıştı.

“Sen mi gideceksin?” dediğinde başımı olumlu anlamda salladım. “Duman’la mı?” dediğinde ise bu sefer başımı olumsuz anlamda sallamıştım, bakışları yavaşça beni süzdükten sonra tekrardan gözlerime çıkmıştı. “Alınma ama bok gibi gözüküyorsun, ikinci vuruşa bile dayanamadan bayılırsın Niran.” demesiyle gözlerimi devirmiştim.

“Dava benim davam, intikamsa benim intikamım Tunay. Kimseyi alakadar etmez, sen koruyacak mısın? Onu söyle.” dediğimde derin bir nefes almıştı.

“O zaman bir anlaşma yapacağız.” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı. “Ölmeyeceksin, senden yarına kadar haber alamazsam Vidus ölür.” demesiyle ona anlamsız bakışlar atmıştım.

“Az önce sevdiğini söylüyordun.” dediğim sırada kağıdı bana doğru çevirdi.

“Sen öldükten sonra uyanırsa o da ölür zaten, öncesinde yardım ederim sadece.” dedikten sonra elindeki kalemi masaya çarpmıştı. “Malikanenin bir krokisi, sana neler yapman gerektiğini anlatacağım. Beni iyi dinle.”

Sözleriyle eş zamanlı olarak başımı olumlu anlamda sallayıp masaya daha çok yaklaştım, onu can kulağıyla dinlerken dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. Plan oldukça hoşuma gitmişti…

~~~~~~~~~~~~

Lavinia Demir

Bakışlarım eve giren Niran’dan ayrılmazken dudaklarım kıvrılmıştı, tabiki de bunu yapacağını biliyordum. Cengo’nun yediği boku duyduğunda gözlerinde parlayan öfkeyi görmüştüm ve onu harlamam gerekiyordu, yoksa o yıkıcı üzüntüsünün altında ezilmeye devam edecekti. Kendine gelmesinin tek çaresi buydu, vakti zamanında bende bunu bunu acı bir şekilde tecrübe etmiştim.

“Arhan beyin haberi var mı?” diyen Agah’la bakışlarım ona dönmüştü.

“Hayır, uçaktayken söyleyeceğim. Yoksa o da gelmeye kalkar.” dediğimde Agah’ın tek kaşı havalanmıştı.

“İtalya’ya gideceğinden nasıl bu kadar eminsin?” dediğinde hafifçe gülmüştüm.

Agah’la yalnız kaldığımızda aramızda bir abla kardeş durumu oluşuyordu ve bunu seviyordum.

“Çünkü bana benziyor, ayrıca arka kapıyı aç.” dememle hızla arka kapının kilidini açmıştı ki hızla açılan kapıyla Nilüfer arkaya oturmuştu. “Arabamda ne işin olduğunu sorabilir miyim?” diyerek Nilüfer’e döndüğümde uykusuzluğunu belli eden kızarık mavilerini bana çevirdi.

“Niran bir işler karıştırıyor, onu yalnız bırakmam.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı.

“Senin koca devi ne yaptın?” dediğimde düşen yüzüyle arkasına yaslandı.

“Anneme söyleyip çıktım, Niran’la beni üstümüzü değiştirmek için eve geldiğimizi sanıyor.” demesiyle başımı olumlu anlamda sallamıştım, mantıklı bir yalandı.

“Siz niye teker teker geliyorsunuz?” dediğim sırada Nilüfer bana anlamayan bakışlar atarken yanındaki kapı hızla açılmıştı ve içeri Maria girmişti.

“Ablamı bırakacağımı düşünmediniz herhalde?” derken belinden çıkardığı silahı göstermesiyle hafifçe gülmüştüm.

“Kullanmayı biliyor musun bari?” diyen Nilüfer’le Maria ona alaycı bakışlarını yollamıştı.

“Ben mafyanın içinde büyüdüm pembişim, hatırlatırım.” diyen sesiyle Nilüfer gözlerini devirerek önüne dönmüştü ki Agah şok içinde arkasını dönmüştü.

“Sen Han’ı nasıl atlattın?” diyen sesiyle Maria’nın dudakları kıvrılmıştı.

“Kolay oldu.” dediği sırada bakışlarım arkadaki arabaya kaymıştı.

“Aynen, çok kolay olmuş.” diyerek kaşlarımla arkayı işaret ettiğimde Maria’nın gözleri irileşmişti.

“Bu beni nasıl buldu ya?” diyen Maria’yla Agah bildirim gelen telefonunu çıkarıp arkaya doğru uzattıktan sonra ekrana tıklamıştı.

“Söyle ona, çaldığı silahımın hesabını sonra soracağım. Peşinizdeyim.” diyen Han’ın sesiyle gülerek arkama yaslanmıştım, diğer çiftimiz hayırlı olsundu.

“Sıçtım.” diyen Maria’yla eş zamanlı olarak Niran evden çıktığında üstünü değiştirdiğini anlamıştım, üzerine giydiği büyük kapüşonlunun kime ait olduğunu tahmin edebiliyordum.

Hızla atladığı arabasıyla yola çıktığında bizde hızla onu takibe almıştık, aradan geçen zamanın ardından tamda tahmin ettiğim havaalanına geldiğinde dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. Bunu yapacağını tabiki de biliyordum. Kısa süre içinde hepimiz uçaklara geçerken Niran’ın uçağı da havalanmıştı, bakalım bizi bu sefer neler bekliyordu…

~~~~~~~~~~~

Niran Karsoylar…

İndiğim taksiyle bakışlarım malikaneye dönerken karşısındaki ormanın içinden ilerleyerek hemen önüne gelip birkaç ağacın arkasına saklanmıştım. Bakışlarım çevredeki korumalarda gezinirken açık duran kapıya bakmıştım, korumalar önceki Don’da olduğu kadar fazla değildi. Birileri güvenliği salmıştı demek ki, ne büyük hata.

Ellerim yumruk olurken bir elim boynuma kolye gibi taktığım yüzüklerine kaymıştı, aldığım hafif bir nefesle kalbim sızlarken iyi olması için içimden dualar ediyordum. Her ne kadar onu bırakmak içimden asla gelmesede Lavinia’ya hak vermiştim, üzüntünün beni yıkmasına izin veremezdim. Özellikle de intikam acım içimde kor gibi yanarken öylece bekleyemezdim, o Cengo iti geberene kadar olmazdı.

“Bizsiz mi saldıracaksın?” diyen tanıdık sesle şok içinde arkamı döndüğümde gördüğüm yüzlerle ikinci bir şok daha yaşamıştım.

“Sizin burada ne işiniz var be?” diyen sert sesimle en öndeki tanıdık şapkası ve maskesiyle duran Duman bana dönmüştü.

“Asıl sen bizsiz nereye geliyorsun ortak?” demesiyle elimi sertçe alnıma çarptığımda bu hareketim zaten ağrıyan başımı daha kötü yapmıştı.

“Hadi siz ikiniz geldiniz.” derken bakışlarımı Duman ve Nilüfer’den alarak Maria’ya çevirdim. “Senin ne işin var burada? Baktın, onlar seni almıyorlar. Kendi ayaklarınla mı gelmek istedin Maria?” diyen sinirli sesimin aksine Maria gülümsemişti.

“Ablamı geç bulmuşken kaybedemezdim, ayrıca bu malikaneyi avucumun içi gibi bilirim. Yardımım gerekir diye düşündüm.” dediğinde sinirden başım daha çok ağrımaya başlamıştı.

“Sen düşünme Maria.” derken Duman’a dönmüştüm. “Ben içeri girer girmez bodruma koşacağım, sende cephaneliğe git. Orada buluşuruz.” dediğimde Duman hızla başını olumlu anlamda sallamıştı. “Üst katta sağdan sonuncu oda.”

“Kapısı kilitlidir ama anahtarı hep kapının sol tarafında kalan ikinci vazonun arkasında durur.” diyen Maria’yla ona baktığımda tekrar hafifçe gülmüştü. “Bildiğimi söylemiştim.”

“Yine de girmiyorsun, sen Nilüfer’le birlikte burada korumalarla birlikte kalacaksınız.” dememle Nilüfer hızla bana dönmüştü.

“Ya abla.” diye ikisi de aynı anda konuştuğunda kaşlarım derince çatılırken ikisine de ters bakışlarımı yollamıştım.

“Yok abla falan, söz dinleyin. İçeri de yakalanırsak dışarıda kurtaracak adam olsun.” derken bakışlarım kızların arkasında iki bedene dönmüştü, Agah ve Han buradalardı. “Kızlar size emanet.” dedikten sonra Lavinia’ya döndüğümde onun Maria’ya baktığını fark etmiştim.

“Aslında bana benziyorsun sen.” demesiyle Maria şaşırırken aniden şapkasını ona taktığında Maria şok içinde kalmıştı. “Bunu da tak ve bir şey soran olursa hiç başını kaldırma.” derken maskesini de verdikten sonra saçlarını hızla bir at kuyruğu yapıp yüzüne benim taktığım gibi burun ve dudak kısmını kapatan siyah bir maske takmıştı, üstünde ateş amblemi vardı.

Benimkinde ise şeytan amblemi vardı, sanırım ikimizin de maskeleri kocalarına aitti. Bu düşünceyle yüzüm hızla düşerken Lavinia’nın başına geçirdiği beyzbol şapkasıyla tekrardan malikaneye döndüm, kapı hala açıktı ve üç korumadan biri de içeri gitmişti.

“Sen içeri girebilecek misin?” diye Duman’a hitaben sorduğumda o da yanıma gelmişti.

“Sen az önce beni hafife mi aldın çömez?” demesiyle dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı.

“Ortak değil miydik?” dediğimde bir eli sırtımı bulmuştu, her ne kadar birkaç gün önce dikişleri aldırmış olsamda yara hala hareket ettikçe sızlıyordu.

“Çömez bir ortak.” demesiyle hafifçe güldüm.

“Geri çekil ortak.” derken hafifçe yana kaydığımda hızla pozisyon almıştım, belimi biraz bükerken dizlerimi hafifçe kırdım.

“Ne yapacak?” diyen Maria’yla derin bir nefes almaya çalışmıştım ama göğsümdeki yumru yine izin vermemişti.

“Koşacak.” diyen Nilüfer’le bakışlarımı hedefe çevirdim.

“Uçacak.” diyerek Nilüfer’i düzelten Lavinia’yla hızla bacaklarıma asıldığımda sesler ardımda kalmıştı.

Bacaklarım sızlarken tüm kaslarımı zorlayarak korumalarından yanından geçtiğimde ardımdan gelen hiçbir ses olmadığına bakılırsa duymamışlardı, hızımı hiç düşürmeden bahçeden geçip ana kapıdan hızla içeri girdiğimde ise sonunda durabilmiştim. Çevrede kimse yoktu, sadece bahçede birkaç tane koruma daha görmüştüm. Hepsi bundan ibaretti.

Hızla beklemeden alt kata indim, tutsakların tutulduğu yere. Tunay’ın ilk söylediği yer buydu, eğer tutsakların çoğunu salabilirsem büyük bir kargaşa çıkardı ve bende bu sayede kolaylıkla cephanelik odasına giderek aldığım bombaları malikanenin köşelerine yerleştirebilirdim. Plan oldukça mantıklı gelmişti ve bende hiç düşünmeden buraya gelmiştim, en zor olanı yol değil de eve girmek olmuştu benim için. Nasıl giyinip çıktığımı bile anlamamıştım.

Bakışlarım çevrede gezinirken elime cebimdeki malzemelerimi alarak teker teker tüm kapıları açmaya başladım. Bazı odalardan gruplar halinde insanlar çıkarken bazılarında ise tek kişiler vardı, umursamadan hepsinin kapısını açmaya devam ettim. Benim kapılarını açtıklarım önce bir tereddüt etselerde sonrasında hızla kaçmaya başlıyordu. Umursamadan bakışlarım son odaya döndüğünde adımlarım yavaşlamıştı, buradayken Vidus’un tutulduğu odaydı.

Titreyen ellerimle kapıya uzanıp hızla açtığımda kendime düşünmek için fırsat tanımıyordum, çünkü biliyordum ki düşünürsem o kasvet beni tekrar sarardı ve kurtulamazdım. Şu an ise bu istediğim son şeydi, o kasvet geldiğinde zihnim direk kendini kapatıyordu. Bunu yapamazdım, yoksa her şeyi elime yüzüme bulaştırırdım.

Açtığım kapıyla sandalyeye bağlı dayak yediği belli olan bir adamla karşılaşmıştım, kapının sesini duyduğu sırada başını kaldırdığında yüzü bir hayli tanıdık gelmişti. Tabi ya, bu Vidus kaçırıldığı sırada Don’un haraç almam için gönderdiği mekanın sahibiydi. Sarışın olandı, Vidus gelmeden kaçmıştı. Demek ki Murat iti onu yakalamıştı, yaraları çok eski sayılmazdı.

“Sen…seni hatırlıyorum.” diyen sesini umursamadan hızla ona yaklaşıp arkasına geçerek kelepçelerini açmaya koyuldum. “Andre’nin adamıydın sende.”

“Ve Vidus’un karısı, aklında tutman gereken bu.” derken kelepçeyi açıp doğrulmuştum.

“Neden bana yardım ediyorsun?” diyen sorusuyla kapıya doğru giderken duraksadım.

“Çünkü kaosa ihtiyacım var, şahsi algılama.” dedikten sonra cevabını beklemeden hızla odadan ayrılmıştım.

Üst kata koştuğum sırada önüme çıkan Duman’la kaşlarım havalanmıştı, kucağı bomba doluydu. Dudaklarım maskenin içinden kıvrılırken hızla benim kucağıma da verdiği bombalarla diğer tarafa doğru koştuğunda elinde kalan son bombayı yerleştirmeye gittiğini anlamıştım. Bende hızla bodruma geri inip bombaları yerleştirirken birinin çevresinde kemer gibi bir şey olduğu dikkatimi çekmişti, kaşlarım havalanırken aklıma gelen detayla dudaklarım kıvrıldı.

Elimde diğer küçük olan parçanın bağını da bileğime geçirdikten sonra koşar adımlarla yukarı çıkmıştım ki her yerin mahşer yer gibi olduğunu görmüştüm. Saldığım adamlar içeri doluşan korumalara saldırırken bazı korumalarla göz göze gelmiştim. Siktir! Sanırım şimdi sıçmıştık!

“Koş Bella!” diye haykıran Lavinia’yla hızla koşmaya başladığım sırada o da peşime takılmıştı.

Adamların arasından sıyrılarak koşarken beni tutmaya yeltenenlerin hiçbiri beceremiyordu, aklım ise tamamen dağınıktı. Ne düşünmem gerektiğini bile bilmeden koşarken saldığım adamlar korumaların önünü kesip beni koruyorlardı. Bacaklarım sızlamak üzereyken çok hızlandığımı arkamda kalan Lavinia’yla fark etmiştim, onu geride bırakamazdım.

Hızımı azaltarak Lavinia’nın beni geçmesine izin verdiğim sırada ikimizde bahçeye çıkmıştık, Nilüfer ve Maria bizi kapının önünde bekliyorlardı. Lavinia benden birkaç metre ileride koşarken tam ona yetişecektim ki duyduğum fısıltıyla adımlarım istemsizce hızla duraksadı.

“Mia bella.”

Dudaklarım kıvrılırken kalbim heyecanla çarpmıştı, gelmiş miydi? O zaman bu iyileştiği anlamına gelirdi değil mi? Mutlulukla derin bir nefes alarak hızla arkamı döndüğümde bahçenin ortasında bir tek onun durduğunu görmüştüm. Hissettiğim sevinçle gözlerim dolarken dudaklarım daha çok kıvrılmıştı, gelmişti.

“Arjin’im…” diye bir mırıltı dudaklarımdan dökülürken hızla ona doğru koşmaya başladım.

Bacaklarım yanarcasına sızlarken gamzelerini göstererek gülen adama doğru son hızla koştum ve tam yaklaştığım sırada boynuna atlamıştım ki sertçe yere çakılmam bir olmuştu. Şok içinde etrafıma bakarak onu aramıştım ama yoktu, oysaki burada olduğuna çok emindim. Burada olmalıydı, bana gülümsüyor olmalıydı ama yoktu. Yanımda yoktu…

Sadece hayal gördüğüm gerçeği acı bir gerçekle yüzüme çarparken sertçe yere çarptığı için kanayan ellerimi kendime çevirdim, omuzlarım gerçeklerle düşerken dolan gözlerimden akan yaşlar hızla yanaklarıma doğru yol alarak yaralı ellerime damladı. Hem sırtım, hem de düştüğüm için acıyan dizlerim ve ellerim sızlasa bile hiçbiri kalbim kadar canımı yakmıyordu. Ben onu çok özlemiştim…

“Niran!” diye birkaç farklı sesin aynı anda bağırması bile umrumda değilken öylece ellerime bakıyordum, o yanımda olsaydım ellerimin yara olmasına izin vermezdi.

“Dokunma lan kıza!” diye haykıran Lavinia’nın sesini her ne kadar seçebilsem de bakışlarımı onlara çeviremiyordum.

“Serçem, kendine gel.”

Son gelen sesle gözlerim sıkıca kapanırken yaralı ellerimi hızla yumruk yaparak canımın daha çok acımasını sağladım.

“Gerçek değilsin, sus.” diyen mırıltımla eş zamanlı olarak saçlarım sertçe geriye çekildiğinde gözlerim hızla açılırken başım aniden geriye doğru yatmıştı.

“Hayatında ilk kez işime yaradın, sana bir teşekkür borcum oldu kızım.” diyen ses umrumda bile değilken sadece yüzüme çarpan güneşe bakabiliyordum, güneş batarken ne kadar da çok onun gözlerine benziyordu.

Dudaklarım kıvrılırken hafifçe gülmeye başlamıştım, gözlerini görebiliyordum. Bakışları artık yanımdaydı, onları görebiliyordum. O yanımdaydı, belki bedenen olmasada gözleri buradaydı.

“Zaten bir vasfın yoktu, şimdi bir de delirdin mi?” diyen sesini tekrardan umursamamıştım, çünkü ateş bakışlar buradaydı. Hiçbir şey umrumda değildi.

“DOKUNMA ABLAMA!” diye haykıran Maria’nın sesini duysam bile güneşten yine de gözlerimi alamıyordum, günler sonra gözlerini görmek çok iyi hissettirmişti.

“Şhh! Sana diyorum.” diyen arkamdaki sesle saçım daha sert çekildiğinde bile gözlerimi güneşten ayıramamıştım.

“Murat, anlaşmayı unutma.” diyen başka bir sesle önüme bir beden geçtiğinde kaşlarım hızla çatılmıştı, güneşi görmemi engellemişti. Yaşam ateşimi görmemi engellemişti. “Ona zarar vermeyeceksin.”

“Çekil.” diye zor bela mırıldanarak yana kaymaya çalışmıştım ki saçlarımdaki eli daha sert çekiştirerek buna izin vermemişti.

“İlacı ver.” diyen arkamdaki sesle zihnim sanki bir rüyadan uyanırcasına kendine gelmeye başlamıştı.

Bakışlarım çevrede gezindiğinde karşımda dikilen kişinin Cengo olduğunu görmüştüm, arkamda saçımı çeken kişi ise Murat’ın ta kendisiydi. Tüm bedenim öfkeyle sarsılırken ellerimi daha sıkı yumruk yaparak tırnaklarımı yaralarıma sapladım.

“Yemezler, önce kızı bırak.” diyen Cengo’yla Murat başımı iterek bırakmıştı. “Bekle.” dedikten sonra bakışları bana döndüğünde ters bakışlarla onu izliyordum, yavaşça dizlerinin üstüne çöküp benimle aynı boya geldikten sonra telefonunun ekranını yavaşça bana çevirmişti.

Bakışlarım ekrana kaydığında adeta kanım donmuştu. Gözlerim korkuyla irileşirken başımı olumsuz anlamda salladım, bunu yapamazdı. Ekranda gözüken şey bir aramaydı ve yatakta bilinçsiz bir şekilde yatan Vidus’un alnına bir silah dayanmıştı. Tunay neredeydi? Koruyacağı hakkında söz vermişti, neredeydi?

“Onu kolayca kurtarabilirsin.” diyen sesiyle ters bakışlarım yüzüne dönmüştü. “Evlen benimle, bende yaşamasına izin vereyim.”

Kalbim korkuyla kasılırken bakışlarım tekrar ekrana dönmüştü, bunu yapabilir miydim? Onu yaşatmaya çalışırken bensizlikle öldürebilir miydim?…

~~~~~~~~~~

Ve bölüm sonu…

Hüzünlü bir bölüm oldu, ağlamaktan içim çıktı yahu…

Vidus’u bizde özledik değil mi???

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce Niran sonda ne yapacak???

Sizce Tunay gerçekten koruma konusunda yalan mı söyledi???

Ve son olarak sizce bu ilaç neyin nesi???

Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.

Ayrıca WP KANALIMI da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.