~Bölüm Şarkıları~
Flört~Lan Oğlum Böyle Olmaz
Ece Mumay~Vanilya
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!
Nasılsınız bakalım???
Beğeni ve yorumları unutmayalım lütfen!!!
“Lan oğlum böyle olmaz, olmaz…yapılmaz! Lan oğlum böyle olmaz! Bir güzele vuruldun, yanma… yakma! Lan oğlum böyle yanma…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~
Hayat sadece yalnızları mı hedef alırdı? Yada şöyle sormak daha doğru olurdu, hayattan sadece yalnızlar mı korkardı? Ailesi olan insanların her zaman dayanacak bir limanları olduğunu düşünürdüm, benim hiçbir zaman sahip olamadığım ve bundan sonrada olamayacağım o liman…
Korkmakta haklı mıydım peki? Ne beni koruyacak bir ailem ne de hayatımda sırtımı yaslayabileceğim kimsem yoktu. Yapayalnız bir şekilde yaşamaya çalışırken korkmak bence en doğal hakkımdı, hatta bu zamana kadar böyle durumları yaşamadığım için şaşırmam gerekmez miydi? Ne yazık ki çalıştığım yerler belliydi, belki de polis haklıydı…
Ne gelen mesaja cevap vermiştim ne de bu sefer engellemek gelmişti içimden, öylece telefonumu cebime attıktan sonra yola koyulmuştum. Otobüs durağına doğru sessizce ilerlerken aklım karmakarışıktı. Kimdi bu yazan kişi? Benden ne istiyordu? Sahiden polisin dediği gibi bardan peşime takılmış biri olabilir miydi?
Başım zihnimde dönen sorular silsilesinden dolayı ağrımaya başlarken karanlık durağa vardığım sırada yağmur çiselemeye başlamıştı. Oturarak otobüsü beklemeye başlamıştım ki aradan geçen birkaç dakikanın ardından yağmur daha da fazla yağmaya başlamıştı, adeta bardaktan boşanırcasına yağıyordu.
Umursamadan arkama yaslanıp yere sertçe çarpan yağmur damlalarını izlemeye başladım, her biri bir sonrakini kovalayarak yere düşüp kayboluyordu. Aynı akıp giden zaman gibi…
Aradan geçen on beş dakikanın ardından kaşlarım çatılırken telefonumdan otobüsün nerede olduğuna bakmıştım, şu ana kadar gelmesi gerekiyordu. Bakışlarım tekrardan karanlık yola kayarken derin bir nefes alarak yağmur kokusunu ciğerlerime hapsettim, huzur vericiydi ama şu anda yanan bir ateşin başında oturup onu izlemeyi tercih ederdim. Sanırım biraz üşümüştüm, hava gitgide soğuyordu.
Hala yola bakmaya devam ederken önümden hızla geçen siyah bir arabayla önüme dönmüştüm ki arabanın ileride durduğunu fark ettim, hemen sonrasında ise araba geriye doğru sürmeye başladığında gözlerimi kapatıp derin bir nefes almıştım. Aman! Sakın gece vakti tek başına oturan kız görmesinler, başına üşüşmeden yapamıyorlardı!
Gelen korna sesiyle gözlerim istemsizce aralandığında bakışlarım bir çift ateş bakışlarla çakışmıştı, kaşlarım hızla çatılırken anlam vermeye çalışıyordum. Vidus hocanın burada ne işi vardı?
“Asistan?” diye soran sesiyle gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya devam etmiştim.
“Hocam?” dedim bende soran bir sesle. Gözlüğü yoktu ve gömleğinin yakasında birkaç düğme açıktı, şu anda öğretmenden çok ünlü bir iş adamına benziyordu.
“Bu saatte ne işin var burada?” demesiyle içimden sabır çekmem gerekmişti. Sana ne lan, sana mı soracağım demek vardı şimdi ama işte ne yazık ki hocamdı ve okulu uzatmadan bitirmek istiyordum.
“İşe gidiyorum, ya siz?” dediğimde dudaklarımdan dökülen soruyla kendime kızmadan edememiştim. Otobanda duruyordum ve adam da yolu kullanmıştı, bana neydi ne yaptığından?!
“İşten dönüyorum.” diyerek açıklama yaptığında daha çok şaşırmıştım, tamam deyip gitmesini beklemiştim oysaki. Hem bu saatte ne işinden dönüyordu ki? Neyse, beni ilgilendirmezdi. “Gel, bırakayım seni.” demesiyle kaşlarım tekrardan hafifçe çatılmıştı, hoca falan demiştik ama sonuçta erkekti. Ne yapacağı belli olmazdı.
“Hayır, teşekkürler. Otobüs gelmek üzeredir zaten.” dediğimde beni umursamadan uzanarak yan tarafın kapısını açtı.
“Geri de bir otobüs kaza yapmış, yollar tıkalı. Geç kalmak istemiyorsan binersin.” dediğinde bakışlarım tekrar yola kaymıştı, ardından telefonuma baktığımda gerçekten geç kalmak üzere olduğumu fark etmiştim. Bu ayda maaşım kesilirse oldukça zorlanırdım, üstelik bir de bugün müdürün onur konuğu olan büyük patron gelecekti. Uyuz müdür sırf bu yüzden bile maaşımdan daha fazla kesebilirdi.
Kafam allak bullak olurken son kez bir umutla yine yola bakmıştım ama ne bir otobüs vardı gelen ne de bir taksi, bomboş yolda sadece karşımdaki siyah Porsche duruyordu. O esnada bakışlarım tekrar arabaya döndüğünde sabahki gördüğüm araba çınlamıştı zihnimde, esasında buralarda bu kadar lüks arabalara pek denk gelmezdim. Bugün gittikçe daha tuhaf bir gün olmaya devam ediyordu.
“Sonsuza dek seni bekleyemem asistan, geleceksen gel.” diyen sert sesiyle adeta zorla yerimden kalkarak arabaya doğru adımlamıştım, umarım başıma bu gece boktan bir şey gelmezdi. Kendimi bile bile ateşe atıyormuşum gibi hissediyordum.
Hızla yağmurdan kaçarak arabaya binmemin ardından odunsu koku sertçe yüzüme çarpmıştı, ardımdan kapıyı kapattığım an araba hızla yola koyuldu. Kollarımı bedenime sararak arkama yaslandığımda bakışlarımı asla ona çevirmiyordum, sanki baksam o ateş kızılı bakışlarıyla beni etkisi altına alacakmış gibi hissediyordum. Evet, kulağa deli saçması gibi geliyordu ama yemin ederim ki hissiyatı tam olarak öyleydi!
“Nerede çalışıyorsun?” diyen sert sesi sessizliğimizi bölerken elini ön tarafa uzattığını yan gözle görmüştüm, hemen sonrasında ise araba ısınmaya başlamıştı. Bu iyiydi, çünkü araba öyle soğuktu ki bir süre daha açmasa titremeye başlayacaktım.
“Zirve.” dedim kısaca mekanın ismini mırıldanarak.
“Tamam.” dediğinde bakışlarım istemsizce yandan ona dönmüştü. Sert bakışları yola odaklıyken tek eli ise direksiyonun üzerindeydi ve doğruyu söylemek gerekirse oldukça profesyonel duruyordu, bu adamın iyi olmadığı bir dal varmıydı acaba?
“Biliyor musunuz?” diye sorduğumda onunda ateş bakışları bana dönmüştü, içlerindeki kıvılcım bu yakınlıktan daha net görünüyordu.
“Sahibi eski bir dostum.” dediğinde anladığımı belli edercesine başımı sallamıştım. Büyük patron da yurt dışında yaşıyordu ve dünya küçük bir yerdi, tanıdık olmalarına şaşırmamalıydım. “Adını da çok duydum, bahsedildiği kadar iyi bir yer mi?”
“Evet, rağbet gören bir yer.” diye mırıldandığımda bakışları tekrardan yandan beni bulmuştu, bakışlarım ateş bakışlarında takılı kalırken kuruyan boğazımı ıslatmak için yutkunmam gerekmişti. Yanan bir ateşin başında oturmak isterdim derken bunu kastetmemiştim!
“Sen ne iş yapıyorsun orada?” dediğinde ateşlerinin ardındaki meraklı ışıltıları fark etmiştim, demek ki küstah tarihçimizin az da olsa duyguları vardı.
“Barmaid.” dediğimde kaşları hafifçe havalanmıştı, şaşırmasına bakılırsa garson olmamı bekliyordu sanırım. Başını anladığını belli edercesine salladıktan sonra önüne döndüğünde çaktırmadan derin bir nefes almıştım, bakışları kesinlikle büyülüydü!
Arabanın içini sessizlik sararken bakışlarım akıp giden yola dönmüştü, yağmur hala hızla yağmaya devam ediyordu ve gözlerim yan aynadan ikide bir arkaya baksa da gerçekten söylediği gibi otobüsten hiçbir iz yoktu. Ne olmuştu acaba? Genelde yağmurlu havalarda kaza kaçınılmaz oluyordu, umarım yaralanan kimse olmazdı.
“Şu otobüs kazası nasıl olmuş, gördünüz mü?” dediğimde cümlenin sonuna doğru bir şey dank etmişti, şimdi benim çenem niye düşmüştü ki? Sorduğum soruyu haberlerden de öğrenebilirdim. Bir damla ter ensemden yavaşça sırtıma doğru akmaya başlamıştı, arabanın içi fazla mı sıcak olmuştu?
“Tekerlekleri patlamış sanırım.” dediğinde tekrardan başımı sallamıştım, neyseki önemli bir şey değildi. Derin bir nefes alarak kalbimin biraz olsa sakinleşmesi için yandaki camı açmıştım ki birkaç saniye sonra cam tekrardan kapandığında bakışlarım yanımdaki adama döndü. “Soğuk.”
Haklıydı ama üzerimdeki kabanımla biraz daha bu sıcaklıkta oturursam havale geçirebilirdim. Sessizce kabanımın düğmelerini açarak üstümden çıkartıp kucağıma aldıktan sonra arkama yaslandım, böyle çok daha iyiydi. O esnada yanımdaki adamın derin bir nefes aldığını duymuştum, kötü mü kokuyordum ki? Çaktırmadan saçlarımı koklamıştım ama kötü bir koku yoktu, evden çıkmadan önce sıktığım parfümüm kokuyordu hala. Mis gibi vanilya…
Umursamamaya çalışarak yolu izlemeye devam ediyordum ama bakışlarım istemsizce direksiyonu sıkıca kavrayan eline kayıyordu, öyle sıkı kavrıyordu ki tek bir hareketle direksiyonu parçalayabileceğine neredeyse emindim. Sinirli miydi yoksa kendini mi tutmaya çalışıyordu anlamamıştım.
Tam o sırada çalan telefonla bakışlarım yüksek ihtimal telefonun bağlı olduğu arabanın ekranında yazan isme çevrildi, Fuoco… Arayan Türk değildi sanırım.
Bakışlarım ona döndüğünde ekrana çakışan bakışlarıyla kaşlarının çatıldığını görmüştüm, hemen ardından ise kırmızı ışıkta duran arabayla iri eli direksiyondan ayrılıp ekrana uzandı.
“Türkiye’ye geldiğini niye söylemedin?” diyen boğuk ve sert sesle kaşlarım havalanmıştı, yabancı olur sanmıştım ama Türkçe konuşuyordu.
"La ragazza è con me." (Kız benimle.) dediğinde bakışlarım istemsizce hızla onu bulmuştu, sanırım İtalyanca konuşmuştu ve doğruyu söylemek gerekirse bu dili konuşurken sesi kulağa bir hayli seksi geliyordu ama anlamadığım bir detay vardı. Adam Türkçe konuştuğu halde neden İtalyanca cevap vermişti? Sanırım sözlerini benden saklamak istemişti.
"Quale ragazza?" (Hangi kız?) diyen karşı taraftaki sesle Vidus hoca derin bir nefes daha almıştı.
"Sei stupido, Fuoco?" (Salak mısın, Fuoco?) diyen sert sesiyle karşı tarafta bir süre sessizlik olmuştu. Salak mı demişti o arada? İngilizceye benziyordu sanki.
"Hai rapito la ragazza?" (Kızı kaçırdın mı?) demesiyle araba tekrar hareket ederken Vidus hoca erkeksi bir hareketle gözlerini devirmişti.
“Non dire sciocchezze, Fuoco. Perché hai chiamato?" (Boş konuşma, Fuoco. Niye aradın?) dediğinde karşı taraftan bir gülme sesi duyulmuştu.
"C'è un incontro tra due settimane, devi venire." (İki hafta sonra toplantı var, gelmen lazım.) diyen karşı tarafla arabayı hızla sağa kırarak barın olduğu sokağa girmişti.
"Motivo?" (Sebep?) dediği sırada barın önüne yaklaştığımızda yavaşlamıştı ama ben çalışan olduğum için arka kapıdan girmem gerekiyordu, bakışlarım hala yağan yağmura kaydığında hızla kabanımı üstüme geçirmiştim. Umarım saçlarım ıslanmadan kapıya ulaşabilirdim, kıvırcıkları görmek istemiyordum.
"Perché lo voglio così." (Çünkü ben öyle istiyorum.) dediğinde elim kapının koluna giderken bakışlarımı ona çevirmiştim ki onun tarafındaki koluma hızla sarılan parmaklarla gözlerim istemsizce iri eline kaymıştı.
Gözlerim elinin üstündeki belirgin damarlarda gezinirken nedensizce onu resmetmek istemiştim, tam şu anı. Bileğime yakın yerde duran iri elinin kolumu nasıl sardığını ve elinin güzelliğini resmetmem gerekiyordu, umarım eve geçince unutmazdım. O esnada kolunu uzattığı için hafifçe yukarı kayan gömleğiyle bileğindeki dövmeyi fark etmiştim, yüksek ihtimal kolunda olan bir dövmenin devamı niteliğindeydi. Yıldırım çizgilerini andırıyordu.
Benimde sol üst bacağımda hırsızlıktan kalma büyük bir ejderha dövmesi vardı, ekibimin logosu olduğu için yaptırmak zorunda bırakılmıştım. Aklıma gelen saçma anıyı hızla yollayarak ana odaklanmıştım, ne olursa olsun o dövmeyi seviyordum. Tehlikeli hissettiryordu.
Bakışlarım yine kolundaki dövmesine döndüğünde derince yutkunmuştum. O anda diğer dövmelerini görme isteği tüm benliğimi kaplamıştı, acaba başka neresinde dövmeleri vardı? Bakışlarım istemsizce geniş omuzlarına ve göğsüne kaydığında tekrardan yutkunarak hızla önüme döndüm, bu çok yanlıştı. Karşımdaki benim hocamdı, bunları düşünemezdim.
"Fanculo i tuoi desideri, Fuoco." (İsteklerini sikeyim, Fuoco.) diyen Vidus hocayla karşı taraf gülerek telefonu kapatmıştı ki ateş bakışlar gözlerimle buluştu. “Bende geliyorum, arkadaşıma bir selam versem iyi olur.” derken parmakları kolumdan yavaşça aşağıya kaydıktan sonra elime temasıyla ürpermeden edememiştim, soğuk havaya rağmen eli sıcacıktı. Parmakları yavaşça adeta elimi okşayarak geri çekildi.
Tenimden ayrılan teniyle hızla derin bir nefes daha aldığımda öncesinde nefesimi tuttuğumu yeni fark etmiştim, kalbimin bu kadar hızlı göğsümü dövmesi kesinlikle normal değildi.
“Tabi ama benim arka kapıdan girmem lazım, o yüzden burada yolumuz ayrılıyor. Getirdiğiniz için teşekkürler.” derken tuttuğum kapının koluna uyguladığım baskıyla kapı hafifçe aralanırken soğuk hava hızla içeri akın etmişti.
“Bir saniye.” diyen sesiyle elim kapının üstünde duraksarken bakışlarım yine onu bulmuştu. “Sen neden önden girmiyorsun?”
“Müdürün kesin emri var, çalışanların önden girmesi yasak. Ayrıca…” derken bakışlarım arabanın ekranında gözüken saate kaymıştı, onbiri beş geçiyordu. “Geç kalmış bulunmaktayım ve biraz daha geç kalırsam bu ayki maaşımın yarısı gider. O yüzden iyi günler.” diyerek kapıyı biraz daha aralamıştım ki daha bacağımı atamadan yandan uzanan eli hızla kapıyı geri kapatmıştı.
Bakışlarım şaşkınlıkla ona döndüğünde yüzünün bir hayli yakınımda olduğunu ne yazık ki o an fark etmiştim, elleri gibi sıcak olan nefesi yüzüme çarparken gözlerimi ateş bakışlarından ayıramıyordum. Gözleri bile kendisi gibi garipti, kehribar harelerinin içinde kızıllıklar vardı. O gerçekten ateşin ta kendisiydi…
Bakışlarım gözlerinde gezinirken onun gözlerinin ise yavaşça aşağıya kaydığını fark etmiştim, dudaklarıma mı bakıyordu?
“Yağmur yağıyor, arka kapıya götürürüm.” derken hızla geri çekilip arabayı tekrar sürmeye başladığında şaşkınca ona bakmaya devam ediyordum, nefesi neremizden alıyorduk?
“Hocam buna gerçekten hiç gerek yok, iki adım kaldı zaten.” diyerek nefesimi zor bela kontrol altına alıp konuştuğumda beni hiç duymuyormuş gibi arka kapıya doğru sürmüştü.
“Benim arka kapıdan girmem yasak mı?” dediğinde onunda nefes nefese kaldığını fark etmiştim ya da hayal görüyordum, şu an hiçbir şeyden emin değildim. O esnada duran arabayla ona dönmek zorunda kalmıştım.
“Sanmıyorum.” dememle el frenini çekerek arabayı tamamen durdurmuştu.
“O zaman sorun yok.” diyerek hızla kapısını açmasıyla bir süre yaşadığım şokla duraksasamda hemen sonrasında bende hızla kapımı açıp onun peşine takılmıştım.
Arka kapıyı açarak içeri doğru bir adım attıktan sonra kapının önünde durup içeri geçmemi işaret ettiğinde dün okuldaki hareketi zihnimde çınlamıştı, odasına girerken de böyle yapmıştı. Sözlerinin aksine içinde küçükte olsa bir centilmenlik vardı sanırım.
Umursamamaya çalışarak önünden hızla geçip içeri girdiğimde ardımızdan kapıyı sertçe kapatmıştı, içeriden gelen seslere bakılırsa mekan çoktan dolmaya başlamıştı bile. Ateş kızılı aşkına! Geç kalmıştım ve müdür kesin ağzıma sıçacaktı.
“Büyük patronun odası üst katta, bulabilirsiniz değil mi?” dediğimde gözlerimde gezinen derin bakışlarıyla başını yavaşça olumlu anlamda sallamıştı, koridorun karanlığına rağmen gözlerindeki kıvılcımları görebiliyordum. Ne kadar tuhaf bir adamdı. “O zaman ben artık gitsem iyi olacak, tekrardan teşekkürler.”
Sözlerimin ardından hızla sağdaki merdivenlerin hemen yan tarafında bulunan soyunma odasına girmiştim, kabanımı hızla çıkarıp dolaba attıktan sonra üzerime siyah ve üstünde koyu bir turuncuyla başlayıp yeşile doğru giden renklerle yazılmış Zirve yazısı olan önlüğümü hızla üzerime geçirmiştim. Renklerine hiçbir zaman anlam verememiştim ama girişteki isim tabelasında da mütemadiyen bu renkler yanıp sönerdi.
Duyduğum adım sesleriyle renkleri düşünmeyi keserek hızla kapıya yöneldiğimde hafifçe aralayıp baktığımda yukarı doğru çıkan Vidus hocanın uzun bacaklarını görmüştüm, adam gerçekten çok uzundu. Bunu her yanında durduğumda fark edebiliyordum.
Derin bir nefes alarak gözlerimi kapatıp açtıktan sonra soyunma odasından çıkıp ön tarafa doğru adımladım, Vidus hocanın uzun boyu beni zerre alakadar etmezdi. O hala gördüğüm en tuhaf insandı ve bu hayat bana tuhaflardan korkmam gerektiğini başıma vura vura öğretmişti.
~~~~~~~~
•••
Kendimi koltuğuma bırakırken tüm bedenim hissettiğim sinirle kasılmıştı, zihnim tek bir şey için haykırıyordu. Kan ve daha çok kan…
Bakışlarım sadece karşımda dikilen müdürdeyken ellerimi yavaşça yumruk yaparak açıyordum, avuçlarım birini dövmem için adeta kaşınıyorlardı ve onlara istediklerini zevkle vermek için yanıp tutuşuyordum.
“Hoşgeldiniz efendim, sizi burada görmek ne büyük şe…” diye korkak bir sesle konuşurken üstünde ona dar gelen ceketinin önünü zorla iliklemeye başladığı sırada sertçe sözünü kestim.
“Bu görevi sana verirken yapmanı istediğim en önemli şey neydi?” dedim sert ve gür bir sesle.
Her kelimeyi vurgulayarak konuşurken gözlerinin içine bakmaya devam ediyordum. İrileşen gözlerinde bariz belli olan korkusuyla geriye doğru istemsizce bir adım atmıştı, korkunun ecele faydası olduğunu hiç sanmıyordum.
“Pa…patron…” diyerek korkudan kekelediğinde sinirden dişlerim birbirine geçerken gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes aldım, tatlı kokusunu hala alabiliyordum. Bu iyi değildi, beni sakinleştiriyordu.
Gözlerim hızla açılırken bakışlarım korkudan kapıya doğru yaklaşan pezevenge kaydığında artık sinirlerime daha fazla hakim olamamıştım. Bir elim hızla önümdeki masanın kenarını kavradığında ayaklanırken sertçe yana savurdum.
“SANA NE EMRETTİM?!” diye haykırdığımda sesim odanın için yankılanırken sokuk müdür korkuyla gözlerini kapatmıştı.
“Efendim yemin ederim dediklerinizi yaptım, ona da herkes gibi davrandım.” dediği sırada hızla ona yaklaştığımda geriye kaçmasına fırsat vermeden yakalarından kavrayarak sertçe bedenini duvara yasladım.
“Sen benim kadınıma herkes gibi mi davrandın?!” derken sinirden ellerim bile titriyordu. “SEN KİMSİN LAN?!”
“A…anlamasın de…demiştiniz efendim.” dediğinde sinirle bedenini tekrardan sertçe duvara çarptım.
“O anlamayacak dedim göt herif, sen değil!” derken tuttuğum bedenini sertçe odanın ortasına fırlattığımda dengede duramayan bedeni yere yapışmıştı. “Benim kadınıma herkes gibi davranmaman gerektiğini beynin basmadı mı?!”
Attığım birkaç adımla hızla geriye doğru kaçınmaya çalıştığında sertçe eline basarak engel olmuştum.
“E…efendim affedin, n…ne isterseniz ya…yaparım.” diyen sesiyle ayağımı elinden çekmeden önünde diz çökerek gözlerinin içine bakmaya devam ettim.
“Sorumun cevabı bu değil.” derken belimdeki silahımı çıkardığımda gözleri hızla büyümüştü.
“Basmadı efendim, beyinsizin önde gideniyim. Lütfen affedin.” diyerek hızlıca verdiği cevaba rağmen içimdeki sinir bir an bile sakinleşmemişti.
Silahı diğer elime alarak boştaki sağ elimi boğazına sardıktan sonra kafasını yukarı kaldırarak sertçe yere geçirdim.
“Şimdi basıyor mu?!” diye haykırdığımda acıyla inlemekten cevap veremediğinde tekrardan başını sertçe yere çarpmıştım. “O SİKTİĞİMİN BEYNİ ŞİMDİ BASIYOR MU?!”
“Ba…basıyor.” diye mırıldandığında tekrar başını kaldırıp yere çarpmıştım.
“Duyamadım!” diye haykırırken bir yandan da boğazını sıkıyordum.
“Basıyor.” diye daha yüksek sesle konuştuğunda aldığım derin bir nefesle elimi boğazından çekerek hızla ayaklanıp geriye çekildim.
“Güzel, kalkabilirsin.” diyerek üstümdeki ceketimi düzelterek az önce kalktığım sandalyeye doğru bir kaç adım atmıştım ki kalkmadığını görünce duraksadım, hala yerde öksürüyordu. “Tekrar etmem!”
Bağırışımla beraber hızla ayaklandığında gönye de duramasa da ayaklarının üstünde durmayı başarmıştı, demek ki daha sert vurmam gerekiyordu.
“Şimdi söyle bakalım, kimmiş o kadın?” derken arkamı dönerek camdan dışarıya baktım.
“Si…sizin kadınınız.” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı, kulağa ne kadar da hoş geliyordu.
“Nasıl davranman gerekiyormuş?” diyerek karanlık sokakta bakışlarımı gezdirdim, gördüğüm arabayla dudaklarım kıvrılmıştı. Tanıdık görmeyeli uzun zaman olmuştu.
“El üstünde tutup…hanımım gibi davranacağım.” dediğinde dudaklarımda ürkütücü bir gülümseme oluşmasına izin vererek arkamı dönüp bakışlarımı ona çevirmiştim.
“Aferin. Bak, vurunca beynine nasıl da kan gitti.” derken silahımı tekrardan sağ elime alarak sıkıca kavradım.
“Sayenizde efendim.” diyerek gülen adamla bakışlarımı ondan ayırmadan boştaki elimi cebime sokarak başımı hafifçe yana eğdim.
“Peki ben kimseyi affeder miyim?” derken gülüşüm yavaşça solmuştu.
Onunda gülüşü solarken bakışları elimdeki silahla benim aramda gidip gelmeye başlamıştı.
“Efendim yalvarırım yapmayın, beni bir dinleyi…”
Sözünü bitirmesine izin bile vermeden hızla kaldırdığım silahı ateşlediğimde alnına giren mermiyle bedeni geriye savrulurken cesedi sertçe yere serilmişti.
“Fikirlerin zerre sikimde değil.” derken silahı tutan elimin tersiyle yüzüme sıçrayan kanlarını silerek kapıya doğru bir adım atmıştım ki hızla açılan kapıyla bakışlarım içeri giren tanıdık yüze çarptı.
Gözleri önce bana ardından da yerdeki cesede döndüğünde gözlerini devirerek bana dönmüştü ki bakışlarım hemen arkasındaki açık kapıdan bizi izleyen adamıma çevrilmişti, neyse ki içeri izinsiz girebilecek tek kişiye izin vermişti. Yoksa elimden çekeği olurdu.
“Eski dostum.” diye mırıldanmamla bana doğru birkaç adım atarak kapıyı ardından kapatmıştı.
“Bakıyorumda hiç durmuyorsun.” diyerek cesedi işaret ettiğinde dudaklarım biraz daha kıvrılırken kollarımı iki yana açtım.
“Tanrı boş duranı sevmezmiş.” dememle onunda dudakları kıvrılmıştı.
“Seni de pek sevdiği söylenemez, onlara iş çıkartıp duruyorsun.” diyerek tekrardan cesedi gösterdiğinde benimde bakışlarım kan gölünün içindeki cesede kaydı.
“Cehennemde kömür azalmıştır, yakıt yaparlar.” dememle ikimizde güldüğümüzde elini uzatmasıyla hızla elimi uzatıp avucunu kavradım.
“Hoşgeldin kardeşim.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Umarım hoş bulmuşumdur dostum.” derken tekrardan aldığım derin bir nefesle gerilerden gelen tatlı kokunun beni sakinleştirmesine izin verdim.
~~~~~~~~~
Elvin N. Varnalı…
Ana salona doğru adımlarken kafamdaki tüm gereksiz düşünceleri atarak sadece işime odaklanmıştım, en azından bunu hedeflediğim söylenebilirdi. Kalabalık salona girer girmez barın arkasına geçtiğimde Kuzey’in koşturduğunu görmüştüm, öyleki beni fark etmemişti bile. Onu umursamadan hızla müşterilerden birine yöneldim.
“Buyrun, ne alırdınız?” dediğim bir kız grubunun bakışları bana döndüğünde hızla sırıtarak tezgaha eğilmişlerdi.
“Bize dört tane vişne votka lütfen.” diyen en öndeki kızla hızla onu onaylayarak içeceklerini hazırlamaya başlamıştım.
Senelerin vermiş olduğu tecrübeyle artık ellerim bakmadan yapabileceğim kadar aşina olmuşlardı ve garip bir şekilde evimdeymiş gibi hissettiriyordu. Belki de başından beri kaderim buydu. Seneler önceki o doğum günümde kaderim yazılmıştı, birkaç yıldır yanında çalıştığım ve bana hırsızlığı öğreten patronum o gün o maskeli adamlar tarafından öldürülmüştü.
Buna çokta üzüldüğüm söylenemezdi, şerefsizin tekiydi ama ondan sonra gelende pek iyi sayılmazdı. İtalyan asıllı başka bir şerefsiz gelmişti başımıza, Türkçeyi bile yarım yamalak konuştuğu halde sapıklığından asla ödün vermiyordu. O esnada bana taktığı lakap zihnimde amansızca can bulmuştu, elimdeki içkiyle duraksarken derince yutkundum.
Bella…
Lakabım buydu, beni güzel bulduğu için bu lakabı vermişti. Tuhaf biriydi ve dediğim gibi, tuhaf insanlardan her zaman korkmak gerekirdi. Birkaç yıl sonrasında ise olanlar olmuştu…
Titreyen ellerimle derin bir nefes alarak gözlerimi sıkıcı kapatıp açtım, düşünmek için doğru zaman değildi. Kendime gelmeliydim. Hızla kızların içkilerini doldurup servis ettikten sonra başka bir müşteriye geçmiştim ve tahminimce yarım saati böyle devirmiştik.
“Selam!” diyerek cıvıldayan sesle bakmasam da kimin geldiğini anlamıştım, bu Çiçek’ti.
Bakışlarım ona döndüğünde her zamanki gibi pembe saçları ve yine renkli bir elbiseyle hemen karşımdaydı. Herkesin çoğunlukla siyahlara büründüğü bu yerde kesinlikle neon misali parlıyordu.
Çiçek’le bundan iki sene kadar öncesinde tanışmıştık, o zaman en fazla ayda bir kez bara uğrar ve içerken içini döküp kaybolurdu. Son üç dört aydır ise mekanın müdavimi olmuştu, benim olduğum her gece buradaydı. Belki de mekanın değil de benim müdavimim olmuş olabilirdi, çünkü inatla arkadaşım olmak için yırtınıyordu.
“Merhaba, her zamankinden mi?” dediğimde başını hevesli bir şekilde olumlu anlamda sallamıştı, çilekli margarita…
Genelde tatlı olan çoğu şeyi içmeyi seviyordu ama her gelişinde çoğunlukla bunu içerdi, sanırım bende her ne kadar çevremde birini istemesem de ona alışmıştım. Ya da şu aralar yalnızlığın ne kadar bela bir durum olduğunun farkına varıyordum, emin değildim.
İçkiyi hazırlayarak önüne bıraktığımda hızla uzanıp bir yudum aldıktan sonra gözlerini kapatmıştı, tadını hissetmeyi seviyordu.
“Ellerinin büyülü olduğuna eminim, bunu senden başka kimse yapamıyor.” diyerek gözlerini araladığında mavi ve büyük gözlerini gözlerime dikmişti.
“Hayır, sadece pratik.” diye mırıldanarak diğer müşterilerle ilgilenmeye devam etmiştim.
“Sen iyi misin? Bugün sanki her zamankine göre daha somurtkansın.” demesiyle aldığım siparişteki içkiyi hazırlarken ters bakışlarımı ona çevirmiştim.
“Her zamanki halim Çiçek.” diyen sert sesimle tekrardan önüme dönerek işime odaklandım.
“Değil işte, seni tanıyorum. Her zaman somurtsan bile arada gülerdin, bugün hiç gülmedin.” dediğinde elimdeki kokteyli hazırlamayı bitirerek müşteriye vermiştim.
“Sadece dıştan gördüğün duygularla insanları tanıyamazsın.” derken diğer bir müşteriye geçmiştim, bugün gerçekten bir hayli yoğundu.
“O zaman içini de anlat, sana yakın olmama izin ver.” dediğinde onu duymazdan gelerek hazırladığım içkiyi müşterinin önüne bırakmıştım. “Sen benim tek arkadaşımsın Elvin, lütfen.”
Önümdeki dolulukta bakışlarımı gezdirirken bir yandan Çiçek’in sözlerini düşünüyordum. Bu zamana kadar hep yalnızdım, ne bir arkadaş ne de bir ailem yoktu. Seneler öncesinde birkaç tane erkek arkadaşım olmuştu tabi ama hepsi salak çıkınca o konudan da vazgeçmiştim, yalnızlık her zaman en iyisi olmuştu. Dalga geçen insanlar yok, seni üzmek isteyenler yok; kısaca yalnızlık en iyisiydi. Ta ki düne kadar…
Eğer yalnız olmasaydım gelen bir mesajdan böylesine korkmam anlamsız olurdu. Belki de…artık yalnızlık çokta iyi sayılmazdı…
“Sadece biraz karnım ağrıyor, hepsi bu.” diyerek bakışlarımı önümdeki Çiçek’e çevirdiğimde dudakları anlayışla kıvrılmıştı.
“Ya ben sana kıyamam, bu halde bir de bu kalabalıkla uğraşıyorsun.” derken bakışları mekanda gezinmişti. “Bugün garsonunuz da az sanki, nerde o iki şırfıntı?” demesiyle hafifçe gülmüştüm. Gülce ve Büşra’dan bahsediyordu, dedikodu yapmayı seven tayfadanlardı. Bugünse ortalarda gözükmüyorlardı.
“Gülce ve Büşra nerede?” diyerek Kuzey’e yaklaştığımda hazırladığı son içkiyi de garsonun tepsisine bırakmıştı. Ben bardakilerle ilgilenirken o da oturanların içkisini hazırlamaya koyulmuştu, böylece her şey daha hızlı ilerliyordu.
“Bu sabah işten atılmışlar.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı.
“Sebep?” dememle zihnimde yine ateş bakışlar belirmişti, aynı onun gibi konuşmuştum. Sahi o hala yukarda mıydı?
“Mete’nin dediğine göre kızlar büyük patrona asılmışlar, sonra patron ikisini de kovmuş.” dediğinde anlam vermeye çalışmıştım, patron asılabilecekleri kadar genç miydi yani? Daha yaşlı olduğunu düşünmüştüm. Mete dediği kişi ise şu anda çalışan garsonlardan biriydi.
“Patron sabahtan beri burada mıymış?” dediğimde Kuzey başını sallayarak beni onaylamıştı.
“Patron içerde, o ayı gibi korumaları da sabahtan beri kapısının önünde.” derken çevresine bakınarak bana yaklaşmıştı. “Hele içlerinden bir tane öküz oğlu öküz var, rüyamda görsem altıma sıçarım.” demesiyle gözlerimi devirerek geriye çekilmiştim.
“Koruma sonuçta Kuzey, adamların işleri korkutmak.” dediğimde Çiçek’te bizim olduğumuz kısmın önünde durmuştu.
“Ee ne olmuş?” diye meraklı bir şekilde sormasıyla bakışlarım onu bulmuştu.
“Atılmışlar.” dediğimde dudakları hızla kıvrılırken geriye çekilmişti, kızlar onun hakkında da ikide bir konuştukları için onları hiç sevmiyordu.
“O zaman ben işe alınabilirim, bekleyin beni.” der demez koşarak mekanın içine yöneldiğinde gülmeden edememiştim, tuhaftı ama tatlı kızdı.
“Bu kız zengin değil miydi? Niye çalışmak için totosunu yırtıyor?” diyen yanımdaki Kuzey’le bakışlarımı Çiçek’in gittiği yönden alarak ona çevirdim.
“İnsan sadece para için çalışmaz, bazıları da düşüncelerinden kaçmak için çırpınır.” dediğimde kaşları havalanmıştı.
“Ressamlık yerine yazarlığı da seçebilirmişsin, cuk otururmuş.” dediğinde omzundan onu müşteriye doğru itmiştim, benden iki yaş küçüktü ama beyninin anaokulunda olduğuna yemin edebilirdim.
“Çenen değil, elin çalışsın.” diye söylenerek bende önüme döndüğümde bakışlarım sanki bu anı kolluyormuş gibi ateş bakışlarla çakışmıştı.
Hemen önümde boşalmış olan bar taburelerinin birinde oturuyordu, bakışlarını benden ayırmadan kıvırdığı işaret parmağının eklem yerini üç kez bar tezgahına vurdu. Bu hareketini neden böyle itinayla izlediğimi bilmiyordum ama sanki tahtaya değil de ruhuma vurmuş gibi hissetmiştim.
“Bir viski.” diyen boğuk sesi mekanda çalan müziğe rağmen zihnimde çınlarken kendime gelmek için gözlerimi birkaç kez kapatıp açmıştım, bu adamın gözlerinde gerçekten bir şey vardı. Her defasında beni içine hapsediyordu.
“Buz olsun mu?” diye sorduğumda başı hafifçe yana eğilmişti.
“Hayır, sek olsun.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallayarak hızla arkamı dönüp viski şişelerinden birine uzanmıştım. İsim belirtmemişti, yani tercihi bana bırakmıştı. Çok ağır olmayan ama yine de damakta güçlü bir tat bırakan Aberlour 12, tam şu ana layık gelmişti.
Şişeyi elime alarak arkamı döndüğümde Vidus hocanın bakışları elime kaymıştı. Dudakları hafifçe kıvrılırken bakışları tekrar gözlerime çıktığında uygun bardağı seçerek önüme çektim.
“Size özel bir tarifimi yapabilir miyim?” dediğimde gözlerini gözlerimden ayırmadan başını olumlu anlamda sallamıştı.
Hızla önüme çektiğim bardağa içkiden doldurduktan sonra köşedeki aromalara doğru ilerlemiştim ki bakışlarım hemen yanlarında duran telefonuma kaymıştı, yine mesaj vardı. Merakıma yenik düşerek hızla telefonuma uzanıp mesajı açtım.
0522*******: Bu sefer engel yok mu? (23.20)
0522*******: Şaşırtıcı :) (23.21)
Bakışlarım mesajlarda gezindiğinde işe başlarken aldığım birkaç yudum alkolün damarımda gezindiğini hissedebiliyordum, kaşlarım çatılırken hızla elime aldığım telefonla klavyeyi açarak parmaklarımın harflerin üzerinde kaymasına izin vermiştim.
Elvin: Kimsin? (23.46)
Gönderildiği belli olan mesajla birkaç dakika görmesi için beklemiştim ama tikler hala maviye dönmediğinde umursamayarak telefonu köşeye bırakıp elimi vanilya aromasına uzattım. En sevdiğim aromalardan biriydi, evimde bile çoğu şeyde vanilyalı olanı kullanırdım. Duş jeli, parfüm ya da kremlerimde buna dahildi. Yürüyen bir vanilya çubuğu gibi hissediyordum bazen kendimi ama seviyordum, yapacak bir şey yoktu.
Bardaktaki içkinin üzerine birkaç damla vanilya özütünden damlattıktan sonra karıştırma kaşığıyla hızla karıştırıp içkiyi hala itinayla beni izleyen adamın önüne bırakmıştım.
“Vanilyalı Aberlour 12, umarım seversiniz.” dediğimde bakışlarını benden ayırmadan parmaklarını bardağa dolayarak kendine doğru çekti.
“Neden vanilya?” dediği sırada bakışlarım telefona kaymıştı, hala mesaj yoktu.
“Ben öyle seviyorum çünkü.” diye mırıldandığımda tek kaşı havalanırken bardağı dudaklarına yaklaştırarak bir yudum aldı, ardından gözleri kapanırken uzaklaştırdığı bardakla yavaşça dilini dudaklarında gezdirmişti. Vanilya beyazı aşkına! Sapık gibi adamın dudaklarına odaklanmayı derhal kesmem gerekiyordu!
“Güzel…” derken aralanan gözleri hızla beni bulmuştu. “Sevdim.” dediğinde bende gülümseyerek başımı sallamıştım, buna sevinmiştim.
“O zaman bu seferki benden, teşekkür olarak kabul edin.” dediğimde kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Teşekkür edilecek bir konu yok, duymadım sayıyorum.” demesiyle tam itiraz edecektim ki içkiyi bana doğru itmesiyle bir ona bir içkiye bakmıştım. “Madem seviyorsun, al bir yudum.”
“Hayır, teşekkürle…”
“Lütfen.” diyerek hızla sözümü kestiğinde daha fazla uğraşmak istememiştim.
Genelde viski sevmezdim ama bir yudumdan zarar gelmezdi. Elimi uzatarak bardağı kavradıktan sonra bakışlarımı ondan ayırmadan küçük bir yudum almıştım, damağıma yayılan vanilya ve viskinin kendine has tadıyla dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. Vanilyanın yakışmadığı hiçbir şey yoktu.
Bardağı tekrardan önüne bıraktığımda bu sefer onun parmakları sarılırken bardağı dudaklarına yaklaştırmıştı, bakışları bardağa kaydığında hafifçe çevirdiğini fark etmiştim.
Tam benim içtiğim yerden içmişti…
Bu hareketinin içimde amansız yangınlar başlatması ne kadar normaldi bilmiyordum ama bakışlarımı bir süre ondan ayıramamıştım, ateşleri niye her defasında beni böyle derinden izliyordu? Sanki…sanki önceden tanıyormuş gibi…
“Ve işe alındım!” diye haykırarak gelen Çiçek’le aramızdaki o tuhaf çekim hızla yok olurken çaktırmadan boynumdan akan terimi silip Çiçek’e dönmüştüm. Pembe saçlarını savurarak önüne taktığı siyah önlüğünü gösteriyordu, üzerindeki toz pembe elbisesiyle ne kadar da tezat gözüküyordu. “Artık burada garsonum.”
“Tebrikler pembe panter, hayatının bok olduğu günlere hoşgeldin.” diyen Kuzey’le Çiçek onu umursamadan bana bakmayı sürdürüyordu.
“Tamam, artık arkadaşız.” dememle ellerini birbirine çarparak yerinde zıplamıştı.
“Yaşasın!” diyerek güldüğünde istemsizce bende gülmüştüm, yalnızlıktan nefret ettiği halde hep yalnız kalması gerekmişti. Belki de bu yüzden bana bağlanmıştı, konuştuğu tek kişi olduğumu düşündüğü için.
“Bak, yeni müşteriler geldi. Koş siparişleri al.” dediğimde hızla başını olumlu anlamda sallayarak eline aldığı kalem ve defterle müşterilere koşmuştu.
“Yarın okulda ol.” diyen sesle tekrardan bakışlarımı ateş bakışlara çevirmek zorunda kalmıştım. Bardaktaki içkisini bitirmiş ve hemen altına ücretini bırakmıştı.
“Dersim var zaten ama siz niye olmamı istediniz?” dediğim sırada oturduğu yerden kalkınca yüzünü görebilmek için başımı hafifçe geriye doğru eğmem gerekmişti, o sırada gözüme açık olan gömleğinin yakasından gözüken dövmesi çarptı. Yeşil bir sarmaşık uzanmıştı sanki göğsüne ama sadece sarmaşığın sonu gözüküyordu, nedense devamı olduğuna yemin edebilirdim.
“İşimiz var.” dedikten sonra arkasını dönüp ilerlemeye başladığında öylece geniş omuzlarına bakakalmıştım ki birkaç adımın ardından duraksayarak bakışlarını omzunun üzerinden bana çevirdi. “İyi geceler…Elvin.”
Sözlerinin ardından arkasını döndüğünde ardında bir adet kafası karışık beni bırakmıştı.
“İyi geceler Vidus.” diye mırıldandığımda kapıdan çıkmak üzereydi, duymadığına emindim. Zaten amacım da duymamasıydı, ona ilk kez sadece ismiyle seslenmiştim ve bunu duymaması çok daha iyiydi…
Sonrasında zaman hızla akmıştı, Çiçek’in gelmesiyle işler daha da hızlanırken kapanış saatine yaklaştığımız sırada hepimiz bir hayli yorulmuştuk. Bu zamana kadar ise ne müdürün ne de patronun hiç sesi çıkmamıştı, sadece birkaç misafirleri gelmişti ama onlarda direk yukarı çıkmışlardı.
Patron ise oldukça tuhaftı, o günkü doğum günümde çalıştığım barın yerle bir olmasının ardından yerine şu anki barı yapmışlardı ve sonra ise eski çalışanlar arasından sadece beni buraya o aldırmıştı ama asla yüzünü görmemiştim. Benimle hep müdür ilgilenmişti, bende adamın yoğun olduğunu düşünüp çok sorgulamamıştım. Fakat şu anda hem burada olması hemde hiç kimsenin onu görmemesi oldukça tuhaftı, bir de şu koruma meselesi vardı. Bir bar sahibi neden korumaya ihtiyaç duyardı ki?
Elimdeki bardakları hallettikten sonra barın duvarındaki saate bakışlarımı çevirmiştim, altı olmuştu bile. Çıkış saatimiz gelmişti, barda da artık insan kalmamıştı. Çoğu dağılmıştı. Önlüğümü çıkartırken bakışlarımı Kuzey ve Çiçek’e çevirmiştim.
“Bugünlük benden bu kadar.” dediğimde Kuzey’de önlüğünü çıkartıp fırlatmıştı.
“Ulan o kadar çalıştık, bir patronu göremedik. Bari bir gül cemalini görseydik.” diyen Kuzey’le gözlerimi devirerek barın arkasından çıkıp soyunma odasına yönelmiştim. İçeriden hızlıca kabanımı aldıktan sonra önlüğümü bırakıp tekrar salona geçtiğimde telefonumu alıp cebime atmıştım.
“Ben buranın sahibini baya bir araştırdım ama asla hakkında bir bilgi yok, sadece ünlü bir iş adamı olduğu çıkıyor.” demesiyle duraksamıştım. Çiçek tam bir stalker olmakla birlikte aynı zamanda bir magazin dergisinde çalışıyordu, benden beş yaş küçüktü ama zehir gibi bir kafası vardı.
“Bunu araştırmadan bende sana söylerdim pembe panter, adam koskocaman barı tekte satın aldı.” diyerek gülen Kuzey’le Çiçek’te gülmüştü.
“Evet ama bu kadar gizli olması normal değil, bence bu adam kesin mafya.” dediğinde gözlerimi devirmeden edememiştim, bir de durmuş bu saçmalıkları dinliyordum.
“Film mi çekiyoruz Çiçek? Ne mafyası?” derken kabanımı üzerime geçirerek kapıya yöneldim.
“Bugün ne yapıyorsun?” diyen sesle tekrar durmak zorunda kalmıştım.
“Okulum var Çiçek.” derken bakışlarımı heyecanla beni izleyen bakışlara çevirmiştim.
“Dikkat et kendine, ben numaranı Kuzey’den alırım.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Tamam, sende dikkat et.” dedikten sonra hızla arkamı dönüp yola koyulmuştum.
Kısa bir otobüs yolculuğunun ardından evimin olduğu sokakta indiğimde hava yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı ama hala karanlık sayılırdı. Aldığım derin bir nefesle toprak kokusunu içime çekerken zihnimde çınlayan detayla kaşlarım çatılmıştı, telefonuma hiç bakmamıştım. Otobüste de müzik dinlemek yerine yorgunluktan uyuklayıp durmuştum sadece.
Elim hızla cebime giderken karanlık ve ıssız sokakta yürümeye devam ediyordum. Çıkardığım telefonumla bakışlarım ekrana kaydığında adımlarım bıçak misali kesilirken gözlerim irileşmişti, bu nasıl olabilirdi?
0522*******: Zamanı geldi minik serçem, beni özledin mi? (03.29)
Öylece mesaja bakakalmıştım, mesaj atan kişi seneler önceki o adam mıydı? Ama nasıl?
O esnada duyduğum adım sesleriyle tüm bedenim ürperirken yerimden bile kıpırdayamıyordum, boş sokakta yankılanan güçlü adım sesleri tam ardımda duraksadığında bakışlarım telefonun ekranında gözüken üç noktaya kaymıştı. Yazıyordu…
0522*******: Çünkü ben seni çok özledim. (06.21)
Arkamdaki beden hala aynı yerde dururken titreyen ellerimle öylece telefona bakıyordum, o şu an arkamda mıydı?…
~~~~~~~~~~
Veeee bölüm sonuuu!!!
Aman aman nerelere geldik!!!
Sapık beyciğim neler yapıyorsunuz öyleee?? Çıtırdan bir düştük sanki ;)
Sizce bölüm nasıldı???
Yeni gelen karakterimiz olan Çiçek’i nasıl buldunuz???
Sizce Vidus hoca nasıl biri???
Heyecanla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt ve insta adresimden paylaşıyorum. (Artık insta da oldukça aktifim.)
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥
