İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 34 · 40 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 34

33. GERÇEK GÜÇ

~Bölüm Şarkıları~

Model~Dünya Tek Biz İkimiz

Umut Kaya~Mor Yazma

Little Mix~Salute

Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!

Nasılsınız bakalımmm???

Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERİ VE YORUMLARI atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!! 😞

GERÇEKTEN İHMAL ETMEYİN VE BEĞENİN!!

Sonra sınır koymama laf ediyorsunuz ama bu beğeniler ne acaba???

Bu arada !!!wp kanalına!!! da gelmenizi öneririm, kitaplar hakkında konuşurken oldukça eğleniyoruz…

“Sen sırdaşım, sen her yaşım. Sen en iyi arkadaşım. Uçarız, kaçarız, alt üst ederiz. Dünya Tek Biz İkimiz…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨⚖️

~~~~~~~~~~

Vidus Arjin Karsoylar…

Korku, saldırmak için zaman kollayan düşman askerleri misali beynimin içinde dolaşırken yüreğim amansız bir telaşla sarsıldı. Güçsüz hissetmek böyle bir şey miydi? Ellerimden yayılan barut kokusu ve çevremizi saran ceset yığını bunun aksini haykırsa da benim hissettiğim tek şey buydu, dibine kadar güçsüzlük…

Nefes almaya çalışırken elim yakamı bulduğunda sendeleyen bedenimle karşımdaki Arhan beni hızla omuzlarımdan yakalamıştı. Elimdeki telefondan serçemin ve Duman’ın sesi yükselirken bakışlarım Arhan’a döndüğünde dudaklarının hareket ettiğini görmüştüm ama sesi kulaklarıma ulaşmıyordu. Tek duyabildiğim kalbimin korku dolu çarpışı ve zihnimdeki canavarın acımasız sesiydi.

SENİN YÜZÜNDEN!

Hepsi benim yüzümdendi. Ne kardeşimi koruyabilmiştim, ne de sevdiğim kadını. O kadar acizdim ki koskoca iki gün boyunca öylece yakıp yıkmaktan başka hiçbir şey yapmamıştım, ben meleğimi bulamamıştım ve şimdi diğer meleğimde gidiyordu…

ONLAR SENİN YÜZÜNDEN ÖLECEKLER!

Silah ve telefon tutan ellerim titrerken nefes bile alamamıştım. İki gündür uykusuz olan bedenim adeta bana işkence ederken bir de üstüne eklenen zihnimdeki sesle ayakta kalmak için bile gücüm kalmamış gibi hissediyordum, bacaklarıma kadar bedenim titrerken silah tuttuğum elimle tekrardan yakamı çekiştirdim. Yüksek ihtimal Arhan’ın kollarımdaki elleri olmasaydı çoktan dizlerimin üstüne yıkılarak yeri boylardım.

Tam o esnada duyduğum sesle zihnimdeki karmaşa hızla bölünürken bakışlarım telefona düşmüştü.

“Ve şu an yüksek ihtimalle bizi dinliyorlar.” diyen serçemle derin bir nefes aldığımda sanki bir rüyadan uyanmışım gibi hızla dünyaya dönmüştüm.

Kalbim daha da hızlanırken gözlerimi sıkıca kapatıp açarak tamamen kendime gelmeye çalıştım, serçem iyiydi. Duman’ın yanındaydı, tek değildi ve iyiydi.

“İyi, dinlesinler. Siz iki zeki beyinsiz bir işi çözemediğiniz için biz devraldık, Nilüfer’i bulup geleceğiz.” diyen Duman’ın sesiyle gevşetmeye çalıştığım bedenim tekrardan hızla gerilirken bakışlarım Arhan’ın yeşil gözleriyle çakıştığında onunda en az benim kadar sert baktığını fark etmiştim.

Hızla eli kendi telefonuna gittiğinde bende hızlıca serçemi arayarak telefonu kulağıma yaslamıştım ama defalarca kez aramamıza rağmen ikiside asla açmıyordu. Korkuyla birlikte bedenime yüklenen sinirle Arhan’ı ardımda bırakarak arabaya yönelip sürücü tarafına oturdum, birkaç saniye içinde ise Arhan yanıma geçmişti.

“Merak etme, korumalar peşlerinde.” dediğinde bunu daha çok kendine söylüyor gibiydi, kendi kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu ama öfkesini ve korkusunu görebiliyordum. “Sen iyi misin? Az önce transa geçtin.”

“Değilim.” derken tekrar serçemi aramıştım ama yine cevapsızdı ve işin boktan kısmı ses kayıt cihazından telefonun çaldığını duyabiliyordum, bilerek açmıyordu.

“Her ne kadar sözümü dinlemediği için sinirlensem de karımın eğitimini biliyorsun, onlara kimse zarar veremez.” dediğinde dudaklarımdan histerik alaycı bir gülüş dökülmüştü.

“Karına zarar veremezler.” diyerek onun sözlerini düzelttim. “Duman’ın Niran’ı yanında götürmesi düşüncesizlikten başka bir bok değil. Ne dövüşmeyi biliyor, ne de doğru düzgün silah kullanmasını ve bu siktiğimin hayatında daha çok yeni!” diye sonda yükselen sesimle Arhan’ın kaşları daha derinden çatılsada umursamadım. “Korkup telaşlanırsa ya da Murat’la karşı karşıya kaldığında üzülürse bildiği iki gram kendini koruma yeteneğini de kaybeder!”

Sözlerimin arasında çalan telefonumla bakışlarım ekrana düştüğünde koruma şefimin aradığını görmüştüm, Ulvi’den sonra en kıdemlileriydi.

“Kimsenin Niran’ı zorla götürdüğü yok Vidus, karın kendi istediğiyle belaya atlıyor ve bunun için karımı suçlayamazsın.” diyen Arhan’ın sert sesini umursamadan aramayı cevaplayarak kulağıma yasladım.

“Efendim Lavinia hanım ve Niran hanım çıktılar. Lavinia hanım takip etmemizi istemedi ama sizin kesin emriniz olduğu için peşlerindeyiz, bizi fark etsinler mi? Yoksa gizli kalmaya devam mı edelim?” diyen koruma şefimle korkum az da olsa bedenimi etkisi altına almayı bıraksada hala yerli yerinde durmaya devam ediyordu ve serçem kollarımın arasında olmadıkça da bu devam edecekti.

“Gizli kalın.” derken hızla arabayı çalıştırdım. “Ayrıca Han, karımın teline zarar gelirse hiçbirinizi yaşatmam.”

“Emredersiniz efendim.” diyen net sesiyle telefon kapanmıştı.

Hızla ekrana serçemin bilekliğindeki GPS’i bağlarken Arhan’da hızla bilgisayarını kucağına almıştı. Gördüğüm konumla içimden küfürler savururken bir elim sertçe saçlarımı bulmuştu, şehrin diğer ucundaydılar. Son hız gitsem bile üç saatten önce oraya ulaşmam mümkün değildi.

“Çok uzaktalar.” diyen sesle Arhan’a döndüğümde bilgisayara baktığını fark etmiştim, yüksek ihtimal o da karısının yüzüğündeki GPS’e bağlanmıştı.

Bizim gibilerin hayatında ne yazık ki bu zorunlu bir ihtiyaçtı, normalde Nilüfer’in de kolyesinde vardı ama kaçırılırken düşmüştü. Bahçede bulmuştum ve sonrası tamamen bir karmaşaydı. Bakmadığımız mekan, aramadığımız mobese kamerası kalmamıştı ama hepsi bir şekilde bizi sadece çıkmaza sürüyordu. Murat’ın İstanbul’daki tüm mekanlarını gezmiştik, ayrıca belki bir umut şu Cengo salağı yaşıyordur diye üstüne önceden kayıtlı olabilecek mekanlara da bakmıştık ama hiçbirinde yoklardı.

Son çare olarak Arhan uydudan Murat’ın aradığı numarayı taratmıştı ama tüm dünya genelinde aradığı için hem bulması uzun sürüyordu hem de sinyal yok denecek kadar azdı, hala bulabilmiş değildi. Dünya genelinde aramamızın sebebi ise biz yetişemeden Murat’ın havaalanında gözükmesiydi, şahsi uçağı olduğu için nereye gittiğini bilmiyorduk. Kim bilir meleğim ne haldeydi ve her daim gücüyle övünen ben siktiğimin yerinde onu hala bulamamıştım.

Gaza daha çok yüklenirken hızla elimdeki telefondan tek çarem olan numarayı tuşladım, şu anda bu yolu aşmamın başka bir çaresi yoktu.

“Buyurun efendim.” diyen sesle eş zamanlı olarak bulunduğum yerini konumunu açarak çevrede boş bir arazi aradım.

“Helikopteri atacağım konuma getirin.” dediğimde telefonun ardındaki adamım bir süre sessizleşmişti.

“Ulvi bey mi kullanacak?” diyen sesiyle zaten gergin olan sinirlerim daha çok gerilmişti.

“Siktiğimin Ulvi beyi şu an yanında mı amına koyayım?!” diye bağırmamla adam titrek bir nefes almıştı.

“Ha…hayır efendim.”

“O zaman siktir git yedek pilotlardan birini ayarla!” diye hızla cevap verdim. “Beş dakika içinde konumda olmazsa hepiniz muhasebeden çıkışınızı alırsınız.” diyen sert sesimin ardından hızla telefonu kapatarak konumu atıp yola odaklandığım sırada Arhan’ın bilgisayarından bir alarm sesi yükselmişti.

“Uydu bir şey buldu.” diyen sesiyle derin bir nefes almaya çalışsam da yapamamıştım, kötü ihtimaller hala devam ederken olmazdı. “Bulduk oğlum, sanırım Nilüfer’i bulduk.” diyen umut dolu sesiyle elim sıkıca direksiyonu kavramıştı. “Murat’ın seni aradığı numara çok kısa süre etkin hale gelmiş ve uydu bunu yakalamış, konum hazır.”

Bakışlarım yoldan ayrılmazken derince yutkunmam gerekmişti ama boğazımdaki o lanet olası yumru bir türlü yok olmuyordu.

“Murat’ın yanında olduğundan nasıl emin olacağız?” derken gaza daha çok yüklendiğimde önümdeki ibre hızla hareketlenmişti, iki yüzü aşmak üzereydim.

“Korumaları yollayacağız, uçağı kalktığı halde sinyal buradan geldiğine göre sadece bizi yavaşlatmak için yanlış algı yapmış olabilir. İhtimalleri es geçemeyiz.” diyerek eline telefonunu almıştı ki duraksadı. “Ya da korumalar çoktan yola çıkmıştır.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılmıştı.

“O da ne demek?” derken bir yandan da serçemin konumuna bakıyordum, hızlanmışlardı ama neden?

“Korumaların arabalarındaki GPS’e bağlandım, bir kısmı sinyalin geldiği yöne döndü.” derken bakışları bana dönmüştü. “Kızlar gerçekten onu buldular ama nasıl?” dediğinde ona verecek bir cevabım yoktu, çünkü bende bilmiyordum.

“Yeri biliyorlarsa o zaman şimdi nereye gidiyorlar?” diyerek tekrar konuma bakmıştım ki arabanın içinde yankılanan sesle kaşlarım çatıldı.

Serçemin sesiydi, Duman’a bir kumaş gördüğünü ve durmasını söylemişti ama Duman onu reddetmişti. Duyduğum cevapla zihnim tekrardan buğulanırken öfke usul usul bedenimden yükseliyordu, birileri onları takip ediyordu.

“Siktir! Murat’ın adamları mı?” diyen serçemin sesiyle ellerim direksiyona sıkıca tutunurken bakışlarım yavaşça odağını kaybediyordu.

“Başka bir seçenek var mı?” diyen Duman’la yanımdan da korku dolu bir nefes duyulmuştu.

Arabaları daha da hızlanırken bir süre sonra orman yolundan saparak şehrin içine dalmışlardı, bir yandan da korumaların arabalarına baktığımda hala belli bir mesafeden peşlerinde olduğunu görmüştüm. Bütün arabalara GPS eklememi sağlayan Arhan’a tüm bu işler bittikten sonra teşekkür etmeyi aklımın bir köşesine not ettim, hak etmişti.

İşin boktan yanı bizde şu an şehrin içindeydik ve buralarda boş bir arsa bulmak imkansızdı, bu yüzden bulduğum en yakın konum en az kırk beş dakika uzaklıktaydı. Her ne kadar son sürat ilerlesem de bu kalabalık şehirde pek mümkün olmuyordu. Önüme çıkan her hangi bir araba da ne yazık ki yavaşlamak zorunda kalıyordum ve bu şu an sadece daha fazla sinirlenmemi sağlıyordu.

Elim tekrar telefonuma giderken zihnim ikiye bölünmüş durumdaydı. Ne kardeşimi, ne de karımı sadece korumalara emanet edemezdim. Yanlarında bizden birisi de olmak zorundaydı ve an itibariyle önümde iki seçenek vardı. Ya helikopteri ormanın yakınlarına indirip Nilüfer’in yanına gidecektim, ki bu yine oldukça uzun bir koşma mesafesi demekti, ya da Nilüfer’in yanına güvendiğim başka birini yollayıp Niran’a gidecektim.

Telefondan hızla numarayı tuşlayarak kulağıma yaslayıp aramayı cevaplamasını bekledim, en mantıklı olanı buydu.

“Konumu biliyorum.” diyerek açılan telefonla kaşlarım çatılsada ardından nasıl öğrendiğini tahmin etmiştim, Ervah’ın yanına gitmişti.

“Ne kadar yakınsın? Biz karşı yakadayız.” derken boş yola çıkan arabayla sonunda gaza daha fazla yüklenebilmiştim.

“Ben yaklaştım, varmak üzereyim.” dediğinde derin bir nefes alabilmiştim.

“Niran’la Duman’da evden çıkmışlar, bizde onların yanına geçiyoruz o zaman.” derken bakışlarım yanımdaki adama dönmüştü, hala karısına ulaşmaya çalışıyordu ve gitgide yükselen korkusu buradan bile belli oluyordu.

“Yengeler de mi çıkmışlar? Hay sikeyim ya! Neden bacağımız bir türlü boktan kurtulmuyor amına koyayım?!” diyen Ulvi’yle tekrar önüme dönerken buna verecek bir cevabım yoktu.

“Kardeşim sana emanet Ulvi, lütfen kurtar onu.” diyen sesimle Ulvi boğuk bir nefes vermişti.

“Merak etme, onu bir daha kimse benden koparamayacak.” diyen sert sesiyle içim az da olsa umutla dolmuştu. “Ayrıca senden de özür dilerim, suçun olmadığı halde kavga çıkartmamalıydım.”

“Ölüme gider gibi konuşmayı kes Ulvi, Arhan’ın korumaları da yanında olacak.” derken gaza istemsizce daha çok yüklenmiştim. “İkinizde sağ salim evde olacaksınız, duydun mu beni?!” diye yükselen sesimle derince bir yutkunuş duyuldu.

“Umarım abi.” diyen mırıltısıyla telefon kapandığında içimdeki sinirle elimi sertçe direksiyona çarptım.

“Sakin ol, hiçbir şey olmayacak. Murat hepimizin peşine adam taktığına göre illaki ormana da adamlarını salmıştır, bizimkilerin geldiğini görünce bırakıp kaçar.” dediğinde ters bakışlarım ona dönmüştü.

“Ya da alıp kaçar lan, bu kadar uğraştıktan sonra elindeki fırsatı niye çöpe atsın?!” diye yükselen sesimle Arhan’ın öfkeli bakışları da bana dönmüştü.

“Çünkü bunu yapacak gücü henüz yok, alsa bile şehir dışına çıkamadan yakalanır.” diyen sesiyle tam sinirle cevap verecektim ki çalan telefonumla bakışlarım ekrana düştü, yine koruma arıyordu.

“Ne oldu Han?” diyen tedirgin sesimle bakışlarım konumlarına kaydığında durduklarını görmüştüm.

“Efendim bir grubu Niran hanımları takip eden arabanın peşinden yolladım, biz ise Niran hanımı almak için kaldık ama Lavinia hanım’ın korumaları bize izin vermiyorlar.” demesiyle kaşlarım derinden çatılırken istemsizce gaza daha çok yüklendim.

“Nereye girdiler ki?” derken hissettiğim korku ve öfkeden dolayı sesim boğuk çıkmıştı.

“Depo gibi bir yerdeler ve gördüğüm kadarıyla içeri de otuza yakın eli silahlı adam vardı efendim ama Lavinia hanımın girmeyin emri olduğu için korumalar bize izin vermiyor.” demesiyle bakışlarım hızla yanımdaki adama döndüğünde onunda hızla telefonuyla uğraştığını görmüştüm, birilerini arıyordu. “Atış serbest mi efendim?” diyen sesiyle telefonu tutan elim sıkılaşmıştı.

İçeri girebilmek için Duman’ın korumalarıyla çatışma fikrini sunmuştu ve şu an bu fikir hiçte uzak gelmiyordu, karım için birkaç korumanın canı sikimde bile olmazdı.

“Telefonu açmıyorlar!” diye adeta kükreyen Arhan sertçe telefonunu bırakıp bana döndü. “Ver şunu.” diyerek elime uzandığında ona izin vermeden hoparlöre alıp ortaya uzattım. “Telefonu Agah’a ver, hemen!”

Birkaç hışırtı sonrası adım sesleri duyulmuştu.

“Duyuyor Arhan bey.” diyen Han’la Arhan telefona yaklaştı.

“Derhal o siktiğimin kapısını açıp adamları indiriyorsunuz Agah!” diyen haykırışıyla bakışlarım ara sıra yola kaysada odağım telefondaydı.

“Maalesef Arhan bey, Duman’ın özel emri var. İzin veremem.” diyen sesle gözlerim kısa süreliğine kapanıp açılırken kendimi sakin tutmaya çalışıyordum ama mümkün değildi.

“Siktirtme ecdadını, ölürse ortada ne siz ne de bir emir kalmaz!” diye bağıran Arhan’ı umursamadan telefonu kendime çektim.

“Ya o kapıyı açarsın ya da ben geldiğimde içeri sizi ve patronunuzu koyup havaya uçururum Agah.” diyen ürpertici bir sakinlikteki sesimle Arhan’ın ters bakışları hızla bana dönmüştü.

“Kimi havaya uçuruyorsun lan sen?” diyen sesiyle bakışlarım ona döndüğünde öfkem artık tutamayacağım bir boyuta ulaşmıştı.

“Kimse karımı tehlikeye atamaz Ateş, bu iki oldu!” diyen haykırışımla bir eli sertçe yakamı bulurken bedeni bana yaklaştı.

“Götün yiyorsa zarar vermeye kalk Diavolo, dostun değil de düşmanın olduğumda kim olduğumu daha iyi anlarsın.” diyen sert sesiyle elimdeki telefonu bir yere attıktan sonra yakamdaki elini tutup sertçe geri ittim.

“İşin içinde kadınım varsa hiç kimse umrumda olmaz Ateş, istiyorsan tüm Türkiye kartelini üzerime sal. Sikimde değil!” derken bu sefer onun yakasına sarılan ben olmuştum. “Dua et kadınıma bir zarar gelmemiş olsun.”

Arhan’ın kaşları derinden çatılırken tam dudakları aralanmıştı ki yana kayan bakışlarıyla gözleri irice açıldı.

“Dikkat et!” diyen sesiyle hızla direksiyona uzandığında benimde bakışlarım yola kaydığında ters şeritte iki yüzle gittiğimizi görmem bir olmuştu ve bir tır bize doğru geliyordu.

Hızla direksiyonu kavrayarak yana kırıp frene yüklendiğimde araba sarsılarak savrulmaya başladı. Arabayı her ne kadar toparlamaya çalışsamda o kadar hızlı gidiyorduk ki yoldan çıkmam kaçınılmaz olmuştu, hemen ardından sertçe çarptığım ağaçla hava yastıkları açılırken öne doğru savrulduk…

~~~~~~~~

Ulvi Özalp…

Hastanenin koridorunda dolanırken tüm bedenim gerginlikten kaskatı kesilmişti. Tunay’ın verilen bir görevi ertelemediğini bildiğim için odasının önünden ayrılmamıştım, onu bekliyordum ama yarım saattir sesi çıkmıyordu ve delirmiş bir haldeydim. Zihnimin içinde pamuk şekerimin sesi eksik olmazken artık gülüşü yerine sadece acı içinde haykırışını duyuyordum, sanki onu bulamadıkça zihnim bana eziyet etmek için daha çok çaba harcıyordu.

Bakışım kapıdan ayrılmazken sırtımı duvara yaslayıp beni izleyen bakışları umursamadan sadece kapıya odaklandım. Biliyordum, birini bulmak kolay değildi ama yine de kalbime söz geçiremiyordum. Ondan daha fazla ayrı kalmaya dayanamıyordum, bedenim bile artık isyan bayraklarını çekerken kafamı sertçe ardımdaki duvara çarpmıştım ki duyduğum sesle bakışım aşağıya çevrildi.

“Tıpkı bir korsana benziyorsun.” diyen küçük kız çocuğu kucağındaki pembe ayısıyla birlikte hemen yanı başımda dikiliyordu.

Gözlerim istemsizce tekrar dolarken yaşlar yavaşça yanaklarıma doğru süzüldüğünde çocuk pür dikkat yüzümü incelemeye başlamıştı. Öyle tatlıydı ki sanki prensesim küçülüp yanıma gelmiş gibiydi, çok benziyordu. Sarı bukleleri omuzlarına dökülürken açık mavi bakışları merakla beni izliyordu, üstündeki pembe montu ise ayıcığıyla aynı renkti.

“Niye ağlıyorsun? Yoksa korsan gemin mi battı?” dediğinde başımı yavaşça olumsuz anlamda sallamıştım, dudakları büzülürken bir parmağını çenesine yaslayıp düşünüyormuş gibi bakışlarını yukarı çevirmişti. “O zaman…” diye mırıldanırken mavi bakışları hızla büyürken bakışları bana dönmüştü. “Kurtarıp gemine aldığın prensesi mi kaçırdılar?”

Sözleriyle gözlerim kapanırken boğazımdan aşağı asit dolu bir his süzülmüştü, ruhum acıyla kanarken sessizce başımı olumlu anlamda salladım.

“Üzülme, lütfen.” diyen sesiyle bacağımda küçük bir beden hissettiğimde tek gözüm yavaşça aralanmıştı, bana sarılmıştı. “Sen güçlü ve kocaman bir korsansın, onu kurtarırsın.” diyen naif sesiyle bakışlarım anca karnıma yetişen küçücük eline kaymıştı.

Dudaklarımda acılı bir gülüş oluşurken elimi tam sarı tutamlarına doğru uzatmıştım ki bakışım elime kaydığında gördüğüm kanlarla hızla yumruk yaparak dokunmadan geri çektim, elimdeki kanlarla böyle bir masumluğa dokunmayı hak etmiyordum.

“İdil, nerdesin?!” diyen sesle kızın bakışları hızla arkasına kayarken bir adım geriye çekilmişti.

“Geliyorum anne!” diye bağırdıktan sonra bakışları yine buldu. “Korkma, korsanlar hep en güçlüsüdür.” derken elindeki pembe oyuncak ayıyı gösterdiğinde onunda bir gözünde korsan bandı olduğunu yeni fark etmiştim.

Hemen ardından elini salladığında bende kıvrılan dudaklarımla hafifçe elimi kaldırıp ona sallamıştım ki hızla arkasını dönüp koşarak annesinin çağırdığını yöne doğru gitmişti. Arkasından öylece bakakalırken karşımda açılan kapıyla hızla kendime gelerek bakışımı Tunay’a çevirdim, başıyla içeriyi işaret edip geriye çekildiğinde hızla yanına gittim.

“Yine benden yırttın, sizinkiler buldular.” demesiyle kalbim umutla çarpmıştı. “Konumu sana yollayacağım, hızlı olsan iyi edersin. Çünkü kaçıranların adına bir saate kalkacak olan bir uçak var.” dediğinde gözlerim irice açılırken hızla başımı salladım.

“Sağol yine de.” dedikten sonra hızla arkamı dönüp merdivenlere yöneldiğimde son anda onunda beyaz önlüğünü çıkardığını görmüştüm.

Umursamadan hızla hastaneden çıkarak arabama yönelip son gaz ilerlerken bir yandanda attığı konuma bakıyordum, neyseki çok uzakta değildim. Yetişebilirdim, prensesimi kurtarabilirdim…

O sırada çalan telefonumla bakışlarım ekrana kaydı, abim arıyordu…

~~~~~~~~~~

Niran Karsoylar…

Korku ve çokça adrenalin damarlarımda gezinirken derince yutkunmuştum, çevremizi saran otuz adamla ne yapacaktık hiçbir fikrim yoktu ama hala arkamda sakince duran Lavinia’nın bir planı olduğu kesindi. En azından fark ettiğim durumlar bunu kanıtlar nitelikteydi.

“Bence söylemen için tam zamanı.” derken hafifçe omzumun üstünden sırtımın yaslı olduğu kadına baktım.

“Ne gibi?” diyen sesiyle kar maskesinin gizlediği dudaklarım kıvrıldı.

“Kendi korumalarını peşine taktığını, ayrıca sonrasında bir kısmını Nilüfer’e yolladığını biliyorum.” dediğimde onunda başı bana dönsede durmadan çevremizde dönmeye devam ediyorduk.

Arabayla yola çıktığımız ilk andan beri neredeyse peşimizde olan dört beş araba vardı ve yanlış görmediysem bunlardan birkaçı bizim korumalardı, yani Lavinia’nın sözünü dinlememişlerdi ve sanırım bu iyi bir şey demekti. En azından şu anda totomuzu kurtaracak bir koruma yığınının kapının önünde olduğunu biliyordum, sanırım az da olsa rahat olmamın sebebi tam olarak buydu.

“Aferin, ilk testi geçtin.” demesiyle kaşlarım hafifçe çatılmıştı, Nilüfer’i kurtarmak için çıkmışken o bana test yapma derdinde miydi? Bu kadını zerre anlamıyordum. “Şimdi sırada ikincisi var. Merak etme, Nilüfer’i kurtarmışlardır bile.” dediği sırada çevremizdeki adamlar yavaşça bize yaklaşmaya başlamışlardı, nedense bu kadar beklemelerinin sebebi bile Duman’a olan korkularıymış gibi gelmişti.

“Testin sırası mı sence Duman?” diyen sinirli sesimle adımları duraksadığında bende durmuştum.

“Evet, hünerlerini göstermen için tam sırası. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.” derken omzunun üstünden tamamen bana dönmüştü. “Bakalım ne kadar hızlısın Bella.” diyerek hızla geri çekildiğinde bende şaşkınca ona dönmüştüm. “Şimdi.” diyen sesiyle eş zamanlı olarak üstümüzdeki ışık yanıp sönmeye başladığında kaşlarım havalanmıştı, bunu nasıl yaptırdığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama sanırım haklıydı. Benim sıramdı.

Bakışlarım çevrede gezindiğinde adamların hepsinin yanıp sönen ışığa baktığını fark etmiştim, dikkatleri dağılmıştı. Belli ki Duman’ın amacı da tam olarak buydu. Derin bir nefes aldıktan sonra ellerim iki yanımda yumruk olurken tüm bedenimi kasıp koşmaya hazırlandım, hırsızlık zamanlarında bunu çok yapardım. Hiç yakalanmamamın asıl sebebi de buydu, çok hızlı koşmamdı. Tabi Vidus hariç…

Zihnimde çınlayan ismiyle dudaklarım hafifçe kıvrılırken bakışlarımı iki adamın yanındaki boşluğa odaklayıp kendime daha fazla düşünmek için fırsat vermeden hızla koşmaya başladım. Adamların çevrelerinde hızla koşarken ilk turda ellerinde ne olduğunu ve hangi ellerinde tuttuklarını görmüştüm, ikinci tura geçtiğimde bu sefer çevrelerinde hızlanan rüzgara bakındıkları için aşağı indirdikleri silahlarını almaya başladım.

Altıncı silaha elimi uzatırken bana atılan şerefsizle hızla kolunun altından süzülmüştüm ki yediği tekmeyle geriye sendeleyen adamla bakışlarım Duman’a kaydı, şapkasını çıkarmış ve dövüş pozisyonu almıştı. Kaşlarım havalanırken hızla birkaç tane daha silahı alıp deponun köşesine bırakarak tekrardan koşmaya başladım.

Silahları toplarken bir yandanda Duman’ı izlemeden edemiyordum, önündeki adama yumruğunu geçirirken bir yandanda arkasındakine tekme atarak hızla ona dönerken kendi etrafında ikinci kez dönüp bir diğer tekmesini de adamın başına geçirmişti.

Birkaç turun ardından kucağımdaki silah yığınını tekrardan az önce bıraktığım yere attıktan sonra yanlarına gittiğimde Duman çoktan 6-7 kişiyi ekarte etmişti, şaşkınlıktan normal haline dönmeyen kaşlarımla bir süre onu izledim. Yumruklarını sertçe ona atılan adamlara geçirirken bedenine bağladığı silahlar hiç umrunda değil gibiydi, çünkü onun asıl silahları yumrukları ve tekmeleriydi.

Dizlerinin üzerine çökmesini sağladığı adamın başına ellerini yaslayarak saliseler içinde boynunu aksi yönde çevirdiğinde adamın bedeni bir et yığını olarak yere yığılmıştı, Duman ise hiç beklemeden arkasındaki iki adama geçtiğinde derin bir nefes daha alıp bacaklarımdaki silahlardan birini elime aldım. Böylece durup onu izleyemezdim, yardım etmeliydim.

Emniyetini kapattığım silahı hızla nişan alırken Vidus’un gösterdiği gibi yapmıştım. Hedefin biraz altına nişan aldıktan sonra tek gözümü kapatarak hala yanıp sönen ışığa rağmen odaklanıp tetiğe bastığımda Duman’ın hemen arkasından ona yaklaşan şerefsiz başından vurulmuştu, dudaklarım kıvrılırken önce düşen adama ardından bana bakan Duman’la tek gözümü kırptığımda o da sırıtmıştı.

O esnada bana yönelen iki şerefsizle odağım dağılırken hızla sağdakine nişan alıp ateşlediğimde o da alnından vurulmuştu, tam diğerine geçmiştim ki ensesinden girip boynundan çıkan bıçakla adamın gözleri irileşirken öylece yere yığılmıştı. Bakışlarım Duman’a döndüğünde sırıtarak diğer elindeki bıçağını çeviriyordu, hemen ardından saniyeler içinde hiç arkasını dönmeden ona yaklaşan adamın boğazına bıçağı geçirdiğinde derince bir yutkunmam gerekmişti.

Ellerim garip bir istekle karıncalanırken bakışlarım kendi botlarıma kaydı, bende de aynı bıçaklardan vardı. Silahımı yerine koyarken hızlıca eğilip bıçaklarımı elime aldım, neyime güvendiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama yakın dövüşe girmek istediğimi hissetmiştim. Duman haklıydı, ayağıma bir daha ne zaman böyle bir fırsat gelecekti ki?

Bakışlarım çevrede gezindiğinde son beş şerefsiz kaldığını görmüştüm ve şu anda ikisi bana yönelmişti. Hızla onlara doğru koşmaya başlarken ellerimdeki bıçakları sıkıca kavradım, içimde yükselen adrenalin garip bir şekilde çok hoşuma gitmişti. Sanki nefes alabildiğimi öncesine kıyasla çok daha net hissediyor gibiydim, ölüm bir adım yakınımda olduğu için miydi? Umursamadım ve hızla bıçağı önümdeki adama savurdum.

Göğsüne bir çizik alsada son anda kaçabilmişti, o sırada ardımda hissettiğim rüzgarla hiç bakmadan bıçağı arkamdakine sapladığımda acı dolu boğuk iniltisi kulağımda çınlamıştı. Kanın sıcaklığını eldivenli elime rağmen hissederken bakışlarımı sapladığım adama çevirdiğimde tam göğsüne geçirdiğimi görmüştüm, sertçe bıçağı geri çıkardıktan sonra adamın arkasına geçip dizinin arkasına attığım tekmeyle dizlerinin üstüne yıkılmasını sağlamıştım.

Bakışlarım o sırada hızla bana yönelen karşımdaki adama kaydığında elimdeki bıçağı çevirip ucundan kavradıktan sonra adama fırlatmıştım ki bıçak kolunu sıyırarak düşmüştü.

“Tüh! Bu olmadı.” diye mırıldandığım sırada karşımdaki adam diğer omzuna bir kurşun yemişti.

Bakışlarım Duman’a kaydığında elindeki silahla üzerinde oturduğu cesetten kalkarak yanıma geldi. Silahını tekrardan yerine koyarken elimdeki bıçağa uzandığında bende çevreme bakınmıştım, hepsi ölmüştü. Otuza yakın adam dakikalar içinde gebermişti ve bunu biz yapmıştık, yani daha çok Duman…

“Atarken sertçe fırlatmalısın ve bıçak bir ivme çizmeli.” diyen nefes nefese kalmış sesiyle bakışlarımı elindeki bıçağa odakladım, ucundan kavradığı bıçağı söylediği gibi sertçe fırlattığında bıçak hızla omzunu tutan şerefsizin alnının ortasına saplanmıştı.

Kaşlarım havalanırken bende silahımı tekrar elime alıp önümde hala dizlerinin üstünde inleyen şerefsizin kafasına dayayarak hiç düşünmeden ateşledim. Kafası gözlerimin önünde patlarken bedeni sertçe yere çarptığında tek hissettiğim mide bulantısıydı, onun haricinde hiçbir vicdan azabı hissetmemiştim. Tam aksine bu yaptıklarımız çok hoşuma gitmişti.

“Bunu arada yapsak nasıl olur?” dediğimde Duman hafifçe gülmüştü, o esnada yanıp sönen ışık ise düzelmişti.

“Agah’ı buraya girdiğimizden beri tehdit ediyorlar canım, o yüzden bunun gibi olmasa da güvenli alan içerisinde ayarlarız bir şeyler.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı ki başını hafifçe yana çevirip kulağındaki kulaklığı gösterdiğinde her şey yerine oturmuştu, ışık durumunu da bu şekilde ayarlamıştı demek ki.

“Tebrikler hanımlar, sizi izlemek çok keyifliydi.” diyen kadın sesi depoda çınladığında bakışlarım kapının yanındaki kameraya dönmüştü, kaşlarım çatılsada Duman benim aksime gülmüştü.

“Sağol Sasha, bu görüntülerin bir kopyasını almayı unutma. Tehlikede olduğumuzu düşünüp tırsan iki adama izletiriz.” dediğinde benimde dudaklarım kıvrılmıştı, konuşan onun ekibinden biri olmalıydı.

“Kesinlikle çok keyifliydi.” diyen boğuk ve kısık bir erkek sesiyle bakışlarım yine Duman’a döndüğünde onun gülüşünün solduğunu fark etmiştim.

“Bu kim lan?” diyen Sasha’yla Duman hızla silahını kavradı.

“Kim olacak? Ervah.” diyen Duman’la ona anlamaz bakışlar atmıştım, Ervah kimdi?

“Zeki kadının da hali bir başka oluyor işte.” diyen erkek sesiyle Duman gözlerini devirmişti.

“Defol Ervah.” diyen sesiyle hızla kameraya nişan alıp ateşlemişti.

“Ervah kim?” diye sorarken çıkışa doğru adımlamaya başlamıştık, Duman sertçe demir kapıyı açtığında önce kapıdaki koruma yığınıyla karşılaşmıştık.

“Ulvi’nin eski bir arkadaşı, bugünde yanındaydı.” derken bakışları bana döndü. “Ervah yani hayalet lakaplı bir seri katil.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı.

“Niran hanım, iyi misiniz?” diyen korumayı elimi kaldırarak susturdum.

“Sen Ulvi’nin nerede olduğunu nasıl biliyorsun?” dediğimde Duman’ın dudakları kıvrılmıştı.

“Sanırım bu sahnede kocan gibi ben her şeyi bilirim demem gerekiyordu öyle değil mi?” diyerek güldüğünde benim sadece tek kaşım havalanmıştı. “Kayra’yı peşine takmıştım, o sayede biliyorum.” dediğinde anladığımı belirtircesine başımı olumlu anlamda salladım.

“Bu adam delinin teki.” diyen sesle bakışlarım hızla önümüzde duran siyah minibüs tarzı bir arabadan inen sarışın kıza kaydı. “Şifreli sistemi kırıp girmiş, bir de üstüne sisteme not bırakmış. İyi ama yeterli değil diye.” diyen sinirli sesiyle yanımıza geldiğinde Duman omzunu silkmişti.

“Hangi katil normaldir ki Sasha?” dediğinde kameradan konuşan kız olduğunu anlamıştım.

“Bunu bizimle kıyaslayamazsın Duman, adam bu işi para için yapıyor. Günün birinde başkası istedi diye bize saldırmayacağı ne malum?” diyen Sasha’yla Duman hafifçe gülmüştü.

“Neredeyse bir düzine katil topluluğuyuz ve bu topluluğun içinde mafya kartelleri de var, bir seri katilden mi korkacağız Sasha?” diyen Duman elini Sasha’nın omzuna koyup bana döndü. “Siz tanışmış mıydınız?” dediğinde Sasha uzatmak yerine bana dönüp elini uzattı.

“Selam, ben Buğlem. Başka bir deyişle grubun elektronik zekası Sasha.” dediğinde bende gülerek bir elimdeki eldivenimi çıkartıp elini kavradım.

“Bende Niran, memnun oldum.” dediğimde Duman yandan beni dürtmüştü. “Yani aynı zamanda Bella, buna henüz pek alışamadım.” dememle üçümüzde gülmüştük.

“Duman’ın ortağı Bella.” diyen Duman’la kaşlarım havalanmıştı.

“Diavolo’nun karısı Bella.” diye mırıldanmamla kaşlar havalanmıştı.

“Diavolo demişken.” diyen Duman’ın bakışları gökyüzüne kaydığında benimde bakışlarım oraya dönmüştü ki hızlanan rüzgar sertçe yüzüme çarpmıştı.

İnişe geçen helikopterden bakışlarımı alamazken rüzgardan korunmak için elimi yüzüme siper etmiştim. Birkaç dakika içinde duran pervanelerle yüzümdeki kar maskesini çıkartmıştım ki helikopterin kapıları açıldığında ilk görüş açıma giren kişi Vidus olmuştu, iri heybetiyle hızla helikopterden atladığında peşinden gelen Arhan’da aynısını yapmıştı. Kalbim hızla göğsüme çarparken derin bir nefes aldım.

“Nilüfer’i aldınız mı…” diyerek ona doğru ilerlemiştim ki hızla bedenime sarılan kollarıyla sorum havada kalmıştı.

“İyisin, bir şeyin yok değil mi?” diyen sesiyle bende kollarımı sıkıca ona sardım.

“İyiyim hayatım, tek bir çizik bile yok.” dediğim sırada geri çekilip ellerini yanaklarıma yaslayarak beni kontrol etmeye başlamıştı, hemen ardından gözlerindeki endişe kaybolurken kaşları yavaşça çatıldı.

Bakışları arkama kaydığında adeta burnundan solumaya başlamıştı, bakışlarını takip ettiğimde Duman’a baktığını görmüştüm.

“Sen ne sikim yaptığını sanıyorsun lan?! Karımı nasıl tehlikeye atarsın?!” diye haykırarak Duman’a doğru ilerlemeye çalıştığında hızla önüne geçip ellerimi göğsüne yasladım.

“Vidus bir dur, öyle değil.” desemde beni pek duyuyor gibi değildi.

“Alçalt o sesini Diavolo, yoksa ben kısmasını bilirim.” diyen Arhan’da Duman’ın önüne geçtiğinde derin bir nefes aldım.

“Sen kes sesini Ateş, ben karınla konuşuyorum.” diyen Vidus’la kaşlarım çatılırken ellerimi sertçe göğsüne çarptığımda sert bakışları bana dönmüştü.

“Buraya gelmeyi ben istedim Vidus, kimsenin beni tehlikeye attığı yok.” dediğimde kaşları daha çok çatılmıştı.

“Ben duyduğum seslerin gayet farkındayım Niran, o fikri öne atmasaydı sen evden çıkmazdın.” demesiyle göğsündeki ellerim yumruk olmuştu.

“Sen bir çatışmanın ortasındayken ve silah seslerinden başka hiçbir şey duyulmazken mi? Böyle bir durumda gerçekten evde duracağıma inandın mı?” dememle bana daha çok yaklaştığında ateş bakışları sadece gözlerimdeydi.

“Senden tek bir şey istedim Niran, tek bir şey.” diyen boğuk sesiyle bende gözlerimi kaçırmadan gözlerine bakmıştım ama patlayan kaşı ve yanağındaki birkaç küçük çizik dikkatimi çekmişti, sabah görüntülü konuştuğumuzda bunların olmadığına emindim. “Evde güvende kalmanı ve aklımı dağıtmamanı istedim, sen ne yaptın?”

“Başka yolu yok…”

“Her zaman başka bir yolu vardır!” diyen bağırtısı hızla sözümü keserken cevap vermek için açılan ağzım duraksamıştı. “Burada otuz adamın arasına dalmak yerine bana haber vermeliydin!” demesiyle adeta onun gibi bende burnumdan solumaya başlamıştım.

“Seni aradım ve ölümle burun buruna olduğun için açamadın, şimdi karşıma geçip benim tehlikede olduğum için korktuğunu mu söylüyorsun?!” derken ellerim tekrar sertçe göğsüne çarpmıştı. “İki gündür kös kös evde otururken benim ne halde olduğum hakkında bir fikrin var mı peki?!” diye bağırmamla elleri hızla ellerimi bileklerimden yakalayarak beni kendine çekmişti.

“Ben bu işlerin içine doğdum, istemediğim sürece kimse bana zarar veremez. Senin haricinde.” demesiyle ona anlamadığımı belirten bakışlar atmıştım ki ellerimi göğsünden yavaşça itti, sinirine rağmen hala zarar vermemek için uğraşıyordu.

“Beyler sadece abartıyorsunuz, ikimizde iyiyiz.” diyen Duman’la Vidus elini kaldırarak onu susturmuştu.

“Beni öldürecek tek şey sana zarar gelmesi Niran, sensiz ölmemi mi istiyorsun?” derken eli beline gittiğinde silahını çıkartıp hızla emniyetini kapattıktan sonra ellerimi tutarak silahı kavramı sağladı, ardından namluyu kendi kalbine yasladı. “O zaman sık, öldür beni. Sende kurtul, bende kurtulayım.” demesiyle bir ona bir de silaha bakmıştım.

“Niye anlamak istemiyorsun? Sırf kadın olduğum için senin korumalığına muhtaç değilim ben!” diye haykırmamla arkamdaki Duman’dan gurur dolu bir gülüş duyulmuştu.

Vidus bunu duymazdan gelirken silahı kalbine daha çok yaslayıp yüzüme yaklaştı, ateş bakışları ruhumu yakmak ister gibi bakarken çenesi kaskatı kesilmişti.

“Kadın olduğun için değil, benim kadınım olduğun için koruyorum mia bella.” diyen boğuk ve sert sesiyle yüzüme daha çok yaklaştığında derince yutkunmam gerekmişti. “Ve ölsem de bundan vazgeçmem.”

Sözleriyle nefesim hızlanırken kalbim sertçe göğsüme çarptığında hızla ellerimi ellerinin arasından kurtarıp geriye doğru bir adım attım, Nilüfer’in ne halde olduğu belli değilken burada daha fazla zaman kaybetmek istemiyordum.

“Nilüfer nasıl? Alabildiniz mi?” diyerek hızla konuyu değiştirdiğimde Vidus’un bakışları değişmese de başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Bulduk, Ulvi aldı. Eve geçiyorlar.” dediğinde sonunda tam anlamıyla derin bir nefes alabilmiştim.

“Nasılmış? Ciddi bir hasar var mı?” dediğimde başını olumsuz anlamda sallamıştı.

“Sadece birkaç morartı ve çizik varmış, o iyi.” dediğinde dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı, şükür ki iyiydi.

“Biz eve geçelim, sonra uğrarız.” diyen Arhan’la bakışlarım onlara döndüğünde Arhan’ın bakışları yanındaki karısındaydı. “Bizim de bir konuşmaya ihtiyacımız var gibi.” diyen sert sesiyle Lavinia’nın tek kaşı havalanmıştı.

“Siz iki zeki beyinsizin yapamadığını birkaç saat içinde yaptık diye bir de azar mı işiteceğiz?” diyen Lavinia Arhan’a daha çok yaklaştı. “Rüyanda görürsün Ateş.” diyen fısıltısıyla kaşlarım havalanmıştı.

“O haklı, kızı tehlikeye attın Sâye.” diyen Arhan’la Lavinia’nın dudakları kıvrılmıştı.

“Tehlike de olan kişiler sadece içeride olanlardı Araf ve onlarda canlarından oldular.” diyen Lavinia’nın bakışları Vidus’a döndü. “Karının nasıl bir cevher olduğundan bile haberin yok, ben hiç olmasaydım bile içerideki herkesi indirip buradan burnu dahi kanamadan çıkardı.” derken bana döndüğünde tek kaşım havalanmıştı. “Karın elinde olsa benimle bile yarışacak kadar güçlü Diavolo, değerini bil.”

“Bu onu bile bile tehlikeye atmadığın anlamına gelmiyor Duman, bu konular hakkında daha çok yeni.” diyen Vidus’la sert bakışlarım hızla ona döndü.

“Demek ki değilmişim Diavolo.” dediğimde bakışları bana dönerken ilk baştaki sinirli halinin yok olduğunu görmüştüm, sakinleşmişti. “Ayrıca sen önce kendine bak. Yaralı olan sensin, ben değilim.” dememle gözleri kısılsa da sessiz kalmıştı.

“Biz yarın uğrarız size.” diyen Lavinia elini omzuma koyduğunda bakışlarım ona dönmüştü. “Kendini sakın ezdirme, biz kötü bir şey yapmadık.” diyerek göz kırptıktan sonra arabaya yöneldiğinde Arhan’da peşine takılmıştı.

“Hay eğit diyen beynimi sikeyim.” diyen Vidus’la Lavinia arabaya binmeden önce son anda dönüp Vidus’a bakmıştı.

“Söz ağızdan bir kez çıkar Diavolo.” dedikten sonra bakışları bana dönmüştü. “İyi eğlenceler ortak.” diye sırıtarak arabaya bindiğinde kaşlarım çatılmıştı, ne eğlencesinden bahsetmişti ki şimdi?

“Han!” diye bağıran Vidus hızla elimi yakaladığında mecburen ona dönmek zorunda kalmıştım. “Siz helikopterle geçin.” derken bakışları benden bir an olsun ayrılmamıştı.

Hızla yanımıza gelen koruma anahtarı uzattığında Vidus hala ona bakmadan anahtarı alıp önüne dönerek sıkıca tuttuğu elimle ilerlemeye başladı. Sanırım evden çokta uzak olmadığımız için arabayla devam edecektik, helikopteri kaldırmaya değmezdi…

~~~~~~~~

Çiçek Erden…

Başım delicesine zonklarken kulaklarım uğulduyordu, gözlerim sanki günlerdir uykusuz kalmışım gibi açılmazken zihnim yavaş yavaş kendine geliyordu. Film şeridi misali yaşadıklarım kafamın içinde çınlarken gözlerimi tekrar açmaya çalışsam da yapamamıştım, boktan bir dejavu yaşıyor gibiydim.

“Daha fazla uyutma, soracaklarım var.” diyen bir ses gerilerden duyulurken neden gözlerimi açamadığımı anlamıştım, çünkü ilaç vermişlerdi.

Bu baygınlığımın sebebi sadece başıma aldığım darbe değildi, o zaman ben ne zamandır baygındım?

“Tamam ama kısa tut, yola çıktığımız da baygın olmalı. Yoksa eli kolu rahat durmuyor prensesin.” diyen bir başka sesle parmaklarımı zor bela hareket ettirdiğimde arkamda olan bileklerimdeki metalin soğukluğunu hissetmiştim.

“Uçağa daha var, o zamana kadar tekrar uyuturuz.” diyen ilk sesle yanımda iki kişi olduğunu anlamıştım ya da varsa bile diğerleri sessizdi, emin değildim.

“Şhh! Pembe cadı, uyanık olduğunu biliyorum.” diyen oldukça yakınımdaki sesle ellerim yumruk olmuştu. “Beni kandıramazsın.” derken daha çok yaklaştığında nefesi yüzüme çarpmıştı, bu hareketiyle midem daha çok bulanırken tekrar gözlerimi zorladığımda bakışlarım hafifçe aralandı.

Görüş açıma ilk giren şey elbisemin etekleri olmuştu, hemen ardından sertçe çenemi kavrayan parmaklar başımı hızla kaldırdığında zonklayan başım daha da kötü olmuştu. Umursamamaya çalışarak karşımdaki yüze odaklandığımda bunun kapıyı açan kişi olduğunu görmüştüm, demek ki o şerefsiz de Murat’ın adamıydı. Ne kadar salaktım, bile isteye kendimi kucaklarına atmıştım.

“Günaydın tatlım.” diyerek sırıtan şerefsizle kaşlarım derinden çatılırken kendime düşünmek için fırsat bile vermeden yüzüne tükürdüm.

Gözleri hızla kapanırken boştaki elinin tersiyle yavaşça yüzünü sildikten sonra geriye çekilip gözlerini tekrar araladı, az önceki alaycı havası kaybolurken sert bakışları yüzümde gezinmişti. Hemen ardından çenemden ayrılan eli sertçe yanağıma çarptığında başım hızla yana savruldu, vuruşunun etkisiyle başım daha kötü ağrırken saniyelik olarak gözlerim kararmıştı.

Kendime gelmeme fırsat bile vermeden saçlarımdan sertçe kavrayan eli yüzümü tekrar kendine çevirdiğinde bu sefer diğer elini de sanırım yine tükürmemem için dudaklarımın üstüne kapatmıştı. Sert bakışlarım gözlerinden ayrılmazken saçlarımı daha sıkı kavradığında acıyla inlememek için dişlerimi sertçe birbirine geçirdim, savaşçının ilk kuralı acı çektiğini kimse bilmemeliydi.

“Dua et henüz öldüremiyorum seni küçük şeytan.” diyen öfkeli sesiyle elinin yaslı olduğu dudaklarım kıvrılmıştı, götüm yemiyor demiyordu da!

O sırada bir telefon sesi odanın içinde çınlarken önümdeki şerefsiz hızla geri çekilip elini cebine atarak telefonunu çıkarmıştı, bakışlarını benden ayırmadan aramayı cevaplayarak kulağına yasladığında bende gözlerimi ondan ayırmamıştım. Bir de bundan mı korkacaktım? Hiç sanmıyordum.

“Demek sonunda biricik şansım evinden çıkabildi.” dedikten sonra tekrardan karşı tarafı dinlediğinde yüzüne bir sırıtış yayılmıştı. “Hemde yanındaki Duman’la öyle mi? Bir vuruşta milyon kuş, en sevdiğim.” demesiyle yüreğim uyandığımdan beri ilk kez korkuyla çarptı.

Duman’la birlikte biri daha çıkmıştı ve karşımdaki şerefsizin sırıtışına bakılırsa bu bizim adamlardan biri değildi, Niran’ın ta kendisiydi. Abim ona evde kalmasını söylememiş miydi? Duman’la birlikte dışarıda ne işi vardı? Ve bu adam neden ona şansım diyordu?

“Tamam, siz takipte kalın. Bende adamları alıp geliyorum.” diyen karşımdaki şerefsiz hızla telefonu kapatıp cebine geri koymuştu. “Sevgili görümcen ve yengen seni aramaya çıkmış pembe cadı, ne kadar da çok seviliyormuşsun meğerse.” demesiyle anlam verememiştim.

“Görümce mi?” diyen çatallı sesimle karşımdaki it sırıtarak arkamdaki bir yere bakmıştı.

“Ben çıkıyorum, uçak vakti gelmeden süper ikiliyi de alıp burada olurum.” diyen şerefsiz arkasını dönüp kapının kenarındaki bastonunu alarak gittiğinde arkamdan gelen adım sesleriyle bakışlarım oraya döndüğünde Murat yavaşça önüme doğru geliyordu.

Bakışlarımı ondan ayırmadan önüme gelene kadar izledim, yüzündeki iğrenç sırıtışla bana bakarken ellerini ceplerine sokarak derin bir nefes aldı. Üstündeki takımı ben pahalıyım diye bağırıyordu, abim onca gemisini patlatmasına rağmen hala bir şekilde kazanabiliyordu demek ki. Araştırmalarıma göre ülkenin sayılı zenginleri arasında bir zamanlar ismi vardı.

“Soktuğumun yerinde saat bile yok.” diye mırıldanarak çevresine bakındıktan sonra elini cebine atıp telefonunu çıkartarak bir süre telefonun açılmasını beklemişti, ardından saate bakar bakmaz ise telefonu tekrardan tamamen kapatmıştı.

Kaşlarım çatılsada sessizce onu izlemeye devam ettim, belli ki sinyalinin bulunmasından korkuyordu. Umarım abimler bu kısa süreli sinyali alabilirlerdi.

“Ne kadar da çocuksu ve iğrençsin.” diyen sesiyle bakışları pembe saçlarımı ve pembe elbisemi süzmüştü. “Ne zaman büyüyeceksin sen?” demesiyle gözlerimi devirerek oturduğum sandalyede arkama yaslandım.

“Sen ne zaman adam olursan.” dediğimde bozulmak yerine daha çok sırıtmıştı.

“Seni kimin yetiştirdiği çok belli, kendi gibi ahlaksız yapmış seni de.” derken bana doğru bir adım atıp iyice dibime girdi.

“Sen kurban ol be yetiştirene, piç herif.” dememle eli sertçe çenemi bulmuştu.

“Bana bak küçük velet, ben giden topala benzemem. Tek tokatla bırakmam seni.” diyen sert sesiyle artık sırıtmıyordu. “Sevgilindeki gibi bir eserim sende de olsun istemiyorsan kapa o çeneni.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılırken ona vurabilmek için ellerimi çekiştirmiştim ama tek yapabildiğim demir kelepçeleri zorlamak olmuştu.

O yapmıştı, Ulvi’min gözünü bu hale getiren oydu…

“Senden korkan senin gibi olsun lan, adi şerefsiz!” diyen haykırışım odanın içinde çınladığında çenemi sertçe bırakarak tekrar geri çekildi.

“Keşke benim kadar mükemmel olabilseniz.” derken yandaki bir sandalyeyi çekerek önüme oturdu.

“Allah korusun.” diyen sesimle dudakları tekrar kıvrılırken bacak bacak üstüne atarak arkasına yaslandı.

“Görümcenle aranız nasıl bakalım? Gerçi sırf senin için hayatını tehlikeye attığına göre oldukça yakınsınız.” demesiyle ona anlamsız bakışlar atmıştım, ne saçmalıyordu bu? Mezarda olan küçücük bebekten ne istiyordu? Bir saniye, yoksa…

“Ne saçmalıyorsun lan sen?” diye mırıldanırken zihnimde sorular dönmeye başlamıştı, neden bir anda Ulvi’nin kardeşinin konusunu açmıştı ki?

“Ah! Yoksa pot mu kırdım? Sevgili abin bildiği gerçekleri size anlatmadı mı?” dediğinde ona istediğini vermemek için susmayı tercih etmiştim, belli ki abim bir şey gizlemişti. “Karımı alıp saklamasını biliyor ama gerçekleri anlatmaya götü yemedi mi? Ne o, yoksa çocuklarım beni tercih ederler diye mi korktu?” demesiyle gözlerim irice açılırken yanlış anladığımı düşünmek için dualar etmeye başlamıştım.

Bir şekilde Ulvi’nin kardeşi yaşıyor olabilir miydi? Peki ama bunun Murat’ın karısıyla ne alakası vardı? Ayrıca bildiğim kadarıyla bu adam yasal olarak evli bile değildi.

“Yine ne oyun kuruyorsan umrumda değil Murat, yalanlarını git başkasına anlat.” dediğimde kahkahası odanın içinde çınlamıştı.

“Gerçekten size bahsetmemiş, o zaman biricik karısına da anlatmamıştır.” diye kendi kendine konuşarak çevreye bakındıktan sonra tekrar bana döndü. “O zaman sen bu mükemmel haberi benden, yani sevgilinin babasından duyacaksın.” dediğinde gözlerim istemsizce irileşirken başımı olumsuz anlamda salladım.

“Hayır, hayır senin o sikik yalanların umrumda değil Murat!” diye bağırmamla hızlıca ayaklanmıştı.

“Ama yalan değil küçüğüm ve asıl güzel haber sadece bu değil.” derken kollarını iki yana açarak sırıttı. “Yengen sandığın o kızın da babasıyım.” demesiyle öylece bakakalırken şok içinde Murat’a bakıyordum.

Doğru olamazdı değil mi? Ulvi’min öldü sandığı kardeşi bunca zaman yanı başındaki kadın olamazdı değil mi? Peki ya abim, o sahiden bildiği halde susar mıydı? Hayır, asla bunu yapmazdı. Ne Ulvi’ye ne de bunca zaman ailesiz büyümüş Niran’a bu kötülüğü yapıp gizlemezdi, düpedüz ortada bir yalan vardı.

“Bana bak şeref yoksunu piç herif.” derken öne doğru eğilsem de ellerim arkamda bağlı olduğu için çok fazla gidememiştim. “Abim sen değil, bizden hiçbir şey gizlemez. Ha yaptıysa da vardır bir bildiği, bu saçma oyunlarla beni abime düşman edemezsin.” dediğimde tek kaşı havalanmıştı.

“Hala çocuk gibi olmandan belli zaten sende bir salaklık olduğu.” demesiyle ellerim daha sıkı yumruk olurken tekrar çekiştirdim.

“Götün yiyorsa aç ellerimi de göstereyim sana kimin çocuk olduğunu!” derken tekrar çekiştirdim. “Amına koduğumun orospu çocuğu!” diye haykırmamla eli sertçe yüzüme indiğinde başım yine yan dönmüştü.

“Sana o çeneni kapatmanı söyledim!” diye bağırırken başımı düzelttikten sonra bu sefer diğer tarafıma vurduğunda başım artık dayanılmayacak bir acıyla ağrıyordu ama şu an bunu önemseyemezdim.

Sertçe tuttuğu çenemle yüzümü tekrar kendisine çevirdiğinde sızlayan yanaklarıma rağmen sırıttım.

“Babaları olacakmış bir de, sen onların sıçtığı bok bile olamazsın.” dememle yüzü öfkeden kızarırken eli tekrar yüzüme çarptığında bu sefer öyle sert vurmuştu ki sandalyeyle birlikte yere devrilmiştim.

İstemsizce dudaklarımdan dökülen iniltiyle gözlerim kararırken nefesimi tutarak nabzımın hızlanmasını sağladım, bu sayede bedenimdeki adrenalin hormonu biraz daha uyanık kalmamı sağlayacaktı. En azından kurtulana kadar ne kadar fazla şey öğrenebilirsem kârdı.

“Kaldırın şunu, benim bıçağımı da getirin. Belli ki birileri sevgilisine özenmiş.” diyen Murat’la hızla içeri giren iki şerefsizden biri bana yönelip düştüğüm yerden kaldırmıştı, diğeri de Murat’a bir bıçak uzatmıştı. “Bakalım o güzelliğin gidince de oğlum sana bakacak mı?” derken bakışları beni süzmüştü. “Gerçi bu çocuk halinle ona nasıl bir kadınlık yapıyorsan artık.”

“O senin hiçbir şeyin değil.” diyen zor bela sesimle Murat cebinden çıkardığı çakmakla bıçağın keskin tarafını ısıtmaya başlamıştı.

“Ama öyle, Ulvi benim oğlum.” derken bakışları elindeki bıçaktaydı. “Her ne kadar inkar edersen et damarlarında benim kanım akıyor ve bu da elbet bir gün bana benzeyceğinin bir kanıtı.” diyerek bakışlarını bu sefer bana çevirdi. “O da güç için seni sadece kullanacak, onun için bir basamaktan başkası olmayacaksın.” dediğinde her ne kadar sözlerinin gerçek olmadığını bilsemde derince yutkunmam gerekmişti.

“Sen öyle mi yaptın?” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Tabiki de, yoksa neden evleneyim ki?” derken bıçağı ısıtmaya devam etmişti. “Yalan yok, Neva çok güzel bir kadındı.” diye mırıldanırken dudaklarından histerik bir gülüş döküldü. “Niran’ın bir kopyasıydı.” derken bakışları bana döndü. “Bende onu güzelliği gidene kadar dövdüm. Çünkü bu aile onun güzelliğiyle değil, benim gücümle anılmalıydı ve öyle de oldu.”

“Sen…” derken kelimeler bile şaşkınlıktan boğazıma düğümlenmişti. “Sen ruh hastasının tekisin.” diyen mırıltımla sanki onu övmüşüm gibi gülerek işine devam etti.

“Esasında onu ilk zamanlar öldürmeliydim ama ilk çocuğu erkek doğurmayı başardığı için onu bağışladım fakat ikinci çocukta beceremedi, kız doğurdu.” dediğinde gözlerim sıkıca kapanırken daha fazla dinlemek istemiyordum.

“Sus.” diye bir fısıltı dudaklarımdan döküldü.

“Bir de üstüne benden boşanmak istediğinde deliye döndüm ama yine de onu uyardım, boşanırsa onu değil çocukları öldüreceğimi söyledim ama beni dinlemedi. Oysaki beklese kız doğurduğu için zaten hem onu hemde kızını öldürecektim.” demesiyle gözlerimi daha sıkı kapatmıştım. “Boşandı ve bende çocuklarını öldü sanmasını sağlayarak ondan aldım, esasında kızın gerçekten ölmesi gerekiyordu. Çünkü bu hayatta kız çocuğu ayak bağından başka bir şey değildir, kendime yük edemezdim.”

“YETER, SUS!” diye haykırsam da beni umursamadı.

“Don’un emriyle Ulvi’yi büyüyüne kadar bir yetimhaneye attık, özellikle en kötüsünü seçtim. Bu sayede güçlü bir adam olacağını biliyordum.” derken yaklaşan adım sesleri duyulmuştu. “Kıza ise Don karışmadı ve bende bir adamıma verip öldürmesini söyledim ama seneler sonra öğrendim ki verdiğim adam becerememiş, bunun yerine Türkiye’deki bir yetimhanenin önüne bırakmış.”

Gözlerimden akmak isteyen yaşları zor bela zaptederken önümde duraksayan bedenini ve yüzüme çarpan çakmağın sıcaklığını hissetmiştim.

“Sonrasında onu öldürmek için her şeyi yaptım, çünkü bir gün tıpkı şimdi olduğu gibi ayağıma dolanacağını biliyordum ama hep bir şekilde sıyrıldı.” derken aniden saçlarımdan çekilmemle gözlerim açıldığında ısıttığı bıçak hemen gözümün önündeydi. “Ama er ya da geç o kızda, biricik abinde, sende gebereceksiniz. Ardından ben yeni Don olduğumda oğlumda veliahtım olacak ve mükemmel hayatımızda yaşayıp gideceğiz.” dediğinde dudaklarım sızlayan yüreğime rağmen kıvrıldı.

“Yanlışın var, günün birinde bizi öldürebilsen bile Ulvi sadece seni öldürmek için yanına gelir.” dediğimde saçlarıma daha sert asılmıştı.

“Bakalım çirkinleşmiş halinle oğlum seni daha ne kadar yanında tutacak?” derken bıçağın sivri kısmını gözüme biraz daha yaklaştırmıştı ki sertçe açılan kapıyla eli duraksadığında nefesimi tutmaya devam etmiştim.

“Efendim kırmızı alarm, Ulvi ve adamları buraya doğru geliyor. Çok kalabalıklar.” diyen adamla tuttuğum nefesimi verirken dudaklarım kıvrıldığında Murat hızla beni bırakıp geriye çekilmişti.

“Siktir! Nereden buldular yine bunlar bizi? Kahretsin!” diye haykırırken hızla çevresine bakınmıştı.

“Efendim hızla geliyorlardı, varmaları an meselesidir.” diyen adamla Murat’ın bakışları bana kaydığında eli tekrar çenemi bulmuştu.

“Unutma, er ya da geç sizi geberteceğim.” dedikten sonra beni sertçe bırakarak adamlarıyla birlikte koşarak evden çıkmıştı.

Gülüşüm solarken az önceki öğrendiğim bilgilerin etkisiyle gözlerimden hızla yaşlar boşalmaya başlamıştı, bir insan nasıl bu kadar cani olabilirdi? İçimde kuvvetli bir yanım yalvar yakar söylediklerinin gerçek olmaması için haykırıyordu, Ulvi onun çocuğu olmamalıydı ama ya gerçekse diye düşünmeden edemiyordum.

Sahiden öz babası bile bile kendi oğlunun gözünü mü ondan almıştı? Ama niye, neden bir baba bunu yapardı ki? Peki ya Niran, o gerçekten kızı mıydı? Ya sahiden ikisi kardeşse, o zaman ne olacaktı? Ulvi’m kesin buna çok sevinirdi ama asıl mesele bu değildi, bunca yılları ellerinden alınmış kardeşler karşılaştıklarında ne olacaktı?

Aradan geçen kısa bir sürenin ardından dış kapı yüksek sesli bir gürültüyle kırılmıştı, birkaç saniye içinde de bulunduğum odaya giren bedenle ağlarken bile dudaklarım kıvrılmıştı. Ulvi hızla bana doğru atıldığında bakışlarım önce gözündeki göz bandına takılmıştı, ağlamam daha da şiddetlenirken kollarını hızla bana saran Ulvi başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı.

“Geldim yavrum, geldim sevgilim.Yanındayım, geçti.” diyen sesiyle saçlarıma yaslanan elleri sakinleştirmek istercesine okşamaya başlamıştı. “Geçti sevgilim, bulduk seni. Geçti.” diyen sesiyle bende başımı boynuna yaslayarak derin nefesler alırken ağlamaya devam etmiştim.

Aklım karmakarışıktı. Abim gerçekten biliyor muydu hiçbir fikrim yoktu ama gerçekten sakladıysa ne yapacaktım? Onun gizlediği bir şeyi hem sevgilime hemde en yakın arkadaşıma nasıl söyleyecektim? En önemlisi de Murat’ın anlattığı her şey acaba gerçek miydi?…

~~~~~~~~~~~

Niran Karsoylar…

Arabaya bindiğimizden beri tek kelime etmemişti, sadece tek yaptığı elimi sıkıca tutmaktı. Kendi bacağına yasladığı elimi parmakları parmaklarımın arasından geçirilmiş bir şekilde sıkıca tutuyordu, sanki bir şekilde yine gitmemden korkuyor gibiydi. Her ne kadar bana o an kızmasına sinirlensem de korkusunu anlıyordum. Helikopterden iner inmez bana koşmasından bile telaşı belliyken sanırım artık az da olsa geri vitese takmamın zamanı gelmişti.

“Yüzüne noldu? Sabah yoktu.” dediğimde bakışları sadece yoldayken belli belirsiz parmağı elimin üstünü okşamıştı.

“Kaza yaptık.” demesiyle gözlerim irice açılırken hızla bedenimi tamamen ona çevirdim.

“Ne kazası Vidus? İyi misin? Başka bir şey oldu mu?” diye içime dolan telaşla hızla konuşurken beni duymazdan gelerek tek bir cevap bile vermemişti. “Vidus şu an bunun sırası değil, ne olduğunu anlatır mısın?” desemde yine de konuşmamıştı. “Sahiden mi? Hani erkek adam trip atmazdı?” dediğimde elimi hafifçe sıkıp bırakmıştı, ne yani bu trip atmıyorum mu demekti?

Oflayarak arkama yaslansamda bakışlarım ondaydı, inatçılığı tutmuştu yine.

“Elimi tutarak mı trip atıyorsun?” dediğimde elimi daha çok kendine çekmişti.

“Trip atmıyorum.” diyen sert sesiyle dudaklarımdan histerik bir gülüş duyulmuştu.

“Bu yaptığına tam olarak o deniyor.” desemde yine cevap vermemişti, bu durum artık sinirime dokunuyordu.

O esnada duran arabayla sinirle elimi çekip arabadan çıktıktan sonra hızla yan eve yönelmiştim birkaç saniye içinde yanımda biten adam yine aynı şekilde elimi kavrayıp sıkıca tutmuştu. Bu haline gülmeden edememiştim, trip atarken bile elimi tutması oldukça komikti.

Hızla evin önüne geldiğimizde kapının açık olduğunu ve Kayra’nın çıktığını görmüştük, bizi gördüğünde gülümseyerek selam verdi. Demek ki bunca zaman Ulvi’yi takipte kalmıştı, yoksa bu kadar hızlı gelmesi mümkün değildi.

“Merak etmeyin, Çiçek gayet iyi. Sadece birkaç tane morartısı ve küçük yaraları var, onlar içinde krem sürersiniz. Kısa süre içinde toparlanır.” diyen Kayra’yla başımı olumlu anlamda sallamıştım.

“Teşekkürler Kayra.” dediğimde gülerek omzumu sıkmıştı, ardından bakışları Vidus’a döndü.

“Sanada bakalım mı? Ağzın gözün yamulmuş.” diyen Kayra’yla Vidus gözlerini erkeksi bir edayla devirerek hızla Kayra’nın yanından geçip eve girdiğinde elinden tuttuğu beni de peşinden sürüklemişti.

“İyi günler Kayra.” diye son anda seslendiğimde Kayra gülerek el sallayıp çıkmıştı. “Niye pansuman yaptırmadın? Hazır doktor buradaydı işte.” diyerek önüme döndüğümde yine ses etmemişti.

Üst kata çıktığımızda gördüğüm Nilüfer’le her şeyi unutarak hızla Vidus’un elinden elimi kurtarıp ona koştuğumda bu sefer bırakmıştı. Ulvi de Nilüfer’in yanından kalkarak bana yer açtığında hızla uzanan Nilüfer’in yanına oturarak kollarımı ona sardım.

“Özür dilerim Nilüfer, daha erken hatırlamam gerekirdi. Çok özür dilerim.” derken gözlerim çoktan dolmuştu.

“Ne özürü yengem? Kurtuldum zaten, hem bak iyiyim ben. Bir avuç ödlekten korkacak değilim.” diyerek o da bana sarıldığında burnumu çekerek daha sıkı karşılık verdim. “O değil de sen niye barut ve kan kokuyorsun?” demesiyle hafifçe geri çekilip bakışlarımı mavi gözlerine çevirip yavaşça pembe tutamlarını okşadım.

“Sana yemin ederim bunu yaşatanların hepsi cezasını çekecek.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Sen şu aralar abimle fazla mı yalnız kaldın acaba yenge?” demesiyle dudaklarım kıvrılırken Vidus’ta yanımıza gelmişti.

“Benle değil, Duman’la yalnız kaldı.” derken bana ters bir bakış attıktan sonra Nilüfer’e doğru eğilip dudaklarını saçlarına bastırmıştı. “Sen iyi misin abiciğim? Ağrın sızın var mı?” dediğinde istemsizce bakışlarım arkamızda dikilen Ulvi’ye dönmüştü.

Onunda bakışları bana döndüğünde bakışlarım yaralı gözüne dokunmuştu, canını kim bilir nasıl acıtmışlardı? Dudakları hafifçe kıvrıldığında benimde dudaklarımda hüzünlü bir gülüş belirmişti.

“Seni iki yalnız bırakmaya gelmiyor yenge, yine firar etmişsin.” demesiyle kalbim sızlamıştı.

Yenge…

Derin bir nefes alarak tekrardan hafifçe gülümseyerek önüme döndüğümde Nilüfer’in beni izleyen bakışlarıyla karşılaşmıştım, sanki bakışlarında şey var gibiydi. Şüphe…

“Kim vurdu sana abim, isim ver.” diyen Vidus’la Nilüfer ona dönmüştü.

“Biri Murat ama diğerinin ismini bilmiyorum, topal biriydi.” dediğinde gözümün önüne gelen bedenle kaşlarım derinden çatılırken kucağıma çektiğim ellerim yumruk olmuştu.

“Cengo.” dediğimde herkesin bakışları bana döndü.

“Tanıyor musun?” diyen Nilüfer’le başımı olumlu anlamda sallamıştım.

“Bana hırsızlığı öğreten kişi.” dediğimde Vidus’tan histerik bir gülüş dökülmüştü.

“O puşt nasıl yaşıyor lan? Geberene kadar dövdüm ben onu.” diyen Ulvi’yle Vidus hızla ona dönmüştü.

“Hortladı Ulvi, öyle bir şerefsiz ki toprak bile kabul etmemiş.” diye alaycı bir sesle konuştuktan sonra hızla tekrardan elimi kavrayıp beni kaldırmıştı. “Belli ki konuşmamız lazım.” diyen sert sesiyle derince yutkunmuştum, Cengo malının depodaki sözlerini duymuş olamazdı değil mi? Siktir! Kesinlikle duymuştu.

“Sonra konuşuruz, ben Nilüfer’in yanından ayrılmayacağım.” desemde beni umursamadan hızla kapıya yöneldi. “Vidus, kime diyorum ben? Dur.”

“Bilmem, ben evde durmalısın kısmını kime diyorsam sanırım ona diyorsun.” derken kapının önünde duraksayıp Ulvi’ye döndü. “Sizde hasret mi gideriyorsunuz, ne yapıyorsanız yapın.” demesiyle gözlerimi devirerek Nilüfer’e döndüm, sırıtarak bizi izliyordu.

“Geleceğim sonra.” diyerek el salladığımda o da gülerek bana sallamıştı.

“Hiç gerek yok ablam.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı, normalde hep ismimle seslenen kız şimdi niye abla demişti ki?

Bunu düşünmeye fırsat bile bulamadan hızla elimden çekiştirildiğimde bakışlarım önümden ilerleyen iri bedene kaymıştı.

“Hani sen trip atıyordun bana? Ne konuşacağız ki şimdi?” dediğim sırada hızla evden çıkıp evimize yöneldiğimizde bahçede duraksamıştık.

“Korumaları toplayın!” diye beni duymazdan gelerek haykırmasıyla kaşlarım çatılmıştı, şimdi korumalar ne alakaydı ki?

Bizim bahçede duran koruma yığınının hepsi önümüze yığıldığında arabalarını aldıklarımızında eve vardığını görmüştüm. Bakışlarım Vidus’a döndüğünde onun zaten beni izlediğini fark etmiştim, ateş bakışları gözlerimin içine içine bakıyordu.

“Önce bendeki değerini iyice kavramanı istiyorum, belli ki buna ihtiyacın var.” dediğinde kaşlarım biraz daha çatılmıştı, bu da ne demekti? “DİZ ÇÖK!” diye aniden haykırmasıyla kırka yakın korumaların hepsi aynı anda tek bir an bile sorgulamadan dizlerinin üzerine çökmüşlerdi.

Bakışlarım tekrar ona döndüğünde gözleri benden ayrılmadan elimi bırakıp önüme geçtiğinde hala anlam veremiyordum.

“Niye böyle bir şey yaptın?” dediğimde bakışları gözlerimde gezindi.

“Bu gücümün sadece bir kısmı mia bella.” derken yavaşça o da tıpkı korumalar gibi karşımda diz çöktüğünde kalbim sertçe göğsüme çarpmıştı. “Ve bu güç sadece sana itaat ediyor.”

Sözleri zihnimde çınlarken bakışlarımı önümde tüm gücüne rağmen dizlerinin üzerine çöken adamdan alamıyordum. Rüzgar sertçe saçlarımı savururken bakışlarım hala dizlerinin üzerlerinde olan korumalarda gezindi, her biri hareketsizce onun emrini bekliyordu. Bakışlarım tekrar ona döndüğünde ateş bakışları her bir tepkimi inceler gibi bedenimde geziniyordu.

“Söyle, bendeki değerin bu kadar büyükken nasıl seni korumam?” derken omuzları düşmüştü, önümde adeta tüm gücünü terk etmişti. “Hayatımın sahibini nasıl korumam mia bella?” diyen sesiyle kalbim daha çok hızlanırken şaşkınlıkla onları izliyordum.

Korunmaya ihtiyacım olmadığını söylediğim için yapmıştı ve işin gerçeği şuydu ki kesinlikle etkilenmiştim…

~~~~~~~~~~~

Veee bölüm sonuu!!!

Bir saniye canlarım, sonda o kadar fazla etkilendim ki sanırım hala nefes alamıyorum…

Bella ve Duman ikilisine ne demeli peki? Güçlü kadınlarıma kesinlikle hayranım!!!

Peki ya Murat, hala hatırladıkça sövesim geliyor. Sizinde öyle değil mi?

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce Murat ve Cengo kaçabilecekler mi???

Sizce Nilüfer öğrendiği bu bilgilerle ne yapacak???

Ve son olarak sizce Lavinia neden iyi eğlenceler dedi??? :)

Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.

Ayrıca WP KANALIMI da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.