İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 23 · 35 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 23

22. TANRININ PLANI

~Bölüm Şarkıları~

Vega~Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı

Yalın~Ben Bilmem

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!

Nasılsınız bakalımm??

Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERR VE YORUMLARR atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!!

SINIR: 400 Beğeni!!!

“Ben bilmem unutmayı, ben bilmem. Yüreğimde ağırlığınla, sana esir canımla, bu yollardan geçemem…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~~~

Vidus Arjin Karsoylar…

Ruhum sanki zorla bedenimden ayrılırken onun yanını terk etmemek için benimle kavgaya tutuşuyordu. Nefes almak bile büyük bir elzem haline gelirken kaçarcasına çıktığım odasına tekrar girip ruhumun yanına kıvrılmak istiyordum ama yapamazdım, kahretsin ki yapamazdım. Yıllar önce zorla sokulduğum bu evren şimdi yine beni zorla kendi içine çekiyordu ve ben buna dur bile diyemeyecek kadar acizdim. Aşk sahiden de bir acizlikten mi ibaretti?

Hayır, aşk güçtü. Ruhum hala bir şeyler için savaşabiliyorsa bu onun sayesindeydi. O benim yaşama sebebimdi, benim her şeyimdi ve şimdi ruhum için ondan vazgeçmem gerekiyordu. Onun için ondan vazgeçmeliydim…

Apartmandan kendimi nasıl dışarı attım bilmiyordum, ondan uzaklaştığım her adımda soluğum biraz daha kesilirken can havliyle dışarı çıkıp apartmanın demir kapısına sırtımı yasladım. Gözlerim sıkıca kapanırken yanaklarıma süzülen yaşları hissediyordum ama silmeye bile mecalim yoktu, sadece canım çok yanıyordu.

“Abi…niye?” diyen yanımdaki Ulvi’nin sesiyle ellerim yumruk olurken dişlerim sinirimden birbirine geçmişti.

“Hepsini öldüreceğim.” derken yumruk yaptığım elim sertçe arkamdaki demir kapıya çarpmıştı. “Hepsini!” diye bağırırken gözlerim aralandı.

“Bunu buradayken de yapabilirdik, niye gidiyorsun abi?” diyen Ulvi’yle bakışlarımı gökyüzüne çevirip derin bir nefes almaya çalışsam da son birkaç saatte olduğu gibi yine boğazıma düğümlenmişti.

“Çünkü başka çarem yok.” diye mırıldanırken gözümün önüne gelen gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüyle kalbim adeta cayır cayır yanmaya başlamıştı.

“Geçen haftaya kadar ne olursa olsun bırakmam diyordun, ne değişti şimdi?” dediğinde zihnimde yine o sikik telefon konuşması dönmüştü, annem olacak kadının sesi kulaklarımda çınladı.

“Geçmiş değişti Ulvi.” derken zor bela yaslandığım kapıdan ayrılıp birkaç adım atmıştım ki sertçe kolumu tutan Ulvi önüme geçerek beni durdurdu.

“Anlat artık şunu, ne oluyor?” diyen sert sesiyle bakışlarım yüzünde gezinmişti.

“Anlatılacak bir şey yok, herkesin iyiliği için gitmek zorundayım.” diyerek kolumu sertçe geri çeksem de önümden çekilmemişti.

“Siktir ordan, sen gebersen bırakmazsın bu kızı.” dediğinde zaten gergin olan sinirlerim daha çok gerilirken sertçe omuzlarından geri ittiğimde geriye doğru sendelemişti.

“Keşke gebersem lan!” diye haykırırken ona doğru hızla birkaç adım atıp yakasını kavradım. “Keşke hemen şu an gebersem!” derken kavradığım yakasıyla onu sertçe sarsmıştım. “Yapabilecek misin? Sıkabilecek misin kafama?!”

“Yeter!” diye bağıran Ulvi sertçe yakasındaki ellerimi geri ittiğinde ona karşı çıkmadan bırakmıştım. “Kendine gel lan, ne gebermesi?” diyen sert sesiyle sinirlerim öyle çok bozulmuştu ki aniden gülmeye başlamıştım.

“Hakettim Ulvi, ben onun canını yaktım.” derken gülüşüm hızla yerini gözyaşlarına bırakmıştı. “Yalvarırım sık kafama.”

“Ulan madem bu kadar delireceksin bırakma kızı, niye bok varmış gibi inat ettin gideceğim diye? Sen gidince ölüm tehlikesi tak diye ortadan mı kalkacak, ne sanıyorsun?” demesiyle başımı yavaşça olumsuz anlamda sallarken elimin tersiyle sertçe gözlerimi silmiştim.

“İstedikleri benim Ulvi ve aldıklarında duracaklar.” dediğimde bu sefer onun dudaklarından sinirli bir gülüş dökülmüştü.

“Sen sadece işinde iyi bir cellatsın abi. Sen yanlarına gidince kurallara uymadığın için önce seni, sonrada bu kızı öldürecekler.” derken kaşlarıyla arkamdaki binayı işaret etmişti, yana yakıla koşmak istediğim binayı…

“Değilmişim Ulvi.” dediğimde kaşları daha çok çatılırken bana anlamadığını belli eden bakışlarını yollamıştı. “Sadece cellat değilmişim.”

“Ne? Nasıl yani?” dediğinde nefes almaya çalışarak yakamı çekiştirdim, göğsümde gitgide büyüyen yumru beni her geçen saniye daha da zorluyordu ve biliyordum ki o yanımda olmadığı sürece de geçmeyecekti.

“Annem aradı geçen hafta.” dediğimde şaşkınlığı yüzüne yansımıştı, haklıydı. Annem para söz konusu olmadığı sürece beni aramazdı, o konuda da bir sıkıntısı yoktu. Her ay düzenli olarak yatıyordu.

“Ne dedi?” diye sorduğunda bakışlarım ona döndü.

“İçindeki sırrı artık tutamıyormuş, bilmek benimde hakkımmış.” derken dudaklarımdan yine acılı bir gülüş dökülmüştü. “Sanki yıllardır sırf şerefsiz babamı öldürdüm diye hayatı bana zindan etmemiş gibi çıkıp o aslında gerçek baban değildi dedi.”

Sözlerimle birlikte Ulvi öylece beni dinlerken anlam vermeye çalışıyor gibiydi, aklı karışmıştı. Normaldi, benim bile hala aklım almıyorken o nasıl anlayabilirdi ki?

“Hala gitmenle ne alakası olduğunu anlamadım, sonuçta bu meseleyi buradan da halledebi…”

“Babam Don’un ta kendisiymiş.” diyerek sözünü hızla kestiğimde gözleri şok içinde irileşmişti.

“Hassiktir.” diyen mırıltısıyla gözlerimi kaçırmıştım.

“Gelirsen kanıtlarım dedi annem olacak kişi.” derken alttan tekrar Ulvi’ye baktım. “Bunca yıl susan biri şimdi neden gerçekleri öter sence?”

“Çünkü Don seni yanına alabilmek için söyletti.” dediğinde kıvrılan dudaklarımla başımı olumlu anlamda sallamıştım.

“Aynen öyle.” diye mırıldanırken bakışlarımı gökyüzüne çevirdim, serin rüzgar üstümdeki ince gömlekten tenime mızrak gibi saplansa da umrumda değildi. Acımın yanında soğuk hiçbir şeydi.

“Belki gerçek değildir, seni çekmek için oyun yapıyo…”

“Bizi yanına aldığı sene DNA testi yaptırmış, hastanenin kayıtlarında var. Arhan’la araştırdık.” dediğimde bir eli sinirle saçlarını bulmuştu. “Kimse öğrenmesin diye şifreli kaydetmişler hatta sisteme, Arhan iki gün kırmaya uğraştı.”

“Hay sikeyim ben böyle işin ızdırabını.” diyen sesiyle bende başımı olumlu anlamda sallamıştım.

“Yani o itin tek çocuğu benim, bu yüzden o kadar götümde dolanıyor. Çünkü siktiğimin yerinde tek veliahtı benim.” derken sona doğru yine sesim yükselmişti. “Ve benimde her şeyi detaylıca öğrenebilmek için oraya gitmek zorundayım, kaldı ki gitmesem bile peşimi asla bırakmaz.” diye söylenirken bakışlarım omzumun üstünden onun camına dönmüştü. “Ne benim, ne de onun peşini.”

“Abi acaba bunu yengeye de mi anlatsaydın?” dediğinde ters bakışlarım ona dönmüştü.

“Ne deseydim Ulvi?” derken ona doğru bir adım attım. “Ben gerçekleri öğrenmek için gideceğim ve çok yüksek ihtimal beni yakalayacaklar, sonra da kurallara uymadığım için beni yine o siktiğimin işkence odasına kapatacaklar ve ne zaman döneceğim bile belli değil ama sen otur beni bekle mi deseydim Ulvi?”

Sözlerimle birlikte bakışlarını kaçırdığında bana bakması için omzuna sertçe vurmuştum.

“Belki aylarca, belkide yıllarca işkence göreceğim ve sonucunda yaşar mıyım o bile belli değil ama sen otur beni bekle mi deseydim Ulvi?” derken elimin tersiyle omzuna bir kez daha vurmuştum. “Bu kız beni daha ne kadar bekleyecek lan? Hayatından daha ne kadar çalacağım kızın?”

“Böyle de senin canın yanmayacak mı? Ya seni unutup başkasıyla olursa, o zaman ne olacak?” dediğinde dudaklarımda acı bir gülümseme oluşmuştu.

“O zaman da ölürüm Ulvi ama bundan onun haberi olmaz, mutlu olduğu hayatında uzunca bir yaşam sürmeye devam eder. Benim tek isteğim bu.” dediğimde gözleri dolduğunda bakışlarını hızla kaçırmıştı. “Ben olmasam da o hep sana emanet Ulvi, koru onu. Yalnız bırakma.”

“Abi yapma işte bunu.” derken tekrar bana döndüğünde gözlerinden akan birkaç yaş yanağına doğru yol almıştı. “Seni tek bırakmamı isteme benden.”

“Asıl sen bunu asla düşünme bile, sen olmazsan ben kime emanet edeceğim canımı?” diyerek başımla arkamdaki binayı işaret ettim. “Ya da Nilüfer’i, sen olmazsan kim koruyacak onları? Bu beyinsizler mi?” derken çevremizdeki korumaları işaret etmiştim. “Bir hafta dolmadan ikisini de avlarlar.”

“Ama abi…”

“Sakın Ulvi, sakın peşimden gelme.” diyerek hızla sözünü kestiğimde omuzları kabullenişle düşmüştü. “Hem korkma, veliahtını öldüremez.”

“İki yıl sonrasında bizde ölmemiştik abi, sadece bacağından bile kaç kere ameliyata girdin. Haftalarca yoğun bakımda kaldık, bunların hiçbirinde de ölmemiştik.” dediğinde sözlerindeki gerçekliğin ağırlığı omuzlarıma çökse de geri adım atamazdım, oraya gitmek zorundaydım.

“Kızlara hiçbir şey anlatma. Bırak, korumaktan korktuğum için gittiğimi sansınlar.” derken bir elimi omzuna atıp hafifçe sıktım. “Sende hem kızlara, hem de kendine dikkat et. Hepiniz sana emanet.” diyerek omzuna birkaç kez hafifçe vurduktan sonra yanından geçip arkama bir kez bile dönmeden arabama ilerlemiştim.

Çünkü biliyordum, bakarsam onu asla bırakamazdım…

~~~~~~~~~

Elvin Niran Varnalı…

Gözlerim ağlamaktan sızlarken beynim artık düşünmekten neredeyse çatlayacaktı. Oturduğum o yerde ne kadar süredir öylece duruyordum bilmiyordum ama bütün hislerimin köreldiğini fark etmiştim, tek hissettiğim büyük bir acıydı. Terk edilmek bu kadar acıtır mıydı? Aldatıldığını düşünmekten bile daha çok hemde…

Ne yazık ki durum terk etmekte değildi, çünkü ona hak veriyordum. Bende yerinde olsam onu korumak için terk etmeyi seçerdim, biliyordum. Biliyordum ama şu aşık gönlüme söz geçiremiyordum. Nereye gittiğini bile bilmediğim halde kalkıp peşine takılmak istiyordum. Gitme, kal diye haykırmak istiyordum ama yoktu, belki de bunları duymamak için beni bayıltıp eski evime geri bırakmıştı. Çünkü bunu da biliyordum, duysa gitmezdi.

En sonunda düşünmeye başlayan zihnimle elimdeki mektubu yere bırakırken bakışlarım sehpanın üzerindeki çiçekleri es geçip araba anahtarında durmuştu, hızla anahtarı kaptığım gibi hiçbir şeyi umursamadan ayakkabılarımı giydikten sonra son anda köşede duran telefonumu alıp evden çıktım. Öyleki yanımda ne mont, ne de para bile yoktu. Üzerimde dünden kalan eşofman ve ince, uzun kollu bir penye vardı ama üşümek şu an aklıma gelen son şey bile değildi.

Apartmandan çıkar çıkmaz elimdeki araba anahtarının düğmesine bastığımda hemen ön tarafta duran bordo bir Porsche’nin ışıkları yanmıştı, hızla koşar adımlarla arabaya binip gaza yüklendim. Belki…belki gitmeden önce onu durdurabilirdim. Belki ona ne kadar güçlü olduğumu ve hiçbir şeyden korkmadığımı, yanımda o olduğu sürece hiçbir şeyin umrumda olmadığını söyleyebilirdim.

Gaza daha fazla yüklendiğimde araba adeta uçarak gidiyordu, mektuptaki sözleri her ne kadar zihnimde çınlasa da umursamadan önümdeki arabaları sollayarak ilerlemeye devam ettim. Ona yetişmeliydim, en azından bir umut o eve gitmeliydim. Evimize…

Aradan ne kadar zaman geçti ya da hız sınırını fazlaca aştığım için ne kadar ceza yedim bilmiyordum ama durduğum evin önüyle bir süre demir parmaklıktan oluşan kapıyı açmalarını beklemiştim, dakikalar geçmişti ama açan olmamıştı. Hızla arabadan inip kapıyı itmiştim ki demir kapı geriye doğru kaymıştı, açıktı.

Çatılan kaşlarımla içeri girdiğimde gördüğüm şeyle gözlerim daha çok dolmuştu, bahçede kimse yoktu. Tek bir koruma bile yoktu. Sessiz bahçede hızla ilerleyerek kapıya ulaştıktan sonra titreyen ellerim eşofmanımın cebine gitmişti, eski bir alışkanlıktan dolayı cebimde hep birkaç tane tel toka olurdu. Hızla birini alıp kapının önünde diz çöktüm.

Birkaç dakika uğraşın ardından duyulan kilit sesiyle kapının kilitli bile olmadığını fark etmiştim, yavaşça yerimden doğrularak kapıyı geriye ittiğimde yaşlar yanaklarıma doğru hızla süzülmeye başlamıştı. Bir ay öncesine kadar sözde zorla getirildiğim eve bugün hırsız gibi kapısını açarak giriyordum, hayat çok garipti.

Evin içine doğru adımladığımda bakışlarım çevrede gezinmişti ama ölüm sessizliğinden bile kimsenin olmadığı belliydi. Yine de önce salona, ardından evin diğer tüm odalarına bakmıştım ama tam da tahmin ettiğim üzere kimse yoktu. Çoktan gitmişti…

Bakmadığım tek yer olan mutfağa girdiğimde bakışlarım önce yerdeki cam kırıklarına, ardından da masanın üstündeki boş viski şişesine kaymıştı. Hemen yanında ise vanilya şurubu duruyordu. Titreyen adımlarım cam kırıklarının üzerinde ilerleyerek şişeye ulaştığında bakışlarım çevrede gezinmişti ki buzdolabının üstüne yapıştırılmış kağıt dikkatimi çekmişti, hızla oraya doğru adımladım.

Bakışlarım tanıdık yazının üstünde gezinirken bir hıçkırık boğazımdan firar etmişti.

***

Emin olmak için eve geleceğini biliyorum ama umarım yanlış tahmin etmişimdir. Eğer geldiysen de lütfen git Mia Bella, çünkü ben gittim. Sen bu notu okurken yüksek ihtimalle çoktan İtalya sınırlarına girmiş olacağım.

Şimdi yalvarıyorum unut beni minik serçem, unut ve musmutlu bir hayat yaşa. Senden tek dileğim bu…

(Etrafta hep cam kırığı var, dikkat et. Baştaki büyük parça seni yaralarsa buradan yaranı saramam, o yüzden çok daha fazla dikkat et. Benim gibi öncesinde etine batan küçük camı çıkardığını sanıp aslında o baştaki büyük parçanın daha derine battığını ama bir türlü göremediğini sen yaşama, sadece dikkat et.)

~Vidus~

***

Gözlerimden yaşlar süzülürken parantez içinde yazan kısmı tekrar ve tekrar okumuştum ama asla anlayamıyordum. Sanki bir şey anlatmak istemişti, son kez bir şeyi açıklamıştı ama dağılan zihnimde bu yapbozun parçalarını toplayamıyordum. O an karmaşık zihnimde çınlayan isimlerle kağıdı aldığım gibi evden çıkmıştım, onu bulacak iki isim tanıyordum ve acilen onlara ulaşmalıydım.

Arabaya bindiğim gibi gazlarken onlara ulaşabilmek için yerini tek bildiğim kişiye sürdüm, Kayra’nın hastanesine…

Aklımda durmadan kelimeleri dönüyordu, inatla onu unutmamı istiyordu. Bunun sebebi sadece beni korumak olamazdı, başka bir şey olmalıydı. Bu kadar korkusunu harlayan ve gitmesini sağlayan başka bir olay yaşanmış olmalıydı ama ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

Yolda hızla ilerlemeye devam ederken bir yandan da geçtiğimiz iki haftayı düşündüm. Aslında olaylardan hemen sonraki hafta modu düşük olsa bile yine de iyiydi, gülüp eğleniyor gibiydi. Yanımda duruyordu ve yine genelde evden çalışıyordu ama ne olduysa son hafta bir şey olmuştu. Modu tamamen düşmüştü, gülse bile gözlerine ulaşmamıştı. Sabah evden çıkıp akşam gelmeye başlamıştı, o bir hafta içinde kesinlikle bir şey olmuştu ama ne?!

Hastanenin önünde durdurduğum arabayla hızla çıkıp koşar adımlarla hastaneye girdikten sonra geçen gün geldiğimiz ama o olmadığı için yan odasındaki doktora pansuman yaptırdığımız kata çıkmaya başladım, odasının yerini hala hatırlıyordum. O esnada kolum sanki yeri hatırlamış gibi sızlamıştı, dikişler alınmış olsa da yara henüz iyileşmemişti ama pekte umrumda olduğu söylenemezdi.

Kata vardığımda hızla odasına yönelip kapıyı bile çalmadan içeri girmiştim ki masanın arkasındaki Kayra ve tahminimce hasta olduğunu tahmin ettiğim ayakta duran kadın da bana dönmüşlerdi. Onları umursamadan hızla içeri girdim.

“Konuşmamız lazım, hemde hemen.” derken ellerim dahil olmak üzere tüm bedenim titriyordu.

“Buse Hanım, yazdığım ilaçları aksatmadan kullanın. Bir ay sonra tekrar görüşelim, iyi günler.” diyen Kayra kadına dönmüştü, Kadınsa hızla onaylayıp odadan ayrılırken kapıyı da arkasından kapatmıştı. “Şimdi odama neden bir anda daldı…”

“Vidus gitti, bana yardım et.” diyerek hızla sözünü kestiğimde kaşları çatılmıştı.

“Nasıl gitti? Bildiğim kadarıyla o adamın seni bırakması pek mümkün değil.” dediğinde gözlerim tekrar dolmak için çırpınsalarda derin bir nefes alıp önümdeki koltuktan tutundum.

“Bilmiyorum ama bir şekilde sanki kendini feda edecekmiş gibi hissediyorum, lütfen Lavinia’ya ulaşmama yardım et. Yoksa düşünmekten delireceğim.” dediğim sırada Kayra hızla ayaklanıp yanıma gelmişti.

“Öncelikli sakin ol, eminim ki iyidir.” derken telefonunu çıkarmıştı. “Arhan’ın bu konu da sana daha çok yardımı dokunur.” diyerek telefonu bana uzattığında çoktan aradığını görmüştüm, telefonu hızla kulağıma yasladığım sırada Arhan’da aramayı cevaplamıştı.

“Dinliyorum Kayra.” diyen Arhan’ın sesiyle tekrar derin bir nefes aldım.

“Ben Niran, Kayra’dan size ulaşmak için yardım istedim.” dediğimde karşı taraf sessiz kalarak devam etmemi beklemişti. “Vidus gitti ve başına kötü bir şeyler gelmesinden çok korkuyorum, siz onu bulabilir misiniz?”

“Gitti mi? Ya sabır.” diye sonda mırıldanan Arhan’la stresten dudaklarımı yemeye başlamıştım. “Ne zaman gitti?”

“Sanırım dün gece.” derken bakışlarım beni izleyen Kayra’ya kaydığında hafifçe gülümseyerek dudaklarını hareket ettirmişti, sessizce sakin ol diyordu.

“Tamam, bundan sonrası bende. Bir şeyler öğrenince haber ederim, bu süre içinde sen sakın evden çıkma. Okulundan bir süre izin al.” dediğinde belki sakinleşmem gerekirdi ama daha çok gerilmiştim.

“O iyi mi?” dediğimde karşı taraf derin bir nefes almıştı.

“Sen dediklerimi yap.” dedikten sonra konuşmama bile izin vermeden kapanan telefonla bir süre öylece kalakalmıştım, iyidir diyememişti.

“Arhan söz verdiyse yapar, hiç merak etme. Hem Vidus’u asla bırakmaz.” diyen Kayra’yla bakışlarımı ona çevirmeye bile mecalim yokken başımı yavaşça olumlu anlamda sallayıp kapıya yöneldim.

Tek kelime etmeden Kayra’nın yanından ayrıldıktan sonra tıpkı bir yaşayan ölü misali yavaş adımlarla hastaneden çıkıp arabaya binmiştim. Çalıştırdığım arabayla yola koyulduğumda zihnim durmaksızın çalışıyordu, o tehlikedeydi ve içimden bir ses nedense o iki yıl içinde her ne olduysa tekrar yaşanacağını söyleyip duruyordu. Umarım sadece hissettiğim tedirginlikten dolayı kafamda uyduruyorumdur, yoksa ne yapardım bilmiyordum.

Eski evimin önüne ne ara gelmiştim onun bile farkında değildim. Arabayı özensiz bir şekilde park ettikten sonra kapılarını kilitleyip yavaş adımlara eve yöneldim, başım delicesine ağrırken gözlerimden ise hala yaşlar süzülüyordu ama sabahkinden farkım artık içimde zerre sinir kalmamıştı. Sadece korku vardı, çokça korku…

Evin olduğu kata çıktığım sırada ise gördüğüm bedenle gözyaşlarım daha da hızlanmıştı, tanıdık pembe kaplı beden kapımın yanındaki duvarın dibine çökmüştü. Adımlarımı duymuş olacak ki başını yavaşça kaldırdığında mavi gözlerinin kıpkırmızı olduğunu görmüştüm, tıpkı benimki gibi.

Hızla ayaklanan bedeniyle saliseler içinde yanıma gelip kollarını belime sardıktan sonra hıçkırarak ağlamaya başladığında bende sıkıca ona sarılıp daha güçlü ağlamaya başlamıştım…

~~~~~~~~~~

Vidus Arjin Karsoylar…

Uçaktan iner inmez tabiki de geldiğimden haber olan Don’un adamları havaalanının çevresini sarmışlardı. Bir şekilde zor bela kapıdaki Don’un adamlarını atlatıp o tanıdık eve gelmiştim, annem olacak kadının evine. İçeri girer girmez zihnime akın eden anıları def ederken kendimi hızlıca salona atıp tek bir şey söylemiştim, getir…

O da hiç sahte bir sevgi gösterisine girmeden kağıtları önüme yığmıştı. Bakışlarım özenle yazılmış Türkçe mektuplarda gezindiğinde kaşlarım daha çok çatılmıştı, bir tür aşk mektuplarıydı ama benim asıl takıldığım nokta bu değildi. Don ne zamandan beri Türkçe biliyordu? Hemde bu kadar akıcı mektup yazacak kadar…

“Şimdi inandin mi bana?” diyen sesle iğrenç mektupları kenara bırakıp bakışlarımı ona çevirdiğimde derince yutkunarak geriye doğru bir adım atmıştı, bakışlarına korku hakimdi. Öz annem bile benden korkuyordu. Yaptığı tek doğru davranıştı, benden kesinlikle korkmalıydı.

“Neye inanmamı bekliyorsun?” derken yavaşça ayaklandığımda tekrar geriye doğru bir adım atmıştı. “Yıllar önce senin beni bir çöp gibi attığın yetimhaneden sözde adamı olarak yetiştirmek için alan kişi babam çıktı, ne yapmamı bekliyorsun mamma?”

“Ben…özür dile…”

“Kes!” diye hızla bağırarak sözünü kesmiştim. “Üzgünmüş ayakları yapma bana, çünkü değilsin. Söyle şimdi, ne kadar para aldın beni satmak için?” dediğimde bakışlarını kaçırmıştı. Tamda tahmin ettiğim gibi, Don’la işbirliği yapmıştı.

“Beni bir dinle Vidus, o da senin kötülüğünü istemiyor.” dediğinde dudaklarımdan alaycı bir kahkaha dökülmüştü. “Ait olduğun yerde olmani istiyoruz sadece.”

“Bu mu lan benim ait olduğum yer?!” diye bağırırken gülüşüm hızla solmuştu. “Bir mafyanın gayrimeşru çocuğu olmak mı?!” derken ona doğru attığım bir adımla tekrar geriye kaçmıştı.

“Nasil olduğu kimin umrunda? Onun tek veliahti sensin.” dediğinde sesinden bile arzulanan gücün kırıntıları vardı. Onun istediği sadece yeni Don’un annesi olarak kendini öne çıkarmaktı, hepsi buydu.

“Ben neler yaşadım senin haberin var mı?” derken tekrar gözlerim dolmuştu. “Senin iki dakikalık zevkin yüzünden benim bugün hayatım sikildi!” diye haykırdığımda sesim adeta evin duvarlarında çınlamıştı. “Senin boktan arzuların yüzünden canımı geride bıraktım lan ben!”

“Çok abartiyorsun, ben sana onun gibi bir sürü orospu bulu…” demesine kalmadan öyle hızlıca yanına varıp boynuna sardığım parmaklarımla bedenini sertçe duvara geçirmiştim ki kaçmaya bile vakti olmamıştı.

“Bu zamana kadar sana elimi sürmedim ama bir kez daha onun hakkında ileri geri konuşursan andım olsun ki seni gebertirim!” diye haykırdığımda gözleri korkuyla irileşirken elleri boğazındaki elimi bulmuştu.

“Tamam…tamam, konuşmayacağim.” diyen hızlı ve korku dolu sesiyle bedenini sertçe duvara itip geri çekildim. Ellerim saçlarımı bulurken arkamı dönüp derin bir nefes almaya çalışmıştım.

“Ulan madem sevmeyecektin niye doğurdun beni?!” derken ellerim iki yana düşmüştü, bakışlarım tekrar ona döndüğünde bir yaş yanaklarıma doğru süzüldü. “Öldürseydin ya doğmadan.” dediğimde boğazını ovuşturarak yaslandığı duvardan ayrıldı.

Tam o esnada sertçe çalınan kapıyla vaktin dolduğunu anlamıştım, gelmişlerdi.

“Bak, işbirliği yaptığın şerefsizin adamları almaya geldiler. Oturur zevkle izlersin artık mamma.” derken arkamı dönüp kapıya doğru adımlamıştım ki gelen sesiyle duraksadım.

“Sana zarar vermeyeceklerine söz verdiler.” dediğinde omzumun üstünden bakışlarım onu bulmuştu.

“Bunun gerçek olmadığını benim kadar sende biliyorsun ve bile bile beni sattın mamma.” dedikten sonra bir daha arkama bakmadan dışarı çıkıp adamların beni almalarına izin verdim.

Aradan geçen birkaç saatin ardından o boktan malikaneye geldiğimizde gözlerimin önünde tek bir resim dönüyordu, serçemin ağlayan bakışları. Zihnimde bozuk bir plak misali o yemek masasındaki hali dönerken ne ara yukarı çıkıp Don’un odasına gelmiştik ondan bile haberim yoktu.

“Oh! Guarda chi vedo! Benvenuto, Diavolo.” (Oo! Kimleri görüyorum? Hoşgeldin Diavolo.) diyen Don’la kollarıma giren adamlar hızla geri çekilmişlerdi.

“Kes tatavayı, ikimizde niye burada olduğumu biliyoruz.” diye Türkçe konuştuğumda kaşları havalanmıştı, tabiki de anlıyordu.

“Demek sonunda gerçekleri öğrendin.” diyen aksanlı sesiyle ellerimi yanlarda yumruk yapıp açmaya başlamıştım.

“Fazla uzatmayacağım. Sen sevdiğim kadına dokunmayacaksın, bende burada kalıp veliahtın olacağım.” dediğimde ayaklanan bedeni yavaşça masanın arkasından çıkarak bana doğru yönelmişti.

“En temel kurali bu ikinci yok sayişin Diavolo, sevgi yok.” derken önümde durduğu sırada çevremizdeki on küsür adam aynı anda silahlarını bana doğrultmuşlardı, hepsi ona zarar vermemden korkuyorlardı. Don bile…

“Sonuç olarak buradayım, onu bırakıp geldim. Gerisi seni zerre ilgilendirmez.” derken bu sefer ben ona doğru bir adım attığımda silahlar bana daha çok yaklaşmıştı. “Ama olurda ona zarar verdiğini duyarsam ortada ne sen kalırsın, ne o çok sevdiğin Cosa Nostra.”

“Ah! Ne kadar da çok bana benziyorsun.” diyen sesiyle bakışları beni süzmüştü, dış görünüş olarak belki biraz benziyor olabilirdik. O da benim gibi uzun boylu ve heybetliydi ama hepsi sadece buydu, karakterlerimiz arasında hiçbir benzerlik yoktu.

“Hali hazırda zaten evli olan bir adama göre çok rahatsın.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Aptal kadinlar kimin umrunda ki? Sen yanimda olduğun sürece bizi kimse yikamayacak evlat.” derken omzuma yönelen elini hava da yakaladığımda üç ayrı yerden silahlar kafama yaslanmıştı.

“İşte aramızdaki en büyük fark bu Don, ben kadınları küçümsemem. Bence sende bana güvenip böyle bir şey yapmamalısın.” diyerek elini geri ittiğimde gülen yüzü yavaşça solmuştu. “Sonuçta kötü haber tez yayılır.”

“Her neyse.” derken geriye doğru bir adım attı. “Tahmin edersin ki kurallara uymamanin ve bizi soktuğun zararlar yüzünden ceza çekeceksin, yeri zaten biliyorsun.” diyerek kapıyı işaret ettiğinde bedenim daha fazla gerilse de bakışlarımı ondan ayırmadım.

“Bana her istediğini yapabilirsin ama ona zarar verdiğin an kendi kafana da sıktığını sakın unutma.” dediğim sırada yandaki adamlardan biri bileklerimi tutarak kelepçeyi geçirmişti. “Ayrıca düğün de olmayacak, hayatıma kimse girmeyecek.”

“Şu anlik kabul ama cezan bittiğinde bu konular tekrar konuşulacak.” dediğinde tek kelime etmeden arkamı dönüp kapıya yönelmiştim ki son anda durarak tekrar ona döndüm.

“Bu arada o Murat itini bulacağım ve elimden hiçbir kuvvet alamayacak.” dedikten sonra tekrar arkamı dönerek koluma giren adamların beni yönlendirmesine izin verdim.

Yine o tanıdık işkence odasına giderken aklımda dolanan serçemin yüzüne sıkı sıkıya tutundum, beni ayakta tutacak tek sebep oydu…

~~~~~~~~~

Elvin Niran Varnalı…

Aradan tam tamına bir hafta geçmişti, onun nerede ve nasıl olduğunu bilmediğim koca bir hafta. Sessizce Arhan’ın aramasını bekliyordum ama her geçen gün ruhum daha fazla kanıyordu. Sanki kalbimin bir yanı onun acısını hissediyordu ama ben sadece burada öylece duruyordum. Elimden hiçbir şey gelmiyordu.

“Ay! Yeter be, içimi baydınız ikinizde.” diyen Kuzey’in sesiyle yanımda oturan Nilüfer’le aynı anda ters bakışlarımızı ona çevirmiştik.

O gün kapıda bana sarılan Nilüfer yanımdan bir an olsun ayrılmamıştı, bir haftadır bende kalıyordu. Onun üzüntüsünü abisinin gitmesine yormuştum ilk başta ama sadece bu değildi, Ulvi de gitmişti. Nilüfer’in dediğine göre Vidus Ulvi’yi yanında istememişti ama Ulvi onu tek bırakmamak için gizlice peşine takılmıştı. Bunun için ona ne kadar minnettar olsam azdı, en azından bir nebze de olsa onun yanında olması yüreğimi rahatlatıyordu.

“Hiç bakmayın bana öyle, dünya üzerinde tek terk edilen kadınlar sizler değilsiniz. Kendinize gelin be artık.” dediğinde bakışlarım Nilüfer’e dönmüştü. Birkaç gün önce Kuzey’in ısrarlarına dayanamayıp onu da eve çağırmıştı ve o günden beri her gün bizdeydi, çenesi ise asla susmuyordu.

“Çünkü biz terk edilmedik salak.” diyen Nilüfer’le Kuzey’in tek kaşı havalanmıştı.

“Hadi bunun ki koruyacağım ayağına kaçmış.” derken bakışları beni bulmuştu. “Pardon gitmiş.” diyerek Nilüfer’e döndü. “Ama senin Winnie the pooh seni düpedüz terk etmiş pembe panter, gerçek bu.”

“Mal mal konuşma Kuzey.” diye zor bela konuştuğumda ikisininde bakışları beni bulmuştu, bir haftadır konuştuğum sayılı anlardan biri olduğu içindi bu tepkileri.

“Oldukça mantıklı konuşuyorum ve bunu sizde biliyorsunuz.” dediğinde bakışlarım tekrar telefonuma düşmüştü ama hala ne bir arama ne de bir mesaj yoktu.

“Abisini ve aynı zamanda benimde abim olan adamı korumak için gitti, başka şansı yoktu.” diyen Nilüfer’de arkasına yaslanmıştı.

“Sizinkilerin koruma sevdasına bittim zaten, bu ne koruma aşkıdır?” derken o da arkasına yaslanmış ve elindeki pizza diliminden büyükçe bir parça ısırmıştı. “Biri gelir, seni düşmanlardan korumam lazım der gider. Diğeri gelir, giden abimi korumam lazım der gider.” derken bakışları tekrar bizi bulmuştu. “Sizinkilerin sizi keklemediğine emin misiniz?”

“Kuzey sana şurdan elimin tersiyle bir çakarım, keklemek nasıl oluyormuş anlarsın.” dediğimde dudakları kıvrılırken yerinden doğrulmuştu.

“Eğer kendine geleceksen Allah için gel bir tane çak ya.” demesiyle gözlerimi devirmiştim. Her gün elinde yemeklerle gelip bizi düzeltmeye çalışıyordu ama pek bir faydası olduğu söylenemezdi, özellikle de Nilüfer’den öğrendiğim o geçmişten sonra hiç mümkün değildi.

O gün eve döndüğümde Nilüfer’e bilmediğim iki yılı sormuştum ve o da bildiği kadar anlatmıştı. Sırf beni sevdiği için nasıl işkence çektiğini, sonrasında günlerce yoğun bakımda kaldığını ve hatta Ulvi’nin gözünü bile o sırada kaybettiğini; hepsini anlatmıştı. Detayları bilmiyordu ama üstünkörü anlattığı olaylar bile beni yıkmak için yeterli olmuştu. Meğerse mafya da sevgi yasakmış ve Vidus buna rağmen beni sevdiği için onca acıya katlanmak zorunda kalmış, şimdi nasıl olurda unuturdum ben bu adamı?

“Yok, hiç bana mısın demedi.” diyen Kuzey tekrar arkasına yaslanmıştı. “Madem bu kadar kötüsünüz şu Arhan’ı tekrar arasanıza, belki bir şeyler öğrenmiştir ama aramayı unutmuştur.” dediğinde ilk kez mantıklı bir şey söylemişti. Bakışlarım Nilüfer’i bulduğunda gözlerindeki umudu görmüştüm, bende mi şu an böyle bakıyordum?

“Arhan’ı değil de Lavinia’yı mı arasak? Arhan sanki Vidus istemediği için bir şeyleri saklıyormuş gibi geliyor, arkadaşı sonuçta.” dediğimde Nilüfer hızla başını olumlu anlamda sallamıştı. “Sen numarasını bulabilir misin?”

“Denerim.” derken hızla telefonunu çıkarıp birini aramıştı. “Alo, Fatih. Boşver şimdi onu, benim sana acil bir işim düştü. Lavinia Demir’in numarası lazım.” dedikten sonra bir süre karşı tarafı dinlemişti. “Ona ulaşalım da ne numarası olursa olsun.” dediğinde bende yerimde dikleşmiştim. “Tamam.” derken bir eli pembe tutamlarını bulmuştu. “Tamam seninle yemeğe çıkacağım, ver şu numarayı.”

Sondaki sinirli sesinin ardından telefon kapandıktan hemen sonra mesaj sesi çınlamıştı, sonrasında benim telefonumda titrediğinde Nilüfer’in numarayı bana attığını görmüştüm. Hızla numarayı kaydedip arayarak kulağıma yasladım.

“Savcı Lavinia Demir, kimsiniz?” diyen sesiyle derin bir nefes alarak ayaklanmıştım.

“Lavinia ben Niran, acil konuşmamız lazım.” derken bir elim sıkışan kalbimi bulmuştu.

“Bir saniye.” dedikten sonra telefon kapandığında tam kaşlarım çatılmıştı ki başka bir numaradan arandığımı görünce hızla cevapladım. “Şimdi anlat bakalım, ne oldu?”

“Vidus yok, yani gitti ve başına bir iş gelip gelmediğini bilmiyorum. Arhan’la da bir hafta önce kadar konuştuk ve beklememi söylemişti aslında ama dayanamadım, korku içimi kemirip duruyor.” dediğimde bir süre karşı tarafta sessizlik hakim olmuştu.

“Bir sorun mu var Sâye’m?” diyen arka taraftaki sesle Arhan’ın da orada olduğunu anlamıştım.

“Bilmem, benim sana sormam gerek Araf. Vidus’un gittiğini bana tahminen ne zaman söyleyecektin? Kıza da bir haftadır hiçbir şey söylememişsin, ölmüş meraktan.” diyen Lavinia’nın sert sesiyle daha çok huzursuzlanmıştım, aralarını bozmuşum gibi hissediyordum ama asla amacım bu değildi.

“Çünkü bende net bir bilgiye ulaşamadım güzelim, durup dururken kızı daha fazla korkutmak istemedim.” diyen Arhan’la göğsümdeki yumru daha da büyümüştü, öyleki ayakta durmak bile zor geldiği için kendimi koltuğa bırakmıştım.

“Onunda gerçekleri bilmeye hakkı var Araf, senin başına böyle bir şey gelse ben delirirdim.” dediğinde adım sesleri duyulmuştu.

“Aynı şey değil Sâye’m, senin bu konular hakkında bilgin var ama o çok toy. Kendince kurtarmaya çalışması sadece hem kendisini hemde Vidus’u daha çok tehlikeye atar.” diyen Arhan’la dolan gözlerimden birer yaş süzülmüştü.

“O tehlikede yani.” diyen mırıltımda Nilüfer’in de gözleri hızla dolmuştu.

“Her ne olursa olsun kızı bu konunun dışında tutamazsın, eğer onu sevmeyi kabul ettiyse bu hayatı da etmiştir zaten.” dediğinde derin bir nefes daha almaya çalışmıştım. “Niran altında araba var mı?” diyen Lavinia’yla kalbim hızla göğsüme çarpmıştı.

“Evet, neden?” dedim içimdeki birkaç umut kırıntısıyla.

“Konum atıyorum, çık gel.” dediğinde hızla ayaklanmıştım.

“Sâye ne yapıyorsun? Konuya kızı dahil edemeyiz, Vidus bu sefer gerçekten öldürür beni.” diyen Arhan’ın sesi duyulduktan hemen sonra telefon kapanmıştı.

“Ne oldu? Ne dedi?” diyen Nilüfer’le hızla köşede duran montumu alıp ayakkabılarıma yöneldim.

“Konum atıyorum, gel dedi. Gidiyoruz.” derken arabanın anahtarlarını da alıp kapıya yönelmiştim ki Nilüfer’in sesiyle ona döndüm.

“Benim bir küçük işim var. Konumu at, ben sonra sana yetişirim.” dediğinde başımı olumlu anlamda salladıktan sonra hızla dışarı çıkıp arabaya binerek yola koyulmuştum.

Aradan geçen süreyle zihnimin ardındaki telaş daha çok kalbimdeki korkumla karışırken titreyen ellerimle direksiyonu daha sıkı kavradım. Sonuçları umrumda değildi, ona bir şey olmasına asla izin vermezdim. Bir korkak gibi evde oturup acı çekemezdim, benim sevgim bu kadar acınası değildi. Güçlü olacaktım ve her ne yapılması gerekiyorsa yapacaktım. İşin ucunda ölüm dahi olsa umrumda değildi…

Gaza daha fazla yüklenirken gözlerime akın eden gözyaşlarından dolayı yolu puslu görmeye başlamıştım, sertçe elimin tersiyle gözlerimi sildikten sonra telefonumu bağladığım arabanın ekranına baktım. Konum açıktı ve anladığım kadarıyla az bir yolum kalmıştı. Ormanlık alana doğru ilerleyen yolla dudaklarımda acı dolu bir gülümseme oluştu, ikisi aslında ne kadarda çok benziyordu. Arhan’da, Vidus’ta sessizliği seviyordu.

O esnada değişen ekran ve çalan telefonumla bakışlarım ekrana kaydığında kaşlarım çatılmıştı, daha az önce görüştüğümüz halde şimdi beni niye arıyordu ki?

“Ne var Kuzey?” derken önüme geçen arabayla çarpmamak için biraz yavaşlamam gerekmişti.

“Kız bu delirdi.” diyen sesiyle derin bir nefes aldım.

“Kim delirdi Kuzey?” derken bir yandan da sabır diliyordum, çünkü karşımdaki araba biraz daha yavaş giderse inip koşmaya başlayacaktım.

“Çiçek tabiki, başka kim olabilir?” diyen sinirli sesiyle kaşlarım biraz daha çatılmıştı, yine ne olmuştu?!

“Şunu anlatacak mısın artık Kuzey?!” diye bağırırken yüklenebildiğim kadar kornaya yüklenmiştim, önümdeki araba hala yavaşça ilerliyordu.

“Kuaföre geldik, saçlarını boyatıyor.” demesiyle sinirimden gülesim gelmişti. Ben kıza birkaç saat içinde yanıma gel diyordum, o ise gidip dip boyası mı yaptırıyordu? Taşak mı geçiyordu benimle?!

“Sanki delirmemişim gibi birazda bizim tuzumuz mu olsun dediniz amına koyayım? Dip boyasının sırası mı?!” diye bağırırken elimi sertçe direksiyona yaslayıp kornanın tekrar yankılanmasını sağlamıştım. Biraz daha yavaşlamaya devam ederse çıkıp öndeki arabayı dağıtacaktım!

“Lan dip boyası değil, tamamen siyaha boyuyor.” demesiyle elimi kornadan hızla çekerken bakışlarım ekrana dönmüştü, siyah mı demişti o?

“Ne?” dedim şok içindeki sesimle.

“Ne yaptıysam vazgeçiremedim, tek kelime de etmiyor. Oturdu, boyatıyor.” dediği sırada öndeki arabanın aniden durmasıyla son anda frene basmıştım. “Ben çok mu pembe panter diye dalga geçtim acaba? Kırdım mı onu? Ondan mı yaptı?” diyen kısık sesiyle derin bir nefes alıp ellerimi sertçe saçlarımdan geçirdim.

“Hayır, hayır seninle alakası yok Kuzey.” derken çevreme bakınmıştım. “Telefonu Nilüfer’e ver.” derken kornaya tekrar yüklenmiştim, dört yolun ortasında bir araba neden dururdu ki?!

“Nilüfer ki…he Çiçek’i diyorsun. Ulan sizin isimlere başlayacağım şimdi, ne götten uydurma…”

“Kuzey ver şunu!” diye bağırarak hızla sözünü kesmiştim.

“Tamam be, götürüyorum.” dediği sırada tam tekrar kornaya basmıştım ki kafamın içinde yanan ampulü hissetmiştim, bir araba neden dört yolun ortasında dururdu ki?

Tam o sırada yan taraftan gelen araba sesiyle başımı yana çevirmiştim ki aniden arabama çarpan başka bir arabayla bedenim sarsılırken son hatırladığım başımda ve bedenimde hissettiğim acıydı.

Zonklayan başımla gözlerimi hafifçe araladığımda az önceki çarpan arabanın geri gidip tekrar bana doğru geldiğini görmüştüm ama o esnada arka taraftan çıkan başka bir araba hızla bana doğru gelen arabaya çarparak bana vurmasına engel olmuştu. Beni kurtaran arabadan inen adamla diğer araba hızla geri çekilip dağılan tamponuyla kaçtığında gözlerimi sıkıca kapatıp açarak kendime gelmeye çalıştım.

Önümde açılan hava yastığını elimle iterek arkama yaslandığım sırada yanağıma doğru süzülen sıcak sıvıyı hissetmiştim, bir elim şakağıma gittiğinde gördüğüm kırmızılıkla eşzamanlı olarak kapım açılmıştı. Bakışlarım açan kişiye döndüğünde bir yandan da uğuldayan kulaklarıma Nilüfer’in sesi doluyordu.

“Niran Hanım, iyi misiniz?” diyen sesle gözlerimi tekrar sıkıca kapatıp açmıştım, çarpmanın etkisiyle başımı vurmuş olmalıydım.

“Niran, beni duyuyor musun? Ne oluyor Niran, iyi misin? Lütfen bir şey söyle.” diyen Nilüfer’in sesiyle çevreme bakınarak yerimden yavaşça doğruldum.

“İyiyim Nilüfer, bir şey yok. Sen hızlı ol.” dedikten sonra titreyen elimle telefonu kapattığımda bu seferde bakışlarım yanımda dikilen adama dönmüştü, yüzü tanıdıktı. Vidus’un konuştuğu şu Lavinia’nın korumasıydı ama adı aklıma gelmiyordu.

“Niran Hanım.” diyen adamla başımı olumlu anlamda salladım.

“İyiyim, Lavinia’ya gitmem gerek.” dediğimde bu sefer başını sallayan o olmuştu.

“Ben götürürüm sizi, buyrun.” dedikten sonra geri çekilip elini uzattığında onu umursamadan kapının kenarından tutup dışarı çıktım. “Araba içinde giderken birilerini arayacağım.”

“Sen…” derken tekrar adama döndüğümde kahve bakışlarının yine yerde olduğunu görmüştüm,benimle göz teması kurmuyordu. “Beni mi takip ediyordun?”

“Evet, Vidus Bey'in özel emriydi.” dediğinde göğsüme dolan sıcaklıkla başımı olumlu anlamda sallayarak elimdeki telefonla yandaki arabaya ilerleyip arka koltuğa oturmuştum. Hemen ardından o da bindiğinde yola koyulmuştuk, bir süre sonra ise kucağıma bir ilk yardım çantası bırakılmıştı. “Yüzünüzde çizikler var, isterseniz bir bakın.”

Sözleriyle birlikte kutuyu açtığımda kapağındaki aynadan yüzümü incelemiştim. Alnımın yanından akan kan kurumuştu, çenemde ve boynumda ise yer yer patlayan camdan dolayı kesikler vardı. Titreyen ellerimle gerekli pansumanı yaptıktan sonra kutuyu yanıma bırakıp arkama yaslanmıştım, bir süre sonra duran arabayla ise hiç zaman kaybetmeden inip eve yöneldim.

Kapıyı çalarak beklemeye başladığımda aralanan kapının ardında 10-11 yaşlarında bir kız çocuğu olduğunu görmüştüm, saçları ve bakışlarıyla tıpatıp Lavinia’ya benziyordu.

“Merhaba, Niran ablaydı değil mi?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım. “Girebilirsin, seni bekliyorlardı.” dedikten sonra bakışları arkamdaki adama dönmüştü. “Agah lütfen kaçır beni, çok sıkıldım.” demesiyle arkamdaki adam gülmüştü.

“Halanın haberi var mı?” dediğinde önümdeki kız gülerek başını olumlu anlamda sallayıp adama yaklaştı.

“Evet, söyledim.” dediğinde adam kolunu kızın omzuna atıp ilerlemeye başlamıştı.

“Öyleyse gidebiliriz bücür.” dediğinde kız oflamıştı.

“Benim adım Arya Agah, ezberle artık şunu.” diyen kızla Agah gülmüştü.

“Biliyorsun bücür, ezberim çok kötü.” diye gülen Agah’la sonunda onları izlemeyi keserek önüme döndüm.

Eve girdiğim esnada bağıran çiftin sesini duymuştum, salondan gelen bağırtılarla yavaşça oraya doğru ilerledim.

“Bunu yapamayız Sâye, plana onu dahil etmek sadece saçmalık.” diyen Arhan’ın sesiyle duraksayarak onları dinlemeye başladım.

“Konunun merkezi o kız ve gelmeye hakkı var Araf, bunu sende biliyorsun.” diyen Lavinia’yla Arhan derince bir nefes almıştı.

“Kızı onu öldürmek isteyenlerin karşısına çıkartarak neyi amaçlıyoruz Sâye? İki dakika geçmeden öldürürler.” diyen Araf’la derin bir nefes almıştım, ölüm umrumda değildi.

“Asıl burada yalnız bırakırsak öldürürler, az önce bile öldürmeye çalışmışlar. Agah son anda yetişmiş.” diyen Lavinia’yla kaza anı tekrar gözümün önünde çınlamıştı, vuran arabanın içinde bir kadın gördüğüme yemin edebilirdim ama çok hızlı geliştiği için yüzü net değildi.

“Biz dönene kadar bu evde kalır, etraf koruma kaynıyor zaten. Hiçbir şey olmaz.” diyen Arhan’la dinlemeyi keserek salona girdiğimde ikisininde bakışları bana dönmüştü ama ikisinde de şaşkınlık yoktu, geldiğimi biliyorlardı.

“Nira…Elvin’de geldiğine göre kararı bence ona sormalıyız.” diyen Lavinia’yla onlara doğru bir adım attım, salonun ortasında ayakta duruyorlardı. Lavinia son gördüğüm halinden kesinlikle oldukça fit ve daha güçlü duruyordu.

“Niran diyebilirsin.” derken derin bir nefes almıştım. “Ve karara gelirsek elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım, yeter ki kurtulsun.” dediğimde Lavinia’nın bakışları Arhan’a dönmüştü.

“Aslında onu kurtarmanın tek yolu var.” diyen Lavinia bana döndüğünde Arhan hızla ona yaklaşmıştı.

“Sâye, hayır…” desede Lavinia elini kaldırarak onu susturmuştu.

“Şimdi bu adam bir nevi seni korumak için gitti ve eğer senin ölüm tehliken ortadan kalkarsa ortada bir sorun kalmaz.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı.

“Peki ama o nasıl olacak?” dediğimde Lavinia’nın dudakları kıvrılırken bakışları yanındaki kocasına dönmüştü.

“Fanculo! Vidus beni sikecek.” diyen Arhan’la Lavinia daha çok sırıtmıştı.

“Ölü olmasından iyidir.” diyen Lavinia tekrar bana dönmüştü. “Ben sana planı kısaca özet geçeyim, şimdi şöyle ki…”

~~

Aradan geçen dakikalar ardından ikisini de dinlemiştim ve ortada başka bir çare var gibi gözükmüyordu. Boğazım hissettiğim stres ve telaştan kururken ellerim ise titremeye başlamıştı, anlattıkları her şey kafamın içinde çınlıyordu. Lavinia’nın da dediği gibi, ölmesindense bunu tercih ederdim.

“Kabul ediyorum.” dediğimde yanımda oturan Lavinia elimi tutmuştu.

“Bana güven, en mantıklısı buydu.” dediğinde başımı olumlu anlamda salladığım sırada Arhan ayaklanmıştı.

“Bakalım Vidus bu sefer nasıl bir intikam alacak?” diyen Arhan derin bir nefes almıştı, bu durumu asla onaylamadığı belli oluyordu ama umrumda değildi. “Birkaç saat içinde gelirim, sonra da çıkarız. Hazır olun.” dedikten sonra evden ayrıldığında bakışlarım Lavinia’yı bulmuştu.

“Sakin ol, o sadece seni korumak istiyor.” diyen Lavinia kocasının arkasından bakışlarını alarak bana çevirdi. “Ama anlamadıkları bir nokta var, saklayarak kimse kimseyi koruyamaz.”

“Sence o iyi midir?” dediğimde Lavinia arkasındaki tablete uzanıp bir şeyler yaptıktan sonra kucağıma bıraktığında bir haber sayfası olduğunu görmüştüm. Ekranda Vidus’un ve yaşlı bir adamın resmi vardı.

“Don Vidus’un öz babasıymış.” demesiyle başım öyle hızlı ona dönmüştü ki yüzümdeki çizikler sızlamıştı.

“Ne?” diyen şok içindeki sesimi başını olumlu anlamda salladı.

“Ve Vidus yine zekasını kullanıp bir hafta kadar önce bu bilgiyi magazin sayfalarına vermiş, yani biz gitmesek bile Don onu çok fazla tutamaz. Birlikte çıkıp açıklama yapmaları gerek.” dediğinde kaşlarım çatılırken zihnimde yazdığı not çınlamıştı. Cam kırığı adı altında adeta bu konuyu özetlemişti, aslında neden gittiğini anlatmıştı.

Gözlerim tekrar dolarken dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi yüzüme kapatmıştım, ne olursa olsun beni korumaya çalışmıştı. Şu an orada ne halde olduğu bile belli değilken sırf benim zarar görmemem için buna katlanmıştı.

“Yüksek ihtimal asıl gitmesinin sebebi de budur, çünkü şu anda bilinen Don’un tek çocuğu.” dediğinde yüzümü ellerimden kaldırarak hafifçe ona döndüm.

“Tek veliaht yani?” dediğimde bu sefer başını sallayan o olmuştu. Bu yüzden gitmişti, çünkü ne olursa olsun peşimizi bırakmayacaklarını biliyordu. “Ve bizde o yüzden böyle bir plan yaptık.” dediğimde tekrar başını sallamıştı.

“Yaptık ama bir sorun var, neyin içine bulaştığının farkında mısın? Mafya çocuk oyuncağı değildir Niran.” dediğinde yerimde doğrulmuştum.

“Biliyorum, sorun da değil. Halledebilirim.” dememle Lavinia hızla ayaklanırken beni de tutup kaldırmıştı.

“Hadi bir deneyelim.” derken alt kata doğru indiğimiz sırada çevreye bakınmıştım, evin geri kalanına göre burasının oldukça karanlık bir havası vardı.

Merdivenlerden indikten sonra karşımıza çıkan tek kapıya yönelip parmağındaki yüzüğü yandaki hazneye gösterdiğinde kaşlarım havalanmıştı, yine son teknoloji bir evdeydim. Açılan kapıyla içeri girdiğimizde adeta kanım donmuştu, karşımızda bağlanmış ve darp edildiği her halinden belli olan bir adam vardı.

“Kendisi Nebi Cingöz, 51 yaşında ve çocuklara olan düşkünlüğü yüzünden sabıkalı.” diyen Lavinia’yla ellerim iki yanımda yumruk olmuştu. “Esasında kendisini ben içeri attırmıştım ama bir şekilde hakime rüşvet verip dışarı çıkmayı başardı.” dediğinde bakışlarım ona dönmüştü. “Doğumdan bir süre önce de biz onu avlamıştık ama gebertmek henüz nasip olmamıştı, sana kısmetmiş.”

“Hala nasıl bir savcı olduğunu anlamıyorum.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Her insan kendi adaletini kendi yaratır Niran ve bende o adaleti sağlamayacak kadar masum olanlara yardım ediyorum, hepsi bu.” dediğinde aslında onun suçluları avlayan bir katil olduğunu anlamıştım ve kulağa hiç yanlış gelmiyordu.

“Gerçek bir savcıymışsın.” dememle hafifçe gülmüştüm.

“Şüphen mi vardı?” derken önündeki masanın üstündeki bezi kaldırdığında altındaki envai çeşit bıçak ve silahla karşılaşmıştım. “Şimdi ya acı çektir ya da al silahı, sık kafasına. Karar senin.” dediğinde hiç düşünmeden bıçaklardan birini almıştım.

Titreyen ellerimle bıçağı daha sıkı kavrarken Lavinia ise köşedeki sandalyeye oturmuş beni izliyordu. Onu umursamadan sadece karşımda beni izleyen şerefsize yönelip tam dudağındaki bandı çekecektim ki duraksadım, evde uyuyan iki bebek vardı.

“Duvarlar ses geçirmez, rahat ol.” dediğinde bakışlarım omzumun üstünden onu bulduğunda kulağındaki kulaklığı işaret etmişti, bebeklerin telsizine bağlıydı demek ki. O yüzden rahattı.

Tekrar önüme dönerken bandı sertçe çektiğimde adamın bağırtısı odada çınlamıştı.

“Yalvarıram bırakın beni, hepsi yalan dolan. Ben kimseye bir şey etmedim.” diye ağlarken bir elim sertçe çenesini kavramıştı.

“Çocuklardan biri on yaşındaymış Niran, tanıdık geldi mi?” diyen Lavinia’yla bıçağı şerefsizin boğazına yasladım.

“Ne istedin lan el kadar bebekten?!” diye bağırdığımda korku dolu bakışlarıyla başını olumsuz anlamda sallamıştı. “Eğer şimdi gerçeği söylersen seni bırakırım. Sende duydun, karar bende.” derken bıçağı biraz daha yasladığımda adamın kafası karışmış gibiydi.

“Yalan diysen, bırakmayacaksın.” dediğinde ona biraz daha yaklaştım.

“Yani söyledikleri gerçek.” dediğimde bakışlarını kaçırmasıyla elimdeki bıçağı boynundan çekip hissettiğim öfkeyle sertçe karnına saplamıştım.

Acı dolu bağırışını umursamadan bıçağı geri çekip bu seferde bacaklarının arasına sapladığımda içimde anlamlandıramadığım bir heyecan beni çepeçevre sarmıştı. Soluklarım hızlanmıştı ve ellerimin titremesi büyük ölçüde azalmıştı, sadece onun gebermesini istiyordum. Onun ve onun gibi olan herkes tıpkı bu şekilde acı çekip gebersin istiyordum.

Bıçağı tekrar geri çektiğimde ellerim kan içinde kalmıştı ama umrumda değildi, geriye doğru bir adım atıp sıkıca tuttuğum bıçağı boğazına doğru savurduğumda sıçrayan kanlar tüm yüzüme ve üstüme dağılmıştı. Adamın yüzü zihnimin gerilerindeki müdürün yüzüne dönerken elimden düşen bıçakla geriye doğru bir adım atıp hızla masadaki silaha uzandım. Hemen ardından ise bütün şarjörü şerefsizin üstüne boşaltmıştım, sanki anılarımdaki o müdürü ben öldürmüşüm gibi hissediyordum.

Ama öyle olmamıştı, müdürü öldüren kişi ben değildim. Resimlerimin adamıydı, beni her şeyden koruyan kişiydi. Öyle ki kendi hayatından bile korumak için gitmişti ve şu an ne haldeydi bilmiyordum. Kurallara tekrar uymadığı için yine ona işkence mi etmişlerdi? Canı çok yanmış mıydı? Gözlerimden yaşlar süzülürken sonunda içinde mermi kalmayan silahı yavaşça aşağıya indirdim.

“İşte bende tam olarak bunu istiyordum.” diyen sesle ona dönerken hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.

“Lavinia…” diyen mırıltımla hızla kollarını kanlı olmamı bile umursamadan bana sardığında bende ona sarılmıştım.

“Her an güçlü durmak zorunda değilsin, öncesinde tamamen yıkılmadan ayağa kalkamazsın.” derken elleri saçlarımı okşadığında ona daha sıkı sarılmıştım.

“Çok korkuyorum Lavinia, ona benim yüzümden bir şey olacak diye çok korkuyorum.” diye ağlarken Lavinia derin bir nefes almıştı.

“Hiçbir şey olmayacak, çünkü biz gidip onu kurtaracağız. Tamam mı?” dediğinde burnumu çekerek başımı olumlu anlamda salladım.

“Bana çok kızacak dimi?” dedim yavaşça geriye çekilirken.

“Ee, yani. Biraz.” dediğinde omzumu silkmiştim.

“Kızarsa kızsın, umrumda değil. O önce kendisini tehlikeye atmamın hesabını verecek.” dediğimde Lavinia’nın dudakları kıvrılmıştı.

“İşte şöyle be kızım, kendine gel. Onlar mafyaysa bizde mafyayız.” diyerek vurmam için elini kaldırdığında hızla kanlı elimi eline çarpmıştım.

“Öyleyiz.” derken benimde dudaklarım kıvrılmıştı.

“O zaman şimdi hazırlanma vakti, Araf birazdan burada olur.” dediğinde tuttuğu elimi bırakmadan odadan çıkmıştık.

“Değişik bir şekilde rahatladım, nasıl oldu bu?” dediğimde gülerek bana dönmüştü.

“Değmiş mi katil deyip herkesten korkmana?” dediğinde bende gülüp başımı olumsuz anlamda sallamıştım.

“Değmemiş.” derken ikimizde yukarı doğru çıkmaya başlamıştık.

“Bence de.” diye sırıtırken bir odanın önünde durmuştu. “Senin için kıyafet bıraktım, duş al ve onları giy. Sonrada güzelce makyajını yap ve gel.” derken elleri omuzlarımı bulmuştu. “Duman’ın kadını nasıl olunurmuş herkese gösterelim.”

“Senin kadının mıyım artık?” derken kaşlarım havalanmıştı.

“Aynen öylesin, geri döndüğümüzde hırsızlık becerilerini de görmek isterim.” dediğinde geri çekilip tam yanımdan geçerken sırıtmıştım.

“Nasıl bir beceri?” dediğimde bakışları bana dönmüştü ki elimi havaya kaldırdığımda avucumdaki yüzükleriyle kaşları havalanmıştı.

“Düşündüğümden de iyisin.” derken yüzüklerini almıştı. “Seninle çok eğleneceğiz.” dediğinde bende gülmüştüm.

“Hiç şüphem yok.” derken odaya girdiğimde hala sırıtıyordum, damarlarımda gezinen bu güç her ne kadar itiraf etmek istemesemde hoşuma gitmişti.

~~

Aradan geçen birkaç saatin ardından hepimiz hazırlanmış ve uçağa geçmiştik. Bu süre zarfında planın üstünden birkaç kez daha geçsekte içimdeki korkunun yanı sıra garip bir heyecan duyuyordum. Sonuçta bir mafya liderinin karşısına çıkacaktım, kolay değildi.

Şimdi ise çoktan uçaktan inmiş ve malikaneye gelmiştik. Geleceğimizden haberi olan Don bizi hemen odasına çağırmıştı, yürüdüğüm her bir yolda gözlerim tek bir kişiyi arasa da yoktu. Acaba bir odaya mı kapatmışlardı? Şu anda yanlarından ayrılsam onu bulabilir miydim? Sırf lazım olur diye hırsızlık eşyalarımı bile son anda evden almıştım.

“Sakin ol.” diyen yanımdaki Lavinia’yla bakışlarım ona döndü, büyükçe şapkası yüzünün çoğunluğunu gizliyordu. Üstündeki siyah ve uzun yırtmaçlı elbisesinin içinde ise adeta ben tehlikeliyim diye bağırıyordu.

“İyiyim.” diyerek gülümserken üstümdeki elbisenin eteklerini biraz çekiştirmiştim.

Dizimin birkaç karış üstünde biten, kırmızı ve dar bir elbise giymiştim. Tam kalça kısmında duran büzgüsü ve yandan sarkan kumaş parçasıyla gerçekten güzel duruyordu ama şu anda içinde patlamak üzereydim. Tabiki ayağımdaki topuklularda işin cabasıydı. Saçlarım ise hala kıvırcıktı, bu sefer düzleştirmek istememiştim, sadece kokum farklıydı.

Lavinia’dan en ağır parfümünü istemiştim. Neden bilmiyordum ama bir şekilde ona bir ceza vermek istiyordum, beni böylece bırakıp gitmemeliydi. Ona her koşulda hak versem de kırılmış kalbimde su götürmez bir gerçekti.

Durduğumuz odanın önüyle karşımızdaki adamlar kapıyı açıp girmemiz için geri çekildiklerinde önce ben, arkamdan ise Lavinia ve Arhan girmişlerdi. Ulvi ve Nilüfer ise kapıda koruma olarak bekliyorlardı. Meğerse Ulvi bir haftadır Arhan’la iletişim halindeymiş ve dışardan burayı gözetliyormuş, geldiğimizi gördüğünde şok içinde kalmıştı. Özellikle de Nilüfer’in siyah saçlarından bir türlü gözünü alamamıştı.

“Ah! Fuaco, È così bello vederti qui.” (Ah! Ateş, seni burada görmek ne hoş.) diyen yaşlı adamın bakışları hemen sonrasında diğer tarafımda duran Lavinia’ya döndüğünde adeta gözler ışıldamıştı. “Fumo, finalmente siamo riusciti a incontrarci.” (Duman, sonunda görüşmeyi başardık.)

Ne söylediğini anlamasam da sonunda bakışları bana dokunmuştu ve o an gözlerindeki meraklı ifadeyi görmüştüm, kim olduğumu biliyordu ve bilerek beni sona bırakmıştı.

“E tu, signorina, chi sei? (Peki ya siz hanımefendi, siz kimsiniz?) dediğinde sözlerini anlamasam bile umursamadan omuzlarımı dikleştirerek öne doğru bir adım attıktan sonra uçakta ezberlediğim cümlelerin dudaklarımdan dökülmesine izin verdim.

“Non ci eravamo mai incontrati prima.” (Daha önce tanışmamıştık.) dedikten sonra yüzümdeki gülümsemeyle elimi çantama soktum. “Sono Niran Karsoylar.”(Ben Niran Karsoylar.) derken çantadaki evlilik cüzdanını çıkarmıştım. “Sono sua moglie.” (Karısıyım)

Şaşkın bakışları elime düşerken ben ise sırıtarak ona bakıyordum, artık bu oyunun lideri bendim…

~~~~~~~~~

Ve bölüm sonuuu…

Doğruyu söyleyin, böyle bir bölüm beklemiyordunuz değil mi? :))

Sonda benim bile çığlık atasım geldi, Niran sen neler yapıyorsun öyle!!!

Peki ya Vidus’um… Hepiniz ona çok kızdınız ama sizce de haklı değil miymiş???

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce Vidus sondaki olayı öğrendiğinde ne yapacak???

Sizce Niran mantıklı bir karar mı verdi???

Ve son olarak sizce Niran’a çarpan kişi kimdi???

Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.

Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, orada da oldukça aktifim. Bölümle alakalı bir sıkıntı olduğunda genelde oradan paylaşıyorum. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

12 yorum