~Bölüm Şarkıları~
Emre Altuğ~Neyleyim
Yalın~Deva Bize Sevişler
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalımm??
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERR VE YORUMLARR atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!!
Normalde sınır dolana kadar atmayacaktım ama size küçük bir yeni yıl hediyesi vermek istedim. Bundan sonraki hiçbir bölüm sınır dolmadan gelmeyecek. Duyun duyurun!!!
Mutlu yıllar canlarımmm❤️🔥❤️🔥❤️🔥
SINIR: 410 Beğeni!!!
“Yemin olsun, hiç unutmadım sevgilim. Teninse cehennemim düşünmem, koşarak gelirim….Hayatın içinde her şey varsa benim de içimde sen varsın. Saparsam kaçarsam tut, bırakma. Yüküm de derdim de aşktır…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~
Hissettiğim bu özgüven ve gücün sebebi neydi? Arkamdaki insanlara mı güveniyordum? Yoksa yaptığım sadece aptallık mıydı? Bence sebebi sadece bu olamazdı, asıl sebep ona zarar gelecek korkusunun içimde yarattığı güçtü. Korkum hala yüreğimi çepeçevre sararken elimde başka bir çare olmadığını bilmemin yarattığı o mecburi güçtü ve onu kurtarana kadar da durmayacaktım.
Ellerim stresten terlese ve midem hala onun nerede olduğunu bilmediğim için kasılsa da bakışlarımı bir an olsun bile karşımdaki yaşlı adamdan ayırmamıştım. Yavaşça elimdeki defterden aldığı bakışlarını gözlerime çevirdiğinde harelerindeki öfkeyi görebiliyordum, haksız da sayılmazdı. Senelerin mafya lideriydi ve eminim ki onun rızası olmadan yaşanan birkaç olaydan birini gerçekleştirmiştik.
Vidus’la resmiyette artık evliydik. Bu nasıl olmuştu bilmiyordum ama Lavinia’nın dediğine göre Arhan’ın bunu yapabilen bir tanıdığı vardı, belgeler için ise Lavinia’nın savcı kimliği yardımcı olmuştu. Kimliğime kadar her şey birkaç saat içinde halledilmişti ve bunların hiçbiri sahte değildi. Her şey sonuna kadar gerçekti, yıldırım nikahı kıymışız gibi gözüküyordu.
Sebebi ise açıktı, veliahtının karısına zarar veremezdi. Bu kendisi için duyulan saygıya büyük bir darbe olurdu ve Don denilene göre buna asla izin vermezdi. Bana zarar verilmediğinde de Vidus’u almaları için bir sebep kalmazdı, sonuçta yasak olan şey mecburen de olsa çoktan aileye girmişti. Artık ortada bir yasak olamazdı.
“Spiegami cosa sta succedendo qui, Fuoco.” (Hemen burada neler olduğunu açıkla Ateş.) diyen gür sesiyle eş zamanlı olarak ellerini sertçe önündeki masaya çarparak ayaklandığında bakışları arka çaprazımda dikilen adama kaymıştı.
“Non c'è niente da spiegare, sono sposati.” (Açıklanacak bir şey yok, evliler.) diyen Arhan’la omzumun üstünden ona bakmıştım, ne konuştukları hakkında en ufak fikrim yoktu ve bu sinirlerime dokunuyordu.
“Sai qual è la punizione per aver mentito Fuoco.” (Yalanın cezasının ne olduğunu biliyorsun Ateş.) diyen Don bakışlarını bir an olsun benden ayırmamıştı, ne söylediğini bilmiyordum ama sondaki isim yüzünden bana hitap etmediğinin farkındaydım.
“Chi ha detto che la bugia era vera? Non è colpa mia se le loro fonti non erano affidabili.” (Yalan olduğunu kim söyledi? Kaynaklarının güvenilir olmaması benim suçum değil.) diyen Arhan’ın sesiyle Don’un bakışları hızla ona dönmüştü, kaşları daha çok çatılırken masaya yasladığı elleri yavaşça yumruk oldu. “Chissà dove saranno adesso quegli uomini?” (Sahi adamların şimdi nerede acaba?) demesiyle Don yumruk olan ellerini tekrardan masaya çarptığında yandaki korumaların korkudan geriye doğru hafifçe kaçtıklarını fark etmiştim.
“Stai dimenticando con chi hai a che fare, Fuoco. Non vorrai essere mio nemico.” (Karşında kim olduğunu unutuyorsun Ateş, benimle düşman olmak istemezsin.) diyen Don’un sert sesiyle Arhan’ın onu daha da sinirlendirecek bir şey söylediğini anlamıştım.
“Sei tu che hai dimenticato chi sono, Don. Forse è per questo che hai collaborato con Namık.” (Asıl sen benim kim olduğumu unuttun Don, belki de o yüzden Namık’la işbirliği yaptın.) diyen Arhan’la arada geçen ismi fark etmiştim, geçtiğimiz haftalardaki olayı açmıştı demek ki.
Don’un çatık kaşları yavaşça düzeltirken yumruk yaptığı ellerini açmıştı, doğrulan bedeniyle derin bir nefes aldığında Arhan’ın her ne söylediyse onu geri püskürttüğünü fark etmiştim.
Ora, se non vuoi che ti ricordi chi sono, dimmi dove si trova Diavolo, altrimenti giuro che non lascerò viva anima viva in Cosa Nostra. (Şimdi sana kim olduğumu hatırlatmamı istemiyorsan Diavolo’nun yerini söyle, yoksa yemin ederim ki Cosa Nostra’da yaşayan tek bir can bırakmam.) diye tekrar konuşan Arhan’ın sert sesiyle Don’un bakışları tekrar bana dokunmuştu.
Dili bilmemek yeteri kadar canımı sıkarken omzumun üstünden bu sefer de Lavinia’ya döndüğümde başını hafifçe bana çevirmişti, büyük şapkasından nereye baktığını göremesem de beni dinlediğini anlamıştım.
“Ne diyorlar?” diye fısıldadığımda Lavinia bana doğru biraz daha yaklaşmıştı.
“Evliliğin yalan olduğunu düşünüyor.” diyen fısıltısıyla kaşlarım çatılırken yavaşça önüme döndüğümde yanındaki adamıyla bir şeyler konuştuğunu görmüştüm.
“Orospu çocuğu.” diye ağzımın içinde Türkçe bilmediği için rahatça mırıldandığım sırada hızla bana dönen bakışlarıyla kaşlarım daha çok çatılmıştı.
Buraya gelirken bu detayı sormuştum ve Arhan’lar bilmediğini söylemişlerdi ama şu anki bakışı hiç yabancı olduğu bir dil gibi değildi. Bu adam küfrü anlayacak kadar Türkçe biliyordu.
“Türkçe biliyorsunuz.” dedim kendimden emin bir sesle. Kaşları biraz daha çatılırken bakışları yanımdaki iki kişide gezinmişti, biliyordu ve bunu herkesten gizliyordu ama neden? “O zaman izninizle konuşmanın geri kalanını ben devralmak isterim.” diyerek Arhan’a döndüğümde onunda çatık kaşlarla Don’a baktığını görmüştüm. Türkçe bildiğini onlarda bilmiyordu.
Ona baktığımı fark ettiğinde bakışları bana dönerken başını yavaşça olumlu anlamda sallamıştı.
“Demek evlisiniz.” diyen sesle tekrar önüme döndüğümde doğru tahmin ettiğimi anlamıştım, Don Türkçe biliyordu.
“Evet ve sizde onu bana vereceksiniz, hemde hemen.” dediğim sırada tekrar yerine oturan Don’un bakışları üzerimde gezinirken bacağımda bir kısmı gözüken dövme de takılı kalmıştı. Eminim ki benim yedi ceddime kadar araştırmışlardı ve o dövmenin anlamını da biliyordu, çünkü yaptıran kişi bizzat onun adamıydı.
Öldürdüğüm eski patronum Andre’den önce ve Vidus’un yanıma geldiği gece öldürülen eski patronumdan sonra arada üçüncü bir patronum daha olmuştu ama kimse kim olduğunu bilmiyordu. Sadece birkaç ay bizi yönetmişti, sonrasında ise başa Andre geçmişti. Tek bildiğim o birkaç aylık patronunda İtalyan olduğuydu ve her ne kadar net bir bilgim olmasa da o kişinin Vidus olduğunu düşünüyordum. Çünkü tarihler onunla ilk karşılaştığım ve sonrasında ortadan kaybolduğu süreyle uyumluydu.
O olmadığı iki yıl içerisinde ise Don onu zorla burada tuttuğuna göre yerine başka bir adam bırakmış olmalıydı. Amacının ne olduğunu bilmiyordum ama işin bir ucunun Vidus’un bana olan hislerine bağlandığına emindim ve bu sayede de benim hakkımda çoğu bilgiye sahipti. Sadece adını duyurabilen hırsızlarda dövme olduğunu bildiği gibi…
“Bak küçük, henüz beni ve bu aileyi tanimadığin için sana ilk ve son kez açıklayacağim.” derken dirseklerini masaya yaslayıp öne doğru eğilmişti. “Bir daha bana emir verirsen o küçük dilini keserim.” diyen sert sesiyle bırakın korkmayı, ürkmemiştim bile. Tam aksine dudaklarım kıvrılırken masaya doğru bir adım attım.
“Kılıma zarar gelirse yaşayabileceğinizi mi sanıyorsunuz?” diye mırıldanırken bende ellerimi masaya yaslayarak hafifçe ona doğru eğildim. “Özellikle de onu yanınızda tutabilmenizin tek yolu benken.”
“Haddini aşiyorsun.” diye kendini zor tuttuğu belli olan boğuk sesiyle başım hafifçe yana eğilmişti, tıpkı Vidus gibi.
“Kocam nerede?” dedim baskın bir sesle.
“Kocan cezasıni çekiyor ve sende defolup gitmezsen ona verdiğim sözü tutamam.” dediğinde yandaki iki adamın bana doğru hareketlendiklerini görmüştüm ki hızla geri çekilip yerimde doğruldum.
“Size bir teklifim var.” dememle Don hızla elini kaldırarak yanıma gelen adamları durdurdu. “Eğer onu bırakırsanız bende size çalışırım.” dedim aklıma gelen ilk çıkar yolu öne sürerek.
Esasında planda bu yoktu ama aklıma başka bir detay gelmemişti, öylece onu burada bırakıp geri dönemezdim.
“Niran ne diyorsun?” diyen arkamdaki mırıltıyla Lavinia’yı duymazdan gelerek Don’a bakmayı sürdürdüm.
“Benim için ne yapabilirsin ki?” diyen Don bir kafa hareketiyle yanımdaki adamların eski yerlerine dönmelerini sağlamıştı.
“Kim olduğumu biliyorsunuz, işinize yarayacağıma eminim.” dediğimde Don’un bakışları beni tekrar süzmüştü.
Yavaşça arkasına yaslanırken elimdeki evlilik cüzdanını bakışlarıyla işaret ettiğinde aldığım derin bir nefesle önündeki masaya fırlattım, ardından masanın önündeki koltuklardan birine oturdum. Rahat gibi gözükmeye çalışsam da ceza kelimesini duyduğumdan beri kalbim korkuyla çarpmaya başlamıştı, ne düşüneceğimi bile şaşırmıştım. Acaba nasıldı? Ona ne kadar zarar vermişlerdi?
“Gerçekten evlisiniz.” diyen şok içindeki sesiyle evlilik cüzdanını sertçe kapatıp masaya fırlattığında hızla uzanıp almıştım.
“Şimdi kocamı görebilir miyim artık?” derken sesim bıkkın çıkmıştı, gerginliğimi belli etmemek için bacak bacak üstüne atıp arkama yaslandım.
“Bana marifetini gösterirsen belki bu teklifini düşünebilirim.” dediğinde kaşlarım daha çok çatılırken bakışlarım sırıtan yüzünde gezinmişti. “Eğer kocani beş dakika içinde bulursan benim için çalışmana ve onu almana izin veririm.” derken yandaki telefonu eline alıp bir şeyler yapmaya başlamıştı.
Hemen ardından ise aradığı birine kısaca bir şeyler söyledikten sonra telefonu kapattığında her ne dediyse Arhan’la Lavinia hızla masaya yaklaştılar. Bakışlarım ona döndüğünde tekrar arkasına yaslanıp sırıtmıştı.
“Bunu yaparsan…” diye başlayan Arhan’ın sesi Don tarafından kesilmişti.
“Ama eğer bulamazsan kocan bu sefer bacağina sonsuza dek veda eder.” demesiyle gözlerim irileşirken hızla ayaklanmıştım.
“Sen…sen nasıl bir babasın? İnsan öz oğluna nasıl bunu yapar?” diye sinirle konuşurken ellerim iki yanımda yumruk olmuştu.
“Zaman geçiyor Bella, hızli olsan iyi olur.” diyen sesiyle hızla geriye doğru birkaç adım atarken çaktırmadan çantamdan getirdiğim hırsızlıkla alakalı birkaç küçük eşyayı alıp geri kalan her şeyi Lavina’nın eline tutuşturmuştum.
Başını kaldırarak yüzündeki dantelli maskesinin ardından gözlerini görmemi sağladığında bakışlarındaki telaşı görmüştüm, sanki yapmamı istemiyor gibiydi. Başını iki yana olumsuz anlamda salladığında ise onu umursamadan hızla yanından geçip kapıya yöneldim.
“Kız tek gidecek.” diyen Don’la arkamdaki kapıyı çoktan açmıştım.
“Tek kelime daha edersen o umrunda olmayan veliahtın en kısa sürede koltuğu devralmak zorunda kalır Don.” diyen Lavinia’nın sert sesi duyulsa da devamını öğrenemeden koca malikanenin içinde koşmaya başlamıştım.
“Niran, nereye?!” diye ardımdan bağıran Ulvi’yi de umursamadan merdivenlere yöneldiğimde beni takip etmeye başladıklarını duymuştum ama hızımdan dolayı birkaç saniye sonra aramıza ciddi bir mesafe girmişti.
Girişte arama yaptıkları için üzerimizde ne silah ne de herhangi bir dinleme cihazı yoktu, bu yüzden kendimi çok daha gergin hissediyordum. Çünkü herhangi bir durumda arkamdakilerinde bizi korumayacağını biliyordum, zaten başka bir yol sunmamın sebebi de tam olarak buydu. Onu kurtarmak zorundaydım ve bunu ne yazık ki o lider bozuntusunu geberterek yapmamız mümkün değildi. Tek çare suyuna gitmekti.
En alt kata inerken yine aklıma gelen ilk yolu seçmiştim, tutsak olan biri yüksek ihtimalle bodrum da olurdu. Çalışanların ve canavar gibi gözüken korumaların arasından koşarak geçerken bakışlarım koridorda dizili kapılardaydı. En sonunda nefes nefese kalmış bir şekilde durduğumda dizlerime dayadığım ellerimle bakışlarımı hızla çevremde gezdirdim, hangi oda da olabilirdi? Bu katta ondan fazla oda vardı, nerede olduğunu nasıl bilecektim?
Dolan gözlerimle ellerim bu sefer saçlarıma giderken çevremde dönerek kapılara baktım, bir çıkar yol olmalıydı. Son çare olarak koridorun sonuna koştuğumda bazı sesler duyulmaya başlamıştı, yüreğim hızla hissettiğim korkuyla göğsüme çarptığı sırada sondan bir önceki odanın önünden geçerken yükselen sesle adımlarım hızla durmuştu.
Bakışlarım odayı bulduğunda hiç düşünmeden kapıya uzanmıştım ki kilitli olan kapıyla hızla dizlerimin üzerine gelerek elimdeki birkaç aleti deliğe soktum, böyle bir düzenbazlık yapacağını tahmin etmiştim. Birkaç saniye içinde gelen kilit sesiyle kapı aralandığında hızla ayaklanıp sertçe kapıyı geriye ittim. Bakışlarım odaya dönerken ise adeta beynimden vurulmuşa dönmüştüm.
Vidus ellerinden tavana zincirlenmişti ve bedeni kan içindeydi. Öne düşmüş başı yavaşça havalandığı sırada bakışlarım bana doğru dönen adama kaymıştı, elindeki silah Vidus’un dizine yaslıydı.
“Chi sei?” (Sen de kimsin?) diyen sert sesiyle hızla ayaklanırken elindeki silahı bana doğrultmuştu.
Bana doğru attığı birkaç adımın ardından boynuna dolanan bacaklarla bakışlarım hızla arkasındaki adama kaydığında bakışlarının sadece bende olduğunu görmüştüm. Birkaç saniye içinde kırılan kemiklerin sesi oda da yankılandığında bacaklarının arasındaki adam hızla çırpınmaya kesmişti, aralanan bacaklarıyla ise artık ceset yığını olan beden sertçe yere düşmüştü.
“Hayalimde olsan bile…kimse sana zarar veremez.” diyen mırıltısıyla dolan gözlerimden akan yaşlar hızla yanaklarıma doğru süzülmeye başlarken koşar adımlarla ona ilerleyip kollarımı sıkıca boynuna sardım.
“Çok şükür.” diye mırıldanırken dudaklarımı boynuna bastırıp derin bir nefes almıştım. Gözyaşlarım akmaya devam ederken yanağını yavaşça yanağıma sürterek o da derin bir nefes almıştı.
“Hayır, hayır mia bella. Hayalimdeyken ağlayamazsın, gülmen gerek.” diyen sesiyle daha fazla ağlamaya başladığımda sanki tutmaya çalıştığım tüm o hisler aniden gün yüzüne çıkmış gibi hissediyordum.
“Vidus’um.” diyen mırıltımla ağlamaya devam ederken boynuma yasladığı burnuyla derin nefesler almıştı.
“Artık zihnim bile mi bana ihanet ediyor? Kokunun hatırasını benden alıyor.” diyen sesiyle içimde yükselen vicdan azabının sesi adeta zihnimde çınlamıştı, ona olan kızgınlığım yüzünden Lavinia’nın parfümlerinden birini sıkmıştım ama şu an pişman olmuştum.
Geriye çektiğim başımla ellerimi yanaklarına dayayarak dudaklarımı dudaklarına yaslayıp küçük bir öpücük bıraktıktan sonra alnıma yaslanan alnıyla tekrar derin bir nefes almıştım.
“Buradayım resimlerimin adamı, yanındayım.” diye fısıldığımda dudaklarındaki gülümseme yok olurken hızla açılan bakışlarıyla aniden geri çekildiğinde yanaklarını ellerimden kurtarmıştı.
“Hayır, hayır.” derken gözlerini sıkıca kapatıp başını iki yana sallamıştı. “Bu da diğerleri gibi hayal, hayır. Burada değilsin.” diye mırıldanarak gözlerini tekrar araladığında ateş bakışları hala ağlayan beni bulmuştu.
Hemen ardından arkama kayan bakışlarıyla kaşları çatılırken elleri hızla bileklerine sarılı ve tavana asılı zincirleri buldu, bakışları tekrar bana kaydığında artık bunun bir hayal olmadığını fark ettiğini anlamıştım.
“Git, yalvarıyorum git.” derken bakışları tekrar arkamı bulmuştu. “Onu buraya nasıl soktun bilmiyorum ama soktuğun gibi alıp çıkıyorsun, hemde hemen!” diyen sesindeki korkuyu ve telaşı duyabiliyordum.
“Abi…” diyen Nilüfer’in titreyen sesiyle onunda ağladığını anlamıştım, yüksek ihtimal Ulvi’yle birlikte şu an kapıdalardı. Çünkü Vidus’un bakışları onun sesiyle hafif yana dönmüştü.
“Hayır.” derken gözlerini tekrar sıkıca kapatmıştı. “Her şeye rağmen uyuyakaldım ve onlarda bana bir ilaç verdiler, hepsi bu.” diyerek gözlerini araladığında bakışları gözlerimle buluşmuştu. “Yalvarırım git mia bella.” diye mırıldanırken onunda gözleri dolduğunda başımı olumsuz anlamda sallarken elimin tersiyle sertçe gözlerimi sildim.
“Seni kurtarmadan hiçbir yere gitmiyorum.” derken bakışlarım hızla bileklerindeki kelepçeleri çözmek için bir yükselti bulmak amacıyla çevrede gezinmişti.
Geriye doğru attığım bir adımla etrafımda döndüğüm sırada duyduğum çatırtıyla tekrar ona dönmüştüm ki asılarak sertçe kendine çektiği zincirler sabitlendikleri betondan ayrılmışlardı. Yüzüme doğru sıçrayan küçük beton parçalarıyla refleksle başımı yana çevirsem de hemen ardından tekrar ona döndüğümde iki elini de kurtardığını görmüştüm. Gücünü hafife almak gerçekten aptallıktı, saniyeler içinde tavana sabitli zincirleri sökmüştü!
Kollarını sallayarak kopan zincirin eline ve bileğine sarılmasını sağladıktan sonra bakışları beni bulduğunda elleri iki yanında sıkıca yumruk olmuştu. Bakışlarım yavaşça yüzünde gezindi; patlayan kaşında ve ondan akan kanın yana doğru aktığı yolda, morarmış gözünün kenarında, boynundaki çizikte…
Bu normal bir eziyet olamazdı değil mi? Onu öldürmek istemişlerdi, boynundaki çiziğe bakılırsa bununla defalarca kez tehditte edilmişti. Gerçi bir eziyet nasıl normal olurdu ki? Özellikle de sırf birini sevdiği için yapılan bir eziyet…
Bana doğru attığı bir adımla sektiğini fark etmemle kaşlarım çatılırken sormak için dudaklarımı aralamıştım ki bir adım daha atarak hızla kollarını sıkıca bana sardığında öylece kalakalmıştım.
“Seni buradan çıkaracağım, korkma. Ben varken kimse bir şey yapamaz sana.” derken tekrar derin bir nefes aldığında kaşlarım daha çok çatılmıştı, aklımda gidişi ve bıraktığı notlar çınlarken her ne kadar kalbim yapmamı istemese de öfkem harlanmıştı. O beni terk etmişti.
“Sen varken, doğru. Peki ya yokken?” dediğimde başı yavaşça geri çekilirken ateş bakışları gözlerimde gezinmişti.
“Senin burada ne işin var? İçeri nasıl girdin?” diyen sesiyle elleri benden uzaklaşırken bakışları yine arkamdakilere dönmüştü. Sanki asıl gerçekleri yeni dank ediyor gibiydi.
“Sorumun cevabı bu değil.” dediğimde bakışları tekrar beni bulduğunda kaşları çatık, gözleri sertti.
“Seni yaşatmamın tek yolu buydu ve bende onu yaptım. Gerekirse ölürdüm de.” derken zincir sarılı parmakları çenemi bulurken başımı hafifçe yukarı kaldırmıştı. “Ben seni korumak için her şeyi göze alırken sen koşarak niye tehlikenin içine atladın mia bella? Konuş.”
“Seni kurtarmanın tek yolu buydu ve bende onu yaptım. Gerekirse ö…”
“Sakın mia bella, sakın devamını getirme.” diyerek hızla sözümü kestiğinde bir elim çenemdeki elini bulmuştu ki bakışları elime kaydığında parmakları hızla elimi yakaladı, tek taş ve alyans olan elimi…
Her şey usulünce olması gerektiği için Lavinia ve Arhan yüzükleri de ayarlamışlardı, onun takması gereken alyans da çantamdaydı. Sanki giderken bırakmış gibi yapacaktık.
“Hayır, bunu yapmadığını söyle.” derken bakışları sadece yüzüklerdeydi, yanlış anlamıştı ama onu düzeltmedim.
“Neden? Mutlu olmamı söylememiş miydin?” dediğimde sessiz kalırken bakışları sadece yüzüklerdeydi. “Ya da seni unutmamı?”
“Kim o?” diyen sert sesiyle bakışları gözlerime tutunurken aniden yanağıma ve boynuma kaydığında boştaki eli hızla çenemi tutup yana çevirerek boynumu açıkta bırakmıştı. “Buraya ne oldu? Kim yaptı? O mu yaptı?” diye soru yağmuruna başladığında sertçe ellerini iterek geriye doğru bir adım attım. “Peşindeki tonlarca adamdan hiçbiri mi koruyamadı? Ne oldu?”
“Korumuşlar gibi mi duruyor?” derken ellerimi iki yana açtım. “Senden başka hiç kimsenin koruyamayacağını biliyordun ve bile bile gittin.” dediğimde başını hızla iki yana sallamıştı. “Kiminle evlendiğimde seni zerre ilgilendirmez.” dememle gözleri hızla açılırken sanki göğsünden ağır bir darbe yemiş gibi geriye doğru bir adım atmıştı.
“Ev…evlendin mi?” diyen mırıltısıyla gözlerindeki hayal kırıklığını görmemek için başımı çevirerek derin bir nefes aldım. “Söyle, evlendin mi?” derken tekrar bana yaklaştığında bakışlarım ona döndü.
“Evet, evlendim ve onu çok seviyorum. Lanet olsun ki çok seviyorum.” dediğimde omuzları düşmüştü.
“Yalan söylemiyorsun, gerçekten seviyorsun.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Buraya da bunu söylemeye mi geldin? Bu yüzden mi yanıma gelmene izin verdiler?” derken gözlerinden yaşlar süzüldüğünde bende dolan gözlerimle başımı tekrardan olumlu anlamda sallamıştım.
O esnada bakışları arkama kaydığı an hızla kolumdan çektiği gibi beni arkasına alarak önüme geçtiğinde bakışlarım omzunun üzerinden kapıyı bulmuştu, Don gelmişti ve o başkasını sevdiğimi düşündüğü halde yine de bana siper olmuştu…
“Söyledi ve gi…”
“İyi iş çıkardin Niran Karsoylar.” diyen Don’un sesi hızla Vidus’un konuşmasını böldüğünde ses bir süre odanın içinde çınlamıştı. “Odanıza geçebilirsiniz.” dedikten sonra arkasını dönüp giden Don’la bakışlarım yavaşça bana dönen ateş bakışlarına kaymıştı.
Dudakları hafifçe kıvrılırken bakışları yüzümde gezinmişti, gözlerinin içi bile parıldarken omuzlarına çöken rahatlığı görebiliyordum.
“Açıklamak ister misin, Niran Karsoylar?” diye sondaki adımı vurguladığında derince yutkunarak bakışlarımı kaçırmıştım.
“Az önce açıkladım ya.” diye mırıldandığım sırada bana dönen bedeniyle bir eli tekrar çenemi yakalamıştı.
“Ne işler karıştırdınız acaba yine?” derken baş parmağı hafifçe çenemi okşamıştı. “Kendini nasıl bir tehlikenin içine attığın hakkında en ufak bir fikrin yok.”
“Koruyucu meleğim götü yiyorsa artık gitmeye çalışsın.” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılırken baygın bakan gözleri sanki odaklanamıyormuş gibi kısılmıştı. Bir eli hızla kapının pervazını bulduğunda benimde ellerim hızla hala çenemi tutan eline sarılmıştı.
“Haklısın, bir kez daha… gidemem. Buna dayanacak gücüm…yok.” derken zor bela çıkan sesiyle bir elim yanağını bulmuştu.
“Vidus…” diyen korku dolu sesimle başını olumlu anlamda sallasa da kapının pervazını tutan elinin titrediğini fark etmiştim.
“Abi, gidelim artık.” diyen Ulvi hızla kapıyı tutan taraftaki kolunun altına girip belinden kavradığında ileriden bizi izleyen Arhan da Lavinia’nın yanından ayrılıp yanımıza gelmişti.
O sırada çenemden ayrılan eliyle kolunu omzuma attığında beni daha da yakınına çekip ilerlemeye başlamıştı ki benden taraftaki kolunu tutan Arhan’la bakışlarımız ona dönmüştü.
“Küçücük kız seni nasıl taşısın lan?” derken kolunu benden çekmeye çalıştığında Vidus daha sıkı tutmuştu.
“Olmaz.” diyen korumacı tavrıyla Arhan derin bir nefes alarak gözlerini erkeksi bir edayla devirmişti.
“Ben yanındayım.” diyen Lavinia’nın sesi duyulduğunda bu sefer ona dönmüştüm ki elimi tutarak beni Vidus’un yanından çekmişti.
Benim çıktığım yere Arhan girerken Ulvi’yle birlikte onu taşımaya başlamışlardı.
“Bu plan… sizden çıktı değil mi?” diyerek Arhan’a dönen Vidus’la bakışlarım yanımda ilerleyen Lavinia’ya döndüğünde omzunu silkmişti.
“Bu kıyağımı da unutma.” diyen Lavinia’yla Vidus’un bakışları omzunun üstünden bizi bulduğunda dudakları kıvrılmıştı. Sanki geçmişten gelen aralarındaki bir kağıt ama ne olduğunu anlayamamıştım.
Tek kelime etmeden önüne dönerken merdivenleri çıkıp en sonunda odasının olduğu kata gelebilmiştik. Neyse ki malikanenin içinde asansör olduğu için o bacakla çok hareket etmemişti. Silahla vurulmadığına emindim ama işkence sırasında darp edilmiş olması mümkündü, tıpkı bedeninin geri kalanı gibi…
Bakışlarım sırtındaki yaralarda ve kurumuş kan izlerinde gezinirken kalbim her defasında daha da fazla sızlıyordu. Bunca yaraya rağmen o zincirleri tavandan söküp beni korumaya çalışması ise aklımdan çıkmıyordu, öyle güzel seviyordu ki yaptığımız plan hakkında zerre pişmanlık duymuyordum. Ömrümün sonuna kadar hayatımda istediğim tek kişiydi.
Bir odanın önünde durduğumuz da yanımdaki Nilüfer hızla koşup kapıyı açtı, hemen sonrasında Vidus’lar ve biz içeri girmiştik. Arhan’la Ulvi Vidus’u yavaşça yatağa yatırdıklarında hızla yanına gitmiştim, Lavinia ise kolundaki kocaman çantasını karıştırarak yanıma geldi. İçinde birkaç ilaç ve serum vardı. Bu halde olduğunu ne yazık ki tahmin etmişlerdi.
“Bir şey istemez…gidelim buradan.” diyen Vidus yerinden kalkmaya çalışsa da hızla omuzlarından tutarak ona engel olmuştum.
“Biraz dinlen, sonra gideceğiz.” dediğimde geri uzansa da eli hızla elimi yakalamıştı.
“Özür dilerim.” diyen mırıltısıyla bakışlarım baygın bakan gözlerinde gezinmişti, artık zor dayanıyor gibiydi. “Seni üzdüğüm her bir saniye için…özür dilerim minik serçem, affet beni.”
“Öyle kolay değil ama sen şu anlık onu düşünme, sadece dinlenmene bak.” diyerek uzanıp yanağına dudaklarımı bastırdığım sırada derin bir nefes almıştı.
“Bu iğrenç parfüm kimin?” derken yüzünü büzüştürmesiyle istemsizce gülesim gelmişti.
“Benim.” diyen Lavinia elindeki hazırladığı serumu takmak için Vidus’un koluna uzandı. “Kayra’dan dolayı bilgim var, merak etme.” derken koluna lastik gibi bir şey bağladıktan sonra damar yolunu açmıştı, sonrasında ise serumu takmadan hemen önce hızlıca başka bir iğne yaptığında bunun sakinleştirici olduğunu anlamıştım.
“Onu hangi kafayla…böyle bir tehlikeye… soktunuz?” diye artık iyice zor bela çıkan sesiyle gözleri yavaşça kapanmaya başlamıştı, iğnenin bu kadar çabuk etki etmesi imkansızdı. Kim bilir kaç gündür uyanıktı?
“Biz getirmesek kendi gelecekti, öyle daha mı iyi olurdu?” diyen Lavinia elindeki serumu yatak başlığına sabitledikten sonra Vidus’a dönmüştü.
“Siz…Niran…Gitme…” diye kelimeleri sayıklarken gözleri tamamen kapanmıştı.
Dolan gözlerimle hafifçe yanağını okşayıp ayaklandığımda Lavinia’yla birlikte pansumanını yapmaya başlamıştık. Ciddi bir hasarı yoktu ama ince çiziklerle işkence edip durmuşlardı, sırtında ise çiziklerin yanı sıra morluklar da vardı. Ona bunları yapan herkesi bulup gebertmek istiyordum, özellikle de sözde babası olacak şerefsizi.
“Bu senin için çalışırım durumu nereden çıktı Niran?” diyen Lavinia’yla bakışlarım ona döndüğünde şapkasını çıkardığı için direk gözleriyle bakışmıştım. “Planda bu yoktu.”
“Başka çare de yoktu, bizi zorla çıkartacaklardı.” derken kaşındaki yarasını temizlemeyi bitirerek banta uzanmıştım.
“O zaman başka bir yol bulurduk Niran, ikinizi de kurtarmaya çalışırken sen gidip daha büyük bir belaya kendini attın.” demesiyle derin bir nefes alarak bakışlarımı kaçırmıştım, haklıydı ama o an ki korkumla bir süre daha bekleyemezdim. Onu kurtarmak için aklıma ilk geleni yapmıştım, düşünmek için zamanım yoktu.
“Bir saniye, ne? Sen gidip Don’la çalışmayı mı teklif ettin?” diyen Ulvi’yle bakışlarım onlara döndüğünde Nilüfer’le birlikte bana ters bakışlar attıklarını görmüştüm.
“Evlilik durumunda bir bit yeniği olduğunu anladı, ya ne yapsaydım? Bu halde olduğunu bile bile ‘peki o zaman, sonra yine geliriz biz’ mi deseydim?” derken artık yapışan bantla geri çekildim.
“En kötü yakardık malikaneyi, alırdık abimi yenge. O puştla çalışmak nereden çıktı?” dediğinde daha çok çatılan kaşlarımla ona doğru bir adım atmıştım.
“Hadi çık ve sadece şu kapının önünü yakmaya çalış, sonra bak bakalım üzerine kaç şarjör boşaltıyorlar.” derken elimle kapıyı göstermiştim. “Her koridorda onlarca adam duruyor, nereyi yakıyorsun?” diyerek bakışlarımı beni izleyen Lavinia’ya çevirmiştim. “Sizin çatışmaya girecek şansınız yok, evde sizi bekleyen iki küçük bebek var.” dedikten sonra bakışlarım tekrar Ulvi’ye dönerken başımla yanındaki Nilüfer’i işaret ettim. “Bir haftadır yana yakara seni bekleyen bir sevgilin var.”
“Ve uyandığında hepimizi sikecek olan bir kocan var.” diyen Arhan’la bakışlarım arkadaki koltuklarda oturan adama kaymıştı, aramızda tek oturan oydu. “Az önce çok yorgun olduğu için detayları fark etmedi ama uyandığında oldukça dinç olacak.”
“Kişi kendinden bilir işi tabi.” diyen Lavinia yanıma geldiğinde Arhan’ın bakışları hızla onu bulmuştu. “Birileri de bedenine üç kurşun yedikten sonra uyanır uyanmaz hesap sormuştu.”
“Haklıydım ve o da haklı.” derken ayaklanmıştı.
“Madem haklı, niye bu planı yaptın lan?” diyen Ulvi’yle Arhan’ın sert bakışları ona döndüğünde Ulvi derince yutkunmuştu.
“Çünkü Duman’la evliyim.” derken bakışlarını Lavinia’ya çevirdikten sonra attığı birkaç adımla yanına varıp kollarını beline sarmıştı, hemen ardından ise dudaklarını yanağına bastırdığında Lavinia’nın dudakları kıvrılmıştı.
“Ve iki de çocuğun var.” diyen Lavinia sırıtarak ona döndüğünde Arhan da gülmüştü, bu adamın gülebildiğini görmek bile şaşırtıcıydı. Genelde hep sinirli gibi duruyordu.
“Çok özledim.” diye mırıldanan Arhan’la onları dikizlememek için bakışlarımı Vidus’a çevirerek ona doğru adımlamıştım ki tıklatılan kapıyla adımlarım duraksadı.
“Don convocò Bella.” (Don Bella’yı çağırdı.) diyen sert sesle bakışlarım önce baygın Vidus’a ardından da kapının hemen yanında dikilen Ulvi’ye kaymıştı.
“Seni çağırıyor.” diyen Ulvi’yle derin bir nefes aldım.
“Geleceğimi söyle.” diyerek kapıyı işaret ettiğimde kaşları daha çok çatılsa da mecburen kabullenerek kapıya döndü.
“Sta arrivando.” (Geliyor.) derken sesi öyle sertti ki sanki sadece bakışlarıyla kapıyı çıkarıp adama geçirebilirmiş gibiydi, öfkesi her halinden okunuyordu.
Kapının diğer tarafındaki adamın ayak sesleri duyulurken derin bir nefes alıp Lavinia’ya döndüm.
“Size emanet.” dedikten sonra tekrar kapıya yöneldiğimde Ulvi ve Nilüfer’de peşime takılmışlardı ama ses etmedim, onların yanımda olmaları daha iyiydi.
“Görev vermeye kalkarsa haber et.” diyen Lavinia’yla omzumun üstünden ona bakarak başımı olumlu anlamda sallayıp odadan ayrıldık.
“Niran, haklı olduklarını biliyorsun değil mi?” diye yan tarafımdan mırıldanan Nilüfer’le ona dönmeden omzumu silktim.
“Ben onun yokluğuyla karşı karşıya kaldığım an her şeyden vazgeçtim Nilüfer, istedikleri kadar haklı olabilirler.” derken önüne geldiğimiz odayla adımlarım duraksarken Ulvi’nin açtığı kapıyla içeri girmiştim.
“Tekrar hoşgeldin Bella.” diyen Don’la ters bakışlarım ona dönerken öfkem bedenimde yavaşça gezinmeye başlamıştı, şu an onu gebertmek için neler vermezdim. “Ulvi, görüşmeyeli uzun zaman oldu.” derken arkamdaki Ulvi’ye döndüğünde bir bana bir Ulvi’ye bakmıştı, ardından dudakları kıvrılırken rahatça arkasına yaslandı.
“Ne söyleyeceksen söyle.” dedim sert sesimle.
“Demek hemen konuya gelmek istiyorsun, bana uyar.” derken önündeki bir kağıt parçasını bana doğru itmişti. “Teklifini kabul ediyorum ve bu da ilk görevin Bella.” dediğinde bakışlarım kağıda kaymıştı, adrese benziyordu. “İlk işin olduğu için sana kolaylık olmasi açısından Türk ortaklarımızla ilgili yardımın lazım.” demesiyle bakışlarım tekrar ona dönmüştü.
“Ne yardımı?” dedim soran bir sesle.
“Paramızi vermiyorlar ve sen gidip alacaksın. Artik alır misin, yoksa çalar misin orası sana kalmış.” diyerek tekrar arkasına yaslandığında tüm bedenim gerilmişti. “110 bin dolar getireceksin.” derken başıyla kağıdı işaret ettiğinde sesimi çıkarmadan kağıda uzanıp aldım.
“Tamam ama sonrasında onu alıp Türkiye’ye döneceğim.” dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştım.
“O zaman ne diyor siz?” derken düşünüyor gibi yapıp tekrar sırıtarak bana dönmüştü. “Heh! Yeni işin hayırli olsun.” dediğinde istemsizce gözlerimi devirmiştim.
“Kime hayrı olacak bakalım.” diye mırıldanırken arkamı dönüp hızla odayı terk etmiştim.
Alt kata inen merdivenlere doğru giderken hemen buradan çıkıp bu işi halletmek istiyordum, sonrasında ise defolup gitmeliydik. Çıkışa doğru giderken koluma dokunan parmaklarla bakışlarım Ulvi’ye döndüğünde duraksamıştım.
“Duman’a haber vermeliyiz.” dediğinde başımı olumsuz anlamda sallamıştım.
“Söylersek o da gelir, kendini tehlikeye atmasına izin vermem.” dedikten sonra tekrar önüme dönüp malikaneden ayrılmıştım.
“Ama yenge…”
“Hayır dedim Ulvi, konu kapandı. Vidus uyanmadan halledip döneceğiz. Hatta…” derken tekrar arkamı dönüp ikisine bakmıştım. “Sizde gelmeyin, gerek yok.”
“Sen nerede olduğumuzu unuttun sanırım.” diyen Nilüfer’in sert sesiyle bakışlarım ona dönmüştü. “Ölsekte yalnız bırakmayız seni.”
“Evet, doğru söylüyor.” diyen Ulvi’de onun arkasında durduğunda onları boşa ikna etmeye çalışmadan arkamı dönüp arabaya doğru ilerlemiştim. Aletlerim odadaki çantamda kalmıştı ama saçımdaki yedek birkaç tel toka da işimi görürdü, o yüzden umursamadım.
Önüne geldiğimiz Ulvi’nin arabasıyla hızla arka kapıyı açıp içeri geçmiştim, diğerleri de öne geçtikten sonra yola koyulmuştuk. Ulvi konumun çok uzak olmadığını söylemişti, o yüzden sessizce arkama yaslanıp kendimi hazırlamaya çalışmıştım. Bir şey olmayacaktı, sadece küçük bir haraç alma durumu olduğuna emindim.
Bir elim inatla zonklayan başıma giderken derin bir nefes aldım, bu işi çabucak halledip gitmek istiyordum ama başıma neler geleceği hakkında en ufak bir fikrimin olmaması sadece daha çok gerilmemi sağlıyordu. Bu sadece küçük bir hırsızlık değildi, kendimi kandıramazdım. Adeta Don için haraç kesmeye gidecektim!
“Geldik.” diyen Ulvi’nin sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrılırken bakışlarım bana dönen ikiliye kaymıştı. “Kasa yüksek ihtimal müdürün odasındadır, orayı bulursak gerisi kolay.” derken torpidodan iki silah alıp ikisini de beline yerleştirmişti.
“Bana da ver.” diyen Nilüfer’le Ulvi’nin bakışları ona döndüğünde önce siyaha boyanmış saçlarına, ardından da siyah mini elbisesine kaymıştı.
“Niye yaptın bunu?” diyen sesi acı çekiyormuş gibiydi, sanki saçlarını siyah görmeye dayanamıyordu.
“Vermeyeceksin anlaşılan.” diyen Nilüfer torpidoya uzanıp bir silah çıkarmıştı.
“Nilüfer’im, yapma böyle.” diyerek elini Nilüfer’in çenesine koyduğunda Nilüfer yavaşça elini tutup aşağıya indirmişti.
“Her şeyden uzak bir prenses olmak istediğim için pembeydim ama bu hayatta uzak kalmak diye bir şey yokmuş, bende pembeyi hatıralarımdaki anı kutusuna kapattım. Olan tek şey bu.” dedikten sonra elini bırakıp arabadan çıktığında Ulvi başını sinirle koltuğa çarpmıştı.
“Of! Sikeyim tüm hayatı.” diyen mırıltısıyla elimi omzuna koyup hafifçe çıktım.
“Her ne kadar gidişini haklı bulsa da onu yanında götürmediğini için kızgın, dile getirmedi ama anlaşılıyor.” dediğimde dikiz aynasından açık olan tek gözü beni bulmuştu, diğerinde yine korsan bandı vardı.
“Abimde haklı yenge, gerçekten başka bir çıkar yolu yoktu. Eğer gelmeseydi Don hepimizi teker teker onu yanına alana kadar öldürürdü.” derken bakışları omzunun üstünden beni bulmuştu. “Sende her ne kadar kendini çok daha büyük bir belaya sokmuş olsan da hepimizi ölümden kurtardın, Don işine yarayan insanları öldürmez.”
“Biliyorum.” derken hafifçe gülümsedim. “Ama Vidus sadece baştaki bela kısmına takılacak değil mi?”
“Emin ol her şeyi anlamama rağmen ben bile sadece o kısma takılıyorum Niran.” dediğinde bana ikinci kez ismimle seslendiğini fark etmiştim, bu tuhaf geliyordu. “Sen benim kardeşim gibisin ve tehlikede olman beni bile bu kadar korkutuyorken onu düşünemiyorum bile.” demesiyle gözlerim istemsizce dolarken bakışlarımı kaçırmıştım.
Sözleri o kadar çok yakın geliyordu ki sanki gerçekte de bir abim olsaydı böyle hissettirir gibiydi, neden şu an böyle düşündüğümü bilmiyordum ama hiç hissetmediğim o aile sıcaklığı aniden kalbimi sarmıştı.
“Siz yanımda olduğunuz sürece bana hiçbir şey olmaz.” diyerek hafifçe güldüğümde o da gülümsemişti.
“Vidus daha kovsan bile gitmez, biliyorsun değil mi?” demesiyle gülüşüm biraz daha büyümüştü.
“Niye evlendim sanıyorsun?” diyerek göz kırptığımda o da gülmüştü.
“Zekandan korkulur yengem.” derken yumruğunu vurmam için havaya kaldırdığında yumruk yaptığım elimi eline çarpmıştım.
“Kocama çekmişim.” diye gülerek geri çekildiğimde Ulvi bir kahkaha bırakmıştı.
“Oo! Kocam denmeye de başlamış, hayırlı olsun bakalım.” diyen Ulvi’yle gülerek arabadan çıkıp bizi bekleyen Nilüfer’in yanına doğru adımlarken bakışlarım çevreye kaymıştı.
Ara sokakta bulunan bar gibi bir yere gelmiştik, hava daha aydınlık olmasına rağmen içerden sesler yükseliyordu. Tek kaşım gördüğüm manzarayla havalanırken derin bir nefes aldım.
“Sakin ol, hemen halledip çıkarız.” diyen Nilüfer’le bakışlarım ona dönmüştü.
“Sendeki siyaha alışamadım, beyaz mı giysen acaba?” diyerek konuyu değiştirdiğimde kaşları çatılsada gülmüştü.
“Sen yeterki iste patron, senin için fosforlu pembe bile giyerim.” diye sırıtarak koluma girdiğinde yüzümü büzüştürmüştüm.
“Fosforlu bütün renkler aşkına! Sakın öyle bir şey yapma, düşününce bile gözlerim kanadı.” dememle kaşları havalanırken gülüşü büyümüştü.
“Ne aşkına?” demesiyle gülerek başımı iki yana salladım.
“Boşver.” derken ileri doğru yürümeye başladığımda onlarda peşime takılmışlardı.
Plan basitti, barda herhangi bir olay çıkarıp müdürün odasını soracaktım ve çıkıp bir şekilde parayı alacaktım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama deneyecektim.
Mekana girdiğimiz an yüksek sesli müzik ağrıyan başımı daha kötü yaparken derin bir nefes daha aldığımda tanıdık gelen alkol kokusu tüm ciğerlerime yayılmıştı. Ortam bir bardan çok bir kulüp gibiydi, tavanın ortasında dönen bir disko topuyla sahne de herkes dans ediyordu.
Bara doğru ilerlerken bakışlarım çevre de gezindi, müdürün odası üst katta olmalıydı. Bakışlarım merdivenlerin olduğu kısma kaydığında sadece aşağıya inen merdivenleri görmüştüm, acaba başka bir yerden mi çıkış vardı?
“Benvenute, bellezza, cosa desideri?” (Hoşgeldiniz güzellikler, ne istersiniz?) diyen barmen olduğunu tahmin ettiğim adamla bakışlarım yanımdaki Ulvi’ye kaymıştı, en yakın zamanda şu dili öğrenmeliydim.
“Fai il tuo lavoro, non distrarti.” (İşini yap, sulanma) diyen Ulvi’nin sert sesiyle adam derince yutkunurken başını hızla olumlu anlamda sallamıştı. “Üç tane bira ver.” diye Türkçe konuştuğunda adamın kaşları havalanmıştı.
“Abim siz Türk müydünüz ya? Desene baştan.” dedikten sonra hızla biraları almaya gittiğinde Ulvi gözlerini devirmişti.
“Yavşak piç.” diye ağzının içinde söylenirken sırtını bar tezgahına yaslayıp bakışlarını mekana çevirmişti.
“İlk başta ne dedi ki?” dediğimde omzunu silkmişti.
“Yavşadı.” dediğinde bende umursamadan bara arkamı dönmüştüm.
Bakışlarım çevrede gezindiğinde bize bakan en az yirmi kafa saymıştım ama barda olduğumuz için ve üzerimizdeki mini elbiseler yüzünden çok takılmamıştım, normaldi. Abaza her yerde abazaydı!
O esnada arkamızdan gelen sesle bakışlarım bara döndüğünde az önceki çocuğun şişe biraları önümüze bıraktığını görmüştüm. Hepsinin kapağını teker teker açarken benimkine geldiğinde bakışları gözlerime kaymıştı, dudakları hafifçe kıvrılırken göz kırpmasıyla kaşlarım çatıldı. Çocuk harbiden yavşağın tekiydi.
Yavaşça önümdeki şişeyi kendime çekerken parmağımdaki yüzüğün cam şişeye çarparak ses çıkarmasını sağladığımda bakışları yüzüklere kaymıştı. Evli olduğumu anlaması için yapmıştım ve suratı düştüğüne göre de bunu anlamıştı. Umursamadan tam önüme dönmüştüm ki gelen silah sesiyle Ulvi hızla Nilüfer’le benim önüme geçip bizi arkasına saklamıştı.
“Don’un itleri siz misiniz lan?!” diye bağıran adamla barda olan herkes bağırarak çıkışa doğru koşarken deri ceketli, motorcu çetesi kılıklı adamlar hızla çevremizi sarmıştı. “Demek aldığı cesetler yetmemiş.” derken bize yaklaşan adamla liderlerinin bu olduğunu anlamıştım.
“Alakası yok, biz sadece eğlenmeye geldik.” diyen Ulvi’yle adamın dudakları kıvrılırken ikide bir değişen ışıklar yüzünden yüzünü net göremiyordum ama dudağının kenarındaki derin kesiği fark etmiştim.
“İçimize soktuğu ajanına mesaj atmış koçum, iki kız ve tek gözlü bir adam yolladığı hakkında.” derken bize doğru bir adım atan adam iki elini de yarıya kadar havaya kaldırıp omuzlarını silkmişti. “Yani yakalandınız.”
Bakışlarım çevre de gezinirken içimden Don’a çok nadide küfürlerimi yolluyordum, bile bile yapmadıysa bende hiçbir şey bilmiyordum. Üzerimde ise haber yollayabileceğim hiçbir eşya yoktu, gerçi şu anda üzerimde bana ait olan tek şey bile bileğimdeki kalpli bileklikti.
“Tamam, kızlar gitsin. Don beni yolladı, onların haberi yok.” diyen Ulvi’yle bakışlarım hızla onu bulmuştu, kendini bile bile tehlikeye atıyordu.
“Aa! Ama olmaz öyle, anca beraber kanca beraber.” diyerek gülen adamla Ulvi bizi biraz daha arkasına saklamıştı. Bakışlarım adama dönerken derince yutkundum, bir şekilde bu işin içinden sıyrılmalıydık.
“Yazık.” dediğim an adamın bakışları bana dönmüştü. “Üzüldüm sizin için.” dememle kaşlarının havalandığını görmüştüm.
“O niyeymiş?” dediğinde Ulvi’nin beni tutan kolunu sertçe iterek arkasından çıktığımda Ulvi bu seferde kolumdan tutmaya çalışmıştı ama hızlıca elinden kurtulup önüne geçtim.
“Diavolo’yu tanıyorsun.” dememle gülen yüzü yavaşça solarken ortaya attığım kumarı kazanmıştım. Tanıdığını bilmiyordum ama yine doğru tahmin etmiştim.
“Yemezler, o burada değil.” demesiyle bu sefer gülen taraf ben olmuştum.
“Çok emin olma.” dediğimde o da bana doğru bir adım atmıştı ki beni süzen bakışları bacağımda takılı kalmıştı, bir kısmı gözüken ejderha dövmesinde.
“Lakabın ne?” diyen sesiyle kaşlarım çatılırken anlamadığımı belli eden bakışlar atmamla üstündeki tişörtün yakasını aşağıya çekmişti, bakışlarım göğsündeki ejderha dövmesine kaydığında gözlerim irileşmişti. O da mı Andre’nin adamıydı? Tabi ya, Don bu yüzden beni yollamıştı!
“Seni ilgilendirmez.” diyen sert sesimle ellerini hızla birbirine çarpmıştı ki aydınlanan barla gözlerim ani ışığa alışmak için kısılmıştı.
“Vay be.” diyen mırıltıyla bakışlarım yine adama döndüğünde gözleriyle beni süzdüğünü fark etmiştim. Mavinin garip bir tonu olan bakışları midemi bulandıran bir zevkle bana bakıyordu. “Bu benimle, diğerlerini gebertin.” diyerek koluma uzandığı sırada arkama sakladığım ve az önce Ulvi’nin arkasından çıkarken belinden aldığım silahı hızla alnına dayadım.
“110 bin dolar, hemen.” dedim sert bir sesle. Dudakları daha çok kıvrılırken elini sertçe sarı saçlarından geçirmişti.
“Yazık oldu, ölmeni istememiştim güzelim.” derken tam silaha uzanmıştı ki Ulvi hızla arkamdan çıkıp adamın yakalarına yapıştıktan sonra yumruğunu sertçe yüzüne geçirmişti.
“Kimsin lan sen?” diye bağıran Ulvi bir yumruk daha savurduğunda adam onu itip bir yumruk savurmuştu ama isabet olmamıştı.
“Demek eğlence istiyorsun, bana uyar.” derken yandaki adamlara dönmüştü. “Atın silahları! Arkadaşın canı dayak çekmiş.” diyerek tekrar Ulvi’ye atıldığında adamlar da hızla silahlarını atıp Ulvi’ye ilerlemişlerdi.
Bakışlarım Nilüfer’e kaydığında elim ayağım adeta birbirine karışmıştı, çevremizde en az yirmi adam vardı. Ulvi tek başına hepsini alt edemezdi. Nilüfer’in de korku dolu bakışları bana dönerken silahı tutan elinin titrediğini görmüştüm, köşeye mi sıkışmıştık? Don’un bizi neden buraya yolladığını anlamıştım, ölmemizi istemişti. Hemde üçümüzünde aynı anda…
“KAÇIN!” diye haykıran Ulvi hızla ona doğru atılan bir adamı boynundan tuttuğu gibi kaldırıp yere yapıştırdığında aynı anda boynuna sarılan birini de yere savurmuştu.
Yumrukları havada uçuşurken Nilüfer’in uzaktan yaklaşanları kafadan vurduğunu görmüştüm. Bakışlarım tekrar Ulvi’ye kaymıştı ki bana doğru gelen başka bir adamı fark etmemle elimdeki silahı hızla ona doğru kaldırmıştım.
“Seni öldürmek kötü oldu, bu bedene yazık olacak güzelli…” dediği sırada hızla silahı bacağına nişan alıp ateşlediğimde isabet eden kurşunla acı içinde haykırmıştı. “Seni sürtü…” demeye kalktığında ise silahı tekrar ateşlediğimde kurşun karnına saplanmıştı.
Karnını tutarak yere düşerken ona doğru yaklaştığımda öfkeli bakışları bendeydi. Umursamadan ayağımı kaldırıp karnındaki yaraya bastırdığımda haykırışı barda çınlamıştı.
“Para nerede?” diye kelimeleri vurgulayarak konuştuğumda dudaklarında kanlı bir gülüş belirmişti.
“ÖLDÜRÜN!” diye haykırmasınlar arkadaki diğer adamlara söylediğini anlamıştım. Başta benimle konuşan sarışın adamı liderleri sanmıştım, hepsinin emir verme yetkisi mi vardı?
Sinir bedenimde hızla harlanırken alnına nişan aldığım silahı ateşlemiştim ki açık kalan gözleri ve alnındaki delikle başı hızla yana düşmüştü. Geriye çekilirken bakışlarım Ulvi’ye döndüğünde teker teker herkesi dövdüğünü görmüştüm, hiçbiri onun yakınına bile yaklaşamıyorlardı. Arkasından gelenleri de Nilüfer hallediyordu.
O esnada Nilüfer’in bana kayan bakışlarıyla ona döndüğümde başıyla arkasındaki kapıyı işaret ettiğini görünce başımı olumlu anlamda sallayıp elimdeki silahı ona attıktan sonra hızla kapıya doğru koşmuştum. Şu anda onun mermiye daha çok ihtiyacı vardı. Hızla aşağıya indiğimde birkaç merdivenin sonunun hemen odaya bağlandığını görmüştüm.
Bakışlarım çevrede gezinirken boş odaya girdikten sonra hızla köşedeki dolaba doğru koştuğumda tam kapaklarını açıp kasayı görmüştüm ki aniden saçımda hissettiğim acıyla geriye doğru savrulup yere düşmüştüm, biri saçımdan tutup beni yere savurmuştu. Bakışlarım hızla yapan kişiye döndüğünde bununda başka bir adam olduğunu görmüştüm.
“Patron yaşamanı istedi ama bence hiç gerek yok.” diyerek hızla üzerime atılmıştı ki sertçe göğsüne attığım tekmeyle geriye savrulduğunda hızlıca ayağa kalkıp çevreme baktım.
Köşedeki masanın üstündeki boş şişeye hızla atıldığım sırada kolumu tutan adamla ona dönüp sertçe cam şişeyi kafasına geçirdim. Sarsılan bedeniyle eli gevşediğinde hızla ondan kurtulup geri çekildikten sonra masanın yanındaki tahta sandalyeye uzanıp sertçe adamın kafasına geçirdiğimde bedeni dizlerinin üstüne devrilmişti, sandalyeyi tam ikinci kez kafasına geçirecekken aniden arkadan boğazıma sarılan bir elle bedenim sertçe arkamdaki duvara yaslanmıştı.
Önümdeki adama kayan bakışlarımla bununda başka birisi olduğunu görmüştüm, boğazımı saran elleri sıkılaşırken soluk alamayan bedenimle ellerim hızla boğazımdaki eline giderken çekmeye çalışmıştım. Ayaklarım sertçe adamın bacaklarına çarpsa da hiç hissetmiyormuş gibi diğer elindeki silahı alnıma yaslamıştı.
Tam o sırada duyduğum ıslık sesiyle kaşlarım çatılırken adamın bakışları hemen sağ tarafımdaki merdivenlere kaymıştı ki aniden alnının ortasından yediği kurşunla bedeni geriye doğru devrilmişti. Hızla nefesler alıp verirken öksürerek kendime gelmeye çalıştığım sırada bakışlarım merdivenlere kaymıştı ki gördüğüm tanıdık bedenle kalbim heyecanla çarpmıştı.
Vidus hemen karşımdaydı, sert bakışları bedenimde gezinirken sanki bir hasar olup olmadığına bakıyor gibiydi. O esnada koluma sarılan parmaklarla geriye çekildiğimde az önce kafasında şişe kırdığım şerefsiz olduğunu görmüştüm.
“Yaklaşma, yoksa ölür.” diyen adam kafama silahı dayadığında Vidus yavaşça merdivenleri inerek odaya girmişti, adam ise onun her adımında benimle birlikte geriye kaçıyordu.
“Çek elini karımdan!” diyen sert ve baskın sesiyle adamın arkamda derince yutkunduğunu duymuştum, deli gibi korkuyordu.
‘…karımdan!’
Dudaklarım duyduğum kelimeyle kıvrılırken içimde gram korku kalmamıştı, sadece ayakta ve güçlü olan bedenini izliyordum. Onu bulduğum halinden çok daha iyiydi ve ayaktaydı, en önemlisi de yaşıyordu. Geri kalan hiçbir şey umrumda değildi.
“Yaklaşm…” demesine kalmadan Vidus kaldırdığı silahı ateşlediğinde arkamdaki adam da geriye savrulmuştu.
“Çok boş yapıyorsun.” diyen mırıltısıyla yere düşen cesetten bakışlarını bana çevirdiğinde silahı hızla aşağıya indirip arkasına saklamıştı.
Temkinli bakışları bendeyken sanki ondan korkmamdan korkuyor gibiydi. Bana doğru uzattığı boştaki eliyle bir eline bir ona bakarken kaşlarım havalanmıştı, Duman bana ne yapmıştı bilmiyordum ama sanki içimdeki o korktuğum kısmı çekip almıştı. Sadece yüreğimdeki gücü hissediyordum, aşkın gücünü…
Hızla eline sardığım parmaklarımla beni yanına çekerken kollarını bedenime sarıp beni göğsüne bastırmıştı. Odunsu kokusu ciğerlerime dolarken sertçe nefesler aldım, onu öyle çok özlemiştim ki…
“Yediğin naneleri buradan çıktıktan sonra konuşacağız mia bella.” diyen fısıltısıyla başımı kaldırarak beni izleyen ateş bakışlarına baktım.
“Beni terk etmeni konuştuktan önce mi, sonra mı?” dediğimde kaşları çatılırken bakışları hasretle yüzümde gezinmişti.
“Seni terk etmedim, sadece güvende kalmanı sağladım.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı.
“Güvende kalmam için terk ettin.” dememle kaşları biraz daha çatılırken yüzü yüzüme yaklaşmıştı.
“Evet mia bella ve sende koşa koşa çok daha büyük bir belaya atladın.” diyen sert ve boğuk sesiyle bu sefer benimde kaşlarım çatılmıştı. “Don için çalışmakta nereden çıktı?” demesiyle istemsizce yutkunmuştum, uyanır uyanmaz yumurtlamışlar mıydı gerçekten?!
“Öyle gerekti, ayrıca beni terk eden bir adama da açıklama yapacak değilim. Gitmeseydin.” diyerek ellerinden kurtulmaya çalışsam da yerinden milim dahi oynamamıştı.
“Onun tek çocuğuyum Niran, gitmeseydim peşimi bırakmayacaktı.” derken boştaki eli yanağımı bulmuştu. “Senin yaşaman benim için her şeyden daha önemli, kendimden bile.” diyen sakinleşmiş sesiyle kalbim erimeye başlasa da buna izin vermedim.
“Beni öylece bayıltıp evime bıraktın Vidus, doğru düzgün açıklama bile yapmadın.” derken zihnimde dönen o anlarla gözlerim istemsizce dolmuştu. “Unut beni deyip durmuşsun, kolaysa sen niye unutmadın on yıldır?” dememle bakışlarını kaçırmıştı.
“O an aklıma başka hiçbir yol gelmedi, düşündüğüm tek şey güvende olmandı ama belli ki hata etmişim.” derken bakışları yine gözlerime tutunmuştu. “Güvende olmanın tek yolu yanı başımda olmanmış mia bella, onu çok iyi anladım.”
“Ya şimdi de ben istemiyorsam?” dediğimde dudakları kıvrılırken başı hafifçe yana doğru eğilmişti.
“Onu karım olmadan önce düşünecektin minik serçem.” derken baş parmağı alt dudağımda gezindiğinde istemsizce heyecandan nefesimi tutmuştum. “Değil artık bir daha gitmek, tenim teninden ayrılırsa tüm dünyanın kıyameti olurum.” diyen boğuk sesiyle gözlerim bakışlarındaki ateşlerde gezinmişti, sözlerinde zerre blöf olmadığına emindim. Çünkü şimdi bile yakıp yıkmamak için kendini zor tutuyor gibiydi.
“Beni yanında istiyorsan önce kırdığın kalbi onarıcaksın Diavolo, o zamana kadar uzak dur benden.” derken tekrardan kollarını ittiğimde bu sefer geri çekilmeme izin vermişti.
Yanından geçip merdivenlere yönelmiştim ki duyduğum sesiyle adımlarım benden izin almadan aniden duraksadı.
“Sadece üç gün mia bella, üç gün içinde sana kendimi affettireceğim.” diyen sesinin ardından adım sesleri hemen ardımda duraksakmıştı. “Ve sonra seni elimden hiç kimse alamayacak minik serçem.” derken boynuma çarpan sıcak nefesiyle derince yutkunmuştum.
Bir yanım deli divane affetmemi söylerken diğer bir yanım cezasını çekmesini söylüyordu. Hangi yönü dinleyeceğimi bilmiyordum ama tüm bu karmaşanın içinde bildiğim tek bir şey varsa o da bu üç günün çok zor geçeceğiydi…
~~~~~~~~~
Veee bölüm sonuuu!!!
Vidus’um yaaaa, neler diyorsun sen öyleee!! Düştük ama, yapılmaz ki böyle…
Peki ya Niran’ım, güçlü kadın imajı sana çok yakıştı Bella!!!
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce bu üç günde neler yaşanacak???
Sizce Don bu kadar kolay vazgeçmiş olabilir mi???
Sizce Murat ne alemde???
Son olarak Niran’ın bu halini beğendiniz mi???
Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.
Ayrıca wp kanalımı da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥
