~Bölüm Şarkıları~
Şebnem Ferah~Gözlerimin Etrafındaki Çizgiler
Ayla Dikmen~Anlamazdın
Sezen Aksu~Biliyorsun
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalımm??
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERR VE YORUMLARR atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!!
Hedef: 400 beğeni (Son kez!)
“İnsan acılarla kıvransada ve o aşkta bir daha doğsa da, dünyasını yeniden kursa da, düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~~
Ulvi Özalp…
Zihnimin gerisindeki soru yığınları nefessiz kalırcasına çığlık atarken yanımda uyuyan meleğimi sessizce izliyordum, burada ona bakarken sanki tüm sorunlar hallolurmuş gibi geliyordu. Sanki hiçbir derdimiz yokmuş gibi ya da ensemizdeki bir ölümden köşe bucak kaçmıyormuşuz gibiydi. Bir elimi yavaşça yüzüne düşen pembe tutama doğru atarak kenara çektiğimde kaşları hafifçe çatılmıştı, dudaklarım kıvrılırken onu uyandırmamaya özen göstererek elimi geri çektim.
Bu anı uzatabildiğim kadar uzatmak istiyordum, yarının bir garantisi yokken onu görebildiğim kadar çok görmek istiyordum. Belki sonrasında bunun için bile vaktim olmayabilirdi. Derince bir nefes alarak şeker kokusunu içime çektiğimde dudaklarım biraz daha kıvrılmıştı, gerçekten büyük bir pamuk şeker gibiydi. Sanki bana özel tasarlanmış bir pamuk şeker…
O esnada yerinden kıpırdayan bedeniyle sessizce onu izlemeye devam etmiştim ki birkaç dakika sonra gökyüzünü andıran mavi bakışları aralanarak onu izleyen bana döndü. Dudakları hızla kıvrılırken bedenini tamamen bana çevirdiğinde yüzü artık çok daha yakınımdaydı, bakışlarım istemsizce dudaklarına kaydığında zihnimde bir an dün gece can bulmuştu.
Niye yaptım bilmiyordum, tek bildiğim şu an zamanı olmadığıydı. Sırf bu yüzden aylardır ondan köşe bucak kaçmaya çalışıyordum ama kendimi hep bir şekilde onun yanında buluyordum, yanına yaklaşan her bir karşı cinsi kafamın içinde türlü eziyetlerle gebertirken sinirden deliriyordum. Ondan uzak durmaya çalışmak yaşadığım bütün işkencelerin en kötüsüydü.
Dün ise onun için öyle çok korkmuştum ki bir an mantığım devre dışı kalmıştı, tek düşünebildiğim oydu. Niran’ın üzerine kurşun yağarken onu hızlıca arkama çekip keskin nişancıyı nasıl geberttiğim hakkında bile en ufak bir fikrim yoktu, sadece içimdeki korkuyu hatırlıyordum.
“Günaydın korsancık.” diyen tatlı sesiyle dudaklarım biraz daha kıvrılmıştı, yanlış bir şey yapmış olsam bile öyle güzel hissettiriyordu ki sonucu umrumda bile olmuyordu.
“Günaydın pamuk şekerim.” dediğimde onun da gülüşü büyümüştü. O kadar güzel gülüyordu ki kalbim etkisi altında eriyip gidiyordu.
“Bir şeyler atıştırıp yana geçelim, geceden beri sesleri de çıkmadı. Aklım Niran’da kaldı.” derken hızla arkasını dönüp yataktan kalktığında kızarık yanaklarını fark etmiştim, utanmıştı. O kızarık tatlı yanaklarını defalarca kez öpmemek için kendimi zor tutarak yavaşça yatakta oturur pozisyona geçtim.
“Aslında Vidus dün gece seni çağırdı.” dememle aynadan saçlarını düzelten eli duraksarken bakışları yavaşça omzunun üstünden bana döndü. “Bende uyuyor dedim.”
“Ve biz sabaha kadar oturup film izledik.” dediğinde yüzümdeki gülümsemeyle başımı olumlu anlamda sallamıştım.
O an abim Nilüfer’i çağırdığında tamamen götümden sıkmıştım, kaldı ki önemli bir şey olsaydı uyandır derdi ama dememişti. O yüzden bende çok üstünde durmamıştım. Dün gece ise hayatım boyunca geçirdiğim en huzurlu gece olmuştu. Sabaha kadar sarılıp film izlemiş, çoğu zamanda sohbet etmiştik.
“Önemli bir şey olduğunu düşünmüyorum.” derken bende yataktan kalktığımda karşı karşıya gelmiştik.
“Ya önemliyse ama Ulvi? Abim boşu boşuna beni çağırmaz ki.” diyerek alttan bana baktığında çatılan kaşlarıyla çok daha tatlı gözüküyordu.
“Ya da sadece abilik damarı tutmuştur.” dediğimde kaşları havalanmıştı.
“Hayır ya, hem abim bana karışmaz.” dediğinde bu sefer benim kaşlarım havalanmıştı.
“Orası hiç belli olmaz.” derken elim istemsizce pembe tutamlarının ucuna giderek oynamaya başlamıştı. “Yenge’nin de kafası güzel gibiydi zaten, narkoz verdi herhalde doktor.” diye konuşurken odağım saçlarındaydı, nasıl bu kadar yumuşak olabiliyorlardı? Boyanın sertleştirmesi gerekmez miydi?
“Şu savcı Lavinia’nın arkadaşı olan mı gelmişti?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallarken bakışlarımı tekrar gözlerine çevirdim. “O kadının da geçen gün magazine haberi düştü, hamileliğin ileriki zamanlarına alışmak için yapay hamile karnı kullanıyormuş. Gerçi kendisi de birkaç haftalık hamileymiş zaten ama…” derken duraksayarak yutkunduğunda tek kaşım havalanmıştı. “Ben yine çok konuştum sanırım.”
“Sesin huzur veriyor.” derken parmaklarımı hafifçe çenesine yaslarken baş parmağım yanağında gezinmişti. “Günlerce aralıksız konuşsan bile sıkılmam.”
“Sen birazcıcık romantik olmuş olabilir misin?” diyerek sırıttığında bakışlarım ikide bir dudaklarına düşüyordu, aklımı bulandırıyordu.
“Her zamanki halim yavrum.” derken diğer elimde belini bulduğunda elleri göğsüme yaslanmıştı. “Ve şimdi iznin olursa gerçek bir günaydın istiyorum.” diyerek yüzüne biraz daha yaklaştığımda elleri yavaşça esneme kaymıştı.
“İlkinde çok izin almışsın gibi.” diyen mırıltısıyla burnumu burnuna sürttüğümde nefesini tutmuştu.
“İlkin günahı olmaz derler.” diyerek dudaklarımı dudaklarına yasladığımda tüm bedenimin titrediğine yemin edebilirdim.
Sanki bir şeker hastasıydım ve yıllar sonra ilk kez arzu ettiğim tadı doyasıya alabiliyordım, tuhaf ama kesinlikle huzur vericiydi. Damağımdaki tadının tıpkı bir bağımlı gibi daha fazlasını isterken çenesindeki elim yavaşça ensesine kayıp dudaklarını daha çok kendime yaslamıştım.
Birkaç dakikanın ardından nefes alabilmesi için onu zor bela serbest bıraktığımda hızla alıp verdiği solukları yüzüme çarpıyordu. Küçük iniltileri zihnimde çınlarken dudaklarımı önce çenesine, ardından da boynuna indirdiğimde mantığım yine koşarak uzaklaşmıştı. Saçlarımda hissettiğim elleri beni daha da sakinleştirirken bir yandan da içimdeki vahşi bir yanı uyandırdığını fark ediyordum, onun her şeyini isteyen vahşi yanımı…
O an kaybolan zihnimin kırıntıları mantığıma fısıldadığında gözlerim hızla açılırken son kez boynuna küçük bir öpücük bırakıp geri çekildim, ona daha en başındayken anlatmam gerekenler vardı ve bundan kaçamazdım. Daha da geç olmadan o da bazı şeyleri bilmeliydi.
“Mutfağa geçelim en iyisi.” derken biraz daha geri çekilip belindeki elimle onu da kapıya çevirdiğimde sessizce bana ayak uydurmuştu. “Yoksa ben başka şeyler yemeye başlayacağım.” diye kulağına fısıldadığımda yanakları daha çok kızarırken gülüşü büyümüştü.
Benimde gülüşüm büyürken yanağına büyükçe bir öpücük bırakıp kolumu omzuna atarak mutfağa doğru ilerledim. Az önce yok olan mantığım son hızla zihnime doluşurken gülen yüzüm yavaşça solmuştu, artık konuşmam gerekiyordu. Nilüfer kolumun altından çıkarak buzdolabına yönelmişti ki derin bir nefes alıp tezgaha yaslandım.
“Aslında bir şey konuşmamız gerekiyor pamuk şekerim.” dediğimde bakışları bana dönerken kaşları yavaşça çatılmıştı, açtığı buzdolabını içinden bir şey almadan kapatarak bana doğru yaklaştı.
“Bende diyordum nasıl her şey bu kadar iyi olabilir.” derken o da karşımda durmuştu. “Anlat bakalım.” dediğinde tekrar derin bir nefes almam gerekmişti, nereden başlamam gerektiğini bilmiyordum.
“Bak, az buçuk olanları biliyorsun. Kim olduğumuzu ya da hala kimlere bağlı olduğumuzu.” dediğimde başını olumlu anlamda sallarken kollarını göğsünde bağlamıştı. “Sorun şu ki sonumuzun ne olacağını bilmiyorum Nilüfer.”
“Nasıl yani?” derken kaşları biraz daha çatılmıştı.
“Vidus Niran’a açıldığında her şeyin sona ereceğine dair umut etti, ikimizde sizi koruyabiliriz sandık ama şu aralar bunu başaramayacağını düşünüyor.” diyerek bakışlarımı dolan gözlerinde gezdirdiğimde sözlerimi anladığını fark etmiştim ama yine de devam ettim. “Gerçek şu ki bende öyle düşünüyorum, karşımızdaki koskoca Cosa Nostra’yı hafife aldık. Ne olursa olsun durmayacaklar.” dediğimde bakışlarını kaçırmıştı.
“Bu bir veda konuşması falan mı?” dediğinde çenesini bulan elim bana bakması için başını kaldırmıştı.
“Hayır, sadece bir önlem konuşması.” dediğimde çenesindeki elimi tutup aşağıya indirmişti. “Beni anladığını biliyorum pamuk şekerim, Don ölene kadar bu mevzu kapanmayacak ve başka çare yok. İşi bırakıp yaşamaya çalıştık ama baksana, bir ay bile dolmadan tepemize çöktüler.”
“Onlardan kilometrelerce uzaktayken bile ellerinden kurtulamadınız, yanlarına gittiğinizde ne yapacaksınız? Koskoca Cosa Nostra liderini öldürmenin kolay olmadığına eminim.” diye sinirle söylenerek geriye doğru bir adım atmıştı. “Ben ne olacağını anlatayım, yine yakalanacaksınız ve bu bir sefer bir gözünle bırakmayacaklarına da eminim.” derken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
Zihnim istemsizce anılara gömülürken aldığım soluk boğazımda düğümlenmişti.
***
Bedenimin acısından başımı bile kaldıramazken uğultu halinde metal sesleri duyuyordum, hemen ardından ise abimin bağırtısı yankılandığında başımı zor bela kaldırarak yan tarafımda tıpkı benim gibi bağlanmış adama baktım.
“Ona dokunma lan, onun bir suçu yok!” diye bağıran abimin Türkçe konuştuğunu anladığımda karşımızda kim olduğunu da az buçuk anlamıştım, ekipte bizden başka tek bir Türk vardı. Liderin adamlarından, Capolardan, biri olan Murat…
“Onu kuralları çiğnemeden önce düşünmeliydin Diavolo.” diyen Murat’a bakışlarım kaydığında elinde tuttuğu bıçakla bana doğru adımladığını görmüştüm, artık sona yaklaşmış mıydım?
“Kuralları çiğneyen bendim, ne yapacaksan bana yap lan köpek!” diye haykıran abimin sesiyle eşzamanlı olarak Murat yüzümü sertçe yakaladığında elinden kurtarmaya çalışsam da arkadan da bir it gelip başımı sabitlemişti.
“Çok iyi bir keskin nişancıymışsın, öyleki metrelerce uzaktaki bir sineği bile gözünü kırpmadan vurabilirmişsin.” derken arkamdaki adamına işaret verdiğinde adam tek gözümü irice açmıştı. “Bakalım tek gözle de bu kadar iyi olabilecek misin…”
“Hayır!” diye haykıran abimle aynı anda kaşımın üstünden başlayıp yavaşça gözüme yaklaşarak çizmeye başladığında tenimde süzülen kanı ve acıyı hissedebiliyordum ama buna rağmen sesimi çıkarmadım. “Tamam, tamam vazgeçtim. Kimseyi sevmeyeceğim, dur!” diye bağırdığı sırada durduğunda benim sert bakışlarım sadece karşımdaki şerefsizdeydi.
“Bu puştlar için hiçbir şeyden vazgeçmeyeceksin!” diye bağırdığımda Murat’ın kaşları çatılırken gözlerimin içine bakıyordu. “Ben seni tek gözümle de sikerim, orospu çocuğu!” diye haykırdığım anda bıçak hızla aşağıya indiğinde keskin bir acı ve sonrasında gelen bulanıklık zihnimi sarmıştı.
Üst üste gözüme kaç darbe indirdi bilmiyordum ama ayıldıktan sonra karşılaştığım tek şey yok olan görüş açım olmuştu…
***
Gözlerimi sıkıca kapatıp açtığımda yıllardır alıştığım bulanıklıkla pamuk şekerime baktım ve o an bir şeyi daha fark etmiştim, gözümü kaybettiğim an bile gözlerinden süzülen damlalar kadar canımı yakmamıştı.
“Ya…yapma böyle.” derken titreyen sesimle hızla ona yaklaşıp yanaklarından süzülen yaşları sildim. “Bir çaresini bulmaya çalışacağız, daha hiçbir şey kesin değil la mia principessa.” (Prensesim) dediğimde sondaki kelimeler dudaklarımdan istemsizce dökülmüştü.
“Bulunmasa bile abim seni götürmez ki, yoksa bizi kim koruyacak?” diyen mırıltısıyla alttan bana baktığında dudaklarımda hüzünlü bir gülüş belirmişti.
“Götürmez ama ben onu tek bırakamam yavrum, yalnız gitmesine izin veremem.” dediğimde bakışlarını tekrar kaçırırken başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Biliyorum.” derken burnunu çekmişti. “O zaman bir çaresini bulmaya bakın, yoksa yemin ederim ki yine Niran’ı alır gelirim.” dediğinde kaşlarım hızla çatılmıştı.
“Nilüfer.” diyen uyarı dolu sesimle omuzlarını silkerken dudakları büzülmüştü.
“Tamam, anlıyorum sizi. Büyük İtalyan mafya ailesi Cosa Nostra karşınızda ve gitmekten başka çareniz kalmayabilir, anlıyorum ama…” derken elleri sıkıca yanaklarındaki ellerime sarıldığında bakışları gözlerime çıkmıştı. “Sensiz kalmak istemiyorum.” diyen mırıltısı kalbimin en derinini ateşe vererek tüm bedenimin yanıp kül olmasını sağlamıştı.
“Sana yemin ediyorum gitmemek için her yolu deneyeceğim la mia principessa.” derken alnımı alnına yasladığımda ikimizde aynı anda derin bir nefes almıştık.
“Pamuk şekerden prensese mi terfi ettim?” diyen gülüşüyle benimde dudaklarım kıvrılmıştı.
“İtalyanca da mı anlarmış benim pamuk şekerim?” derken tam dudaklarımı dudaklarına yaslamıştım ki telefonumun sesi mutfağın içinde çınlamıştı.
Gerilen sinirlerimle geri çekilmek zorunda kalırken masadaki telefonuma uzandığımda pamuk şekerim ise kızaran yanaklarıyla halime sırıtıyordu. Bakışlarımı ekrana çevirdiğimde saydırdığım tüm küfürleri geri almıştım, arayan abimdi. Benimde onları basmışlığım vardı, ödeşmiş olmuştuk. Hızla aramayı cevaplayıp telefonu kulağıma yasladım.
“Efendim abi?” dedim boğuk sesimi düzeltmek için boğazımı temizleyerek.
“Ulvi Nilüfer’i de al, yengeni hastaneye götürün. Benim online toplantım var.” dediği sırada bakışlarım pamuk şekerime dönmüştü, meraklı gözlerle beni izliyordu.
“Tamamdır abi, geliyoruz.” derken baş işaretiyle pamuk şekere kapıyı işaret etmiştim.
“Hepiniz bana canlı konum atacaksınız ve hepinizin telefonları açık olacak, yoksa yemin ederim ki hepinizin canını okurum.” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı, nedense bu uyarıyı Niran’a yapmış gibi gelmişti. Hemen ardından kapanan telefonla kapıya doğru adımladığımda pamuk şekerde peşime takılmıştı.
“Yengeyi hastaneye götürecekmişiz, yoldan yiyecek bir şeyler alırım.” derken dışarıya çıktığımda o da hızlıca ayakkabılarını giyip gelmişti, üstünde hala dün geceki tayt ve uzun kollu tişört kombini olduğunu görünce adımlarım duraksamıştı ki elindeki montunu havaya kaldırdığında başımı olumlu anlamda sallayıp yana doğru adımladım.
Ben önceden uyanıp üstümü değiştirdiğim için zaten hazırdım, kot pantolon ve kazak yeterliydi. Genelde çok takım elbiseyi giymeyi sevmezdim, toplantı gibi alanlarda mecburen giyiyordum.
“Montunu niye almadın? Üşüyeceksin.” diyen pamuk şekerimle onu hızla kolumun altına alarak başına dudaklarımı bastırıp derin bir nefes aldım.
“Artık üşümem.” derken dudaklarımdaki sırıtışla yan evin bahçesine geçmiştik…
~~~~~~~~~~
Vidus Arjin Karsoylar…
Yüreğim korkuyla kavrulurken hızla arabama atlamıştım, seçtiğim bir taraf yoktu. İki tarafı da yaşatacaktım, nasıl yapacaktım bilmiyordum ama son raddeye kadar çabalayacaktım. Ne sevdiğim kadından, ne de arkadaşlarımdan vazgeçemezdim. Son sürat ilerlerken bir yandan da Niran’ın attığı canlı konuma bakıyordum, hareket etmeye başlamışlardı.
“Hadi Ulvi, hadi koçum.” diye mırıldanırken bir yandan da diğer taraf için hareket ederek hızla numarayı çevirdim.
“Vidus bey.” diyen nefes nefese kalmış sesle derin bir nefes aldım. “Ben sizi sonra ara…”
“Lavinia’ların kayıp olduğunu biliyorum, Namık kaçırmış.” diye hızlıca açıklarken gaza biraz daha yüklenmiştim. “Sana geçen gün verdiğim haberi hatırlıyor musun?”
“Ne yazık ki evet ama şu an onunla ne alakası var? Bize hemen konum vermelisiniz, Lavinia hanım hamile.” dediğinde sinirle gözlerimi devirmiştim, ben bilmiyordum sanki hamile olduğunu.
“Beni dinle Agah, konuma şu an giderseniz yüksek ihtimalle Namık’ın kapıya yığdığı adamları sizi mekana yaklaşamadan delik deşik eder.” derken bir yandan da tanıdık bir araba görebilmek için çevreye bakınıyordum, dikkatleri dağılmasın diye ve eğer bir ihtimal yakalandılarsa telefonlarının yeri belli olmasın diye onları aramıyordum ama aklım tamamen oradaydı. “Onu arayıp oğlu olduğunu bildiğini ve babanla birlik olmak istediğini söyleyeceksin, veliaht diye kafayı yiyen bir şerefsiz olduğu içinde bunu hemen kabul edecek.”
“Onları kurtarmak için her şeyi yaparım.” dediğinde göremese bile başımı olumlu anlamda sallamıştım, esaslı çocuktu.
Lavinia’nın korumasıydı ama aynı zamanda Namık’ın doğar doğmaz ölü diye gösterip yetimhaneye bıraktığı çocuğuydu. Bende geçen günlerde öğrenmiştim ve sadece ona söyleyip diğerlerine söyleme kararını ona bırakmıştım, sonuçta onun hayatıydı.
“Eski numarasını tekrar kullanmaya başlamış, nerden bildiğini sorarsa benim söylediğimi ve seni de adamım olarak tuttuğumu söyle. İt onunla işbirliği yaptığımı sanıyor.” dedikten sonra cevabını beklemeden hızla kapatıp bu sefer de Kayra’yı aradım.
Dün bildiğim kadarıyla Arhan bir düğün organize etmişti, karısı düğün işlerine karşı olduğu için öncesinde yapmak yerine evliliklerinden aylar sonra yapma kararı almışlardı. Beni de davet etmişti ama bu sevkiyat işleriyle uğraştığım için mesajına bile bakmamıştım, gece ise Kayra’yı çağırdığımız an gelince hiçbir sorun olduğu düşüncesi dank etmemişti. Çünkü bir sıkıntı olsaydı en önce Lavinia’nın can dostunun haberinin olması gerekirdi.
“Vidus hiç sırası değil.” diyen ağlamaklı sesiyle her şey yerli yerine oturmuştu, sonradan öğrenmişlerdi demek ki. “Lavinia ve Arhan kayıp, dün düğünden çıktıktan sonra onlar önden ilerledi. Araya da arabalar kaynayınca biz eve geçtiklerini düşünmüştük ama kaza yapmışlar ve kendileri ortada yok.”
“Biliyorum.” dediğimde bir an için ağlayan sesi susmuştu.
“Nasıl biliyorsun? Sendeler mi?” dediğinde tekrar gözlerimi devirmeden edememiştim, Duman gerçekten bu grubun beyniydi. O olmayınca hepsi salaklaşıyordu.
“Namık kaçırmış, konumu size atıyorum ama ben gelmeden içeri girmeyeceksiniz. Dışarıdaki itleri sessizce indireceksiniz.” dedikten sonra onunda konuşmasına izin vermeden telefonu kapatmış ve konumları hızlıca atmıştım. Kayra doktorluğun yanı sıra bir keskin nişancıydı, Ulvi kadar iyi olmasa da idare ederdi.
O esnada karşıdan gelen arabayla derin bir nefes alırken dudaklarım kıvrılmıştı, ona sonuna kadar güveneceğimi biliyordum…
~~~~~~~~
Elvin Niran Varnalı…
Hastaneden çıktığımızdan beri ruhumu saran bir sıkıntı vardı ama bir türlü sebebini tarif edemiyordum. Kayra bugün işe gelmemişti, onun yerine başka bir doktor benimle ilgilenmişti. Belki de aklım ona takılmıştı, sonuçta kadın hamileydi. Bilemiyordum, aklım karmakarışıktı.
“Yenge ağrın mı var?” diyen Ulvi’yle bakışlarım dikiz aynasındaki gözleriyle çakışmıştı.
“Yok, hayır. Yoruldum sadece.” dediğim sırada Nilüfer’de arkasını dönüp bana bakmıştı, yüzünde güller açıyordu.
“Şimdi sen diyorsun ki dün gece hiçbir şey olmadı.” dediğinde gözlerimi şu birkaç saat içinde yüzüncü kez falan devirmiştim, arabaya bindiğimden beri bunu soruyordu.
“Ya olmadı diyorum Nilüfer, sen ne olsun istiyorsun?” dedim en sonunda sinirli bir sesle ama Nilüfer hiç umursamış gibi durmuyordu.
“Aşkım deyip kapıya gelmişsin, yani uyanmışsın işte.” dediğinde ters bakışlarım Ulvi’ye dönmüştü.
Nilüfer’in ilk sorusunda yine hayır dediğim de Ulvi atlayıp kendi gördüklerini anlatmıştı, sözüm ona ben aşkım diye bağırıp Vidus’un boynuna sarılmıştım ama asla böyle bir şey hatırlamıyordum. Eğer Kayra’yı görebilseydim bu durumu da soracaktım ama ne yazık ki yoktu.
“Sonra geri uyumuşum demek ki.” derken arkama yaslandığımda Nilüfer sırıtarak bana bakmaya devam ediyordu, aklından neler geçiyordu acaba?!
“Sen bu aşkım olayını da hatırlamıyordun, geri kalanı da hatırlamadığın ne malum?” demesiyle kaşlarım çatılırken ters bakışlarımı ona yollamıştım.
“Diyelim ki ben hatırlamıyorum, en fazla ne olmuş olabilir ki? Gülüp bağırmışımdır, ben o haldeyken…” derken yan gözle Ulvi’ye bakıp Nilüfer’e yaklaştım. “Bir şey olacak hali yok.” dedim mırıltı şeklinde.
“Ondan yana olmaz zaten, ona eminim ama senden yana bir bilemedim.” dediğinde kaşlarım daha çok çatılırken sağlam taraftaki elimle kafasına bir tane geçirmiştim.
“Yollu muyum Nilüfer ben?” diyen fısıltımla Ulvi gülmeye başladığında çokta kısık sesli konuşmadığımı anlamıştım, gerçi aynı arabanın içinde ne kadar sessiz olabilirdim ki?!
“Öyle mi dedim ben şimdi? İlacın etkisini sen anlattın, sarhoş gibiyken bilinçaltın ortaya çıkar sonuçta ve yani adam sevgilin. Yaklaşman normal.” dediğinde kısılmış gözlerimle Ulvi’nin tarafına doğru kaydım.
“Senin bilinçaltını bilemem ama bizimki öyle değil.” derken Ulvi’ye döndüm. “Dimi Ulvi?” dediğimde gülmemek için kendimi zor tutmuştum, yeni çiftleri biraz hareketlendirmenin zararı olmazdı sanırım!
“Heh! Tam adamına sordun.” diyen Nilüfer’le Ulvi yan aynalardaki bakışını ona çevirmişti.
“Niye, pis mi benim bilinçaltım?” diyen Ulvi’nin boğuk çıkan sesiyle dudaklarım kıvrılırken yavaşça arkama yaslandım.
“Temiz mi?” diyerek sırıtan Nilüfer’le Ulvi bakışlarını boydan boya Nilüfer’in üzerinde gezdirdikten sonra dudaklarındaki çapkın bir sırıtışla tek kelime etmeden önüne dönmüştü. “Iı…şeyi gördün mü sen?” diye kızarmış yanakları ve hızlanan nefesiyle bana dönen Nilüfer’le sırıtarak ona baktım.
“Neyi?” derken keyfim az da olsa yerine gelmişti.
“Şeyi ya…şeyi, Kayra’yı.” diye sonda hatırladığı kaçış bahanesiyle sesi yüksekmişti. “Geçen magazine haberi düştü, hamileliğin sonraki zamanlarına alışmak için sahte hamile karnı takıyormuş.” demesiyle ilk kez anlattığı bir magazine şaşırmıştım.
“Hassiktir! Hamile değil miymiş?” dedim şok içinde bir sesle.
“Hamile ama birkaç haftalık, dün gece de mi karınla geldi?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Evet, baya birkaç aylık hamile gibiydi. Şaşırdım.” dediğimde Nilüfer de gülmüştü.
“Bende daha ne haberler var kızım, bir bilsen…” derken duraksayıp hızla tekrardan arkasını dönmüştü. “Az önce ne haberi gördüm ben? Lavinia ve Arhan düğün yapmışlar, magazin çalkalanıyor.” demesiyle kaşlarım havalanmıştı.
“Onlar zaten evli değiller miydi?” dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Kadının soyismi Demir hayatım, sence?” diyen imalı sesiyle gözlerimi devirmiştim, yine ve yine. “Kaç sefer anlattım bir de sana.”
“Dinlemiyorum ki ben seni.” dememle bana ters bakışlar yollasa da hemen sonrasında gelen bildirim sesiyle bakışları telefona düştüğünde gözleri irice açılmıştı. “Oha! Ne ara lan?” dediğinde kaşlarım çatılmıştı ki bakışları hızla bana döndü. “Kaza yapmışlar ve yoklarmış, tüm polisler falan onları arıyormuş.”
“Kim?” derken telaşla yaslandığım yerden doğrulmuştum.
“Lavinia ve Arhan, düğün dönüşü kaza yapmışlar.” demesiyle elim şok içinde açılan ağzımı bulmuştu, kadının karnı burnundaydı. Umarım başlarına bir şey gelmezdi.
“Fanculo!” (Siktir!) diyen Ulvi’nin hemen ardından araba aniden durunca şaşkınca zemini izleyen bakışlarımı karşıya çevirmiştim ki gördüğüm şeyle gözlerim irice açılmıştı, iki araba yan dönmüş bir şekilde yolu kapatmıştı.
“Ulvi ne oluyor?” diyen sesimle Ulvi hızla arkaya bakmıştı ki bende döndüğümde arkamızdaki korumalarla dolu iki arabanında çevresinin sarıldığını görmüştüm, birileri adeta bizi bir ateş çemberinin içine almıştı.
“Anlarız şimdi ne olduğunu, siz kemerlerinizi takın. Sıkıca tutunun.” derken belindeki silahını eline aldığında tüm bedenim gerilmişti, adeta buz kesmiştim. Bakışlarım sadece silahtaydı.
“Niran kendine gel.” diyen Nilüfer’in sesi ve önümde sallanan elle silahtan ayrılan bakışlarım ona döndü. “Arkana yaslan ve kemerini bağla, korkacak bir şey yok.” dediğinde sessizce dediğini yapmıştım.
“Vidus…” diye mırıldanırken yüreğimdeki korku daha da artmıştı. “Ya ona bir şey yaptılarsa?” derken ellerim bile titremeye başlamıştı.
“Önce sakin ol, daha hiçbir şey bilmiyoruz.” diyen Nilüfer’le eşzamanlı olarak karşıdaki arabalardan birileri indiği sırada Ulvi telefonundan hızla bir şeyler yapıyordu.
“Yine mi bu?” dedim bize doğru gelen yaşlı adama bakarak, Murat denen adamın ta kendisiydi.
“Yapıştı amın evladı.” derken cama vuran Murat’la Ulvi derin bir nefes alarak camı sadece birkaç santim aşağıya indirmişti. “Hayırdır Murat, yaşam zor mu geldi? Ecelinin karşısına çıkıyorsun.”
“Sen misin ecel?” diyen Murat gülmeye başlamıştı. “Komik şaka evlat ama her yerde yapma bunu, gülerler sana.” demesiyle Ulvi silahını aralık camdan gözükecek bir açıda kaldırıp parmağında çevirmeye başladı.
“Sen dua et, tek değilim.” diyen Ulvi’nin kendini tuttuğunu belli eden sesiyle Murat bir kez daha gülerek arabaya yaklaştı.
“Neyseki şu aralar oldukça iyi bir adamım, o yüzden sana da bir seçenek sunacağım tek göz.” dediğinde Ulvi çevirdiği silahı aniden sıkıca kavramıştı. “Kız bizim biraz misafirimiz olacak ama sen pembe kafayı alıp gidebilirsin.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılırken aralıktan bana dönen bakışlarına baktım, gördükçe midem bulanıyordu.
O sırada aniden kahkaha atmaya başlayan Ulvi’yle bakışlarım ona dönmüştü.
“Komik şaka ama lütfen bunu Vidus’un yanında da yap, o da gülsün biraz.” derken aniden gülmeyi kesmişti. “Bilirsin, Vidus gülerse o odadan canlı çıkmaz.” demesiyle Murat’ın gülen yüzü düşmeye başlamıştı. “Gerçi dünden sonra sendeki bu yaşam enerjisini anlamış değilim, kısa günlerinin tadını mı çıkarmaya çalışıyorsun yoksa?”
“Kimin günleri daha kısa hep birlikte göreceğiz tek göz.” dediği sırada yandaki bir adama baş işareti yapmıştı ki adam daha kapıma ulaşamadan kapılar hızla kilitlendi.
“Seneler önce de dediğim gibi, ben seni tek gözümle de sikerim.” dediğinde Murat tekrar gülmüştü.
“On senedir hep laf, hiç icraat göremedik.” demesiyle Ulvi bize doğru dönüp derin bir nefes alırken mırıldanmıştı.
“Vidus bırakacaktı ki beni sikecektim belanı işte.” derken tekrar derin bir nefes alıp Murat’a döndü. “Sen hayırdır? Ne yapacaksın kızı?”
“Biricik abin seçim yapacak.” dediği sırada bakışları beni bulmuştu. “Sevgilisi mi? Yoksa arkadaşları mı?” demesiyle adeta kanım çekilmişti, onu ikilem arasında bırakmışlardı. Arkadaşları derken Lavinia’ları kastediyor olabilir miydi?
“He! Öyle diyorsun, anladım. Yapacak bir şey yok o zaman.” diyen Ulvi tekrar bize döndü. “İnin kızlar.” derken kaşlarını hayır anlamında kaldırıyordu.
Hemen ardından açık camı kapatıp kapıya doğru döndüğünde kapıyı aniden açıp Murat’ın suratına geçirmesi bir olmuştu.
“Sıkı tutunun!” diye bağırırken kapısını hızla kapatıp arabayı çevremizdeki korumaların üstüne sürerek geriye döndürdüğünde nefesimi tutarak onu izliyordum.
Karşımızdaki bizim korumaların olduğu arabalarda çalışıp hızla çevrelerindeki arabalara çarptıklarında bize geçebilmemiz için yol yapmışlardı. Hızla gaza yüklenen Ulvi yaptıkları boşluktan geçerken en sonda yan duran arabaya sertçe çarptığında öne doğru sarsılan bedenimle kolumun acısı zihnime vursa da ses etmemiştim. Çarpmanın etkisiyle önümüzdeki arabada yana savrulduğunda Ulvi gaza yüklenerek ilerlemeye devam etmişti ki arkamızdan gelen silah seslerini duyabiliyordum.
Bizim korumalar Murat’ın adamlarıyla çatışırken birkaç araba da bizim peşimize takılmıştı. Titreyen ellerim hızla telefona giderken aklımdaki tek ismi aramıştım, kulağıma yasladığım telefonun meşgul olduğunu görmemle derin bir nefes aldım. En azından başına bir şey gelmemişti, sadece hala toplantıdaydı. Bir elim hızla çarpan kalbime yaslanırken Ulvi daha da hızlanmıştı, adeta uçarak gidiyorduk. Birkaç sokaktan döndükten sonra ise arkamızdaki arabalardan da kurtulmuştuk.
Tekrar eve giden orman yoluna çıktığımız sırada yavaşlayan arabayla karşı çaprazımızdaki arabaya dönmüştüm ki gördüğüm tanıdık arabayla hızla emniyet kemerimi çözerek arabadan inip ona doğru koştuğumda o da arabasından inerek hızla bana yönelmişti. Ulaştığım bedeniyle kollarımı sıkıca boynuna sardığımda belime tutunan kollarıyla başını boynuma sokup derin nefesler almaya başladı.
“Sana bir şey oldu diye çok korktum.” dememle belimdeki kolları daha da sıkılaşmıştı.
“Sen mi, ben mi serçem.” diyen boğuk sesiyle hızla geri çekildim.
“Murat Lavinia’ları kaçırmış.” dedim hızla korku dolu sesimle. Vidus iyiydi ama onları hala bilmiyorduk ve Vidus’un bana geldiğine bakılırsa yaptığı seçim belliydi.
“Biliyorum serçem, şimdi onlara gideceğiz.” derken bakışları Ulvi’yi bulmuştu. “Eyvallah kardeşim.” dediğinde Ulvi hafifçe gülmüştü.
“Her zaman.” dediğinde Vidus’ta başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Arkamızdan takip edin.” dedikten sonra arabaya yöneldiğinde bende hızla yan taraftaki yerime geçmiştim.
Arabalara geçtiğimizde ikimizde sessizdik, yüzünden okunan bariz bir telaş vardı ama bunun yanı sıra bir duygu daha vardı. Suçluluk. Durmaksızın kendini suçluyor gibiydi, sanki zihnindeki sesler yüzünden konuşmaya vakti yoktu.
“Vidus, sakin ol. İyi olacaklar.” dediğimde bakışları bana dönmemişti, sadece son sürat ilerlediği yola bakıyordu.
“Onlara bir şey olursa kendimi asla affetmem.” diyen kısık sesiyle gözlerim istemsizce dolmuştu.
“Onlara hiçbir şey olmayacak, gidip kurtaracağız.” derken elim vitesteki elini bulduğunda derin bir nefes alarak elimi tutup dudaklarına çektikten sonra küçük bir öpücük bıraktı.
“Umarım mia bella, umarım.” dediği sırada duran arabayla bakışlarım önüme dönmüştü, harabe bir deponun önündeydik. Vidus’un ateş bakışları bana döndüğünde bir eli yanağıma sarılmıştı. “Ben gelene kadar sakın arabadan çıkma mia bella ve kapılar kilitli olsun.” dediğinde başımı hızla olumlu anlamda sallamıştım.
Dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktıktan sonra hızla dışarı çıkıp depoya doğru yöneldiğinde bende hızlıca dediğini yapıp kapıları kilitlemiştim ama aklım sadece ondaydı. Saniyeler dakikaları kovalarken stres içten içe beni yemeye başlamıştı, bakışlarımı bir an olsun deponun kapısından ayırmıyordum. Neler oluyordu acaba? Ya da Lavinia iyi miydi? Bebekler nasıldı? Aklımda milyon tane soru dönüyordu.
O esnada bakışlarım deponun dışından tırmanan kadınlara kaydığında kaşlarım havalanmıştı, amazon kadınları gibi deri kıyafetleri vardı ve ellerindeki aletlerle deponun tavanına tırmanmışlardı. Şaşkınlık içerisinde onlara bakarken duyulan araba sesleriyle önüme döndüğümde tanıdık arabaları görmüştüm, peşimizden gelen Murat’ın adamlarıydı. Hepsi tam arabalardan inmişlerdi ki aniden teker teker düşmeye başladıklarında bakışlarım çevrede gezinmişti, keskin nişancı vardı.
Adeta bir gerilim filminin içine ışınlanmışcasına çevremde olan biteni izlerken adamların hepsi yere yığılmıştı, ardından ise ormanlık alandan çıkan bir grup ellerindeki silahlarla depoya yönelmişti. Polis olabilirler miydi? Belki mit bile olabilirdi, sonuçta Lavinia savcıydı. Gerçi aynı zamanda bir mafyaydı, belki de sadece adamlarıydı. Zihnimde her şey çorba olmuştu, hangi bilginin neye ait olduğunu bile şaşırmaya başlamıştım.
Kısa bir süre sonra depodan çıkan bedenlerle şok içinde kalırken hızlıca kilidi kaldırdığımda Vidus sürücü tarafına geçmişti, Arhan’da kucağındaki Lavinia’yla birlikte arkaya bindiğinde öylece kalakalmıştım. Gerçekten ne oluyordu şimdi burada?! Lavinia’nın bu hali de neydi?!
“Bas lan gaza!” diyen Arhan’ın gür sesiyle bakışlarım hızla arkaya dönmüştü, Lavinia üstündeki kana bulanmış beyaz bir elbiseyle sırılsıklamdı. Kaşlarım çatılırken ne diyeceğimi bilemeden öylece şişkin karnına ve acı içinde haykıran Lavinia’ya bakakaldım, doğumu başlamıştı.
“Araf!” diye haykıran Lavinia’yla bakışlarım Arhan’a kaydığında gözlerinden tıpkı Lavinia gibi yaşların boşandığını görmüştüm.
“Az kaldı güzelim, biraz daha dayan. Geldik Sâye’m, geldik.” diyen Arhan’ın titreyen sesiyle benimde istemsizce gözlerim dolmuştu, o kadar güzel seviyordu ki bunu onları hiç tanımayan biri bile görebilirdi.
“Lavi’m, sık dişini kardeşim. Gelmek üzereyiz.” diyen hemen yanlarındaki Kayra’yla onunda arabaya bindiğini yeni fark etmiştim, gözlerimi birkaç kere kapatıp açarak kendine gelmeye çalışmıştım. Şoka girecek zaman değildi, bugün yaşanılanları sonra düşünebilirdim.
“Lavinia biraz daha dayan, derin nefesler al.” dediğimde Lavinia’nın kısık bakışları hızla beni bulduğunda çatık kaşları sanki daha çok çatılmıştı.
“Lan Niran’ın burada ne işi var?!” diye bağırmasıyla bakışlarım yanımdaki adama döndüğünde onunda ateş bakışları kısa süreli bana dokunmuştu.
“Doğuruyorsun şu anda Lavinia, bu mu sıkıntı?” derken tekrar önüne dönen Vidus’la bende bakışlarımı acı içinde inleyen kadına çevirmiştim.
“Ulan bir doğurayım, gelmişini geçmişini sikeceğim senin!” diye bağıran Lavinia’yla kaşlarım havalanırken Vidus tek kelime bile etmemişti, yüzünde pişmanlığın vermiş olduğu acı dolu bir ifade vardı. Bu durum için kendini suçladığına emindim ama onun hiçbir suçu yoktu, insanların bu kadar kötü olmalarını o istememişti.
“Sen sağlıklı bir şekilde doğur da söz veriyorum önüne ben getireceğim bu iti güzelim ama lütfen şimdi sakin ol ve derin nefesler al.” diyen Arhan’la eşzamanlı olarak araba durduğunda hastaneye geldiğimizi anlamıştım.
Vidus’la bakışlarımız tekrar çakıştığında sessizce anlaşarak ikimizde aynı anda arabadan inip hastaneye doğru koşmaya başlamıştık, Arhan ise kucağına aldığı Lavinia ve yanındaki Kayra’yla peşimizden geliyordu. Hastaneye girdiğimiz gibi Vidus’un gür sesi duyuldu.
“Sedye getirin lan!” diye haykıran sesiyle bende hızla yanında durup çevreye bakındım.
“Hemen sedye getirin, doğuruyor!” diye bağırmamla birkaç hemşire sedyeyle birlikle bize doğru koşmuşlardı. Arhan hızla Lavinia’yı sedyeye yatırdığında bizde peşlerine takılarak doğumhanenin önüne kadar onları takip ettik.
Dakikalar saatleri kovalarken doğum gerçekleşmişti, ikizlerin ikisi de iyilerdi ama öğrendiğimiz kadarıyla biraz erken doğdukları için bir hafta kadar küvezde kalmaları gerekiyordu. Bu süre zarfında diğer arkadaşlarının hepsi de gelmişlerdi ve ara ara Vidus’a attıkları sert bakışları görebiliyordum. Vidus ise kendine tamamen zıt bir şekilde çok sessizdi, tek bir kelime bile etmemişti.
Bakışlarım odanın içini gösteren cama kaydığında baygın Lavinia’yı ve yanından bir an olsun ayrılmayan Arhan’ı görmüştüm, hissettiği korkunun berbat bir durum olduğuna emindim. Neredeyse hem karısını, hemde çocuklarını kaybedecekti. Dolan gözlerimi kapatarak diğerlerinden gizlerken vicdanım çığlık çığlığa bağırıyordu. Vidus benim için o mafyalara geri dönmüyordu ve onlarda bu yüzden onu tehdit etmişlerdi, bu durumda asıl suçlu ben sayılmaz mıydım?
“Sen söyledin.” diyen Kayra’nın sesiyle bakışlarım ona döndüğünde sert bakışlarıyla hızla Vidus’a doğru yaklaştığını gördüğümde kaşlarım çatılmıştı. “Namık’a düğünün yerini sen söyledin, işbirliği yaptığın için yerlerini biliyordun.” derken elleri sertçe Vidus’un yakalarını kavramıştı. “Seni öldürürüm Vidus!”
Haykırışıyla kaşlarım daha çok çatılırken Vidus’a baktığımda sessizce Kayra’yı izlediğini görmüştüm, öyleki yakasındaki elleri bile itmiyordu. Çünkü biliyordum, o da kendini suçluyordu. Bu yüzden Kayra’ya karşı çıkmıyordu ama değildi, onun hiçbir suçu yoktu. Hızla ileri atılıp Kayra’nın ellerini sertçe geri ittikten sonra aralarına girerek yine Vidus’a siper oldum.
“Saçmalamayı kes, onun hiçbir suçu yok.” diyen sert sesimle Kayra’nın bakışları bana dönmüştü.
“Senin neyden haberin var da bunu bileceksin? Çekil karşımdan.” diyen Kayra’yla bu sefer ben ona doğru bir adım attığımda öfke tüm bedenimi sarmıştı.
“Yeri söyleyen kişi Don’du, götün yiyorsa siktir git onu öldür.” diyen sert sesimle Kayra’nın bakışlarına şaşkınlık hakim olmuştu.
“Don mu? Nasıl?” derken bakışları omuzlarımın üstünde Vidus’a döndüğünde hafifçe yana kayarak tekrardan bakışlarını bana çevirmesini sağladım.
“Beni de rehin aldılar ama kaçtık, belli ki hepimizle bir derdi var.” dediğimde Kayra bir adım atarak geriye çekilmişti. “Ayrıca arkamdaki adam olmasaydı şu anda arkadaşınızda, bebeklerde ölü olurdu. Plan yapıp onları kurtaran kişi oydu, teşekkür edeceğine bir de suçlamaya kalkıyorsun.” dememle Kayra bakışlarını kaçırmıştı, omuzları düşerken yanında ona sarılan geçen günkü adama yaslandı.
“Eyvallah Vidus, bu iyiliğini unutmayacağım.” diyen kıvırcık saçlı bir adamla aynı anda elime sarılan parmaklarla bedenim geriye çekilmişti.
“Bir aksilik olursa haber edersiniz.” diyen Vidus hızla arkasını dönüp ilerlemeye başladığında bende mecburen peşine takılmıştım.
Kapıya yaklaştığımız sırada bize doğru ilerleyen takım elbiseli adamla Vidus yavaşladığında bende durmuştum, adamın kulağındaki kulaklığa bakılırsa sanırım bir korumaydı.
“İyilik borcum iki etti, ne zaman ihtiyacınız olursa ben buradayım Vidus bey.” diyen kalın ve içten gelen adamın sesiyle Vidus başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Elbet bir gün hesaplaşırız Agah, o zamana kadar Duman ve Ateş sana emanet.” diyen Vidus’la adam da hızla başını sallamıştı.
“Her zaman Vidus bey.” derken başı bana döndüğünde selam verircesine başını sallamıştı ama bakışları yerdeydi, hemen sonrasında ise yanımızdan geçerek gitmişti.
“Koruması.” diyerek kısaca açıklama yapan Vidus tekrar ilerlemeye başladığında bende yine peşine takılmıştım.
Arabaya biner binmez gaza yüklendiğinde bakışlarım sadece ondaydı, bir eli sıkıca direksiyonu kavrarken diğer eli bacağının üstünde yumruk halindeydi. Siniri her halinden okunuyordu ama bu duvarın altındaki suçluluk duygusunu da görebiliyordum, hala kendini suçluyordu.
“Senin bir suçun yok.” dediğimde bakışları bana dönmezken dudaklarından histerik bir gülüş dökülmüştü.
“Tek suçlu benim Niran.” diyen sert sesiyle tam itiraz edecektim ki bana izin vermeden konuşmaya devam etmişti. “Senin zarar görmenin de, Lavinia’nın bu halde olmasının da tek suçlusu benim. Bana olan nefretleri yüzünden yaptılar.”
“Arhan da onların adamı değil mi? Belki o bir şey yaptı, nereden biliyorsun?” dediğimde başını yavaşça olumsuz anlamda sallamıştı.
“Kuralları çiğneyen kişi benim Niran’ım, Arhan değil.” derken gözlerinden birer damla yanaklarına süzüldüğünde benimde yüreğim ateşler içinde kavrulmuştu. “Sadece benim yüzümden bu haldesiniz.”
“Kes şunu Vidus, tek suçun aptal olman.” diyen sert sesimle eşzamanlı olarak duran arabayla önüme dönme gereği bile duymadan ona bakıyordum. “Ben vuruldum, çünkü önüne atladım. Suç sende değildi.” dediğimde bakışları yandan bana döndüğünde bedenimi tamamen ona çevirdim. “Lavinia bu halde, çünkü bir grup psikopat güç gösterisi yapmak istedi. Sen hiç ortada olmasaydın da aynısını farklı şekillerde yapacaklardı, çünkü kötü her zaman kötüdür Vidus.”
Son sözümle bakışlarını kaçırarak önüne döndüğünde ileri uzanıp kucağındaki ellerinden birini yakalayıp sıkıca kavradım.
“Sen kötü biri değilsin, hayatımda tanıdığım en iyi insansın.” dediğimde bakışları tekrar beni bulurken bakışlarının değişmesini umut etmiştim ama hala içlerindeki suçluluk duygusuyla bakıyordu.
“Kaç masum öldürdüğümü bilmiyorsun.” dediğinde umursamazca omzumu silkmiştim.
“Umrumda değil.” dediğimde baş parmağı hafifçe elini tutan elimi okşamaya başlamıştı.
“Beni olmadığım bir adam yerine koyma mia bella, ben hiçbir zaman iyi biri olamayacağım.” dediğinde kaşlarım çatılırken diğer elimle sertçe yakasına sarılıp yüzünü kendime çektim.
“O kafana şunu sok. Sen olmasaydın ne ben, ne de Lavinia yaşıyor olmazdık. Ayrıca bu hayatı da sen istemedin, mecbur kaldın.” derken yakasını daha sıkı kavradığımda ateş bakışları önce elime ardından da gözlerime dönmüştü. “O yüzden şimdi o aptal kafanı topla ve kendine gel, çünkü ben sevgilimi özledim.” dememle dudakları hafifçe kıvrılmıştı.
“Sevgilin kurban olsun sana.” derken dudaklarıma yaslanan dudaklarıyla derin bir nefes çekerek bende hızla ona karşılık vermiştim, yorgunluk her ne kadar bedenimi etkisi altına almaya çalışsa da dudakları yine hızla sakinleştirmeyi başarmıştı.
Ne yapıp edip onu bu saçma ruh halinden çıkarmam gerekiyordu, en azından o daha korkunç bir şey yapmadan…
~~~
“Ee! Sizde durumlar nasıl?” diyen Nilüfer’le derin bir nefes almıştım.
O günkü boktan günün üstünden tam iki hafta geçmişti ve ne yazık ki ne yaparsam yapim onun üstündeki o huzursuzluk halini yok edememiştim. Tatlılar hazırlamıştım, hatta bel altı espriler yapıp konuyu yatağa bile çekmiştim ama hiç oralı olmamıştı. Hatta genelde evden çıkmayan adam her gün şirkete gider olmuştu, akşam da yemeği yedikten sonra tekrar çalışmaya gidiyordu. Gün içinde toplasanız birkaç saat bile göremiyordum artık.
Genel olarak yanımdayken çok soğuk olduğunu söyleyemezdim, öyle olsa beni artık istemediğini düşünürdüm ama değildi. O sadece vicdan azabı çekiyordu ve aklı karışıktı, bu ise beni daha çok korkutuyordu.
“Bok gibi.” dedim kısa ve öz bir anlatımla.
“O kadar mı kötü ya?” diyen Nilüfer’le elimdeki kahvemden bir yudum almıştım. Vidus yine işte olduğu için bende yan evdeki Nilüfer’in yanına gelmiştim.
“O günden beri hiç düzelmedi, hep bir mesafeli.” derken bakışlarımı ona çevirmiştim. “Bir şey planlıyor, hissediyorum ama ne olduğunu çözemiyorum.” dediğimde o da derin bir nefes almıştı.
“Ulvi de öyle ve bana da hiçbir şey anlatmıyorlar artık, sadece abimin kendini suçladığını biliyorum.” dediğinde bakışlarım kahvenin üstündeki köpüklere kaymıştı.
“Niye bu kadar çok kendini suçluyor anlamıyorum ki, onların kötülüğünün suçlusu o olamaz.” diyerek kahvemi hafifçe salladığımda köpüklerden bir kalp figürü ortaya çıkmıştı.
“Aslında ben biraz anlıyorum.” demesiyle bakışlarım hızla ona dönmüştü. “Düşün ki senin patronların var ve abimi öldürmek istiyorlar, sırf sen onu seviyorsun diye. Ne yapardın?” dediğinde tekrar derin bir nefes almıştım.
Düşünceler zihnimin içinde çınlarken bakışlarım tekrar köpükten kalbe kaymıştı, sahi böyle bir durumda ben ne yapardım? Sırf benim zaaflarım oldukları için başkaları zarar görseydi bende kendimi suçlar mıydım? Ne yazık ki bu soruya her ne kadar hayır demek istesem de cevap belliydi, bende bir tek kendimi suçlardım ve böyle bir durumda olsaydım aklıma yapılacak tek şey gelirdi.
“Gitmek mi istiyor?” derken düşen omuzlarımla tuttuğum nefesimi bıraktığımda köpükten kalp hızla dağılmış, iki parçaya bölünmüştü ve ikisi de kupanın iki farklı ucuna doğru kayıp yok olmuşlardı.
“Bence bunu yapmamak için çıkar yol arıyor.” diyen Nilüfer’le bakışlarım tam ona dönmüştü ki duyulan mesaj sesiyle bakışlarım hızla yanımdaki telefona kaydığında gördüğüm isimle hızlıca uzanıp mesajı açtım.
Resimlerimin adamı❤️🔥: Güzel bir sofra, mumlar ve ben seni bekliyoruz minik serçem. (18.37)
Gördüğüm mesajla dudaklarım kıvrılırken hızla parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirdim.
Elvin Niran: Geliyorummm (18.37)
“Sanırım o çözümü buldu.” derken hızla ayaklanıp elimdeki kupayı masaya bıraktığımda Nilüfer’in heyecanlı bakışları da bana dönmüştü.
“Noldu kız?” diyen heyecanlı sesiyle o da ayaklanmıştı.
“Masa hazırlamış ve beni bekliyormuş, o hüzün ifadesinin geçtiğine o kadar sevindim ki.” derken kapıya yöneldim.
“Ay! Hadi hayırlı olsun Nero’m, çok eğlenin.” diye sırıtarak göz kırpmasıyla bende gülerek evden çıkıp yana doğru adımlamıştım.
Evin önüne geldiğim sırada kıvırcık saçlarımı elimle kabartırken açılan kapıyla dudaklarıma büyükçe bir gülümseme yerleştirip yana çekilen bedeniyle içeri girmiştim. Güzel kokular burnuma dolarken havalanan kaşlarımla salona doğru adımladığımda mumlarla donatılmış sofrayı görmüştüm. Mumlar, kırmızı şaraplar ve yemeklerle donatılmış tabaklarla harika bir sofra olmuştu.
“Bu sofra için çok paspal kaldım.” diye mırıldandığım sırada arkamdan geçerek en baştaki sandalyeyi tutup oturmam için geri çekmişti, yavaşça sandalyeye yerleştiğimde kulağıma çarpan nefesiyle bedenim heyecandan kasılmıştı.
“Sen her halinle çok güzelsin mia bella.” derken dudaklarını boynuma bastırdıktan sonra derin bir nefes alıp geri çekilerek hemen çaprazımdaki yerine geçti.
“Peki, öyleyse bu güzel masayı neye borçluyuz?” derken heyecandan kuruyan dilim damağım yüzünden şaraptan büyükçe bir yudum almıştım. Bakışları benim ve şarap arasında gidip gelirken dudakları kıvrılmıştı.
“Yeni başlangıçlara.” diyerek o da şarabını kaldırdığında elimdeki kadehi yavaşça onun kadehine çarpmıştım.
“Düzelmene sevindim.” derken şaraptan bir yudum daha alıp masaya bıraktım.
“Önce yemeğimizi yiyelim, sonra detaylıca konuşuruz.” diyerek benim tabağımı önüme doğru ittiğinde gülerek başımı olumlu anlamda sallayıp çatalıma uzandım.
Somon güzel pişmişti ve gerçekten tadı da çok güzeldi, eli yemek konusunda da iyiydi. Artık şaşırmıyordum, adamın iyi olmadığı tek bir alan yoktu. Bunu çok iyi anlamıştım. Sessizce yemeklerimizi yerken doyduğunu hissettiğimde arkama yaslanıp kadehimdeki son yudumu da içmiştim ki bakışlarım tabağına bakan Vidus’a takılmıştı, yemeğinin sadece yarısını yemişti. Normalde hepsini bitirirdi.
“Bana şarkı söyler misin?” diyen sesiyle tüm bedenim gerilirken onun donuk yüzünde bakışlarımı gezdirdim.
Esasında bu evde yaşamaya başladığımdan beri şarkı söylememi istiyordu ama her defasında sesimin kötü olduğunu söyleyip reddetmiştim, o da bir zaman sonra vazgeçmişti. Şimdi niye tekrar istemişti?
“Söylemeyeceğimi biliyorsun.” dediğimde dudaklarında hüzün dolu bir gülüş belirmişti.
“Biliyorum.” dediğinde adeta aldığım soluk bile yüreğimi yakmaya başlamıştı, bir şey olmuştu.
“Kötü bir şey oldu değil mi?” derken yüreğimi saran korkuyla bedenim kaskatı kesilmişti. O an dank eden gerçekle gözlerim dolarken bir yaş yanaklarıma doğru süzüldü, bu bir kutlama yemeği değildi.
“Yapamadım serçem.” diyen titreyen sesiyle boğazım düğümlenmişti, yüreğime öylesine büyük bir öküz oturmuştu ki ne nefes almama izin veriyordu ne de konuşmama. “Her yolu denedim ama yok, seni korumamın başka bir çaresi yok.”
“Hayır Vidus, bunları konuşmuştuk. Senin suçun değildi.” diyerek elimi ona uzattığımda geriye çekilerek dokunuşumdan kaçmıştı.
“Biri değildi, ikisi değildi. Ya diğerleri?” derken bakışları sonunda bana döndüğünde onun da gözlerinden birer damla yaş süzülmüştü. “İki haftadır peşinde olan kaç adamı öldürdüm haberin var mı serçem?” dediğinde buğulu bakışları kaçırmıştım. “Seni korumanın tek bir yolu var ve yapmak zorundayım mia bella, unut beni.” diyen sesiyle son iki kelime zihnimde çınlamıştı.
Unut beni…
Sadece iki kelime ve sekiz harf nasıl bu kadar can yakabilirdi? Nasıl böylesine soluğumu kesebilirdi?
“Sen…umut verdin bana.” derken bakışlarım tekrar ona döndü. “Aşkın aslında kötü bir şey olmadığını sen gösterdin bana ve şimdi öylece defolup gidemezsin.” dediğimde gözleri sıkıca kapanırken bir eli sıkıca masayı kavramıştı.
“Yemin ederim ki gitmek istemiyorum mia bella, seni bırakmaktansa kendi kafama sıkmak istiyorum ama başka yolu yok.” diye mırıldandığı sırada görüşüm tuhaf bir şekilde daha da bulanıklaşmaya başlamıştı. “Ölümle burun buruna bir hayat yaşatamam sana, hak ettiğin hayat bu değil.”
“Bu hayatı…ben seçtim, bırak…sonuçlarına da ben katlanayayım.” derken gitgide kararmaya başlayan görüş açımla bakışlarım istemsizce önümdeki yemeklere dönmüştü, içlerine bir şey mi katmıştı?
“Ölmendense benden nefret etmene razıyım mia bella.” diyen ağlamaklı sesiyle görüşüm tamamen kararırken bedenimin yana doğru kaydığını hissetmiştim.
“Vidus…hayır…” diye bir mırıltı dudaklarımdan dua misali dökülürken iri kollar bedenimi hızla yakaladı.
“Özür dilerim minik serçem, yalvarırım anla beni.” diyen sesi artık uzaklardan gelirken son hatırladığım dudaklarıma dokunan sıcak dudaklardı…
~~~
Başıma giren sancıyla yerimde inlerken ellerimi yüzüme kapatmıştım, o kadar boktan rüyalar görmüştüm ki baş ağrısının kaçınılmaz olduğu belliydi. Ellerimle gözlerimi ovalarken bir yandan da derin bir nefes aldım.
“Vidus…çok kötü bir rüya gördüm.” derken elimi yana attığımda soğuk kumaşa çarpmıştı, korku hızla bedenimi sararken gözlerimi yavaşça aralamıştım ki sanki zaman o an akmayı kesmişti. Tüm dünya durmuştu.
Eski evimdeydim ve yalnızdım…
“Hayır, hayır, hayır, hayır…” diye durmaksızın mırıldanırken hızla üstümdeki yorganı atıp ayaklandığımda köşedeki sehpanın üzerinde duran çiçekleri fark etmiştim, beyaz kasımpatı buketi…
***
“En çok hangi çiçeği sevdiğini bilmiyorum mesela.” diyen sesiyle gülerek ona dönmüştüm.
“Kasımpatı ama sakın bana almayı düşünme.” dediğimde tek kaşı havalanmıştı.
“Niyeymiş?” dediğinde oturduğum koltukta tekrar önüme dönmüştüm.
“Veda anlamı taşır çünkü, sen gül falan alabilirsin.” dememle hafifçe bana doğru yaklaşmıştı.
“Bir de sipariş aldık, iyi mi?” dediğinde gülerek ona dönerken omzumu silktim.
“Soran sendin.” diyerek daha çok güldüğümde dudaklarını yanağıma bastırarak o da gülmüştü.
“Sana tüm çiçekler feda olsun minik serçem.” derken dudaklarını dudaklarıma yasladığında sırıtarak hızla ona karşılık vermiştim.
***
Gözlerimden hızla yaşlar süzülürken daha fazla ayakta duramayan bedenim arkamdaki yatağa düşmüştü, ellerim hissettiğim korkuyla titrerken çiçeğin yanındaki mektuptan gözlerimi alamıyordum. Başımı olumsuz anlamda sallarken gözlerimi sıkıca kapatıp ellerimi yüzüme yasladım, sadece saçma bir kabus olmalıydı ve birazdan uyanacaktım. Uyanmalıydım…
Gözlerimi tekrar araladığımda hiçbir şey değişmemişti, hala o boktan odadaydım. Karşımdaki aynadan yansımam bile bana acıyarak bakarken başımı tekrar olumsuz anlamda sallamıştım. Bunu bana yapmış olamazdı, gitmiş olamazdı…
Bir elim hızla mektuba giderken tuttuğum nefesim ve titreyen ellerimle mektubu açtığımda bakışlarım düzgün yazısında gezinmişti. Gözlerimden yaşlar hızla süzülmeye devam ederken derin bir nefes alıp okumaya başladım.
~~
Mia bella, benim ürkek minik serçem…
Biliyorum, şu an bana çok kızgınsın ama aynı zamanda anladığını da biliyorum. Başka bir yolum olsa inan ki onu seçerdim ama yoktu, sana artık daha fazla zarar veremezdim. Tek çözüm buydu, gitmemdi…
Her şey için özür dilerim mia bella, aniden karşına çıkıp seni kendime alıştırdığım için çok özür dilerim. Yapabilirim sandım, yanında olursam seni tüm kötülüklerden koruyabilirim sandım ama en kötüsünün ben olduğumu unuttum. Haklıydın, demirden bir kalp hiçbir zaman sevmemeliydi ama yine kural dinlemeyen kalbim bana karşı çıktı ve sana delicesine tutuldu. Yasak olmanı bile umursamadı…
Şimdi gidiyorum, bir daha hiçbir can benim yüzümden acı çekmesin diye gidiyorum ama şunu bil ki ne kalbime ne de hayatıma senden başka hiç kimse girmeyecek. Ömrüm ilelebet sadece sana ait olacak, bu demirden kalp sadece sana atacak…
Tüm mal varlığım mektubun yanına bıraktığın kartın içinde, aynı zamanda kapındaki araba da senin. Arabaları sevdiğini biliyorum ama lütfen sürerken çok dikkat et, emniyet kemerini takmayı sakın unutma. Trafik kurallarına da uy, sakın hız yapma. Ek olarak şu an oturduğun bina ve yan bina da artık sana ait, tapuları senin üstüne.
Bunların hepsi senin, git ve çok mutlu uzun bir hayat yaşa mia bella. Beni unut ve sakın daha fazla ağlama. Biliyorsun, silemediğim her gözyaşın zehir olup içime akıyor. Yapma mia bella, sadece hayatını dolu dolu yaşa ve çok mutlu ol…
Bir şarkıyla başladı bizim hikayemiz ve şimdi de bir şarkıyla bitmeli…
‘Sende benim kadar gerçekleri görüyorsun. Beraber olamayız, benim gibi biliyorsun. Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım, sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun…’
Addio, mio piccolo passero.
~~
Gözlerimden yaşlar sicim gibi dökülürken her bir damla elimdeki beyaz kağıda damlıyordu, hıçkırığımla omuzlarım sarsılırken yere kayan bedenim öylece zemine çökmüştü. Sırtım yatağa yaslanırken tek yaptığım çığlık çığlığa ağlamaktı.
Elvedanın arkasından başka ne yapılırdı ki…
~~~~~~~~~
Ve bölüm sonu…
Yazarken en çok zorlandığım bölümlerden biri oldu, öyle ki ben bile bölümün sonu böyle olmasın diye uğraştım ama yine ve yine başka çare yoktu…
Unutmayın, daha güçlü olmak için bazen acı çekmek gerekir. Niran’ımız içinde bu gerekiyordu…
Sizce bölüm nasıldı?
Sizce Vidus haklı mıydı? Sahiden dediği gibi başka bir yolu yok muydu?
Peki siz Vidus’un yerinde olsaydınız ne yapardınız??
Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, orada da oldukça aktifim. Bölümle alakalı bir sıkıntı olduğunda genelde oradan paylaşıyorum. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥
