İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 33 · 37 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 33

32. RUH BAĞI

~Bölüm Şarkıları~

Sezen Aksu~Keskin Bıçak

Mabel Matiz~Gel

Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!

Herkese iyi bayramlarrr canlarımmm…

Nasılsınız bakalımmm???

Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERİ VE YORUMLARI atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!! 😞

Bu arada !!!wp kanalına!!! da gelmenizi öneririm, kitaplar hakkında konuşurken oldukça eğleniyoruz…

“Kendimden kaçak, yârim keskin bıçak. Nerde bende o yürek, yârdan cayacak…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Hayatın ne zaman, kimin yüzüne güleceği belli olmazdı. Bazen yeri gelir, tam düştüğünüz yerde zirveye ulaşırdınız. Umut etmek en büyük etkendi, peki ya bunun yerine sadece hırsla hareket ederseniz ne olurdu? Hayat o zaman da yüzünüze güler miydi? Hırs, bir şeyi başarmak için gerekli olan tek çare olabilir miydi?

Murat hırslıydı, senelerini en zirveye ulaşmak için harcamıştı ve bu yolda karşısına çıkan hiçbir engel umrunda olmamıştı. Buna çocukları ve karısı da dahildi. Don olabilmek için her şeyi yerle bir etmişti, hayatını sadece bu işe adamıştı. Oysaki biliyordu, aileden olmayanların Don olması çok zordu ama Murat bunu istiyordu. O başından beri sadece lider olmak istiyordu.

Bu amacına ise oldukça yaklaşmıştı, Don’un gözdesi olmak üzereydi. Hiçbir çocuğu yoktu ve yerine bırakacağı bir varisi olmadığında öldüğü zaman gözler tek bir kişiye dönecekti. Sağ kolu olan, biricik adamı Murat’a ve işler tam da istediği gibi gidiyordu. Ta ki oğlu ortaya çıkana dek…

Artık ortada bir varis vardı. Cosa Nostranın yeni lideri şimdiden tüm yeraltını çalkalamıştı, herkes Don Lorenzo Falcone’nin yerine bırakacağı yeni varisini konuşuyordu. Başından beri yanında yetiştirdiği celladının aslında oğlu olduğunu öğrenen Cosa Nostra üyeleri aniden Vidus’un çok iyi bir seçenek olduğunu benimsemişlerdi ve bu durum Murat’ın hiç hoşuna gitmemişti. Artık Don olabilmek için hiçbir şansı kalmamıştı.

Gözü kararan Murat esasında delirmiş bir şekilde Vidus’u da, ailesini de katletmek istemişti ama şu aralar ona oldukça sadık olan adamı başka bir fikir belirtmişti. Murat her ne kadar kabul etmek istemese de Vidus şu an ondan çok daha güçlüydü, öldürmeye çalışmak sadece kendisini zayıflatacaktı.

“Haklı olduğumu göreceksin.” diyen adamla Murat’ın bakışları ona döndü. “Bir insanı öldürecek gücün yoksa o zaman onu içten yiyerek bitirirsin ihtiyar.”

“O kızın bu kadar önemli olduğuna emin misin?” diyen Murat oturduğu koltukta arkasına yaslanıp karşı koltuğunda oturan adama bakmaya devam etti. “Senin ipinle bir kuyuya indiğim için çok gerginim.”

“Hem Vidus’un kardeşim deyip yanında tuttuğu kız, hemde benim hayatımı siken o Ulvi denen adamın manitası.” derken aniden iki elini birbirine çarpmıştı. “Yani bir taşla iki kuş.” diyerek sırıtmasıyla Murat’ın kaşları daha çok çatılmıştı.

“Zaaftan vuracaksak karısını alsaydık.” diyen Murat’la adam gözlerini devirmişti.

“Daha önce de bunu denedin, alabildin mi?” diyen adamla Murat sessiz kaldı. “O adam Bella’yı eşsiz bir varlık gibi koruyor, değil onu almak yanına iki metreden fazla yaklaşmana asla izin vermez.” dediğinde içten içe Murat’ta ona hak vermişti, haklı olmadığını söyleyemezdi.

“Bu Çiçek denen kızında kapısında korumalar vardır, sonuçta sevgilisi korumaların patronu.” dedi Murat düşünceli bir sesle, bu görevin başarılı olacağına dair umudu pek yoktu.

“İşte burada da benim planım devreye giriyor Murat.” derken yanındaki bastonunu eline alıp yavaşça ayaklandı. “Korumaların koruması gereken başka bir detay olursa işimiz tereyağından kıl çekmek kadar kolay olur.” diyerek sırıtırken bastonunu Murat’a doğru kaldırmıştı. “Orada da devreye senin için ölmek isteyen adamların girecek.”

“Planında çok büyük bir açık var.” diyen Murat dirseklerini dizlerine dayayarak öne doğru eğildi. “Ya kız hiç yalnız kalmazsa?”

“O zaman olana kadar bekleriz. İllaki yalnız kaldığı bir an olacak, o mal sevgilisi illaki biricik sahibinin yanına gidecek ve sonrasın bingo.” derken parmaklarını şıklatarak etrafında dönüp kapıda bekleyen korumaya döndü. “Kızı alacağız.” diyerek korumaya baktığında koruma başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Almışlar efendim, geliyorlar.” diyen korumayla adamın dudaklarında daha büyük bir gülümseme oluşmuştu.

“Ah! Bellacık, neler kaçırdığını bir bilsen.” diye mırıldanan adam kendini koltuğa bırakırken Murat hızla ayaklanmıştı.

“Ne?! Nasıl? Kızı alabilmişler mi?” diyen Murat’ta korumaya döndüğünde koruma telefonun ekranını Murat’a göstermişti, kızın arabadaki baygın bedeni vardı.

“Sana demiştim, Vidus için en önemli detay karısı. İkinci plana atılanlar sadece kaybedildiklerinde değerlenir.” diyen adam rahat bir nefes alıp başını geriye yasladı. “Şimdi o kızı bana getirin, aklımda çok güzel oyunlar var.”

“Emredersiniz efendim.” diyen koruma odadan çıktığında Murat şaşkınlıkla adama dönmüştü.

“Belki de seni kurtarmakla iyi yapmışımdır.” diyen Murat sırıtarak tekrar yerine oturmuştu.

“Bunu yeni anlaman beni üzer.” diyen adamın bakışları tavandayken dudaklarında tehlike bir sırıtış vardı.

Zihninde o kıza yapacaklarını ve sonrasında bunları gören biricik abisi ile sevgilisini düşündükçe keyiften dört köşe olmadan edemiyordu, kesinlikle çok zevk alacaktı…

~~~~~~~~~~

Niran Karsoylar…

Aynı kelimeler zihnimde durmaksızın çınlarken adeta boğazım düğümlenmişti, ellerim sıkıca üstümdeki elbisenin kumaşını tutunurken karşımda ağlayan Ulvi’den gözlerimi ayıramıyordum. Beynim bir türlü idrak edemiyordu, Nilüfer yok ne demekti? Nasıl olmazdı? Daha az önce buradaydı, yanımızdaydı. Her şey çok güzeldi, nasıl bir anda bozulmuştu?

“Nasıl yok? Her yere baktın mı?” diyen Vidus’un telaşlı sesiyle derin bir nefes almaya çalışmıştım ama yapamıyordum, zihnim o kadar sesliydi ki az önceki patlayan silah sesleri bile hala kulaklarımda çınlıyordu.

“Baktım abi, yok. Size aldığı hediye girişte yerdeydi, fırlatılmıştı.” diye hızlıca konuşan Ulvi’nin bir eli sertçe yakasına gidip üstündeki gömleğin yakalarını nefes almak istercesine çekiştirmişti. “Abi bir şey yapalım, bulalım. Takip edelim, bir şey yapalım abi!” diye bağıran Ulvi hızla çevresine bakınmıştı.

Bakışlarım Vidus’a döndüğünde onunda gözlerinde bariz bir endişe ve korku olduğunu görmüştüm, sanki her düşündüğü yol çıkmaz sokağa çıkıyormuş gibiydi. Bunun yaşanacağını tahmin edememişti, zaten kim edebilirdi ki?

“Bulacağız ve her kim aldıysa cezasını çekecek.” diyen Vidus’ta çevresine bakındı. “Senin evin orada koruma yok muydu? Nasıl alabildiler?”

“Çatışma çıkınca karşı atak için telaşla buraya geldiler.” derken elleri sertçe saçlarını bulmuştu. “Allah kahretsin ki geldiler!” diye haykırmasıyla gözlerimde biriken yaşlar yanaklarıma doğru süzülmüştü.

“Tamam, sen sadece sakin ol.” diyen Vidus Ulvi’ye yaklaşıp başını ellerinin arasına aldı. “Onu bulacağız oğlum, kardeşimi kimseye yem etmem. Bulacağız.” dediğinde Ulvi başını olumlu anlamda sallamıştı. “Şimdi korumalardan yanına al ve arabayı bulmaya çalışın, bizde kimin aldığını öğrene…”

Sözleri çalan bir telefonla kesilmişti. Kaşları daha çok çatılırken cebinden telefonu çıkardığında hızla ona yaklaşıp ekrana baktım, kayıtlı olmayan bir numaraydı. Hızla cevaplayarak kulağına yasladığında duyabilmek için ona daha çok yaklaştım.

“Yazık ama Diavolo, kardeşinin karın kadar değeri yok mu?” diyen sesle gözlerim irice açılırken Vidus’un çenesi hızla öfkeyle kasılmıştı.

“Orospu çocuğu!” diye haykıran Vidus’la anlam vermeye çalışıyordum, arayan kimdi?

“Ne demiştin sen? Heh! Hatırladım. Tik tak, zaman doldu Diavolo.” diyen sesle Vidus’un yakınımdaki elinin bile titrediğini fark etmiştim.

“MURAT!” diye avazı çıktığı kadar bağıran Vidus’la dünya tamamen durmuştu, öyleki bedenimi donduran rüzgar bile artık yoktu. “Murat seni yok ederim, Murat!”

“Hep laftasın, hiç icraat göremedik be Vidus.” diyen alaycı sesi midemi daha çok bulandırırken Ulvi başını olumsuz anlamda iki yana sallayarak geriye doğru bir adım atmıştı.

“Hayır, hayır.” diyen mırıltısıyla gözlerim daha çok buğulu görürken Vidus’un koluna tutunan parmaklarım iki yanıma düşmüştü.

“Kardeşime dokunursan seni bulurum Murat, ananın amına da kaçsan bulurum!” diye haykıran Vidus’la telefonun arkasından bir kahkaha sesi duyulmuştu.

“Kardeşini çok seviyorsan ailemi bana getir ve çık aradan Vidus, bunu yapabilir misin?” demesiyle Vidus’un bakışları önce Ulvi’ye ardından bana dönmüştü.

Biliyordu, o Murat denen şerefsiz Vidus’un her şeyi öğrendiğini biliyordu. Bu yüzden kaçırmıştı ve belki de zarar vereceklerdi. Kulaklarım uğuldamaya başlarken geriye doğru bir adım attığımda Vidus’un dudakları kıpırdamış ve bir şeyler haykırırken bakışlarını önüne çevirmişti ama artık anlayamıyordum. Zihnimin içinde tek bir ses çınlıyordu.

Babam olacak kişi Nilüfer’i kaçırmıştı…

Tüm bedenim titrerken nefes almak için yakamı çekiştirdim ama işe yaramıyordu, daha geniş bir alana gitmeliydim. Geriye doğru attığım sarsak adımlarımla hızla arkamı dönüp koşmaya başlamadan önce son görebildiğim Vidus’un sinirle telefonu yere attıp Ulvi’ye yönelmesiydi.

Hızla koşarken gözyaşlarım bir lav misali ruhumu yakarak yanaklarımdan süzülüyordu, zihnim ise durmaksızın eziyet etmeye devam ediyordu. Üstümdeki dar elbiseye inat hızlı koşmaya çalışırken denizin kıyısına geldiğim an zor bela durabilmiştim. Gözlerimden yaşlar hala akarken ellerim iki yanımda sıkıca yumruk oldu. Yine benim yüzümden biri zarar görecekti, sırf beni istediği için yine biri zarar görecekti ve ben yine ve yine ne yapacağımı bilmiyordum.

İçimden güçlü bir ses gitmemi söylüyordu, çünkü biliyordum ki dediği gibi asıl istediği Ulvi ve eski karısı olsaydı onları alabilecek bolca zamanı vardı ama yapmamıştı. Şimdi ise hedefi sadece bendim. Ne yapmak için istediğini bilmiyordum, belki de kafama sıkıp küçükken yapamadığını yaparak benden kurtulmak istiyordu. Bilmiyordum ama tek bildiğim bir şey varsa o da vicdanımın acı çığlıydı.

Nilüfer bunu hak etmemişti, o sadece mutlu olmaya çalışan bir kızdı. Bir şerefsizin eline düşmemeliydi, her ne kadar güçlü olduğunu bilsem de bu kadar güce karşı şansı yoktu. Ne yapacaklardı ona? Bir umut sadece blöf için aldıklarına inanmak istesem de bu kadarla yetinmeyecek bir şerefsiz olduğunu biliyordum ve ben ne yazık ki o şerefsizin kızıydım…

“Niran!” diyen Lavinia’nın sesi arkamdan gelirken gözlerimi denizden ayırmadım. “Nilüfer’i bulacağız, ona bir zarar gelmeyecek.” dediğinde dudaklarımda acı bir gülüş oluşmuştu.

“Bu dediğine sen inandın mı?!” diye esen rüzgar yüzünden sesimin duyulabilmesi için haykırmıştım. “Ailemi bana getir dedi o şerefsiz, bizi almadan durmayacak işte!”

“Sence sadece bu kadarla duracak mı?! Siz onun için önemli olsaydınız başından bırakmazdı Niran, anla bunu!” diyen sesiyle rüzgar kırbaç misali yüzüme çarparken gözlerim sıkıca kapanmıştı. “Tek isteği sizi Vidus’tan ayırıp onu zayıflatmak!”

Omuzlarıma sarılan kollar beni yana çevirdiğinde gözlerim hafifçe aralanırken elleri yanaklarıma sarılmıştı.

“Bizim kim olduğumuzu unutma, gerekirse tüm dünyayı alt üst edip onu buluruz. Sen sadece güçlü ol.” dediğinde başımı olumsuz anlamda hafifçe sallamıştım.

“Şimdi bulursun, ya sonra? Bu nereye kadar devam edecek Lavina?” derken ellerim yanaklarımdaki ellerini yavaşça yüzümden çekip geriye doğru bir adım atmıştı. “Nereye kadar bir masumun canı yanacak? Nereye kadar her mutlu günümüz böyle felaketle sonuçlanacak?!” diyen haykırışım esen rüzgarın içinde çınlarken Lavinia’nın kaşları çatıldı.

“Bu hayata girerken bunu kabul ettim Niran, hepimiz ettik. Başka çaremiz yok!” diye haykırdığında başımı tekrar iki yana sallayarak nefes almaya çalıştım. “Senin kafandaki ne? O şerefsize gittiğinde her şeyin büyülü bir şekilde son bulacağını mı sanıyorsun?!”

“Hayır, ben…bilmiyorum.” diye kekelerken ellerim sertçe saçlarımı bulmuştu, hiçbir şey bilmiyordum.

O esnada Lavinia elbisesinin eteklerini hafifçe yukarı çekip elini bacağına uzattığında çatık kaşlarımla onu izlerken çıkardığı silahla bakışlarım şaşkınlıkla yüzüne kaymıştı ki hızla emniyetini kapattığı silahı yana doğru kaldırdığında bakışlarım yavaşça doğrulttuğu yöne çevrilmişti. Gördüğüm bedenle nefesim tamamen kesilirken gözlerim irice açıldığında hızla tekrar ona dönmüştüm, silah birkaç metre ilerimizde duran Vidus’a çevrilmişti.

“İndir şunu!” diye haykırırken öfke ve korku aynı anda bedenime akın etmişti.

“Neden? Amacın bu değil mi?” dediğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı.

“Ne amacı Duman? Hemen indir şu silahı!” diyen haykırışım çevremizde çınlamıştı.

“Şu anda gitmeyi düşünerek tam olarak bunu yapıyorsun Niran, namluyu ona çeviriyorsun. Gidersen tetiğe basarsın!” demesiyle aniden gerilere gizlenen öfkemle gözyaşlarım daha da hızlanırken yüreğim acıyla sızladı, haklıydı.

Kaldı ki ne olursa olsun zaten bunu yapamazdım, ben onu bırakamazdım. Bacaklarıma zorla yürüme emri vererek hızla ona yaklaşıp havadaki eline uzandım.

“Öyle bir şey düşünmedim zaten, indir şunu!” dediğim sırada sert bakışları gözlerimde gezinirken silahı yavaşça aşağıya indirdi.

“Bu hayat acımasız Niran, seni güçsüz yakalamak için elinden geleni yapar ama buna izin veremezsin.” derken boştaki eli omzumu bulmuştu. “Üzüldün, canın yandı ve bitti. Şimdi güçlü olacak ve arkadaşını bulacaksın.” dediği sırada gözlerim kapanırken yavaşça başımı olumlu anlamda sallamıştım ama hala ağlamaya devam ediyordum.

Lavinia haklıydı, ağlayıp sızlanmak hiçbir işe yaramazdı ama bilinmezlik kafamın içinde bir zehir gibi geziniyordu. Nilüfer neredeydi ya da nasıl bulunacaktı bilmiyordum, yine ve yine lanet olası hiçbir şey hakkında bir fikrim yoktu!

“Bana bak Niran.” diyen sert sesiyle gözlerim tekrardan aralandı. “İçinde bulunduğun durumdan sızlanmak yerine alışmak zorundasın, biz buyuz. Bizim hayatımız bu, sevdiğin adamın hayatı bu ve artık seninde hayatın bu.” derken omzundan ayrılan parmaklarının tersi göğsüme çarpmıştı. “Aileni seçmek gibi bir şansın yok, bu yüzden onların yaptıkları için kendini suçlamak yerine güçlü ol ve hesap sor.”

Sözleri zihnimde yıldırım etkisi yaratırken başımı tekrardan olumlu anlamda salladığımda bu sefer daha nettim. Gözlerimi sertçe elimin tersiyle silerken derince yutkundum, her bir kelimesinde haklıydı. Suçlu olan ben ya da abim değildi, sadece o kanı bozuk şerefsizdi. Şimdi de hepimizin ortak zaafı olan birini kaçırıp bizi alaşağı etmeye çalışıyordu ama o kadar kolay değildi.

“Teşekkür ederim.” dediğimde Lavina hafifçe gülmüştü. “Ayrıca kan bağı da zerre umrumda değil, o adam toprağın altı kat altına girmeden bu işin peşini bırakmayacağım.” dediğimde Lavinia gururla başını olumlu anlamda sallamıştı.

“İşte benim ortağım.” diyen sesiyle bende hafifçe gülerek bakışlarımı hala bizi izleyen Vidus’a çevirdim, yanındaki Arhan ise telefonla konuşuyordu.

Hızla tamamen ona dönerek adımlamaya başladım, ne olursa olsun sevdiklerime zarar vermelerine izin vermeyecektim…

~~~~~~~~~

Vidus Arjin Karsoylar…

Bedenimde amansız bir korku hakimken hızla bir plan yapmaya çalışıyordum. Bir yandan Nilüfer’i nasıl bulacağımızı düşünürken diğer yandan da her ihtimali değerlendirmeye çalışarak telefondaki boktan sese kulak verdim.

“Kardeşini çok seviyorsan ailemi bana getir ve çık aradan Vidus, bunu yapabilir misin?” diyen sesle zihnimdeki canavar zincirlerini zorlayarak çekiştirip haykırdı.

ASLA!

Ulvi’deki bakışlarım yanı başımda duran serçeme dönerken o canavara hak vermiştim. Onlar onun değil, benim ailemdi ve ailemi bir şerefsize ölürdüm de yem etmezdim. Bakışlarım tekrar önüme dönerken derince bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştım, öfkelenip mantığımı devre dışı bırakamazdım.

“Senin ailen falan yok şerefsiz köpek ve artık sende yoksun, çıktığın yere geri sokmaya geliyorum!” diyen bağırtımla telefon hızla yüzüme kapatıldığında sinirle telefonu yere atıp karşımda korkudan aklı dönmüş adama yöneldim.

“Abi, hayır abi. Yapamam, olmaz. Onsuz hayat olmaz.” diyen ağlamaklı sesiyle başımı hızla iki yana salladım.

“Öyle bir şey olmayacak, Murat itinin mekanlarını biliyoruz koçum. Gideceğiz ve meleğimizi alacağız.” derken sıkıca omuzlarını kavradım. “Zor, biliyorum ama lütfen mantığını atma. Ona tutun ve korumaları alıp çevreye bakın, çok uzaklaşmış olamazlar.” dediğimde zor olsa da başını olumlu anlamda sallayıp arkasını dönerek koşar adımlarla korumalara yöneldi.

Bende derin bir nefes alıp tam ardımdaki serçeme yönelmiştim ki karşılaştığım boşlukla zaten bedenimde gezinen korku hızla artarak tüm benliğimi sardı. Bakışlarım hızla çevrede gezinirken bana yaklaşan Arhan’ı umursamadan salonun camından hızla eve girip bakındım.

“NİRAN!” diye haykırarak evde gezinirken korku boğazıma yumru misali oturmuştu, gitmiş olamazdı değil mi? Murat itini duyup beni bırakmış olamazdı değil mi? Olmamalıydı!

“Lan bir dur!” diye bağıran Arhan sertçe beni kolumdan tutup çevirdi. “Sâye’yle denize doğru gittiler, bir şey yok.” dediğinde kendime nefes almak için bile zaman vermeden hızla tekrardan evden çıkıp deniz tarafına doğru koşmaya başladım, Arhan ise hemen arkamdaydı.

Birkaç saniyenin ardından görüş açıma girdiklerinde hızla yanına gitmek istemiştim ama omuzlarımdan sıkıca tutulmamla yerime sabitlenmiştim.

“Bırak beni Arhan, ona gitmeliyim.” diyerek sertçe itmeye çalışsamda bırakmamıştı.

“Kıza öfkesini atması için biraz zaman ver, bırakta bir nefes alsın.” demesiyle ellerim önümdeki çitlere yaslanırken kesik bir nefes aldım.

“Böyle de ben ölüyorum lan, yanımda olmadığı her an ölüyorum.” diyen mırıltımla birkaç metre ilerimde duran serçem ve Lavinia’yı izledim, kısa bir süre sonra Lavinia’nın çıkardığı silah bana çevrildiğinde kaşlarım çatılsa da ses etmemiştim.

“Biliyorum kardeşim, biliyorum.” diyen Arhan’ın anlayışlı sesiyle omuzlarımdaki elleri kaybolmuştu. “Ben bizimkilere haber edeyim, dört bir koldan arayalım.”

“Murat’ın konumları sende var.” derken pür dikkat serçemin hızla Lavinia’ya koşup silah tutan elini indirişini izlemiştim, deniz ve rüzgar sesinden sesleri duyulmasa da tepkileri hiç normal durmuyordu.

“Var, hepsine adam yollayacağım.” diyen Arhan hafifçe uzaklaşıp telefonunu çıkarmıştı.

O sırada serçemin omuzlarının dikleştiğini ve elinin tersiyle yanaklarını sildiğini görmüştüm, ağlamıştı güzelim. O sik kırıkları benim canımı ağlatmışlardı, yetmezmiş gibi kardeşimi kaçırmışlardı. Daha fazla kendimi tutmanın bir yararı yoktu, hepsi gebermeliydi. Özellikle de o Murat iti…

Zihnimde Nilüfer’i bulduğum ilk an çınlarken tekrardan nefes almaya çalışmıştım, nasılda korkmuştu kaçırıldığı için ve şimdi benim yüzümden yine aynı şeyleri yaşıyordu. Belki ona güç vermiştim ama bu şu anda gözümde hiçbir anlam ifade etmiyordu, yine o zamanki gibi çok korkacaktı ve yanında değildim. Sesler bir bir zihnimi ele geçirirken bana doğru gelen serçemle hızla çitlerin arkasından çıkarak ona doğru koşup kollarımı sıkıca bedenine sardım.

“Gitme, yalvarırım sakın gitme. Sende gidersen benim kolum kanadım kırılır, kalkamam. Kimseyi kurtaramam.” diye mırıldanırken kollarımı sıkıca küçük bedenine sardığımda onunda kolları beni bulmuştu.

“Asla hayatım, hiçbir yere gittiğim yok. Buradayım.” diyen sesiyle mis kokusundan derin bir nefes aldım. “Nilüfer’i bulmamız lazım, lütfen bana bir planın olduğunu söyle.” derken titreyen sesiyle başımı daha çok boynuna gömüp derin bir nefes daha aldım, kokusu zihnimdeki pusu yok ediyordu. Daha iyi düşünmemi sağlıyordu.

“Murat’ın tüm mekanlarını biliyorum, hepsine adam yollatıyoruz. Bizde gidip arayacağız.” diyerek son kez derin bir nefes daha alıp geri çekildiğimde bakışlarım dolu dolu bakan okyanuslarına dönmüştü. “Senden tek bir isteğim var, lütfen evden çıkma. Senin güvende olduğunu bilmeden hiçbir şeye odaklanamam ve şu anda tek ihtiyacım olan şey bu mia bella.” dediğimde kaşları çatılmıştı.

“Ben öylece evde bekleyemem Vidus, kafayı yerim size bir şey olacak diye.” demesiyle bir elim hızla dudaklarına yaslanıp konuşmasına engel olmuştu.

“Lütfen serçem, güvende olmana ihtiyacım var. Söz veriyorum her bir detaydan seni haberdar edeceğim ama burada Lavinia’yla kalman lazım.” dediğimde her ne kadar istemese de başını olumlu anlamda salladığında hızla ona yaklaşıp dudaklarımı alnına yasladım.

“Pardon?” diyen Lavinia’nın uyarı dolu sesiyle bakışlarım ona dönmüştü ki yanımıza gelen Arhan’ın ters bakışıyla gözlerini devirerek derin bir nefes aldı. “Peki.” demesiyle içim biraz olsun rahatlamıştı, en azından Duman’ın onu koruyacağına dair güvenim tamdı.

“Tek parça halinde dönün ve bana pembiş kardeşimi getir.” diyen ağlamaklı sesiyle serçeme döndüğüm sırada bakışlarım yanaklarına doğru süzülen yaşlara kaymıştı.

Belindeki bir elimi çekip çenesinin altına tutarak sessizce damlaların elime düşmesine izin verdim ve teker teker saymaya başladım. Dokuz damla avucuma dalmadıktan sonra yaşlar kesildiğinde bakışları bir elime, bir bana kaymıştı. Ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bakıyordu.

“Tam dokuz tane inci.” derken bakışlarım okyanus gözlerine tutundu. “O şerefsizin döktüğü her bir inci tanesi bedenine kurşun olarak saplanacak.” diyerek alnımı alnına yasladım. “Sana söz veriyorum mia bella, tam dokuz kurşun sıkacağım o şeref yoksunu ite.”

“Önce canlı bir şekilde dönün, sonra asıl ben söz veriyorum yapacağın hiçbir şeyde sesimi çıkarmayacağım. Polis bile öldürsen ses etmeyeceğim.” dediğinde dudaklarımda buruk bir gülümseme oluşmuştu.

“Geleceğiz serçem, hepimiz sağlıklı bir şekilde yanında olacağız.” derken son kez derin bir nefes alıp ellerimin narin bedeninden uzaklaşmasını sağladım.

“Dikkat et kendine, nolur.” diyen sesiyle gözleri tekrar dolmuştu. “A…abimde sana emanet Vidus.” demesiyle içimde bir parça acıyla sızlarken başımı olumlu salladım. Sonunda abisini kabul etmişti benim minik serçem…

“Sende lütfen dediklerimi yok sayma, güvende ol mia bella. Buna çok ihtiyacım var.” diyerek dudaklarımı tekrardan alnına bastırdıktan sonra hızlıca geri çekilip bakışlarımı Lavinia’ya çevirdiğimde başını olumlu anlamda sallayarak ona emanet olduğunu sessiz bir dille onaylamıştı. Daha fazla beklemeden hızla arkamı dönerek arabalara doğru ilerledim.

Çünkü biliyordum ki biraz daha kalırsam onu da yanımda götürmeden duramayacaktım ama burada ve güvende kalmalıydı, benim ise acilen kardeşimi o puştların elinden almam gerekiyordu. Hemde en acilinden…

~~~~~~~~

Çiçek Erden…

Başım acımasız bir ağrıyla zonklarken gözlerimi açmaya çalışmıştım ama sanki üzerlerinde kilolarca ağırlıklar varmış gibi bunu yapamıyordum. Bilincim yavaş yavaş kendine gelirken sarsılan bedenimle zihnimde alarm çanları çalmaya başlamıştı, nerdeydim ben?!

Kendimi zorlayarak en son ne olduğunu düşünmeye çalıştım. Kafamın içinde patlayan silahlarla hatıralarımdaki kendim çınlamıştı, en son yan evin bahçesindeydim. Niran’la abimin hediyesini almak için eve gitmiştim ve tam çıkarken duyduğum silah sesleriyle hızla bahçeye atılırken korumaların hepsini yana yollamıştım ama sonrası…karanlıktı.

Göz kapaklarımı tekrar zorlayarak açmaya çalıştım, bu sefer hafifçe aralayabildiğim bakışlarım çevrede gezindiğinde ruhum tanıdık bir hisle çevrelenmişti. Ben kaçırılıyordum…

Tarih hep böyle tekerrür mü ederdi? Daha ne kadar bu acıyı yaşamam gerekiyordu? Ruhum anlık bir korkuyla çepeçevre sarınırken seneler önceki o Çiçek’e geri dönmüştüm. Soluklarım hızlanmıştı, daha çok açılan gözlerim korkuyla tek bir yere odaklanmıştı. Kalbim sertçe göğsüme çarparken içimde bir yerlere saklanmış Nilüfer’i aramıştım ama yoktu, bulamıyordum. Korku bedenimi öyle çok sarmıştı ki abimin yarattığı o kızı bulamıyordum…

Abim…

Zihnimde beliren yüzüyle gözlerim tekrar kapanırken uyandığımdan beri ilk kez nefes almıştım. Çünkü biliyordum, abim ne olursa olsun beni bulurdu. O eski Çiçek artık yoktu, çünkü artık ben yalnız değildim. Korkmam için bir sebep yoktu, beni hemen bulacaklarına tüm kalbimle emindim.

Gözlerim tekrar aralanırken dudaklarımda oluşan gülümsemeyle derin bir nefes daha aldım, artık umurlarında olmadığım bir ailemin yerine beni çok seven insanlar vardı ve beni hemen bulacaklardı. O esnada zihnimde çınlayan yüzle gülüşüm solarken gözlerim istemsizce dolmuştu, korsan adamım kesin şimdi çok korkmuştu. Belki de yanımda olmadığı için kendini suçluyordu, umarım öyle bir şey yapmazdı.

Çünkü onun hiçbir suçu yoktu, korumaları yana yollayan kişi bendim…

“Prenses uyanmış.” diyen öndeki adamlardan biriyle kaşlarım derince çatılmıştı.

***

“Bu krallığın prensesi…”

***

Hayır, ben sadece korsanımın prensesiydim. Başka kimse bana böyle hitap edemezdi. Sinirlerim hızla gerilirken parmaklarımı yavaşça oynattığımda ellerimin bağlı olmadığını fark etmiştim, içten içe sırıtırken sanki yeni uyanıyormuşum gibi başımı tutarak yerimden doğrulduğum sırada az önce konuşan adam silahını bana doğrultmuştu. Ne yani, beni bununla korkutabileceğini mi sanıyordu?

“Neredeyim ben? Siz kimsiniz?” derken gözlerime yalandan bir korku ifadesi yerleştirmiştim.

“Gittiğimizde görürsün, şimdi kes sesini.” diyen şerefsizle sanki korkmuş gibi yaparak yandaki kapıya yaklaşmıştım.

Kollarımı bedenime sararken bakışlarım ayaklarıma kaydığında topuklularımı görmüştüm, bunlarla koşamazdım. Çaktırmadan hızlıca üstümdeki uzun kuyruklu elbisenin içinde ayakkabılarımı çıkardım, şimdi tek yapmam gereken arabanın durmasını beklemekti. Diğer türlü atlarsam hem hemen yakalanırdım, hemde kendimi yaraladığım için bir daha hiç kaçamazdım.

Sadece beklesem bile abimlerin beni bulacağını biliyordum ama bu kim oldukları belli olmayan şerefsizlerinin elinde beklemektense ormandaki aç kurtların arasında beklerdim daha iyiydi. Bakışlarım camdan dışarı kayarken havanın çoktan karardığını görmüştüm, işte bu çok kötü olmuştu. Arabanın aydınlattığı yolda görebildiğim kadarıyla orman yolundaydık ve karanlıkta bir ormanda nasıl ilerleyebileceğimi bilmiyordum.

Derin bir nefes alıp arkama yaslanırken bakışlarımı hala silahı bana doğrultulmuş adama çevirdim, başını önüne çevirmişti. Belki de durmalarını beklemek yerine onları durdurmalıydım. Bakışlarım silahta gezinirken zihnimden abimin öğrettiği hareketler çınlamıştı.

***

Bana doğrulttuğu silahla bakışlarım gözleri ve silah arasında gezinmişti.

“Birisi sana dolu bir silah doğrulttuğunda kaçmaya çalışma, vurulursun.” diyen ciddi sesiyle başımı hızla olumlu anlamda salladım. “Önce gözlerinde bir tart, gücün yeter mi? Yetmezse elindeki silahı almaya çalış, bu sayede tüm güç sana geçer.”

“Tamam.” diye mırıldandığımda hafifçe kıvrılan dudaklarıyla beni onaylayıp silahı bu sefer alnıma yaslamıştı ama tutan o olduğu için zerre korkmuyordum.

“Silahı almak için önce bileğimi sıkıca kavrayıp elimi çevirmen gerekiyor, bu sayede tutuşum gevşer. Ardından boştaki elinin içiyle sertçe silahın kabzasının altına vurup elimden hızlıca kurtardıktan sonra kendi eline alacaksın.” dediğinde kafamda hareketi tartmaya çalışırken hızlıca başımı tekrardan olumlu anlamda sallamıştım. “Hadi o zaman, bir deneyelim.”

Sözleriyle derin bir nefes alıp anlattığı hareketi denediğimde ilk birkaç sefer yapamasam da sonuncusunda silahı elime alıp ona çevirmeyi başarmıştım. Dudakları gururlu bir ifadeyle kıvrılırken omuzları dikleşmişti.

“Aferin benim meleğime, başardın.” diyerek kollarını açmasıyla hızla silahı indirip kollarının arasına girerek ona sıkıca sarıldım.

“Başardım abim.” diyen sesim güven doluydu…

***

Hatırladığım anla gözlerim dolmak için adeta çırpınsa da onlara izin vermeden sadece asıl olaya odaklanmaya çalıştım, tıpkı öğrettiği gibi yapmalıydım. Kendime düşünmek için fırsat vermeden hızla ileri atılıp tıpkı abimin öğrettiği gibi bileğinden yakaladıktan sonra kısa bir süre içinde elindeki silahı alıp ona çevirmiştim ve hiç beklemeden ateşleyerek beynini dağıttım.

Ardından hızla duran arabayla silahımı bu seferde sürücüye çevirdiğimde o daha belindeki silahına ulaşamadan onunda kafasına yaslayıp sıkmıştım ki gelen sesle kalbim sertçe göğsüme çarptı, içi boştu. Sadece tek mermi vardı ve onu da silahı tutana sıkmıştım. Yapacak başka çarem yoktu, hızla silahı attığım gibi kapımı açarak dışarı çıktım.

Bakışlarımlarım arkamızdaki diğer iki arabaya kaydığında gözlerim irice açılırken hiç beklemeden ormana doğru koşmaya başlamıştım.

“İndirin silahları, patron onu canlı istedi!” diye arkamdan gelen sesi umursamadan hızla ormana dalarken elbisemin eteğinden bir kumaş parçasını yırtarak ormanın girişindeki bir dala atıp hızımı arttırdım.

Çıplak ayaklarım toprakta kaysada bir şekilde hızımı arttırmaya çalıştım. Arkamdan gelen adım sesleriyle korku istemsizce bedenimi sararken yüzüme çarpan dallardan zor bela kaçarak koşmaya devam ettim, ne olursa olsun savaşmadan bırakmayacaktım. Çünkü abim bana tam olarak bunu öğretmişti, savaşmayı…

Koşmaya devam ederken yerdeki bir şeye takılan ayağımla sertçe yere düştüğümde dudağımdan acı dolu kısık bir inilti dökülsede derin bir nefes alıp düştüğüm çamurun içinden tam kalkmıştım ki saçlarıma sıkıca tutunan bir elle dişlerimi sertçe birbirine bastırdım.

***

Eve dalan adamlar hızla bana doğru ilerlerken hepsi iğrenç bir şekilde sırıtıyordu.

“Bu krallığın prensesi sensin demek ki.” diyen en öndeki bana atıldığında kalbim korkuyla çarparken hızla arkamı dönüp kaçmaya çalışmıştım ki saçlarımdan sertçe kavrayan bir elle acı içinde haykırmıştım…

***

Çiçek bu durumdan çok korkmuştu ama Nilüfer sadece sinirlenmişti, kimse ona kötü davranamazdı.

Ellerim iki yanımda yumruk olurken sertçe dirseğimi arkamdaki şerefsizin burnuna geçirdikten sonra saçlarımdaki gevşeyen eliyle hızla arkamı dönüp dizimi bacak arasına geçirdim, ardından öne eğilen bedeniyle yumruğumu sertçe yanağına geçirdikten sonra arkasında gördüğüm ışıklarla onu bırakıp koşmaya devam ettim.

Hızla ağaçların arasında süzülürken saklanabileceğim herhangi bir yer aramıştım. Bakışlarım çevrede gezinirken artık nefes almaktan ciğerlerim acıyordu ama yine de duramazdım, kurtulmanın bir yolunu bulmalıydım. Bir ağaca çarpmadan son anda dururken hızla alıp verdiğim soluklarımı sakinleştirmeye çalışıp ağaca yaslandım, bir yandan da çevreye bakınırken ileride gördüğüm evin ışıklarıyla dudaklarım kıvrılmıştı. Kurtulmanın bir yolunu bulmuş muydum?

Yaklaşan adım sesleriyle hızlıca ağacın arkasından çıkıp eve doğru koşmaya başladım. Ormanın içinde küçük, tahtadan yapılma bir evdi. Burada telefon çeker miydi bilmiyordum ama belki de sabaha kadar yanlarında kalmama izin verirlerdi, en kötü kendimi savunabilecek bir silah bulabilirdim belki de.

Eve yaklaşırken aldığım derin soluklarla hiç arkama bakmadan hızla kapıya koştum. Sertçe çaldığım kapı birkaç dakika içinde açılırken gördüğüm adamla kaşlarım çatıldı, üzerinde bir kot pantolon ve beyaz tişörtle kot bir gömlek varken elindeki bastonuyla sırıtarak bana bakıyordu. Gülüşü her ne kadar midemi bulandırsa da başka şansım yoktu.

“Lütfen yardım edin, kaçırıldım. Ben…” derken arkadan çıkan başka biriyle gözlerim irice açılırken geriye doğru bir adım atıp kapıdan uzaklaştım.

Murat buradaydı…

“Şu şansa bakın, kaçak avucumuza kaçtı.” diyerek gülen kapıyı açan adamla hızla arkamı dönüp tekrar kaçmayı hedeflemiştim ki çoktan çevremi saran adamlarla öylece kalakalmıştım. “Tüh! Sanırım yakalandın pembeli.” diyen iğrenç sesiyle ellerim sıkıca yumruk olurken çevreme bakınarak etrafımda döndüm, illaki bir çıkar yol olmalıydı.

Bakışlarım teker teker çevremi saran şerefsizlerle gezinirken içimdeki umudum kırılarak çatlamıştı, kaçamamıştım. İçimdeki o savaşçı Nilüfer çığlık çığlığa bağırırken bakışlarımı el mecbur karşımdaki şerefsizlere çevirmiştim ki sertçe başıma yediğim bastonla bedenim hızla yere çakılmıştı.

Kulaklarım uğuldarken kararmaya başlayan gözlerimin ardında bana gülümseyerek bakan Ulvi’min yüzü çınlamıştı. Dudaklarımda acı bir gülümseme oluşurken yanaklarıma doğru akan ıslaklığı hissedebilmiştim.

“Götürün içeri, sıkıca bağlayın.” diyen ses duyduğum son şey olurken gözlerim tamamen kararmıştı.

Özür dilerim ailem, ben savaşamadım…

~~~~~~~~~~

Ulvi Özalp…

İki gün, altı saat, kırk dört dakika…

Ondan ayrı kaldığım süreydi. Nefes alamadığım ve her bir dakika daha çok öldüğüm zaman dilimiydi. Şimdi geldiğimiz bu kaçıncı mekandı bilmiyordum ama hiçbirinde yoktu, sanki amına koduğumun yeri yarılmıştı da içine götürmüşlerdi benim prensesimi… benim ruhumun diğer yarısını…

Gözlerimden yaşlar süzülürken yaslandığım duvarda bakışlarım hemen karşımdaki bedendeydi, üstündeki pembe elbisesiyle gülümseyerek bana bakıyordu. Biliyordum, gerçek değildi. İki gündür zerre uyumayan bedenim artık zihnimle oynamaya başlamıştı ama sonuçta yine de onu görebildiğim için hiçbir şey umrumda değildi. Hayal de olsa yanımdaydı, gülüşü karşımdaydı…

Karşımızda açılan kapıyla hayal hızla yok olurken az da olsa gevşeyen bedenim tekrardan gerilmişti, sert bakışlarım depodan çıkan ikiliye çevrildi. Vidus girdiğim her mekanda sorgulamadan olay çıkardığım için bu sefer girmemi engellemiş ve sadece Arhan’la birlikte girmişti. Bakışlarım yüzlerine çevrildiğinde Vidus başını yavaşça olumsuz anlamda sallamıştı. Yoktu, prensesim yine yoktu…

“Siktiğimin planların bir boka yaramıyor!” diyen haykırışımla yaslandığım duvardan hızla ayrılıp Vidus’a yöneldim.

“Ne yapayım lan, ne yapayım?!” diye o da haykırırken kızarık gözleriyle bana yaklaşmıştı. “Her yere adam yolladım, ülkenin her yerini karış karış aratıyorum. Dağıtmadığım mekanı kalmadı ama yok, ne yapayım ben Ulvi?!”

“BUL ONU!” diyen bağırışımla kaşları daha çok çatılırken hızla bana doğru atılmıştı ki yanındaki Arhan onu hızla yakalamıştı.

“BEN NE YAPIYORUM LAN BURADA?!” diye haykırırken sertçe Arhan’ın ellerinden kurtuldu. “Kardeşim lan o benim ve ben kardeşimi hiçbir siktiğimin yerinde bulamıyorum, sence ben bundan keyif mi alıyorum lan?!” diyen bağırtısıyla elleri yakalarıma sarılmıştı. “Soktuğumun acısını çeken tek sen değilsin, bunu o sikik kafana sok artık!”

“Lan bir durun, kavganın sırası değil!” diye bağıran Arhan hızla aramıza girip ikimizi uzaklaştırmıştı. “İkinizinde acısı var, kesin sidik yarıştırmayı!”

“O zaman bırak beni bulayım.” diyerek Arhan’ı umursamadan konuştuğumda Vidus ellerini sertçe saçlarına atarak çekiştirdi.

“Neyi buluyorsun lan?! Birkaç tane sikik paragöz mü bulacak? Onların sana ne zaman yararı olmuşta şimdi olsun lan?!” diye bağıran Vidus’la ona hak veremeyecek kadar kendimde değildim, tek isteğim prensesimin yanımda ve sağlıklı olmasıydı.

“Umrumda değil, en azından burada boş boş dolanmaktansa bir şeyler yaparım.” dedikten sonra geriye doğru bir adım atmıştım ki kolumu yakalayan Arhan’la bakışlarım ona döndü.

“Sana yemin ederim Ulvi bu sefer kurtarmaya gelmem, sevdiğin kadın düşmanın elindeyken sende öylece parmaklıkların ardında oturursun.” diyen Arhan’ın sert sesiyle donuk bakışlarım onda gezinirken elimi kaldırıp kolumdaki elini sertçe geriye ittim.

“Sikimde değil.” diyerek arkamı dönüp arabalara doğru ilerledim.

“Ulvi, hayır!” diye ardımdan bağıran Vidus’u umursamadan hızlıca arabalardan birine binerek gaza yüklendiğimde peşimden koşan Vidus geride kalmıştı.

Araba yolda hızla kayarken bir yandan da konumu ayarlamıştım, ne yazık ki bundan başka çarem kalmamıştı. Her ne kadar tekrardan o belalılarla uğraşmak istemesem de işin sonunda pamuk şekerim varsa gerekirse hiç düşünmeden kafama bile sıkardım.

Derin bir nefes almaya çalışarak gaza daha çok yüklendim. Zihnimde geçmiş can bulurken abimin neden istemediğini anlıyordum ama o da beni anlamalıydı, daha fazla dayanamıyordum. Gaza biraz daha yüklenirken dolan gözlerimden yaşlar hızla yanaklarıma doğru süzülmeye başlamıştı.

Affet abi, başka çarem yoktu…

Bundan seneler önce, yirmili yaşlarımda ve ergenlik kafama vurmuşken Türkiye’de takıldığım bir çete vardı. Daha yeni yeni güçlendiğim zamanlar olduğu için her an bunu kullanmak istiyordum ve hoşuma da gidiyordu. Artık dayak yiyen değil de atan olmak çok hoşuma gitmişti ve yolum bir şekilde bu çeteyle çakıştı. İçinde her bok olan bir çeteydi, uyuşturucudan tutunda parayla insan avlamaya kadar her şey vardı.

Ben çoğunlukla dövüş kısımlarında ve adam öldürme tarafında vardım, paramı alır ve işime bakardım. Çoğu zaman ise bu dövüş kısmında işler karışırdı ve abim beni kurtarmak için her defasında bir şekilde beni bulup yanıma gelirdi, ardından da sonumuz hep karakolda biterken Arhan gelip bizi kurtarırdı.

Bu böyle devam ederken dövüşlerden birinde karnıma derin bir bıçak yediğimde abim için son damla olmuştu ve çeteden ayrılmam için inat etmişti. Bende zaten artık büyüdüğüm için ve abimle birlikte Cosa Nostranın işleriyle daha fazla uğraşmamız gerektiği için bırakıp tekrardan İtalya’ya dönmüştüm.

Şimdi ise benimle birlikte çetede tek uyuşturucu kullanmayan adamın yanına gidiyordum, aynı zamanda çetenin en deli adamıydı. Aradığı hiç kimse elinden kurtulamazdı ve o öyle takık bir piç kurusuydu ki öldürmek istediği kimse hayatına devam edemezdi, muhakkak canını almanın bir yolunu bulurdu. Madde kullanmadığı halde onun kafasına sahip tek kişiydi, tam bir ruh hastasıydı ve şu anda ihtiyacım olan tek kişiydi.

Durduğum hastanenin önüyle hızla arabadan inerek koşar adımlarla hastaneye girdim, hızlıca kapının önündeki danışmaya sorduktan sonra öğrendiğim yerle merdivenlere yönelmiştim ki karşıma çıkan bedenle duraksadım.

“Ulvi, senin burada ne işin var? Çiçek bulundu mu?” diyen Kayra’yla sinirle nefesimi verdim, bunun çalıştığı hastane burası değildi. Nereden çıkmıştı?!

“Hayır, işim var.” dedikten sonra yanından hızlıca geçip merdivenleri çıkmaya başlarken arkamdan seslense de umursamamıştım, şimdi hiç Lavinia’nın arkadaşıyla uğraşamazdım.

Merdivenleri üçer beşer çıkarak gelmem gereken kata geldiğimde hızla koridorda ilerleyip odasını aramıştım ki hemen koridorun sonunda gördüğüm bedeniyle dudaklarımda hafif bir sırıtış oluşmuştu. Bu iti gördüğüne sevinen tek kişi olabilirdim.

“Tunay!” diyen sesimle elindeki hasta dosyasından başını kaldırarak o donuk ela gözlerini bana çevirdiğinde hızla yanına yaklaştım. “Yardım lazı…”

“Şhh!” diyerek hızla beni susturduktan sonra başıyla arkamdaki bir odayı işaret ettiğinde hızla oraya dönmüştüm, bakışlarım saniyelik olarak kapıdaki isimde gezinmişti.

Kardiyolog Tunay Karatuğ…

Zehir gibi bir kafa olduğu için o zamanlarda tıp okuduğunu hatırlıyordum, demek ki cerrah olmuştu. Hızla odaya girerek ona döndüğümde peşimden odaya girip kapıyı kapatmıştı.

“Ne işin var burada?” diyen sert ve donuk sesiyle derin bir nefes almaya çalıştım.

“Yardımın lazım.” dediğimde gözlerini devirerek masasına yöneldi.

“O zaman herkes gibi siteye vereceğin para tutarını ve ne istediğini anlatan bir mesaj at, bende müsait bir anımda halledeyim Ulvi.” diyerek sondaki adımı vurguladığında beni hatırladığını açıkça belli etmişti, en son görüşeli neredeyse on beş yıl kadar olmuştu.

O zamanlar gözüm sağlamdı ama buna rağmen bakışları tek bir an bile gözümdeki prensesim gittikten hemen sonra tekrar bağladığım göz bandına dokunmamıştı. Ayrıca hala bunu söyleyebildiğine göre demek ki hala o kısmı bırakmamıştı, seri katilliğe devam ediyordu…

“Öldürmeni değil, yaşatmanı istiyorum.” dediğimde kaşları çatılmıştı.

“O zamanda randevu…”

“Mesleklerinle alakalı değil!” diyerek hızla sözünü kesmiştim ki aniden fırlattığı neşter başımın yanından geçerek kapıya saplandı.

“Bir daha sözümü kesersen o gırtlağını koparırım.” diyen sert sesiyle kapıya saplanan neştere uzanıp sertçe çekerek masasına yaklaşıp elinin hemen yanına sapladım.

“Sevdiğim kadını kaçırdılar ve onu bulmamda bana yardım etmeni istiyorum.” dememle tek kaşı alaycı bir tonda havanlanmıştı.

“Neden bunu yapayım?” dediğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı.

“Ne kadar istersen veririm, yeter ki bul.” dediğimde dudakları ilk kez kıvrılmıştı. Yanlış anlaşılmasın, parayı sevdiğinden değildi. İnsanların ona muhtaç olmasından keyif alıyordu, hastalıklı piç kurusu!

“Demek bu kadar çok seviyorsun, şaşırtıcı.” derken önündeki kağıt kalemi bana uzatmıştı. “Kızın bilgilerini yaz, ben sonrasında sana tutar ve ibanı yollarım.”

“Parayı almadan iş yapmazdın.” diyerek kaleme uzandım.

“Eski dostuma bir kıyak geçeyim dedim.” demesiyle derin bir nefes alarak kağıda Nilüfer’imin bilgilerini yazdım, hakkındaki her şeyi…

“Onu…bulursun değil mi?” derken kağıdı ona uzattığımda bakışları yüzümde gezinmişti.

“Benden kim kaçabilmiş Orco?” diyen sesiyle bedenim hızla gerilmişti, bu lakabımı neredeyse ben bile unutmuştum.

Esasında dev demekti ama İtalya’daki bir efsaneye göre Orco yeraltında yaşayan ve insan yiyen dev bir yaratıktı. Dövüşürken kendimi öyle çok kaybediyordum ki kendime bu lakabı takmıştım ama kullanmayalı çok uzun süre olmuştu.

“Hani çetede olmazsan güvende olurdun?” diyerek gözümü işaret ettiğinde dudaklarımda acılı bir sırıtış belirmişti.

“Bu hayatta güvende olmak diye bir şey yok Ervah, bunu en iyi sen bilirsin.” diyerek lakabını söylediğimde onunda dudakları kıvrılmıştı, anlamı hayalet demekti ve tamda onu anlatan tek kelime olabilirdi.

Aranızda süzülüp gecenin karanlığında birini avlayabilirdi ama hiç kimsenin ruhu duymazdı.

“Hayatta var mı bilmem de benim yanımda olmadığı kesin Orco.” derken bakışlarını elindeki kağıda çevirdi. “Akşam kapında bil.” dediğinde her ne kadar kaşlarım çatılsa da başımı olumlu anlamda salladım.

“Sana emanet.” dediğimde sert bakışları beni bulmuştu.

“Etme, daha iyi bir istek karşısında onu da satarım.” dediğinde hafifçe gülmüştüm.

“Ben herkes değilim Ervah, seni tanıyorum.” dedikten sonra hızla arkamı dönüp odasından çıktım.

Her ne kadar onu tanısamda bir yanım güvensizlik içinde haykırıyordu ama dediğim gibi, başka bir yolu yoktu…

~~~~~~~~~~~

Niran Karsoylar…

Oturduğum koltukta bacağım hızla sallanırken tüm bedenim gergindi, tam iki gün olmuştu ve hala bulamamışlardı. Öğrendiğim kadarıyla birkaç saat önce de abim başını alıp gitmişti, Vidus ona Murat’ın söylediklerini detaylıca anlatmadığı için kendini teslim edeceğini sanmıyordum ama ya daha kötü bir şey yaparsa? Ya Murat bu sefer ona ulaşırsa? Düşünceler beynimin içinde dönüp duruyordu.

Nilüfer kısmı ise tamamen bir muallaktı, kızın ne halde olduğundan bile haberimiz yoktu. Kim bilir nasıl korkmuştu? Aldığım nefes göğsümde düğümlenirken dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi yüzüme kapattım, burada etkisiz eleman gibi oturmaktan nefret ediyordum. En azından Vidus’un yanında olup bir işe yarayabilirdim ama o zamanda onun dikkatini dağıtacağıma emindim, bu yüzden elimden sadece oturmak geliyordu.

“Sen ben gittiğimden beri orada mısın?” diyen arkamdaki Lavinia’yı duymazdan geldim.

Gün içinde birkaç saat gidip bebeklerini emzirdikten sonra onlara kendi sütünden bırakıp geri geliyordu, yanlarında arkadaşları olduğu için aklı çok orada kalmıyor gibiydi ama başımda bir dadıyla durmak beni daha çok sinir ediyordu. Resmen evden kaçmamayım diye başıma dikmişlerdi.

“Biraz uyuman gerektiğini söyledim diye hatırlıyorum.” diyen Lavinia yanımda ayakta durduğunda bakışlarımı elimden çekerek alttan ona baktım.

“Birine bir şey olacak diye kafayı yerken nasıl uyumamı bekliyorsun?” derken sesim sertti.

“Benimde burada durmaktan sinirim bozuk ama yapacak bir şey yok zaten, her yere bakıyorlar. Bizde olsak farklı bir şey yapmayacaktık.” dediğinde bakışlarım tekrar karşımda yanan şömineye dönmüştü.

Lavinia gittiğinden beri aklımda tek bir şey dönüp duruyordu, ya bana gelen o mektubu gerçekten Cengo yolladıysa? Bu onun yaşadığı anlamına gelirdi ve tabiki de detayları bildiğine bakılırsa Murat’ın yanındaydı. Ya Nilüfer Murat’ın mekanlarında birinde değilde Cengo’nun mekanlarından birindeyse?

“Lavinia.” diyerek hızla ona döndüğümde bakışlarını telefonundan alarak bana çevirmişti. “Birinin yaşayıp yaşamadığını bulabilir misin?”

“Sistemde ölü olarak gözüküp yaşıyor olabilir, onu bulamayız ama sen kimden bahsediyorsun?” dediğinde yerimde dikleştim.

“Cengo, hani şu benden şikayetçi olan ama Vidus’un önlediği adam.” dediğimde Lavinia da doğrulmuştu. “Geçen gün eve bir mektup geldi, Vidus’un ailemi bildiği hakkında ve sonunda onun ismi vardı.” dememle kaşları çatılmıştı.

“O olabilir ama olmayadabilir.” dediği sırada hızla ayaklandım.

“Ya oysa ve Nilüfer’i onun mekanlarından birine götürdülerse, ne kaybederiz ki?” dediğimde Lavinia’nın hafifçe dudakları kıvrılmıştı.

“Senin bildiğin yerler var belli ki.” derken o da ayaklanmıştı. “Haklısın, hiçbir şey kaybetmeyiz. Vidus’a hemen haber ver.” dediğinde hızla telefonuma uzanıp onu aramıştım ama uzun uzun çalan telefon açılmamıştı.

Kaşlarım derinden çatılırken bakışlarım Lavinia’nın gözleriyle çakıştığında o da hızla telefonunu alıp Arhan’ı aramıştı ama o da açmamıştı. Bu esnada bende hızla ses kaydı uygulamasına girip açmıştım ve telefondan yükselen seslerle kalbim acıyla kasıldı, sadece çatışma sesleri duyuluyordu…

“Çatışmaya girmişler.” derken bir elim hızla yakamı bulmuştu, Lavinia’nın da yüzü ruh gibi olduğunda daha da paniklemiştim. Duman bile korktuysa durum vahim demekti.

“Bir şey yok, ikisi de işinde usta adamlar.” diyen Lavinia elini saçlarına atarak çekiştirdi. “Ama daha fazla oturtabileceğimi sanmıyorum.” diyerek hızla arkasını dönüp kapının yanına bıraktığı küçük valizi getirdi.

Hızla içini açtığında gördüğüm kıyafet ve peruklarla korkuma rağmen dudaklarımda küçük bir sırıtış oluşmuştu, oturmak yerine yardıma gidecektik.

“Hem seninki, hem benimki ağzıma sıçacak ama yapacak bir şey yok. Telefonu açamayacak kadar tehlikeye girdiğinde oturmamı bekleyemez.” derken bakışları bana dönmüştü. “Sende hazırlan, artık duruma el atma vakti geldi.” demesiyle hızlıca onu onaylayıp salonun çıkışına yönelmiştim ki sesiyle duraksadım. “Niran, Bella ol.” dediğinde ellerim iki yanımda yumruk olurken derin bir nefes aldım.

“Emredersin Duman.” diyerek arkamı dönüp hızla odaya geçmiştim.

Dolabın gerilerinden hırsızlık eşyalarımı alırken hızlıca üzerime siyah, dar, uzun ve rahat bir tulum geçirmiştim. Onun üstünü de kapüşonlu siyah hırkamı giyerken saçlarımı sıkı bir at kuyruğu yapıp sadece gözlerimi açıkta bırakan kar maskemi alarak odadan ayrıldım. Ceplerime koyduğum küçük aletlere bakarken tekrardan derin bir nefes almıştım, umarım boşu boşuna onun sözünü çiğnemiyorumdur diye düşünmeden edemedim.

Salona girdiğimde Lavinia da hazırlanmıştı. Onunda üstünde benimkine benzer bir tulum vardı, onun üstüne ise deri uzun bir trençkot giymişti. Saçlarına geçirdiği kırmızılı siyahlı perukla, başındaki şapkayla ve gözlerinin üstündeki maskeyle gerçektende filmlerden fırlamış bir süper kahramana dönmüştü.

“Hazır mısın?” diyen sesiyle başımı olumlu anlamda salladığımda hızla ellerindeki iki silahı bacaklarındaki kayışlara geçirmişti, ardından tekrar çantaya uzanıp iki silah daha alarak onları da göğsündeki kayışlara takmıştı.

“Bu kadar değilim ama.” dediğimde çantayı bana doğru itmişti.

“Bunlar senin.” dediğinde çantadaki silahlara ve deri kayışlara baktım, sanırım başka çare yoktu.

Hızlıca tıpkı onun gibi kullandıktan sonra verdiği bıçakları da postallarımın içine saklayıp telefonumu alarak kapıya yönelmiştim ki adımlarım duraksadı, kapıdaki koruma yığınını nasıl aşıp gidecektik? Bakışlarım Lavinia’ya döndüğünde o sakince kapıyı açıp dışarı çıkmıştı, kaşlarım havalanırken hızla ona uzanıp durdurdum.

“Kapı koruma kaynıyor, nasıl çıkacağız?” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Korumaların kimin adamı olduğunu unutuyorsun Bella.” diyerek ilerlediğinde hiçbir korumanın ses etmediğini görmüştüm. “Bize geçiyoruz, takibe gerek yok.” diyen Lavinia sürücü koltuğuna geçtiğinde yan koltuğu bana bıraktığını anlamıştım.

“Emredersiniz efendim.” diyen korumayla kaşlarım havalanırken şaşkın bakışlarım ona döndüğünde göz kırparak arabaya girmişti.

Bende hızla yerime geçtiğimde yola koyulmuştuk ama hala şaşırmadan edemiyordum, güç ve otorite böyle bir şeydi demek ki.

“Vidus bunu öğrenirse hiçbirini yaşatmaz.” dediğimde omzunu silkmişti.

“Haklı da olur, çünkü artık patronları ben değilim ve buna rağmen Vidus’a iletmezlerse ölümü hak etmiş olurlar.” dediğinde bir küçük kanım donsada umursamadan tekrar telefonumdaki uygulamayı açtım, sonunda silah sesleri kesilmişti.

“İyi misin?” diyen Arhan’ın sesiyle Lavinia derin bir nefes almıştı.

“İyiyim, sen?” diyen Vidus’la bende derin bir nefes almıştım, çok şükür iyilerdi.

“İyiyim bende, hasar yok.” diyen Arhan’la Lavinia yanındaki camı açıp derin bir nefes daha almıştı, onunda şükrettiğine emindim.

“Amını ırzını siktiklerim bir rahat vermediler.” diyen Vidus’un adım sesleri duyulurken kısa bir süre sonra rüzgar sesi duyulmuştu, mekandan çıkmıştı demek ki.

Kalbim istemsizce hızlanırken bu yaptığımı öğrendiğinde vereceği tepkiyi düşünmeden edemiyordum, kesin çok kızacaktı ve biraz haklı olmadığını söyleyemezdim. O esnada aniden yürüme sesleri kesilirken bir alarm sesi duyulmuştu, kaşlarım çatılırken anlam vermeye çalıştım.

“Niran’ın niye nabzı hızlanıyor?” diyen sesiyle gözlerim büyürken bakışlarım hızla bileğimdeki bilekliğe kaymıştı.

Hızla telefonu kapatıp arkaya attıktan sonra karşıya baktığımda Lavinia bana dönmüştü.

“O şey senin nabzını da mı ölçüyor?” dediğinde bakışlarım ona dönmüştü.

“Kocan yaptı, bilmiyor musun?” dememle kaşları çatılmıştı.

“Araf mı yaptı bunu?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım ki bakışları kendi yüzüğüne dönmüştü, sanırım bazı şeyleri açığa çıkarmıştım. “Umarım böyle bir bok yememişsindir Araf.” diyen mırıltısıyla bakışları tekrar önüne dönmüştü.

“Yüksek ihtimal yedi.” diyerek önüme dönerken derin bir nefes aldım. “Ve şu an yüksek ihtimalle bizi dinliyorlar.”

“İyi, dinlesinler. Siz iki zeki beyinsiz bir işi çözemediğiniz için biz devraldık, Nilüfer’i bulup geleceğiz.” diyen Lavinia’yla dudaklarım kıvrılmıştı, kendiminkinden çok şimdi onun Arhan’la olan kavgasını merak etmiştim. İzlemesi keyifli olurdu.

O sırada ikimizinde telefonu aynı anda çaldığında ikimizde duymazdan gelerek arkamıza yaslanıp ilerlemiştik. Bir süre sonra tekrardan bir orman yoluna girdiğimizde telefonlar tahmini yirminci çalıştan sonra susmuştu, bizde sadece yolla ilgilenmiştik. Gideceğimiz iki yer vardı. Biri Andre’yi öldürdüğüm ve eski toplanma yerimiz olan depoydu, diğeri de ormanlığın içinde küçük bir evdi.

Cengo beni oraya bir kez götürmüştü ve sonrasında yaşanılanlar hatırlamak istemediğim kadar iğrençti. Bana karşı hisleri olduğunu söyleyip öpmeye çalışmıştı ve bende onu hızlıca itip tokat attıktan sonra kusmaya başlamıştım. Evet, o zaman bir erkeğin dokunuşu tam olarak bu kadar midemi bulandırıyordu. Sonrasında terapilerle falan bunu yenmeye çalışmıştım ama Vidus’a kadar hala iğrenmeye devam ediyordum, ilacımın aşk olduğunu nerden bilebilirdim ki?

O esnada bakışlarım karşı çaprazımızdaki bir dalda süzülen pembe kumaş parçasına kaydığında gözlerim irice açılmıştı, aslında ilk güzergahımız depoydu ama anlaşılan yeri bulmuştuk.

“Lavinia hemen dur, diğer yerde!” diye bağırmamla Lavinia aksine daha çok gaza yüklenmişti. “Lavinia dalda elbisesinin kumaşı vardı, ormandaki yerde diyorum.”

“Gördüm Niran ama peşimizdeki arabalarla birlikte oraya gitmeye kalkarsak biz daha gitmeden Nilüfer’i çoktan başka bir yere götürürler.” demesiyle bakışlarım hızla arkaya kaydığında bir araba tarafından takip edildiğimizi görmüştüm ama camları filmli olduğu için kim olduklarını göremiyordum.

“Siktir! Murat’ın adamları mı?” diyerek önüme döndüğümde Lavinia daha çok gaza yüklendi.

“Başka bir seçenek var mı?” diyen sesiyle tek kelime etmemiştim, çünkü lanet olsun ki yoktu!

Kısa bir süre sonra orman yolundan çıktığımızda Lavinia bir şekilde arkamızdaki arabayı atlatmayı başarmıştı, bu işlerde gerçekten iyiydi. Soğukkanlılığını asla kaybetmiyordu. Yolu izlediğim sırada gördüğüm depoyla derince yutkundum, gelmiştik.

“Eğer takip ediliyorsak şu an…” diyerek duraksadığımda Lavinia derin bir nefes almıştı.

“Evet, pusuya geldik.” dedikten sonra hızla dışarı çıktığında nutkum tutulmuştu, bu kadında hiç mi korktu yoktu yahu?!

“Şimdi ne yapacağız o zaman?” derken bende hızla çıkıp yanına gittiğimde onun gibi deponun boş kapısına bakmıştım, kapıları kapalıydı. Bu da içerisinin dolu olduğunu gösterirdi.

“Ben döveceğim, sende arkamda kalacaksın.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı.

“Kaç kişi olduklarını bile bilmiyoruz Duman.” dediğimde bakışları bana dönmüştü.

“Kimin umrunda?” derken bakışlarıyla elimdeki kar maskesini işaret etti. “Tak şunu da başlayalım.” dediğinde sesimi çıkarmadan başımdan geçirip kapüşonlumunda şapkasını üstüne geçirmiştim.

“Niye içimden bir ses bunun hiç güvenilir olmadığını söylüyor?” dediğim sırada Lavinia ilerlemeye başlamıştı.

“Çünkü değil.” diyen sesiyle kalbim daha çok hızlanırken hızla onu takip ettim.

Kapıya vardığımız sırada hiç beklemeden attığı bir tekmeyle demir kapılar hızla açılarak duvara çarptığında karşımızdaki bir düzine adam açığa çıkmıştı. Korkumu her ne kadar gözlerime yansıtmak istemesem de kalbim neredeyse boğazımda atıyordu ve şu anda Vidus’un da bunu duyduğuna emindim. Kesinlikle ağzıma sıçacaktı!

“Belki de kaçmak için geç değildir.” dememle Lavinia beni umursamadan deponun içine doğru bir adım atmıştı.

“Korkma, Duman’ı kimse yenemez.” diyen sesiyle ilerlemeye devam ettiğinde bende mecburen peşine takılmıştım.

Tam deponun ortasına gelip adamlara yaklaşmıştık ki arkamızdan gelen adım sesleriyle hızla oraya döndüğümde orada da bir deste adam olduğunu görmüştüm, neredeyse otuza yakın adam çevremizi sarmıştı. Lavinia’yla hızla sırt sırta verdikten sonra çevremizde dönerek hepsine bakmaya başlamıştık. Umarım Duman’ın gerçekten bu durum için planı vardır!

O sırada deponun önünde duran arabayla kaşlarım çatılmıştı, bu az önce peşimizde olan arabaydı. Başım hafifçe omzunun üzerinden yana döndüğünde Lavinia da aynısını yapıp bana bakmıştı. O esnada arabanın kapıları açıldığında bakışlarım tekrar oraya dönmüştü ki önce bir baston görünmüştü, ardından çıkan bedenle gözlerim irice açılırken kaşlarım derinden çatıldı.

“Cengo.” diye bir mırıltı dudaklarımdan döküldüğünde karşımızdaki şerefsiz topallayarak kapıya yaklaştı.

“Selam Bellacık, seni yine bu kıyafetler içinde görmek ne hoş!” diye bağırarak ellerini iki yana açmıştı. “Bir taşla dört kuş, şansımı çok seviyorum.” derken gözleri sadece benim üstümdeydi. “Öyle değil mi şansım?”

Midem tekrar bulanırken ellerim iki yanımda sıkıca yumruk olmuştu.

“Kardeşim nerede piç herif?!” diye bağırmamla dudakları daha çok kıvrılmıştı.

“Merak etme, birazdan yanına gideceksiniz.” diye sırıtırken bakışlarını yanındaki iki adama çevirmişti. “Getirin şunları.” dedikten sonra arkasını dönüp çıktığında arkasından kapıları üstümüze kapatmışlardı.

Bakışlarım kapının köşesinde bizi çeken kameraya döndüğünde kalbim korkuyla çarpmıştı, sanırım bu sefer bile isteye yakalanmıştık…

~~~~~~~~~~~

Veee bölüm sonuu!!!

Bu bölüm hepimizi biraz hüzünlendirdi değil mi??? (Şahsen ben zırlaya zırlaya yazdım :( )

Ulvi’min geçmişi neymiş öyle yahu, bizi bir şaşırttı!!!

Peki ya Tunay’ı nasıl buldunuz? Kendisi haremimin yeni üyesidir :)))

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce Murat bu sefer gerçekten kazanabilecek mi???

Sizce Vidus Cengo’nun hislerini öğrenirse ne yapar??? :)

Son olarak sizce kızlar kurtulabilecekler mi???

Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.

Ayrıca WP KANALIMI da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.