~Bölüm Şarkıları~
Ayla Çelik~Daha Bi’ Aşık
Tarkan~Acımayacak
Tuana~Cümlelerim
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!
Nasılsınız bakalım???
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERR VE YORUMLARR atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!!
Bu arada wp kanalına da gelmenizi öneririm, kitaplar hakkında konuşurken oldukça eğleniyoruz…
“Dünyada başka bi’ şey dilemem, ölsem ben senden vazgeçemem. Aşkından bi’ yudum aldım duramıyorum. Seviyorum, seviyorum. Doyamıyorum…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~~
Özlem neydi? Yüreğini çepeçevre saran o isme öfke doluyken bile böylesine heyecanla onu beklemek özlem miydi? Hem ona delicesine sarılıp göğsüme sokarak orada saklamak, hemde hatasını anlayana kadar dövmek istiyordum. Evet, sanırım bu özlemin ta kendisiydi. Kalbim belki de ilk kez mantığımla el ele vermiş, hemfikir olmuşlardı. İçimdeki özlem duygusu öyle büyüktü ki ne öfke kalmıştı geriye, ne de mantığımdan tek bir iz…
Kalbim adeta göğsümü delip çıkmak istercesine atarken zihnim bulanıktı. Bedenim terliyor, durmak için çırpınan bacaklarımı zorla hareket ettirdiğim için bedenim bana karşı çıkıyordu. Sanki bütün oklar onu gösteriyordu, bedenim bile onun emrinden çıktığım için bana lanet okuyordu ama buna rağmen vazgeçmedim. Koşmaya devam ederken dudaklarımdaki gülümsemeyle son hız merdivenleri çıkmaya devam etmiştim.
Yaklaşan ayak sesleriyle hızla çatı katına çıkan merdivenlere yönelmiştim ki karşımdaki kilitli kapıyla içimden kendime sövmeye başlamıştım, yanlış tarafa çıkmıştım. Burası şu gözünü taratarak açtığı kapıydı, asıl terasa çıkan merdivenler koridorun öbür ucundaydı. Aldığım derin bir nefesle hızla arkamı dönmüştüm ki birkaç merdiven altımda gördüğüm adamla refleksle geriye doğru bir adım attığım sırada sırtım ardımdaki kapıyla bütünleşmişti.
Bakışlarım yüzündeki çığlık maskesinde gezinirken başı hafifçe yana eğildiğinde göremesem bile sırıttığına emindim, kesinlikle şu an gülmemek için kendini zor tutuyordu. Sözde hırsızlıkta nam salmış biriydim, dakikasında yakalanmıştım. Aman ne hoş!
“Ama bu çok hızlı oldu.” derken hızla alıp verdiğim soluklarımı düzene sokmaya çalışıyordum ama şu an inatla sessiz kalarak beni süzmesi hiç yardımcı olmuyordu.
Ben niye aptal gibi Duman’ın aklına uymuştum ki?! O Duman’dı, kendisi böyle bir şey yapmaya kalksa her türlü kaçardı. Gerçekten salağın teki olmalıydım, kendimi onunla kıyasladığıma inanamıyordum.
“İçeride ne olduğunu merak ediyor musun?” diyen boğuk sesiyle bakışlarım hafifçe kapıya dönmüştü, hayır desem koca bir yalan söylemiş olurdum.
Tekrar bakışlarım ona dönerken sessiz kalarak başımı olumlu anlamda salladığımda bir adım daha atıp bana yaklaşmış, ardından ise yavaşça elini kaldırarak yüzündeki maskeyi çıkartmıştı. Gözlerim yakınımdaki ateş bakışlarda gezinirken sahiden bir yangını andırdıklarını tekrar fark etmiştim, öyleki büyüyen göz bebekleri bile ateşe engel olamıyordu.
Yavaşça benden ayırdığı bakışlarını yandaki sensöre yaklaştırdığında bir tür tarama ekranı belirmişti, birkaç saniye sonra ise yanan yeşil ışıkla arkamdaki kapı gürültülü bir kilit sesiyle açılmıştı. Bakışlarım kapıyla onun arasında gezinirken çenesiyle içeriyi işaret etmesiyle yavaşça elimi kaldırıp aralanmış kapıyı itmiştim ki gördüğüm manzarayla gözlerim istemsizce irileşmişti.
Hemen karşımda büyükçe bir tablo vardı ve üzerindeki gülümseyen kişi bendim. Bir adım atarak odaya girdiğimde bakışlarım tavandan sarkan iplere sabitlenmiş fotoğraf karelerine kaymıştı, hepsi benim fotoğraflarımdı. Derin bir nefes alarak resimlere bakmıştım ki ciğerlerime dolan vanilya kokusuyla hafif bir ürperti istemsizce bedenimi sarmıştı, burası tamamen benimle kaplı bir odaydı.
Büyük tablonun hemen önünde tekli bir deri koltuk vardı, onun önünde ise küçük bir zigon sehpa ve üzerinde boş bir viski bardağı duruyordu. Bu da demek oluyordu ki buraya gelip oturarak beni izlerken keyif yapıyordu, bunu ben yanında olmadığım her an yapmış mıydı? Peki ya bir oda dolusu fotoğraf, bunları ne ara çekmişti?
Bakışlarım fotoğraflarda gezinirken her birinde farklı yaşlarda olduğumu görmüştüm, senelerdir her anımı yakalamıştı. Elim yakınımdaki bir fotoğraf karesine uzandığında gözlerim kısıldı, hırsızlık yaptığım anlarda buna dahildi. Fotoğrafı bırakarak diğerlerine bakındım; evimde balkona çıktığım bir an, salonumda resim yaparken boyaya bulandığım bir an ya da dışarda saçma bir şeye kahkaha atarken ki halim. Hepsi vardı.
“Garajındaki kırmızı ışıklı oda bunlar içindi değil mi?” diye sorarken elimdeki fotoğraf karesinden bakışlarımı ayırarak ona çevirdim.
Kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde beni izliyordu, gözlerindeki tedirginliği görebiliyordum. Sanki ondan korkmamdan deli gibi korkuyordu.
“Evet.” diyen mırıltılı sesiyle fotoğraf karesini bırakarak tamamen ona döndüm.
“Ek meslek olarak fotoğrafçılıkta var sanırım.” diyerek hafifçe gülümsememle derin bir nefes almıştı.
“Yok, o sadece hobi.” derken göğsüne bağladığı kollarını açarak bana doğru birkaç adım atmasıyla hemen önümde duraksamıştı. “Ne hissettin?” diyen boğuk sesiyle başımı biraz daha geriye yatırarak ateş bakışlarında gözlerimi gezdirdim.
“Gözlerimde ne görüyorsan onu.” derken ellerim hafifçe göğsüne yaslanmıştı ki hızla enseme sarılan parmakları beni daha çok kendisine çekmişti.
“Göremiyorum.” diyen korku dolu sesiyle ensemdeki eli yanağıma kayarken yüzü yüzüme daha çok yaklaşmıştı. “Bana ne hissettiğini söylemek zorundasın.” demesiyle göğsündeki bir elim kalbinin üstüne kayarken diğerininde ensesinden saçlarının içine karışmasını sağlamıştım.
“Çünkü korkuyorsun.” derken dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. “Sakin ol, ben buradayım.” diye sakinleştirici bir tonla mırıldandığım sırada alnı yavaşça alnıma yaslanırken derin nefesler aldı.
“Buradasın.” diyen soluklarının arasındaki mırıltısıyla dudaklarım biraz daha kıvrılırken başımı olumlu anlamda salladım.
“Buradayım resimlerimin adamı.” diye mırıldanırken tırnaklarımı hafifçe saç derisine bastırmıştım. “Bak, rüya değil.” dememle başı hafifçe geriye çekilirken ateş bakışları gözlerimle çakışmıştı.
“Korkmadın.” diyen fısıltısıyla gülümseyerek başımı tekrar olumlu anlamda sallamıştım, o sırada saçlarındaki elim tam yavaşça yanağına kaymıştı ki kulağının üstündeyken hissettiğim farklı bir yüzeyle bakışlarımı hafifçe yana çevirmemle kulağının içindeki gizli kulaklığı fark etmiştim.
“Niye kulağında bir kulaklık var?” dememle kaşları hafifçe çatılırken hızla kulağına uzanıp kulaklığa iki kez tıklamış ve omzunda duran elimi ise tekrar saçlarının arasındaki yerine bırakmıştı, sanırım benim dokunarak açtığım kulaklığı tekrar kapatmıştı. Çünkü artık ışığı yanmıyordu. “Niye var dedim Vidus? Eğer tekrar gitmeyi düşü…” dememe kalmadan dudakları sertçe dudaklarımla buluşmuştu.
Yanağımdaki eli tekrar enseme kayarken diğer eli ise sıkıca belime sarılmıştı. Hiç olmadığı kadar sert olan dudakları hızlıydı, sanki kendini anca bu kadar tutabiliyor gibiydi. Saçlarındaki elim sıkıca tutamları kavrarken dudaklarımı araladığımda boğazdan gelen hırıltısı kulağımda çınlamıştı.
“Üstündeki kumaş.” diyen mırıltısı dudaklarımın arasında kaybolurken belimdeki elinin üstümdeki saten geceliğin kumaşını avucuna hapsettiğini hissetmiştim. “Parçalamak saniyelerimi bile almaz.” derken alt dudağımı çekiştirerek bıraktığında hızla alıp verdiğimiz soluklar birbirimizin yüzüne çarpıyordu.
“Kulaklık…”
“Gitmeyeceğim mia bella.” diyerek hızla sözümü keserken dudaklarıma küçük bir öpücük daha bırakıp geriye çekilmişti. “Ne ben, ne de sen. Artık hiçbir yere gidemezsin.” derken belimdeki eli beni biraz daha kendisine çektiğinde bedenim bedenine neredeyse yapışmıştı.
“O zaman niye takılı?” dediğimde dudakları kıvrılırken ellerini yavaşça bedenimden ayırdığında kaşlarım çatılmıştı, teninin tenimden uzaklaşmasını sevmiyordum. Her saniye yapışık ikiz gibi gezsek olmuyor muydu?!
“Bakman gereken bir yer daha var.” derken gözleriyle arkamı işaret ettiğinde bakışlarım omzumun üstünden gösterdiği yere kaymıştı, hafif aralık duran bir kapı daha vardı.
Yavaşça geriye doğru bir adım atıp ondan uzaklaştıktan sonra kapıya yöneldiğimde adımlarım hızlanmıştı. Birkaç adım sonra ulaştığım kapıyla hızla açtığımda kaşlarım havalanmıştı, asıl terasa açılan bir kapıydı. Bakışlarım çevrede gezinirken herhangi bir farklılık görememiştim. Köşede duran şık bir koltuk takımı, şömine ve yere atılmış birkaç minder; hala bıraktığım gibiydi.
Bakışlarım etrafımda gezinmeye devam ederken cama doğru yaklaşmıştım ki deniz manzarasına dönmemle tekrar bir şok yaşamıştım. Kumsal da ateşten bir cümle yazılmıştı ve gökten düşen kar tanelerine rağmen yanmaya devam ediyordu.
BENİMLE EVLENİR MİSİN
MİA BELLA?
Dudaklarım kıvrılırken bir an ne yapacağımı bilememiştim, sanırım şu an bunu hiç beklemiyordum. Yüzüğü hala vermemesini hep onu henüz affetmediğim için olduğunu düşünmüştüm ama o teklif hazırladığı için mi hiç konusunu açmamıştı? Bu adam her geçen gün beni daha çok şaşırtıyordu.
“Ateşler niye sönmüyor?” diye mırıltı dudaklarımdan dökülürken parmaklarım soğuk cama dokunmuştu. Oda yanan şömineden dolayı sıcacık olsa da cam soğuktu.
“Çünkü henüz sahibine kavuşamadı.” diyen sesiyle omzumun üstünden bakışlarım ona döndüğünde alttan bana bakan ateş bakışları adeta kalbimi eriyip yok etmişti.
Bakışlarım tek dizinin üstüne çökmüş ve elindeki ışıklı yüzük kutusunu tutan adam da gezinirken nereden nefes alacağımı bile şaşırmıştım, öylece onu izliyordum. Bedenimi yavaşça ona çevirdiğim sırada bakışlarım yüzüğe kaymıştı, ortasındaki büyük taşın çevresini küçük taşlar kaplamıştı. Tıpkı bir taca benziyordu, kraliçe tacına…
“Sensizlik senelerdir yangın olup yaktı ruhumu, ne yaparsam yapayım bu ateşlerle baş edemedim.” diyen sesiyle bakışlarım gözlerine çevrilmişti. “Yanımda olmadığın her geçen gün daha fazla yandım ve tam kül olmak üzereyken vazgeçtim.” derken dudakları kıvrılmıştı. “Sensizliğe direnmekten vazgeçtim mia bella.”
Başı hafifçe yana eğilirken yüzük kutusunu daha sıkı tuttuğunu fark etmiştim, o sıra bakışlarım eline kaydığında titrediklerini görmüştüm. Can alırken bile titremeyen elleri karşımda titriyordu, onu neden böylesine delice sevdiğimi her geçen saniye daha iyi anlıyordum. O benim kaderimdi…
“Söz veriyorum, ikimizi de bir daha böyle bir eziyetle sınamayacağım serçem. Hayatımın sonuna kadar bir daha yanından ayrılmayacağım.” derken derince yutkunarak aldığı nefesiyle omuzlarını dikleştirmişti. “Sende sonsuza dek bu aciz adamın yanında olup ona hayatı bahşeder misin? Benimle evlenir misin mia bella?”
Gözlerim istemsizce dolarken zihnimden anılar birer birer akmaya başlamıştı. Okulda onu ilk gördüğüm an, attığı ilk mesaj, korkmama rağmen ona duyduğum hisler; hepsi film şeridi misali gözlerimin önünden geçerken ona doğru bir adım attım.
“Ben bu soruya sensiz de cevap verdim, şimdi de cevabı değişmeyecek.” diyerek ellerimi ellerinin üstüne koydum. “Evet resimlerimin adamı, sonsuza dek evet.” dememle dudakları daha çok kıvrılırken hızla ayaklanmasıyla dudaklarını dudaklarıma yaslaması bir olmuştu.
Elleri belime yerleşirken benimde ellerim ensesindeki yerini bulmuştu, dudakları az önceki odadaki öpüşüne kıyasla daha yavaş ve sakindi. Bu seferki daha çok hissetmek ister gibiydi. Dudaklarım onun için aralanırken üst dudağımı nazikçe emerek bırakmıştı ki duyulan gürültüyle gözlerim hızla açılmıştı, bakışlarım korkuyla gözlerine döndüğünde benim aksime oldukça sakin olduğunu görmüştüm.
O esnada odanın içine vuran renkleri fark etmemle hızla arkamı dönmüştüm ki patlayan havai fişeklerle oda tekrardan aydınlanmıştı. Yağan karların arasından patlayan renklerle dudaklarım kıvrılırken arkamdan bana sarılan adama yaslandım, ne ara bunca şeyi planlamıştı bilmiyordum ama her şey o kadar güzeldi ki asla bitsin istemiyordum.
“Hayatıma tekrardan hoşgeldin, sayın Karsoylar.” derken sol elime uzanan parmakları iki yüzüğü parmağıma geçirdiğinde desenli alyansı yeni fark etmiştim, üstünde sarmaşık desenleri olan parıltılı bir yüzüktü. Tektaşta, alyans da birbirleriyle uyumlulardı ve ikisi yan yana çok güzel duruyorlardı.
Elimi kaldırarak yüzüklerime bakarken bakışlarım önümdeki onun eline kaydığında parmağındaki alyansı fark etmiştim, o da takmıştı. Elini tutup yüzüme doğru kaldırarak yüzüğünü inceledim, onunkinde de sarmaşıklar vardı ama benimkinin aksine renkliydi. Gümüş yüzüğünün üstündeki yeşilli kahverengili yapraklar vardı, tıpkı ela bir göz gibi. Benim gözlerim gibi…
“Şimdi senden de bir söz istiyorum, bu yüzükler asla çıkmayacak mia bella.” diyen sesiyle bedenimi yavaşça ona çevirmiştim.
“Kaşınmazsan çıkmaz.” dememle kaşları havalanırken belimdeki eliyle beni sertçe bedenine yasladığında dudaklarım kıvrılmıştı, onu sinir etmek gerçekten çok eğlenceliydi.
“Üstünde hala yırtılması oldukça kolay bir gecelik dururken fazla iddialı laflar ediyorsun mia bella.” derken belimdeki bir eli yavaşça aşağıya kaydığında tüm gerçekler yüzüme çarpmıştı, sahiden hala üstümde bir gecelikle duruyordum ve sanırım sıra o malum sahneye gelmişti.
“Vidus, dur.” diyerek geri çekildiğimde gülmemek için kendimi zor tutarak yüzümün asılmasını sağladım.
Bu kadar kolay yakalanmayı kabul edemezdim, bu kovalamaca henüz son bulmamıştı. Kapıya doğru çaktırmadan bir adım atarak ondan uzaklaştığımda kaşları çatılırken elleri benden uzaklaşmıştı.
“Güzelim, iyi misin?” diyen tedirgin sesiyle geriye doğru bir adım daha attığımda kapıya yaklaştım. “Tamam, sakin ol mia bella. İstemediğin hiçbir şeyi yapmam.” diyen Vidus ellerini beni sakinleştirmeye çalışırcasına havaya kaldırıp geriye doğru bir adım atmıştı.
Bakışlarım gözlerine dönerken aramızda açılan hatrı sayılı mesafeyle yüzümdeki tedirgin ifadenin yok olmasına izin vermiştim, dudaklarım hafifçe kıvrılırken hızla arkamı dönüp kapıya doğru koşmaya başladığımda arkamdan gelen bağırtısını duyabilmiştim.
“Seni oyuncu, tu piccolo bugiardo!” (…seni küçük yalancı!) diyen sesiyle gülerek hızla diğer odadan da çıkıp merdivenlere yöneldiğimde ardımdan gelen adım seslerini duyabiliyordum.
Hızla merdivenleri inerek salona yönelirken köşedeki çığlık kostümü olan siyah pelerini de alıp bahçeye doğru koştum, cam kapıyı hızlıca açarak bahçeye çıktıktan sonra köşedeki ayakkabılarımı ayağıma geçirip bahçenin karşısındaki duvara koşmuştum. Esasında burada ayakkabı olmazdı ama gündüz bahçeyi turlarken giymiştim ve öne götürmeyi üşendiğim için şu an buradalardı.
“Bakanı yakarım!” diyen adeta bir kükremeyle tırmandığım duvarın üstünden ona baktığımda sert bakışları korumaların üstündeydi, hepsinin arkası dönüktü. “Sende buraya gel, şu kılıkta dışarısı olmaz. Hava çok soğuk.” derken bakışları beni bulduğunda dudaklarım kıvrılmıştı.
“Yakala o zaman.” diyerek omuz silktikten sonra hızla arkamı dönüp duvarın dışına atlamıştım.
“Hay kaç diyen dilimi…” diye söylenen Vidus’la gülerek hızla ayakkabıları giydikten sonra koşmaya başlamıştım.
Her ne kadar pelerini giysem de soğuğa karşı hiçbir etkisi olmamıştı, süzülen kar taneleri üşümemi sağlarken hızımı daha attırdım. Karşıdaki ormana girmiştim, ağaçların arasında koşarken bir yandanda omzumun üstünden geriye bakmıştım ki gördüğüm bedeniyle küçük bir çığlık atarak hızımı daha da arttırdım.
Gözlerimin önüne istemsizce bir kış günü yetimhaneden kaçtığım an gelmişti, o gün de tıpkı şu anda olduğu gibi kar yağıyordu…
***
Hızla koşarken çıplak ayaklarım çamur olmuş toprakların içinde kayıyordu, üstümdeki pijamalarım ise beni soğuktan korumak için çok yetersizlerdi. Güneş daha yeni yeni doğuyordu ve gözlerimi tepemde dikilen o müdürle açmıştım. Eli aynı o gün yaptığı gibi dudaklarımın üstüne kapanmıştı ve diğer eli ise bedenimde geziniyordu.
Ama bu sefer ona izin vermemiştim, elini sertçe ısırarak yetimhaneden kaçmıştım. Şimdi ise kaçtığım için peşime takılan asıl müdiremiz olan kadından ve iki bekçiden kaçıyordum, ne olursa olsun tekrar bana dokunmasına izin vermeyecektim. Canımı tekrar acıtamayacaktı.
O esnada ayağım tekrar kaydığında sertçe dizlerimin üzerine düşmüştüm ve tam kalkmıştım ki kolum sertçe tutulduğunda müdirenin o korkunç sesi kulaklarımda çınlamıştı.
“Nereye kaçtığını sanıyorsun velet!” derken tokadı sertçe yüzüme inmişti. “Sen benim adıma laf mı getirteceksin? İftiraların yetmedi, şimdi de kaçmaya mı çalışıyorsun lan küçük orospu?!” diyerek tam tekrar vuracaktı ki sert bakışlarım ona dönerken elini havada yakalamıştım.
Çünkü artık on yaşında değildim, o olayın üstünden dört sene geçmişti. Normalde beni attıkları soğuk, hücre gibi oda da kapıyı üstüme kilitlerlerdi ama bugün nasıl olduysa o kilit açılmıştı ve bunun lanet kocası yine oda da bitmişti.
“Ben orospu değilim, asıl orospu senin şerefsiz kocan!” diye haykırırken tuttuğum elini aksi yönde çevirdiğimde hızla elini benden kurtarmaya çalışmıştı ama izin vermemiştim. “Gerçekleri sende biliyorsun, o orospu çocuğu kocanın yetimhanede daha kaç kıza zorla dokunduğunu biliyorsun. Çünkü çoğunu ona sen veriyorsun!” derken elini daha fazla büktüğümde acı içinde bağırmaya başlamıştı. “Sırf sen ve kocan hastalıklısınız diye cezasını biz çekiyoruz!”
Tam üzerine doğru bir adım atmıştım ki belimden sarılan bir kol beni hızla geri çektiğinde elini bırakmak zorunda kalmıştım ama son anda göğsüne attığım tekmeyle geriye savrulmuştu.
“ASIL OROSPU SENSİN!” diye haykırırken beni tutan bekçi hızla elini dudaklarımın üstüne kapatarak bağırmama engel olmuştu.
***
Yüzüme düşen kar taneleri gözyaşlarımla karışırken sertçe elimin tersiyle yanağımı silmiştim. O şerefsiz şimdi cehennemin ücra köşelerinde yanıyordu, karısı da bokunda boğuluyordu. Ne bana, ne de başka hiçbir çocuğa artık zarar veremezlerdi. O günler artık sadece koca bir geçmişten ibaretti.
O sırada duyduğum acı dolu iniltiyle adımlarım hızla duraksamıştı, bakışlarım omzumun üstünden geriye döndüğünde Vidus’un birkaç adım geride ağaca tutunmuş bir şekilde bacağını tuttuğunu görmüştüm. Platin olan bacağını tutuyordu. Ah, salak kafam! Adam eziyetten yeni çıkmıştı ve bacağına da darbe almıştı. Aptal gibi koşturup daha da fazla zorlamasını sağlamıştım. Hızla arkamı dönüp ona doğru koştum.
“Vidus, iyi misi…” dediğim sırada hızla kolumdan yakaladığı gibi sırtımın yanındaki ağaca yaslanmasını sağlamıştı. Bakışlarım kıvrılan dudaklarında gezinirken gözlerim kısıldı, bu sefer oyun yapan oydu.
“Yakalandın minik serçem.” diyen boğuk sesiyle sıcak nefesi yüzüme çarptığında kaşlarım yalandan çatılmıştı.
“Haksızlık bu, rol yaptın.” dememle tek kaşı havalanırken iyice bana doğru yaklaştığında sırtım ağaçla bütünleşmişti.
“Hmm! Karıma çekmişim.” derken burnuma dokunan burnuyla gülmemek için dişlerimi alt dudağıma geçirmiştim.
O esnada bir ayağını hafifçe ayaklarıma çarparak bacaklarımı ayırmamı sağladığında kalbim adeta boğazımda atmaya başlamıştı, burada mı olacaktı? Dizini bacaklarımın arasından ağaca yasladıktan sonra çevremdeki ellerini üstündeki kazağa attığında aslında kaçmamam için yaptığını anlamıştım ama yine heyecanla çarpan kalbimi sakinleştiremiyordum. Belirsizlik daha fazla merak etmemi sağlıyordu.
“Böyle de sen üşüyeceksin, olmaz…” dememe kalmadan çıkardığı kazağını hızla kafamdan geçirmişti, kaşlarım çatılırken kazağını aşağıya indirdiğinde bakışlarım yaralı bedeninde gezindi. Çoğu kabuk bağlamıştı ama iyileşmeleri için daha fazla zaman gerekiyordu.
“Ben üşümem, alışkınım.” derken kollarımı da geçirmemi sağladığında ellerim kazağın içinde kaybolmuştu, bu heybete ait bir eşyanın bana olmasını beklemek hata olurdu zaten.
Ellerimi havaya kaldırarak sallanan kazağın kollarını gösterdiğimde onunda dudakları benimki gibi kıvrılmıştı.
“Bence ikimizde içine gireriz.” diyerek kazağın eteklerini tutup ona döndüğümde tek kaşını kaldırarak bana inanmaz bakışlar atmıştı. “Beni kucağına alamaz mısın?” derken bakışlarım bedeninde gezinmişti, göğsündeki yaralara dokunmadan geride dururdum.
“Sorun sence kucağıma almam mı serçem?” diye gülen sesiyle bakışlarım yüzüne döndüğü sırada elleri görünmeyen ellerimi tutarak arkama götürmüştü. “Üstündeki kazağa ben tek başına zor sığıyorum.” derken arkamda kazağın kollarıyla bir şeyler yapmaya başlamıştı.
“Doğru, heybetinin ne kadar iri olduğunu unutmuşum.” diye cilveli bir sesle mırıldanmamla bakışları dudaklarıma çarpmıştı.
“O zaman hiç unutmamanı sağlamak lazım.” derken bir eli yanağımı bulduğunda bende ona dokunmak için ellerimi çekiştirmiştim ki hareket ettiremediğim kollarımla omzumun üstünden hızla ellerime baktım.
“Sana inanmıyorum Vidus, bağladın mı?” diyerek tekrar çekiştirsem de düğümü daha fazla sıkılaştırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Ruh hastası kazağın koluma uzun gelen kısımlarını bağlamıştı!
“Uslu duracak gibi değildin.” diye sırıtan adamla ters bakışlarım ona dönmüştü.
“Tamam, kaçmayacağım bir daha. Çöz şunu.” dediğim sırada bana doğru yaklaşan yüzüyle bakışlarım istemsizce dudaklarına çarpmıştı ki bacağımda hissettiğim parmaklarla boğazım heyecandan kurumuştu.
“Hmm! Hiç güven vermedi ama.” derken kulağıma yaklaşan sıcak nefesiyle eli yavaşça bacağımdan yukarı doğru çıkmaya başlamıştı. “Sanırım ikna edilmem gerek.”
Bedenim istemsizce gerilirken zihnimde bunun her koşulda bir ilk olduğu çınlamıştı, daha önce hiçbir erkekle bu kadar yakınlaşmamıştım. Çünkü hepsi sadece midemi bulandırmıştı, şu an ise mide bulantısı namına zerre bir şey hissetmiyordum ve bu duyguya çok yabancıydım. Ne tepki vereceğim hakkında bile en ufak bir fikrim yoktu ve sanırım bu bilgiyi ona da vermeliydim.
“Vidus, dur. Sana bir şey söylemeliyim.” diye hızla konuştuğumda oldukça yakınlaşan eli duraksamıştı, boynumdaki başı da geriye çekilirken soru işaretleriyle dolu bakışları gözlerime çevrilmişti. “Şey…” diye mırıldanarak duraksadığımda yağan karın soğuğuna rağmen yanaklarımın ısındığına hissetmiştim. “Bu ilk benim için, yani her anlamda.” derken bakışlarımı kaçırmıştım. “Ben kendime de hiç yapmadım.”
Bakışlarım tekrar ona döndüğünde kıvrılan dudaklarında gezinirken kirpiklerine düşen kar taneleriyle derin bir nefes almam gerekmişti. Karın beyazlığı koyu renk saçlarıyla tezatlık oluştururken soğuğa rağmen tek bir an bile titremeyen bedeninden etkilenmeden yapamamıştım, karşımda tıpkı yeryüzüne düşmüş bir melek gibi duruyordu. İtaatsizliği yüzünden kanatları elinden alınmış ve ceza olarak yeryüzüne bırakılmış yaralı bir melek…
“Biliyorum mia bella.” demesiyle bakışlarım hızla yüzüne dönmüştü, nereden biliyordu?! “İlaç aldığında açılan çenen çok hoşuma gitti, doktordan birkaç tane daha mı alsak?” dediğinde ne demek istediğini anlamıştım, Kayra’nın bana verdiği ilacı kastetmişti. Ben bunları o zaman mı dökülmüştüm? Başka neler dökülmüştüm kim bilir!
“Başka ne söyled…” derken aniden hissettiğim parmaklarıyla sözlerim kesilmişti, adeta nefes almayı bile bırakmıştım.
“Siktir.” diyen boğuk mırıltısıyla alnı alnıma yaslanırken parmakları öylece duruyordu. “Sırılsıklamsın.” diyen boğazdan gelen hırıltılı sesiyle dudaklarımdan küçük bir inilti kaçmıştı ki aniden kaybolan eliyle dünyayı ters görmem bir olmuştu.
Gözlerimi kırpıştırarak çevreye bakınırken ilerlemeye başlayan Vidus’la her şey dank etmişti, beni omzuna atmıştı!
“Vidus, saçmalama. Yaralısın.” diyen sert sesimle eş zamanlı olarak ellerimi çekiştirsem de yine düğümü çözememiştim. “Vidus, indir beni. Yemin ederim kaçmayacağım.” desem de beni duymazdan gelerek hızla ilerlemeye devam etmişti. “Vidus Arjin!” diye bağırırken bir umut bacaklarımı sallamıştım ki üstümdeki pelerinin içine giren kolları sıkıca bacaklarıma sarıldığında hareket etmem imkansız hale gelmişti.
Çaresizce çırpınmaya keserek etrafıma bakındığımda ormandan çıktığımızı görmüştüm, bu demek oluyordu ki şu anda eve doğru adımlıyordu ve mecburen kapıdan geçecekti. Koruma yığını olan kapıdan!
“Vidus kapı koruma kaynıyor.” diye mırıldanmamla bir eli sıkıca üst bacağımı kavramıştı.
“Gecelikle kendini dışarı atarken korumalar hiç umrunda değildi.” diyen sesiyle bahçe kapısından geçtiği an gözlerimi kapatıp başımı boşluğa bırakmıştım, saçlarım yüzümü kapatırken en azından daha az utanıyordum. “Yarına kadar gelen kimseyi içeri almayın.”
Gözlerim hızla açılırken yanağımı beline yaslamıştım, dudaklarım bulunduğum pozisyona rağmen kıvrılırken kalbim sertçe göğsüme çarpıyordu. Henüz hava bile kararmamıştı, eve geçtiğimizde ne olacaktı? Tekrar ediyordum, bilinmezlikten nefret ediyordum!
“Ulvi beyi de mi efendim?” diyen bir korumayla Vidus’un adımları duraksarken yavaşça konuşan adama döndüğünü hissetmiştim, artık nasıl bir bakış attıysa adamın yutkunma sesini buradan duymuştum. “Emredersiniz efendim.”
Vidus adama cevap verme gereksinimi bile duymadan tekrardan arkasını dönüp ilerlemeye devam etmişti. Evden içeri girdiğimiz an ayakkabılarıma uzanan ellerini hissetmiştim, saniyeler içinde ikimizinkini de çıkartıp bir köşeye fırlattıktan sonra evin içinde ilerlemeye başlamıştı.
Tek kelime etmeden merdivenlere yöneldiğinde bende sessiz kalarak olacakları beklemeye başlamıştım. Heyecan zehir misali tüm bedenimde gezinirken zihnimin hastalıklı bir noktası beni geçmişe döndürmek için uğraşıyordu ama bu sadece umutsuz bir davranıştı, odunsu kokusu ciğerlerimde dolanırken o boktan zamanlara dönmeyecektim. Geçmişimin beni güzelliklerden mahrum bırakmasına izin vermeyecektim.
Odamıza giren bedeniyle beni yavaşça yatağa bıraktığında gözlerim ateş bakışlarına tutunmuştu, içten içe yanmaya devam eden ateşleri ve hızla alıp verdiği solukları bana bir ejderhayı anımsatmıştı. Bakışlarım istemsizce kazağın bir kısmını gizlediği bacağımdaki dövmeye kaydığında onunda ateşleri bakışlarımı izleyerek bacağıma dönmüştü.
“Sonra.” derken sesi boğuk ve hırıltılı çıkmıştı, hala kendini tutmaya çalışıyordu. Yavaşça yatağa yaklaşıp bacaklarını uzanan bedenimin iki yanına yaslayarak üzerime çıktığında elleri başımın iki yanında durmuştu. “Şimdi senden isteğim iki şeyi yapacaksın.” dediğinde ona anlamaz bakışlar atmıştım.
“Ne istiyorsun?” diyen mırıltımla yüzü yüzüme daha çok yaklaşırken sıcak nefesi tenimi yalamıştı.
“Affettin mi?” diyen boğuk fısıltısıyla dudaklarım kıvrılmıştı, şu halde bile hala bunu duymak istemesi niye kulağa bu kadar tatlı geliyordu?
“Sence başımın belası?” dedim sırıtarak soran biri sesle.
“Söyle.” diyen net sesiyle dudakları dudaklarıma dokunacak kadar yaklaşmıştı.
“Vidus...” diye fısıldarken dudaklarım dudaklarına çarpmıştı ki cümlem sesiyle kesilmişti.
“Cevap mia bella.” diyen sert sesiyle dudaklarım aralandığında ferah nefesinin tadını alabiliyordum.
“Affettim.” diye mırıldandığım an geri çekilen yüzüyle afallayarak gözlerimi kırpıştırdım. Devamı yok muydu? Niye geri çekilmişti?
“O zaman ikiye geçebiliriz.” derken aniden beni tutarak yana yatmasıyla kucağında oturur pozisyona geçmiştim.
Şaşkınlıkla ona bakarken elleri iki yanına yaslanmış bacaklarımı kavrayarak beni yerime sabitlemişti, hemen karnının üstünde oturuyordum. Kafasını rahatça altındaki yastığa bıraktıktan sonra kıvrılan dudaklarıyla önce beni bir süzmüştü. Üzerimde hala onun kocaman kazağı vardı ve içindeki uzun pelerin ise bacağıma dolanmıştı, rezil bir durumdaydım!
“Ellerimi çöz artık.” diye söylenirken kazağı çıkartmaya çalışsam da ellerim arkadan bağlı olduğu için oldukça zorlanıyordum.
O esnada bacaklarımdaki elleri sıkılaşırken beni olduğum yere sabitlemişti. Şöyle bir gerçek vardı ki taş bir zeminin üstündeki oturuyormuş gibi hissediyordum ve bu his kasıklarımın daha fazla sızlamısını sağlıyordu. Saks mavisi aşkına! Adam betondan yontma heykel gibi altımda uzanıyordu!
“Şarkı söyleyeceksin.” diyen sesiyle bir an için anlayamamıştım, şarkı mı demişti o? Şimdi şarkı ne alakaydı ki? “O zaman ellerini açarım.”
“Şarkı mı?” dedim şaşkın bir sesle. “Bunu daha önce de konuştuk Vidus, sesim güzel deği…”
“Şarkı söylemeni istiyorum mia bella, gerisi umrumda değil.” diyerek hızla sözümü kestiğinde derin bir nefes alıp üstünde oturduğum sert karnını düşünmemeye çalıştım. “Seçimi sana bırakıyorum.”
“Hayır dersem?” dedim soran bir sesle.
“Hayır dersen…” diye mırıldanırken aniden üstümdeki kazağın yakasından tutup çektiğinde yüzüne çarpmadan beni son anda durdurmuştu. “Ellerin yarın sabaha kadar bu şekilde kalır.” derken dudakları kulağıma yaklaşmıştı. “Ama benim ellerim hiç uslu durmaz, hemde sabaha kadar.”
Boğuk sesi tüm bedenimde bir elektrik akımı misali gezinirken beni tekrar oturur konumuna getirmişti, bakışlarımı kaçırırken kuruyan boğazımı nemlendirmek için derince yutkundum. Eğer söylemezsem içimden bir ses Vidus’un inadıyla burun buruna kalacağımı söylüyordu ve şu an hiç doğru bir zamanlama değildi.
“Gıcığın tekisin Diavolo.” diye sahte bir sinirle mırıldandığımda dudakları biraz daha kıvrılırken hafifçe gülmüştü.
“Söylerken hareket etmene de izin veririm.” demesiyle istemsizce bakışlarımı kaçırmıştım, hareket edemediğim için kıvrandığımı anlamış mıydı? Siktir! Ben niye utanmıştım ki şimdi?!
Zihnimden bildiğim tüm şarkıları geçirmeye başlamıştım, kafam o kadar karışıktı ki tüm bildiklerim birbirine karışmıştı. O sırada bakışlarım ona döndüğünde beni bekleyen masum bakışlarıyla zihnimde tek bir şarkı belirdi. Dudaklarım hafifçe kıvrılırken derin bir nefes aldım.
“İnsan öyle boş bir eve ait hisseder mi?” diye şarkıyı söylemeye başladığımda hızla dirseklerinin üzerinde doğrulmuştu. “Aklım dolu kalbim alacaklı, şişe dibi. Dizlerim üşümeden yakardım eskileri, bi’ sana kıyamam.” derken bakışlarım parıldayan gözlerinde gezinmişti.
Ateş bakışları pür dikkat beni izlerken dudaklarında tıpkı masum bir çocuğu andıran gülümsemesi vardı, bu kadar mı çok istiyordu şarkı söylememi?
“Gelgit aklım sakladı tutuşan gözlerini.” diye şarkıyı söylemeye devam ederken aklıma onu seneler önce ilk gördüğüm an gelmişti, zihnime kazımıştı gözleri. “En derin sırrını vermeyen bi’ çocuk gibi. Ellerin elime değdiği o günden beri…” derken yüzüne yaklaştım. “Bi’ sana kıyamam.”
Aniden yatakta oturur pozisyona geçtiğinde geriye kaymak zorunda kalmıştım, belime uzanan ellerini umursamadan devam ettim.
“Hep yaktım ve yıktım. Çektim ve çıktım. Bi’ sana yenildi tüm hücrelerim.” dediğim esnada çözülen ellerimi boynuna sararak kulağına yaklaştım. “Sevdim, sevildim ama en çok senindim. Bi’ sana yazıldı tüm cümlelerim.” diyerek şarkıyı sonlandırmıştım.
Sıkıca belime sarılı kollarıyla başını boynuma gömmüştü, aldığını derin solukları boynuma çarparken bende dudaklarımı boynuna bastırdım. O esnada şarkının ilerleyen kısmında olan bir dize zihnimde çınlamıştı.
“Bugün bi’ şarkı yazdı ellerim. Kapansa yarın gözlerim, sarılır sana teker teker bu sözlerim.” dedikten sonra dudaklarımı yanağına bastırıp derin bir nefes almıştım.
Başı yavaşça geriye çekildiğinde gözlerim hızla ateş bakışlarıyla çakışmıştı, tıpkı yuvalarını bulmuşlar gibi. Belimdeki bir eli yanağımı bulurken baş parmağı hafifçe tenimi okşamıştı, gözleri ise her bir detayı zihnine kazımak ister gibi yüzümü inceliyordu.
“Sırf bu sese kötü dediğin için bile günahkar olabilirsin.” demesiyle dudaklarım kıvrılmıştı. “Melekler bile kıskanır bu güzelliği.” diyen sesiyle yanaklarımın kızardığını hissetsem de bakışlarımı gözlerinden ayırmadım.
“Küçükken şarkı söylediğimde yetimhanenin müdiresi çok kızardı, sanırım oradan alışkanlık kaldı. Kimsenin yanında söylemem normalde.” dediğimde kaşları hafifçe çatılmıştı.
“Lo ucciderò anch'io.” (Onu da öldüreceğim.) diyen sert sesiyle kaşlarım havalanmıştı, ne dediğini anlayamasam da sinirlendiği belliydi.
“Ne söyledin bilmiyorum ama en son huzurevindeydi, belki de çoktan ölmüştür.” dediğimde dudakları kıvrılırken hafifçe gülmüştü.
“Demek bakışlarımı bu kadar iyi anlıyorsun.” demesiyle ona anlamaz bakışlar atmıştım, sanırım söylediği şeyi doğru tahmin etmiştim. “O zaman şimdi ne düşünüyorum?” dediğinde bakışlarım gözlerinde gezinmişti. Hafif kısık bakıyordu, aynı itiraz istemediği anlarda yaptığı gibi.
“Bundan sonra hep şarkı söylememi istiyorsun?” dedim soran bir sesle. Dudakları biraz daha kıvrıldığında doğru tahmin ettiğimi anlamıştım.
“Evet, bu güzelliği benden mahrum kılamazsın.” dediğinde bu sefer gülen ben olmuştum.
“Bence biraz abartıyorsun.” dememle kaşları havalanmıştı.
“Hayır mia bella, az bile söylüyorum.” derken aniden ikimizi de yana çevirmesiyle tekrardan üzerimdeki yerini almıştı. “Hatta bu melek sesini benden senelerce gizlediğin için şu an cezalısın.” demesiyle bu sefer benim kaşlarım havalanmıştı.
“Yok ya, başka emrin?” diye alaycı bir ses tonuyla konuşsam da o ciddi bir şekilde düşünmeye başlamıştı. Hayır, ciddi olamazdı değil mi? “Ayrıca senelerce sapık gibi izlemek yerine belki yanıma gelseydin söylerdim.” dememle tek kaşı havalanırken kazaktan içeri giren ellerini hissetmiştim.
“Sapık? Ben? Teessüf ederim Niran Hanım.” derken elleri yavaşça yukarı doğru çıkmaya başlamıştı. “Ben işinde gücünde bir öğretmendim, siz beni ayarttınız.” demesiyle gözlerim irileşirken dudaklarımdan şaşkınca bir nida dökülmüştü. “Aklımı başımdan aldınız.” derken aniden belimden beni çekerek oturur pozisyona getirdikten sonra kazağı bir hamleyle başımdan çekip çıkarmıştı.
Hemen ardından pelerinin düğmesini açtıktan sonra belimdeki koluyla beni hafifçe kaldırarak onu da kazağın yanına yollamıştı ve üzerimde saten, siyah gecelikle kalmıştım. Tekrar uzanmamı sağladığında az önceki rahat tavırlarım bile içime kaçmıştı, utanç kendini yavaştan belli ediyordu.
“Şimdi gözlerimde ne görüyorsun mia bella?” diyen sesiyle bakışlarım gözlerinde gezindiğinde derince yutkunmam gerekmişti, gördüklerim nefesimi kesecek kadar yoğundu.
“Kim kimi ayarttı acaba?” diye mırıldanmamla yüzü yüzüme biraz daha yaklaşmıştı, tenime çarpan nefesinin yanı sıra bacağımda gezinen parmakları hiç yardımcı olmuyordu.
“Cevap mia bella.” derken eli yavaşça geceliğimin içine girerek tekrardan yukarı doğru kaymaya başlamıştı, her hareketinde istemsizce bedenim daha çok geriliyordu.
Karnımın üstündeki eli aniden duraksadığında ne zamandır tuttuğumu fark etmediğim nefesimi bırakmıştım, göğsüm hızla inip kalkarken bakışlarım gözlerine odaklandığında kaşlarının çatık olduğunu görmüştüm.
“Sakin ol güzelim, istemediğin hiçbir şeyi sana yapmam.” dediğinde az önce istemsizce kendimi çok fazla kastığımı anlamıştım.
“Ben…istemsizce oldu…” diye kekelerken boştaki eli yanağımı bulmuştu.
“Biliyorum serçem, sadece derin bir nefes al ve bana odaklan.” derken dudaklarıma küçük bir öpücük bırakmıştı. “Ben yanındayım ve ben varken sana kimse zarar veremez.” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı.
Omzunda duran ellerim boynuna sarılırken tutamlarını hafifçe okşadım.
“Gerilmemin sebebi korku değil sevgilim.” dediğimde gözlerinden düşünceli bir ifade geçmiş, hemen ardından kaşları hafifçe havalanmıştı.
“Hmm! Yine de kendini kötü hissettiğinde hemen durmamı iste güzelim, konuşamıyorsan da bana vur. Hemen dururum.” dediğinde dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı.
“Senin pamuk kalbini öperim be adam.” dememle onunda dudakları kıvrılmıştı.
“Demirden pamuğa terfi etmişiz, bu da bir şey tabi.” demesiyle hafifçe gülmüştüm.
Bakışları dudaklarıma dokunurken gözlerine hayranlık hakimdi, öylece gülüşümü izliyordu. Bakışları öyle çok hoşuma gitmişti ki dayanamayıp hafifçe ona yaklaşarak dudaklarına küçük bir öpücük bıraktığımda geri çekilmeme izin vermeden dudakları hızla öpücüğü devralmıştı. Karnımdaki eli ise tekrardan hareket etmeye başladığında bu sefer daha sakin olmaya çalışıyordum ama gitgide sertleşen öpücüğü aklımı tamamen bulandırıyordu.
“Her şey yavaşça ve sırasıyla olacak mia bella.” derken dudakları dudaklarımın hemen üstünde duraksamıştı. “Önce ellerim hasret giderecek.” diye mırıldandığı sırada elleri yavaşça bedenimde gezinirken dudakları da aynı yavaşlıkla kulağıma yaklaştı. “Sonra dudaklarım.” derken dilini tenimde hissettiğimde küçük bir inilti dudaklarımdan kaçıvermişti. “En son devamı.” derken ise bu sefer kendini bana bastırdığında dişlerim sertçe dudaklarıma geçmişti.
Tırnaklarım istemsizce ensesine ve saç derisine batarken kasıklarım heyecanla sızlamıştı. Hayatım boyunca arzuyu bu denli yoğun hissetmemiştim ama şimdi tek istediğim oydu, aklım tamamen bu istekle çınlarken başımı geriye yatırıp boynumdaki başına yer açmıştım.
Yukarı sıyrılan geceliğimle gözlerim sıkıca kapanırken beklemeye başlamıştım, sadece dokunacağını söylemişti ama içimdeki arsız kadın daha fazlası için çığlık atacak bir haldeydi. Elleri yavaşça bedenimde gezinirken boynumdan ayrılan başıyla hafifçe geri çekildiğinde sıcak nefesi aşağıya doğru inmeye başlamıştı.
Elim sertçe saçlarını kavrarken hızla alıp verdiğim soluklarımla inlememek için kendimi zor tutuyordum. O esnada tam dövmenin üstünde duraksayan nefesiyle gözlerimi hafifçe aralayıp ona bakmıştım, bacağımdaki dövmeyi inceliyordu. Parmağı yavaşça ejderha çiziminin üstünde gezinirken ateş bakışları sadece dövmeye odaklanmıştı.
“Gözleri…” diye mırıldanırken bakışları alttan beni bulduğunda konuşabilmek için heyecandan kuruyan boğazımı ıslatmam gerekmişti, derince yutkunurken ellerimi ondan çekerek dirseklerimi yatağa yaslayıp doğruldum. “Diğerlerinin dövmelerinde siyahtı.” derken diğer hırsızları kastetmişti, haklıydı.
“Ben istemiştim bu detayı.” derken bakışlarım gözlerinde gezindi. “Ateş gözlerine yansısın istemiştim.” dememle bana doğru uzanarak tek eliyle yatağın başlığını kavradığında bende geri yastığa uzanmıştım.
“Gözlerimi bedeninde taşıyorsun.” diyen boğuk sesiyle dudaklarım kıvrılmıştı.
“Öyleymiş, bende görünce anladım.” diyerek gözlerini işaret ettiğimde onunda dudaklarında bir gülümseme oluşmuştu. “Tıpkı senin gibi.” derken elimi kalbinin üstündeki serçe dövmesine yasladığımda derin bir nefes almıştı, serçenin de gözleri benimki gibi elaydı.
“Aslında hep kaderimdin.” diye mırıldanırken dudaklarıma küçük bir öpücük bırakmıştı. “Bunca sene kaderime engel olan hiç kimseyi yaşatmayacağım.” dedikten sonra konuşmama izin vermeden dudaklarımı dudaklarının arasına hapsetmişti.
(Malum sahne mevcuttur.)
Ellerim yavaşça teninde gezinerek ensesine sarılırken boştaki eli yine bedenimde gezinmeye başlamıştı, tam o sırada yırtılan kumaşın sesi kulaklarıma dolduğunda geri çekilmeye çalışsam da dudakları izin vermemişti. Çıplak tenime dokunan sıcak bedeniyle neyin yırtıldığını anlamıştım, gerçekten dediği gibi saniyeler içinde geceliği parçalamıştı!
Elleri bu seferde sırtıma kaydığında kopçayla uğraşmaya başlamıştı. Heyecandan terlemeye başlarken dudaklarımdan içeri giren sıcak diliyle hafifçe inlemiştim, adamın her yanı ateşle kaplıydı sanki ve her dokunuşu beni yakıp kül ediyordu. Tek eli hala kopçayla uğraşırken boğazından hırıltılı bir inleme duyulmuştu. Bu hali istemsizce keyiflenmemi sağlamıştı, tek hamleyle açamadığına göre çokta tecrübeli sayılmazdı değil mi?
Aniden geri çekilen dudaklarıyla benden uzaklaşan eli yandaki çekmeceye yöneldiğinde nefes nefese onu izliyordum. Sertçe açtığı çekmeceyle içinden bir şey aldıktan sonra aynı sertlikle geri kapattığında istemsizce yerimden sıçramıştım, o esnada elinde fark ettiğim şeyle gözlerim irileşmişti. Çekmeceden çakı çıkarmıştı!
Benden hafifçe uzaklaştığında şok içinde bir ona, birde elinde açtığı çakıya bakıyordum. Bıçakla şimdi ne yapacağını düşünürken bir elini sütyenin ortasına, tenimle arasına koyduktan sonra bıçağıda elinin üstünden geçirip sütyeni kesmişti. Şaşkınca onu izlerken iki yana ayrılan sütyenle göğüslerim tamamen ortaya çıkmıştı ama buna bile utanamamıştım, adam az önce kopçayı açamadı diye bıçakla sütyeni kesmişti!
“Sen ciddi olamazsın.” dememle pür dikkat izlediği göğüslerimden gözlerini alarak bana çevirdiğinde bakışlarına inlememek için dudağımı ısırmıştım. Gözlerindeki yangın daha da artmıştı ve her an üstüme atlayacak gibi duruyordu.
“Düşündüm de…” diyen nefes nefese sesiyle tuttuğu bıçağı elinde ters çevirip keskin kısmından tuttuktan sonra yana savurduğunda bıçak hızla duvara saplanmıştı. “Belki biraz ağzım da işin içine girebilir.”
Gözlerimi kırpıştırarak doğru görüp görmediğime emin olmak için tekrar bakmıştım ama oldukça doğru görmüştüm. Bıçak. Duvara. Saplanmıştı!
O esnada göğsümde hissettiğim parmaklarıyla odağım hızla kaybolurken az önce geri çekildiğinde boynundan düşen ellerim çarşafı sıkıca kavramıştı. Sıcak eli tek göğsümü avucunun içine alıp hafifçe sıkmıştı ki ikimizde aynı anda inlemiştik, zihnim allak bullak olmuştu. Tek düşünebildiğim elinin dokunduğu tenimdi.
“Fanculo! Bana özel yaratılan bir meleksin.” derken göğüslerimin arasında hissettiğim nefesiyle çarşafı daha sıkı kavramıştım. “Kokun…” derken derince nefesler almaya başlamıştı. “Bana özel tasarlanmış bir uyuşturucu gibi ve burası…” diyerek dudaklarını göğüs arama bastırırken iki eli de göğüslerimi kavradığında ayak ucuma kadar titremiştim. “Mahzenim.”
Parmakları göğüs ucumla uğraşmaya başladığında bende bütün ipler kopmuştu. Kasıklarım artık sızlamaya başlarken bacaklarımın arasının zonkladığını hissediyordum, daha önce yaşamadığım tüm zevkler aniden üstüme çullanmış gibiydi. Ne inlemelerimi durdurabiliyordum, ne de titrememi…
“Seni rahatlatacağım mia bella, bana güven.” diyen sesiyle göğsümdeki bir eli çekilirken aniden yerini dudakları aldığında yüksek sesli bir inleme dudaklarımdan dökülmüştü.
Boştaki eli yavaşça aşağıya doğru inmeye başladığında tüm bedenim kasılmıştı ki iç çamaşırımdan içeri giren parmaklarla ikimizde inlemiştik. Göğüs ucumla uğraşan dili ve dudaklarıyla neredeyse ağlayacak kıvama gelmişken işin içine giren parmaklarıyla artık kendimi tutabilecek zerre gücüm kalmamıştı.
“Vidus…lütfen!” diye nefes nefese inlerken bacaklarımın arasındaki eli yavaşça hareket etmeye başladığı sırada dudakları göğsümden çekilmişti.
“Gözlerini aç.” diyen boğuk ve hırıltılı sesiyle bedenim sadece onun emirlerine itaat ediyormuş gibi gözlerim aralanmıştı. “Benim içim sırılsıklamsın, ateş gibisin.” derken yanağıma bıraktığı öpücüklerle kulağıma yaklaştığı sırada kendimi istemsizce yavaşça okşayan eline bastırmıştım, delirmek üzereydim. “Bana ne istediğini söyle mia bella.” diyen boğuk sesi kulağıma çarparken odaklandığım tek yer parmaklarıydı.
“Vidus…” diye tekrar mırıldandığım parmakları duraksadığında itiraz dolu bir inleme dudaklarımdan dökülmüştü.
“Konuş mia bella, isteğini söylemeden alamazsın.” derken dudaklarını boynuma bastırarak derin bir nefes almıştı. “Kocandan ne istediğini söyle.” derken dişlerini tenimde hissetmemle dudaklarımdan tekrar bir inilti dökülmüştü.
Titreyen elimi zor bela çarşaftan ayırarak bacaklarımın arasındaki elinin üstüne getirip bastırmıştım, istemsizce hareket eden kalçamla eline sürtünüp duruyordum ve kafayı yemek üzereydim. Sadece hareket etmesini istiyordum, hızlanmalıydı.
“Hızlan…lütfen.” diye adeta yalvarır gibi konuştuğum sırada boynumdaki başı geri çekilmişti, baygın bakışlarım gözlerini bulurken alnımdan akan terler yüzümde süzülüyordu.
“Ne hızlansın mia bella?” diyen çapkın sesiyle elini hafifçe hareket ettirdiğinde gözlerim kaymıştı.
“Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum.” diye hızla konuşurken gerçekten ağlama raddesine gelmiştim. “Kocam, lütfen…lütfen bir şey yap…”
“Tekrar et.” diyen sesi hızla cümlemi keserken aniden hareket etmeye başlayan eliyle zor bela gözlerine bakıyordum.
“Kocam!” diye yüksek sesli bir inleme dudaklarımdan dökülürken eli daha da hızlanmıştı. Titreyen bedenimle ne olduğunu anlamasam da içimden bir ses sona yaklaştığımı söylüyordu.
“Kocam diyen ağzını parçalamak istiyorum, yiyip tüketmek istiyorum.” diyen hırıltılı sesiyle göğsümdeki eli de hareket etmeye başladığında bedenim istemsizce ona doğru havalanmıştı. “Her yanını benim olduğunu bağırırcasına mühürlemek istiyorum.” derken dişlerini sertçe boynuma geçirdiğinde elleri daha da hızlanmıştı.
“Ahh! Vidus…kocam!” diye kelimeler dudaklarımdan dökülürken asla ağzımdan çıkanı kulağım duymuyordu, tamamen içgüdüsel davranıyordum.
“Evet bebeğim, hadi gel. Özünle yak beni.” diyen fısıltısıyla beynim sanki emrini hızla onaylamıştı.
Hızlanan parmakları ve boynumdaki dudaklarıyla bedenim daha çok titrerken dudaklarımdan dökülen inleme adeta çığlığa dönmüştü. Bedenim yataktan havalanırken kayan gözlerimin ardından galaksileri bile gördüğüme yemin edebilirdim, çok farklı bir hazdı bu. Bedenim cayır cayır yanarken nefes aldığımı asıl şimdi anlıyormuşum gibiydi.
Bedenim tekrar yatağa düşerken bedenim pelte kıvamı almıştı, gözlerimi zar zor açık tutuyordum. Öyle çok rahatlamıştım ki saniyeler içinde uykuya dalabilirdim ama aynı zamanda saatlerce spor yapmış gibi nefes nefese kalmış ve yorulmuştum. Bu nasıl bir histi böyle?!
“Aferin benim güzel karıma.” diyen sesiyle dudaklarını yanağıma bastırdığında kısık bakışlarım onu bulmuştu. “Nasılsın?” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı.
“Bulutların üstünde uçuyorum.” diye mırıldanmamla onunda dudakları kıvrılmıştı.
“Bundan sonra her akşam yapacağız.” demesiyle tek kaşım havalanmıştı. Üstümde hala sakinlik ifadesi olduğu için anlamıyordum, ne yapacaktık?
“Ne yapacağız?” diye sakince sorduğum sırada hala bacaklarımın arasında duran elini kendini belli etmek istercesine bastırdığında sakinlik hızla yok olurken derin bir nefes almıştım.
“Hemde en az üç kez, ardı ardına.” dediğinde parçalar yerine oturmuştu.
Parmaklarını yavaşça geri çekerken dudaklarımdan kaçan iniltiyle dudakları biraz daha kıvrılmıştı, üstümden kalkan bedenini yana attığında sessizce onu izlemeye dalmıştım. Az önce bacaklarımın arasında olan parmaklarını dudaklarına götürüp emerken gözleri gözlerimden bir saniye olsun ayrılmamıştı, hemen ardından ise sanki dünyanın en güzel yemeğini yiyormuş gibi gözleri kısılırken hafifçe inledi.
“Sadece şimdilik tek sefer, yoksa ben kendimi tutamayacağım.” derken parmaklarındaki ıslaklığın hepsini emmişti. “Tadın, kokun… ahh, mia bella!” derken o da kendini yatağa bırakmıştı. “Sen beni delirtmek için gönderilmiş bir meleksin.”
“Hayır.” dediğimde başı yana dönerken bakışları hızla beni bulmuştu. “Ben cehennemin ta kendisiyim.” derken ona yaklaşıp dudaklarımı dudaklarına bastırdığımda hızla belime sarılan kolu beni kendine çekmişti.
(Sahne bitmiştir, buradan devam edebilirsiniz.)
Üstümüze örtülen örtüyle dudaklarımız ayrılırken bir örtüye bir ona bakmıştım, şimdi sıra onda değil miydi? Belimdeki koluyla beni kendine çekip başımı göğsüne yasladıktan sonra elleri yavaşça saçlarımda gezinmeye başladığında ondan uzaklaşmaya çalışmıştım ama izin vermemişti.
“Sen böyle kalamazsın.” dedim sert bir sesle. O bana yardım ederken bana izin vermemesi haksızlıktı!
“Öncelik sadece sen mia bella, ben bekleyebilirim.” dediğinde alttan ona inanmaz bakışlar atmıştım.
“Soğuk duşa gerek yok, ben varım.” dediğimde tek kaşı havalanmıştı.
“Cesaretin beni daha da tahrik ediyor mia bella ama ilk seferden korkutmak istemem.” derken başımı tekrar göğsüne yaslamıştı. “O yüzden hemen uyumalısın minik serçem.” diyerek yine saçlarımı okşamaya başladığında az önce sakinleşen bedenim yüzünden iyice mayışmıştım.
“Ama bu haksızlık.” diye mırıldanırken kapanan gözlerimle başımı boynuna sokmuştum. “Diğerinde ilk sıra benim olacak.”
“Ben içine tamamen girmeden o dediğin hiçbir zaman olamayacak mia bella, benim önceliğim hep sen olacaksın.” diyen sesi sonlara doğru uğultu halinde duyulurken kendimi uykunun kollarına bırakmıştım.
~~~
Çiçek Erden…
İşten çıkar çıkmaz hızla eve gelmiştim, yapacağımız şeyden dolayı o kadar gerilmiştim ki Ulvi’nin korumalarla ilgili işi çıktığı için şükretmiştim. Yoksa bu halimi gördüğünde net bir bokluk olduğunu anlardı. Üzerime gündelik, triko, uzun ve siyah bir elbise geçirmiştim, onun üstüne de siyah kabanımı giyerek aşağıya inmiştim. Yüzümde bir değişikliğe gerek yoktu, sabah işe giderken yaptığım sade makyaj oldukça yeterliydi.
Telefonumu çıkartarak Niran’a tam mesaj atacakken gelen öksürük sesiyle adeta yerimden zıplamıştım. Başımı yavaşça salona doğru çevirdiğimde kapının kenarına yaslanmış adamla derince yutkunurken hafifçe gülümsedim, işte şimdi sıçmıştım!
Fatih denen hergele yemeğe çağırmıştı, normalde bir numara verdiği için sözünü tutacak falan değildim ama puşt inat etmişti. Her nerden bulduysa bu evin adresini de bulmuştu ve polislerle geleceğini söyleyip duruyordu, sözde hakkımda zorla tutulduğuma dair yalan bir ihbarda bulunacaktı. İhbarı bir sonuç alamazdı ama böyle bir durumda Ulvi’yi tutabilir miydim emin değildim. Özellikle de göt korkusundan polisleri yanına alan Fatih’i öldürmesi hiç iyi olmazdı.
“Nereye böyle? Daha yeni geldin.” diyen sesiyle hafifçe öksürüp gülümsedim.
“Niran’la kahve içmeye gideceğiz, kız kıza takılma akşamı yaptık.” dememle yaslandığı yerden ayrılarak bana doğru yaklaşmaya başlamıştı.
“Başka bir şey olmadığına emin misin?” dediğinde tekrar hafifçe gülmüştüm.
“Hayır, niye ki?” dememle tek kaşı havalanmıştı.
“Niran’la çıkacağın için niye gerginsin?” demesiyle ona yalandan anlamaz bakışlar atmıştım.
“Gergin değilim, heyecanlıyım. Çünkü…” derken hızla aklıma ilk geleni söylemiştim. “Belki sonrasında sana bir sürprizim olabilir.” dediğim sırada önümde duraksayan bedeniyle başımı geriye yatırıp yüzüne bakmıştım.
“Saçlarını eski haline çevirmenle ilgili mi?” dediğinde gülen yüzüm hızla düşmüştü.
“Bunu konuştuk korsan adam, saçlar siyah kalacak.” diyen sert sesimle bana doğru tekrar bir adım attığında mecburen geriye gitmek zorunda kalmıştım ve sırtım duvara yaslanana kadar buna devam ettik.
“Sen yapmazsan o zaman ben kazıtırım.” demesiyle gözlerim irileşmişti, bunu yapmasını istemiyordum. Uzun saçlarını seviyordum, ayrıca neden uzattığını da biliyordum.
“Hayır, bunu yapamazsın. Onları neden uzattığını biliyorum, kesmene izin vermem.” dediğim sırada elleri iki yanımdan duvara yaslanırken yüzü yüzüme doğru eğildi.
“Neden uzatıyormuşum?” diyen fısıltısıyla bakışlarımı kaçırmıştım, ondan değilde başkalarına sorup öğrenmemden nefret ediyordu.
“Valla bu sefer kimseye sormadım, araştırırken karşıma çıktı.” dememle çenemi bulan parmakları beni tekrar kendisine çevirmişti. “Yetimhanen hakkında yapılan haberlere bakarken gördüm, çocukların saçlarını zorla sıfıra vururlarmış.” dedim gördüğüm haberi hatırlayarak. Birkaç evlatlık alınan çocuk şikayetçi olmuştu ama kanıtlanamadığı için dava kapanmıştı.
“Usturayla keserken derimizi de kazıyorlardı, bu yüzden kestirmeyi sevmiyorum.” dediğinde bakışlarım gözlerinde gezinirken ağlayasım gelmişti.
Ne doğru düzgün çocukluk yaşamıştı, ne de büyüdüğünde bela ondan uzak durmuştu. Onun hep canı yanmıştı. Bir elim yanağına giderken gözünün kenarındaki yaraları hafifçe okşadım, bir daha kimsenin onun canını acıtmasına izin vermeyecektim.
“Ama saçının bu halini daha çok sevmiyorum, ben pamuk şekerimi istiyorum.” derken yüzünü elime yaslamıştı. “Yapmazsan anında kazıtırım pamuk şekerim.”
“Saçlarım boyadan çok yandı korsanım, biraz kendi hallerinde dursunlar.” dediğimde boştaki eli saçlarımın arasından bir tutamı yakalamıştı.
“En azından birazı olsa?” dediğinde dudaklarım kıvrılırken başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Yarın yapacağım, söz.” diyerek parmak ucuna kalkıp dudaklarımı dudaklarına bastırdığım sırada çalan telefonumla küçük bir öpücük bırakıp ekrana baktım. “Niran arıyor, hadi ben kaçar.” derken telefon ekranını ona da gösterdikten sonra son kez dudaklarına küçük bir öpücük bırakıp yanından sıyrılıp kapıya yönelmiştim.
“Kendine dikkat et, telefonunda hep açık olsun.” diyen sesiyle gülerek elimle tamam işareti yapmıştım.
Kapıdan çıktığım an ise stres ve gerginlik beni tekrardan çepeçevre sarmıştı, umarım bir aksilik çıkmadan bugünü atlatırdık.
~~~
Niran Karsoylar…
Hazırlandıktan sonra aşağıya indiğimde salondaki Vidus’un yanına gidip arkadan yanağına öpücük bıraktım, yine tabletinden işle ilgili bir şeyler yapıyordu. Bakışları bana dönerken gözleri yavaşça üstümü süzmüştü. Oldukça sadece beyaz kazak, siyah kot ve mont kombini yapmıştım, sonuçta kahve içmeye gidiyorduk.
“Nilüfer’le kahve içeceğiz, kız akşamı yapalım dedik.” diyerek güldüğümde elindeki tabletini bırakarak bana doğru dönmüştü.
“Hmm! Kız akşamı yapacaksınız, başbaşa?” diye soran sesiyle başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Evet, sizsiz. Kıskan.” diyerek sırıttığımda onunda dudakları hafifçe kıvrılmıştı.
“Ben kıskanırsam hiç hoş şeyler olmaz mia bella.” derken yavaşça ayaklandığında bir an için gerilmiştim, şimdi niye böyle demişti ki? “Nereye gideceksiniz? Sana verdiğim kart yanında mı?”
“İkisi de yanımda ama onlardan harcamayacağım, benim param var.” dediğimde dudaklarında alaycı bir ifade oluşmuştu.
“Diğer tüm kartların bloke serçem, istiyorsan bir dene.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı.
“Sen benim kartlarımı mı bloke ettirdin?” dediğimde sakince başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Kredi kartı borçlarını kapatıp kartları iptal ettim, diğer iki kartta da aynı hesap açık zaten. İstediğini kullanabilirsin.” diyerek karşımda durduğunda gözlerim kısılmıştı. Aslında hoşuma gitmediğini söylesem yalan olurdu ama habersiz yapması sinir bozucuydu.
“Keşke bundan benimde haberim olsaydı.” dediğim sırada belime sarılan eli beni hızla kendisine çekmişti.
“Oldu işte.” dediğinde ona ters bakışlar atmıştım. “Çok geç kalma, o telefonun hep açık olsun ve yanına korumalardan almayı unutma.” derken dudaklarını yanağıma bastırmıştı. “Kendine çok dikkat et.” derken diğer tarafa da dudaklarını bastırdığında gülerek başımı olumlu anlamda salladım.
Yanından ayrılırken Nilüfer’i arayıp çağırmıştım, kısa bir süre içinde ise yola koyulmuştuk. Arabayı sürerken bir yandan da yanımdaki Nilüfer’e kaçamak bakışlar atıyordum, oldukça gergindi. Sanki başka bir şeyler de vardı ama bana anlatmamış gibi hissediyordum.
“Sorun ne Nilüfer?” dediğimde daldığı yerden sıçrarken bana döndü, düşüncelere dalmıştı.
“Bizimkilere yalan söyledik.” dediği sırada konuma gelmiştik, arabayı boş bir yere çekerek ona döndüm.
“Birlikte kahve içmeye gelmedik mi? Gerisi de sonradan gelişti deriz, burada bir yalan yok.” dedim sakince.
“Aslında bir sorun var.” diyerek o da bana döndüğünde asıl sıkıntı ettiği konuya geldiğini anlamıştım. “Bu Fatih’le biz aslında yakın arkadaş gibiydik ama sonra bu benden hoşlandığını söyledi, bende reddettim.” derken duraksamıştı
“Ee! Sonra?” dedim devam etmesini isteyerek.
“Şimdi de tehdit ediyor, bugünde o yüzden geldik aslında. Eğer gelmezsek polislere benim zorla tutulduğum hakkında ihbar edecekmiş.” demesiyle kaşlarım hızla çatılmıştı.
“İhbar asılsız olur ama senin asıl korktuğun bu değil dimi? Polislerin yanında Ulvi’nin delirmesinden korkuyorsun.” dediğimde derin bir nefes alıp başını olumlu anlamda sallamıştı. “Tamam, sen sakin ol. Gidip öğrenelim bakalım derdini.” derken hızla torpidoya uzanıp geçen gün evdeki cephane odasından çaldığım silahı belime yerleştirdim.
Silahı almadan önce Lavinia’ya sormuştum ve onun evindeyken kullandığım silahlardan olduğunu söylemişti, yani kullanılması çok zor değildi.
“Niran?” diye soran bir sesle konuşan Nilüfer’le kapımı açarken ona döndüm. “Silah mı o?” diyen şaşkın sesiyle ters bakışlarımı ona yollamıştım.
“Evet Nilüfer, hayatında ilk kez görmüyorsun. İn hadi.” diyerek arabadan indiğimde Nilüfer’de gülerek peşime takılmıştı.
“Ben İtalya’da tek seferlik kullandın sanmıştım yenge.” demesiyle onu duymazlıktan gelmiştim, kimse Lavinia’nın evindeki vahşetimi bilmiyordu tabi!
İçeri girdiğimiz an lüks bir mekanda olduğumuzu anlamıştım ve şerefsiz mekanın köşesinden bize el sallıyordu. Siyah saçlı, çok uzun sayılmayan, sıska biriydi. Korumalara dışarda beklemelerini söyledikten sonra içeri geçerek şerefsize doğru ilerledik.
“Tek geleceğini düşünmüştüm aşkım.” diyen adamın bakışları yavaşça beni süzerken dudakları kıvrılmıştı. “Ama bana uyar, böyle bir üçlüye hayır demem.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılırken Nilüfer önüme geçerek bir nevi bana siper olmuştu.
“Ölmeyi bayılmak mı sandın Fatih? Yemek dedin, geldik. Kapa çeneni, otur yerine.” diyen Nilüfer’le Fatih’in kahkahası mekanda çınlamıştı. Oturanların bakışları bize dönerken Nilüfer’in arkasından çıkıp beni görmesini sağladım.
“Her zamanki gibi yine çok komiksin aşkım.” derken kendisini sandalyesine bırakmıştı. “Lütfen oturun, eğlenceli gecemizi sonra konuşuruz.”
Bakışlarım yanımdaki Nilüfer’e döndüğünde onun sert bakışlarla pür dikkat Fatih’e baktığını görmüştüm, sanki şu an üzerine atlayıp onu öldürmemek için kendini zor tutuyor gibiydi. Hakkı vardı, çünkü aynı duyguları bende hissediyordum.
“Ben Niran.” derken bakışlarım Fatih’e döndü. “Niran Karsoylar ve tanıştığıma hiç memnun olmadım Fatih.” diyerek önümdeki sandalyeyi sertçe çekip oturduğumda Nilüfer’de aynı şekilde yanımdaki sandalyeye geçmişti. “Ve benim sevmediğim insanlara ne olduğunu bilmek istemezsin.”
“Hırçın kız, seni de sevdim.” diye sırıtarak ellerini birbirine çarptığında garsonlar hızla çevremizi sarıp servis yapmaya başlamışlardı.
Bacağım sinirden titrerken bakışlarım elimdeki yüzüklere ve bileğimdeki kalpli bilekliğe kaymıştı, burada olduğumu görse mekanı ateşe verirdi herhalde. Özellikle de karşımdaki iti yakmadan bırakmazdı ve kesinlikle hakkı vardı, acaba yalan söylerken hata mı etmiştik?
“İçki istemiyoruz.” diyerek tam elindeki kırmızı şarapla bardaklara uzanan garsonu durdurmuştum. “Su verebilirsiniz.” dediğimde hızla başını sallayarak suya yönelmişti.
“Olmaz ama öyle, kırılırım.” diyen beyinsizle ters bakışlarım ona döndü. “Hem ne demişler? Biri içer, bir bakar. Kıyamet ondan kopar.” diyerek kendi kendine kahkaha attığında gözlerimi devirerek derin bir nefes aldım.
“Biraz daha devam edersen kıyameti ben koparacağım.” dediğimde gülmesi kesilen şerefsiz sırıtarak bana bakmıştı.
“Senin gibi kıyamete can kurban güzelim.” derken önündeki yemekten büyükçe bir parça ağzına atmıştı, iğrençti!
“Görürsün birazdan.” diye mırıldanırken bakışlarım mekanın içinde gezinmişti, dışarı çıkartabilsem bir köşede kafasına sıkabilirdim. Zaten mekan ıssız bir yerdeydi, kimse beni bulamazdı.
O sırada diğer müşterilerin bize doğru baktığını fark etmiştim, hepsi elleriyle dışarıyı gösterip korkuyla bakıyorlardı. Birkaçı yerinden kalkıp geriye doğru bile kaçmıştı. Kaşlarım çatılırken bakışlarım cama döndüğünde gördüğüm manzarayla gözlerim hızla irileşmişti.
Vidus ve Ulvi elleri ceplerinde mekana bakıyorlardı ama asıl sorun bu değildi. Yanlarındaki yirmi kadar korumanın ellerindeki silahlar mekana doğrultulmuştu. Şok içinde ayaklanırken bakışlarım ona kaydığında sert bakışlarını görmüştüm, başı hafifçe yana eğilirken aldığım nefes bile boğazımda düğümlenmişti.
Sanırım asıl şimdi sıçmıştık!
~~~~
Yazarın anlatımından…
Kadın çevresine bakındı, senelerce buraya adım dahi atmamak için yemin etmişti ama yine buradaydı. Bir komşusu malikaneye sebze meyve taşıyan manavcıydı ve kocası rahatsız olduğu için kadına eşyaları taşımasına yardım etmişti.
“Sağolasın Neva’m, sende olmasan halim yamandı.” diyen kadınla Neva gülümsedi. Kendi gibi Türk insanlarla konuşmayı seviyordu.
“Ne demek teyzem, içeriye de taşıdıktan sonra geçerim ben eve.” diyen Neva’yla teyze onu onaylamıştı.
Arabadan kasaları alan Neva malikaneye taşımaya başlamıştı, birkaç kasa sonra çalışanlarında yardımıyla arabadaki mallar kısa süre de biterken Neva elindeki son kasayı bırakmak için içeri girmişti ki önünden geçtiği odadan gelen sesle adımları hızla duraksadı.
Onun sesiydi, hayatını mahveden adamın sesiydi.
“Onu niye serbest bıraktınız? Beni bulduğu yerde öldürecek.” diye o esnada bağırdı Murat, bakışları karşısında oturan Don’daydı.
“Bu benim sorunum değil, onun kadar sende benim benim adamimsin. Kendini korumanin bir yolunu bul ya da öl.” diyen Don’la Murat ellerini saçlarına atarak derin bir nefes aldı. “Başimiza ne gelsiyse senin yüzünden geldi zaten, senin o öldürtmeye çaliştiğin kızin yüzünden.” demesiyle Murat adeta buz kesmişti, Don’un bu bilgiyi bildiğini bilmiyordu.
“Efendim, siz…”
“Kes!” diye bağırdı Don. “Seneler önce o müdürü öldürmesi ve mekanı içindeki herkesle birlikle ateşe vermesi için Diavolo’yu görevlendiren sendin, çünkü kızinin da orada gebermesini istedin.” demesiyle Murat yutkunamamıştı bile. Don’un her şeyden haberi vardı, tüm gerçeklerden…
“Ben böyle olacağını tahmin edemedim.” diyen Murat’la Don ellerini sertçe masaya çarptı.
“Senin saçmaliğin yüzünden ben veliahtimi kaybediyorum.” diye bağıran Don’la Murat’ta ayaklanmıştı.
“Hatamı telafi edeceğim Don, o kız en kısa süre de geberecek.” diyen Murat’la Don başını olumsuz anlamda sallamıştı.
“O ölürse Vidus’u sonsuza dek kaybederim, bunu çok iyi anladim. Veliahtımı kaybedemem.” diyen Don’un bakışları Murat’a dönmüştü. “Susacaksin, kimse o kızin senin olduğunu bilmeyecek ve bende senin canıni koruyacağim. Yoksa hiç düşünmez, seni Diavolo’nun eline veririm.” diyen Don’la Murat hiç istemese de onaylamak zorunda kalmıştı. “Şimdi çık, konuşma bitti.”
Murat arkasını dönüp çıkarken içi öfke doluydu, bu koltuk onun hakkıydı. Senelerce Don için çalışmıştı ve şimdi bir orospunun oğlu gelip onu ondan alacaktı. Murat sinirle bir nefes aldı, buna izin vermeyecekti. Eğer o çocuğun ölmesi kızın ölümünden geçiyorsa o zaman kendi kızını da öldürecekti. Yeni Don olabilmek için karşısında kimseyi tanımazdı.
O sırada kapıdaki Neva her şeyi duymuştu, elindeki kasa sertçe yerle buluşurken kapı açıldı. Hayatını mahveden adamla karşı karşıya gelen Neva belki de kaçmalıydı, tıpkı o gün yaptığı gibi kaçmalıydı ama yapmadı. Çünkü o gün çocuklarının öldüğü haberini aldığında tüm dünyaya olan güveni yerle bir olmuştu, çok sevdiği komşularına emanet ettiği çocukları ölmüştü.
Şimdi ise her şeyin bir yalan olduğu düşüncesi seneler sonra ilk kez kalbini yoklamıştı. İçeride kızı hakkında konuşan adamı duymuştu, gerçek olabilir miydi? Henüz kundaktayken öldü denilen bebeği aslında yaşıyor olabilir miydi? Ya da büyük oğlu aslında hiç ölmemiş miydi?
“Yaşıyorlar mı?” dedi Neva titreyen bir sesle.
Murat aldığı derin bir nefesle bir zamanlar evli olduğu eski karısına bakarken hızla dışarı çıkıp arkasından kapıyı kapattı, hala çok güzeldi. Yaşlılık bile ondan hiçbir şeyi alamamıştı.
“Bana cevap ver! Çocuklarım yaşıyor mu?!” diye haykıran kadının elleri sertçe Murat’ın göğsüne çarpmıştı. “Ulvi’m yaşıyor mu? Kızım yaşıyor mu?!”
“Eh! Kes be!” diye bağıran Murat kadını sertçe geriye itmişti. “Benim tek çocuklarımın onlar olduğunu nereden çıkardın? Seninkiler öldü, sok şunu artık o kafana!”
Neva kafasını olumsuz anlamda salladı, hissediyordu. Çocuklarının bir yerde nefes aldığını hissediyordu.
“Yalan söylüyorsun. Duydum, her şeyi duydum.” diyen kadının gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. “Benim kızımı tekrar öldürmeye çalışmışsın, duydum.” diyen kadınla Murat hızla kadına yaklaşıp sertçe çenesini kavradı.
“Senin çocukların öldü, hatırla. Boşanmak istedin ve bende ikisini de öldürdüm.” diyen Murat’la kadının kalbi tekrar korkuyla sıkışmıştı. “Onları sen öldürdün. Ya bunu o lanet kafana sokarsın ya da şimdi bakıcılık yaptığın o çocukları da gözlerinin önünde öldürürüm.” dedikten sonra kadını sertçe geriye itip arkasını döndüğü gibi gitmişti.
Neva ağlarken bir elini kalbine yaslayıp derin bir nefes aldı, gerçeği nasıl öğrenecekti? Ne yapacağını bilmiyordu ama içinden güçlü bir ses çocuklarının yaşadıklarını söylüyordu ve bunun için gidebileceği tek bir yer vardı. Geçen günlerde habere çıkan o adam, Don’un yeni veliahtı…
~~~~~~~~~~~~
Veee bölüm sonuuu!!!!
Bu nasıl bomba bir bölüm oldu yahuuuu!!! Yazarken ben bile çığlık çığlığa kaldımmm!!!
Vidus’um yine alev ateş dehşetti!!!
Son sahne peki, hep bir ağızdan Murat’a güzel bir sövdük sanki…
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Neva gerçekleri öğrenebilecek mi???
Sizce bizimkileri gören Vidus ve Ulvi ne yapacaklar???
Ve son olarak sizce Murat’ın yeni planı ne? Hayatını kurtarabilecek mi???
Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.
Ayrıca WP KANALIMI da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
