İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 20 · 36 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 20

19. ATEŞTEN SİPERLER

~Bölüm Şarkıları~

Nil Karaibrahimgil~Heman

Barış Akarsu~Bir Sevmek Bin Defa Ölmek Demekmiş

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!

Nasılsınız bakalımm??

Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİ VE YORUM atmayı lütfen ihmal etmeyin!!!

Hedef: 400 beğeni

“Aşkın bir alevmiş yar yar, bir ateş parçası. Bilmeden gönlümü ateşe verdim. Bir sevmek bin defa ölmek demekmiş…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~~

Amansız bir duygu seli hayatımı ele geçirirken sadece bu akıntıda sürükleniyordum, çünkü ilk kez içimden karşı çıkmak gelmiyordu. Sevgi ve daha nice hissettiğim duygu yoğunluğu benim için öyle yeniydi ki dumura uğramadan edemiyordum, meğerse ruhsuz olduğumu düşündüğüm her saniye sadece onu bekliyormuşum. Resimlerimin adamını…

Aylardır olan her şey zihnimin içindeki karnaval da çığlık çığlığa bağırıyorlardı, en sonunda arzu ettiğimi aldığımı düşünüyordum. Hala aklımın bir köşesinde nasıl ona koşulsuz şartsız inanabildiğimi düşünsem de kalbim hızla savunmaya geçiyordu. Kanıtları bana tekrar hatırlatıyor, ateş bakışlarının beynimin içinde çınlamasını sağlıyordu. Böylesine aşkla bakan birinin yalan söylemesi nedense imkansız geliyordu ve öyle olduğuna da tüm kalbimle inanıyordum.

Yanımdan bir hışımla gitmesinin ardından bir süre kendime gelmeye çalışmıştım, öpüşü dünya üzerindeki tüm sakinleştiricilere bedeldi. Buna çok daha emin olmuştum. Öyle ki dudaklarıma yaslanan dudaklarıyla zihnim de anında suspus oluyordu, hiçbir düşünce beynimin içinde var olamıyordu. Bunca sene aldığım terapiler bile beni böylesine iyi tedavi edememişti.

Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama sonunda derin bir nefes alarak ayaklanıp sufleme kaldığım yerden devam etmiştim. Hazırlayıp fırına atmış ve ardından o pişene kadar evde biraz turlamıştım. Tabloların her biri çok güzeldi, okyanus ve gemi temalılardı fakat salonun hemen karşı duvarında bir tablo izine rastlamıştım. Çivi çakılmıştı ve orada hangi tablo varsa en az aylarca durmuştu, hem de güneş ya da ateş duvarın rengini değiştirecek kadar uzun süre.

Ama şu an yoktu, tablo kaldırılmıştı. Düşünmeden edemiyordum, aylar önce buraya geldiğimde salonda tablo olmadığına emindim. Hatta izini de görmemiştim ama şu anda iz oldukça belirgindi. Tablo yeni kaldırılmıştı. Şaşırmadan edemesem de fırının çınlayan alarmıyla hızla mutfağa koşup sufleleri çıkardım, çok güzel kokuyorlardı.

Çekmecelerden birinde bulduğum bir bezle hızla sıcak tepsiyi fırından çıkararak tezgaha yerleştirdim, tepsinin içindeki küçük sufle kaplarına bakarken dudaklarım kıvrılmıştı. Aslında her biri camdan fincanlardı, mecburen bunlarda yapmam gerekmişti ve şansıma fırında hiçbiri patlamamıştı. Hafifçe fincanlara yaklaşarak derin bir nefes aldım, kesinlikle harika kokuyorlardı.

O esnada bakışlarım üstüme kaydığında kendime gülmeden edememiştim, Vidus beni tezgaha çıkardığında un kabını devirmişti ve altımdaki siyah tayt un içindeydi. Fincanları tepsiden çıkartıp biraz soğumaları için masaya koyduktan sonra hızla üst kata geçip odama yöneldim, tam kapının önünde durduğumda bakışlarım yan odaya kaymıştı. Onun odasına…

İlk yukarı çıktığında sufleleri hallettikten sonra evi geziyorum ayağına odasının önünden geçmiştim ve içeriden gelen su sesini duymuştum, yani duş almak için bir hışımla yukarı kaçmıştı. Biz tam o haldeyken aniden yukarı çıkıp duş almasında tek bir sebep görüyordum ve o sebebi her düşündüğümde ısınan yanaklarımı bir türkü sakinleştiremiyordum. Sanırım benimde soğuk bir duşa ihtiyacım vardı!

Artık su sesi gelmeyen odasından bakışlarımı hızla çekerek odama girdikten sonra giysi odasına ilerlemiştim, ev oldukça sıcaktı ve şort giyiple giymemek arasında gidip geliyordum. Bakışlarım dolaptaki şortlara kaydığında yarısının yeni olduğunu görmüştüm, kendi kendime gülerek içlerinden en rahat olanına uzanmıştım. Yarım taytlardan biriydi, çokta kısa sayılmazdı.

Hızla üstümdekileri çıkarttıktan sonra yarım taytı ve üzerine büyük bir tişörtü giydiğimde kaşlarım çatılmıştı. Tamam, bende genelde büyük alırdım ama bu kesinlikle büyükten bile daha büyüktü. Aynadaki yansımama bakarken tek kaşım havalanmıştı, siyah tişörtün içine düşmüş gibi duruyordum ve bunun kime ait olduğunu tahmin etmek hiç zor değildi. Bunu buraya bilerek mi koymuştu?

Dudaklarım kıvrılırken saçlarımı öylesine bir topuz yapıp üstümdekilere son kez bakarak aşağıya yönelmiştim, altımdaki şorttan sadece bacağımdaki ejderhanın kuyruğu gözüküyordu. Bu da çok kısa olmadığı anlamına gelirdi, en azından benim için öyleydi.

Mutfaktan kendime bir sufle ve kaşık aldıktan sonra bakışlarım tekrar merdivenlere kaysa da hala ortalarda gözükmediğini görünce düşen yüzümle salona yönelmiştim. Belki de acil bir toplantı yapması gerekmişti, hemen benimle ilgili olduğunu düşünemezdim. Kendimi koltuğa atarken suflemden bir kaşık almıştım ki yanımdaki tablet dikkatimi çekmişti, kaşlarım havalanırken kapıyı tekrar kontrol edip sufleyi kenara bıraktım.

Elim tablete uzandığında ekranı açmamla beni yeşilli kahverengili bir ekran resmi karşılamıştı, iç içe geçen iki renk çalıştığım barın hakim olduğu renklere çok benziyordu. Gözlerim düşünceli bir edayla kısılırken şifre kısmını açtığımda aklıma ilk gelen şeyi girmiştim, bana verdiği kartın şifresini. 2903…

Açılmayan ekranla kaşlarım çatılırken düşünmeye başlamıştım, başka ne olabilirdi ki? O sırada aklıma gelen diğer bir seçeneği denemiştim, 1905. Sonuçta diğer evinde formalı bir resmi vardı, Galatasaray’a bağlı gözüküyordu. Yine açılmayan ekranla gözlerimi devirerek suflemden bir kaşık daha almıştım, neydi bunun şifresi?!

O sırada zihnimde çınlayan rakamlarla hızla düşünmeme fırsat vermeden ekrandaki sayıların üzerinde parmaklarımın hareket etmesine izin vermiştim ve açılan ekranla dudaklarımda kıvrılmıştı. Şifre benim doğum tarihimdi, 1810…

Açılan ekrandaki resimle kaşlarım havalanmıştı, sosyal medyaya attığım nadir resimlerden biriydi ve boyalı yüzümle kadraja bakıp gülüyordum. Bunu sadece hikayeme attığıma ve üstünden en az 4-5 sene geçtiğine emindim. Belli ki sadece fiziksel olarak değil, sanal ortamda da takip ediliyormuşum. Bunu zaten biliyordum ama kafama takılan bir detay vardı, o zaman neden bunca sene beklemişti? Bu soru aylardır aklımı kurcalayıp duruyordu.

Derin bir nefes alarak suflemden bir kaşık daha yedikten sonra tablette biraz gezinmiştim, genel olarak çokta bir şey yoktu. Gemilerle alakalı haberler ve çizimlerle doluydu. Canım gitgide sıkılırken ekranda gördüğüm bir çizim uygulamasına tıkladıktan sonra tabletin kenarında duran kalemle bir şeyler karalamaya başlamıştım, zihnimden asla silinmeyen gözünün ana hatlarını çizerken kendimi bir hayli kaptırdım.

Biten gözle tam renklendirecekken sırtımdan geçen bir ürpertiyle bakışlarım hızla karşı çaprazımdaki kapıyı bulmuştu ki öylece kalakalmıştım, kapının pervazına yaslanmış bir şekilde beni izliyordu. Dudaklarındaki kıvrımı kalbimin daha da hızlanmasını sağlarken derince yutkunmuştum, bakışlarım yavaşça kucağımdaki tablete inerken tekrar yavaşça ona döndüm. Sanırım suçüstü yakalanmıştım!

“Çizim yapıyordum, izinsiz aldığım için kusura…”

“Benim olan her şey senin mia bella, kendi eşyalarına kullanmak için izin almana gerek yok.” diyerek hızla sözümü kestiğinde tek kelime etmeden önüme dönmüştüm, bu lanet olası utanç ne zaman geçecekti! Ateş kızılı aşkına! Kalbim sanki kulaklarımda atıyor gibiydi!

Adım sesleri zihnimde çınlarken suflemden hızlıca bir kaşık daha alarak yarı uzanır vaziyette oturduğum koltukta hafifçe dikleşmiştim, elim ayağım birbirine karışmıştı. Beni her defasında böylesine heyecanlandırması dünyanın en haksız olayı olabilirdi, benim onun üzerinde böylesine büyük bir etkim olmadığına emindim. Sinirlerim istemsizce bozulurken kendi kendime gözlerimi devirmiştim, niye tek deliren taraf ben oluyordum?!

“Yemek yedin mi?” diyen sesiyle ağzımdaki kaşıkla onu görebilmek için başımı geriye doğru yatırmıştım, oturduğum koltuğun arkasına kollarını dayayarak bana doğru eğilmişti.

“Hayır.” derken kaşığı fincana bıraktığımda tek kaşı havalanırken başı hafifçe yana eğildiğinde firar eden birkaç ıslak tutamda sallanmıştı, duş jelinin kokusunu bu yakınlıkta tüm çevremi sarıyordu. Adamın duş jeli bile mi bu kadar güzel korkardı?! Çıldıracaktım!

“En son dün akşam yediğin yemekle duruyorsun ve şimdi de tatlı mı yiyorsun?” demesiyle bakışlarım yarısı bitmiş suflemle onun arasında gezinmişti.

“Evet.” dememle derin bir nefes alarak sabır dilenircesine gözlerini tavana kaldırmıştı, neye kızmıştı bu şimdi?!

“Önce yemek.” derken hızla koltukla benim aramda duran fincanı aldığında kaşlarım çatılmıştı.

“Hey! Daha bitmedi bile, hem ben aç değilim.” diyerek tableti kenara bırakıp fincana uzansam da havaya kaldırarak bana engel olmuştu.

“Önce yemek dedim mia bella, kuş kadar kalmışsın.” diyen sert sesiyle bakışlarım gözlerine tutunurken kaşlarım daha çok çatılmıştı.

“Ama canım tatlı istiyor, verir misin şunu?” diyerek elimi uzatsam da başını olumsuz anlamda sallarken suflemi arkasına saklamıştı.

“Tatlı istediği belli, tüm yüzünle yemişsin.” derken bakışları dudaklarıma kaydığında rezilliğim zihnimde şimşek misali çınlamıştı, kesin yine çocuk gibi bulaştırarak yemiştim.

Hızla elimi kaldırıp dudaklarıma yönlendirmiştim ki aniden bileğime sarılan iri eli beni durdurmuştu. Elimi yavaşça geri indirirken dudaklarımı izleyen bakışlarıyla hareket eden adem elmasını izlemiştim, derince yutkunmuştu. Ateş bakışları her geçen saniye daha koyu bir renge bürünürken çenesindeki kemikleri daha da belirginleşmişti, kendini kasıyordu. Sanırım yanılmıştım, o da en az benim etkilendiğim kadar etkileniyordu.

Sırıtmamak için kendimi zor tutarken elimden sıyrılan parmakları çenemi bulmuştu, yavaşça yüzüme yaklaştığı sırada tırnaklarımı heyecanla koltuğun kumaşına geçirmiştim. Dudaklarıma doğru yaklaşan dudaklarını dudağımın hemen kenarına bastırdığında gözlerim istemsizce kapanmıştı, hemen ardından hissettiğim sıcak diliyle kasıklarıma bir sancı saplanırken yüzüme çarpan nefesine kadar geri çekildiğini fark edememiştim.

Gözlerim yavaşça aralanırken dudağımın diğer tarafına da aynı hareketi yaptığında bulaşan çikolatayı temizlediğini fark etmiştim ve kalbim bu durum da hiç iyi değildi. Birazdan göğsümden kopup kendi yönetimini bağırarak ilan edecekti, çok az kalmıştı.

“Imm! Çok güzel olmuş, eline sağlık sevgilim.” diyen boğuk sesiyle son kelime zihnimde çınlamıştı.

Sevgilim…

Kalbim son sürat hızlanmaya devam ederken duş jelinin ferah kokusunu ciğerlerime hapsetmiştim, saçlarından süzülen damlalar alnıma damlarken burnunu yavaşça burnuma sürterek dudaklarını dudaklarıma bastırmıştı. Bıraktığı etkili bir öpücükle zihnim yine sessizleşmişti ki belimde hissettiğim kolla havalandığımda gözlerim hızla açılırken kollarımı refleksle boynuna sarmıştım.

“Yemek yememiz gerekiyor.” diyen boğuk sesi nefes nefese çıkıyordu, kaşlarım yavaşça çatılırken hafifçe geri çekilip yüzüne baktım.

“Benim ayaklarım var ya hani Vidus, yürüyebiliyorum.” dediğimde beni umursamadan sıkıca belimden tutarak ilerlemeye başlamıştı.

“Böyle daha hızlı oluyor.” diyerek sırıtmasıyla gözlerimi devirirken beline sardığı bacaklarımı çözdüğümde beni yavaşça yere bırakmıştı.

O esnada mutfağa dönen bakışlarımla kaşlarım havalanmıştı, masa hazırdı. Her türlü çeşit kahvaltılık masa da vardı, ayrıca omlet bile yapılmıştı. Tabletteki çizim uygulamasını anlayana kadar aradan biraz zaman geçmişti ama bu kadar odaklandığımı fark edememiştim.

Bakışlarım tekrar onu bulduğunda elindeki suflemi kaşıkladığını görmemle gözlerim kısılmıştı ki bakışları suçüstü yakalanmış bir çocuk misali bana döndüğünde gülmemek için kendimi zor tutmuştum. Şu an öylesine tatlı ve küçük bir çocuk gibi gözüküyordu ki istemsizce zihnimde tıpkı ona benzeyen bir çocuk belirmişti, bizim çocuğumuz…

Bu düşünceyle ruhum adeta buz keserken hızlıca bakışlarımı kaçırıp önüme dönerek masanın yanındaki sandalyelerden birine oturmuştum. Nereden çıkmıştı şimdi çocuk? Daha adamla yeni birlikte olmuştuk ve sahiden ilk aklıma gelen şey çocuk muydu? Bu saçma düşünceyi hızlıca zihnimden yok ederek önümdeki çatalıma uzandım, saçma düşüncelere gerek yoktu. Benden anne falan olmazdı…

“Bir sorun mu var?” diyerek elindeki boş fincanı lavaboya bıraktıktan sonra karşıma geçen Vidus’la başımı olumsuz anlamda sallamıştım.

“Nasıldı sufle?” diye sorarak hafifçe gülümsediğimde düşünceli bakışları yüzümde gezinse de fazla sorgulamamıştı.

“Çok güzel olmuş, yani sanırım. Neyle kıyaslayacağımı bilmiyorum ama tadı enfes.” demesiyle kalbimdeki sızı büyüyerek ruhumu içine çekmişti.

“Sahiden daha önce hiç tatlı yemedin mi?” dediğimde başını olumsuz anlamda sallamıştı. Dolaptan sufle için malzemeleri ararken reçel ve bal gibi kavanozların da yeni alınmış olduğunu görmüştüm, hepsi paketliydi.

“Küçükten kas kütlemizi etkiler diye yememiz yasaktı, sonra da alışkanlık oldu işte.” derken omletinden büyükçe bir dilimi ağzına atmıştı. Sanki önemsiz birkaç detaydan bahsediyor gibiydi ama her bir sözü kalbime işliyordu.

“Doğuştan mı mafyanın yanındaydın?” diye sorduğumda başını olumsuz anlamda sallamıştı.

“11 yaşındayken beni buldular.” dediğinde zihnimde Nilüfer’in anlattığı yetimhane hikayesi çınlamıştı. Doğru ya, bir dönem yetimhane de kalmıştı. Kafamda her şey çorba olmuştu artık. “Öncesinde zaten yiyecek yemeği bulmam bile mucizeyken aklıma hiç tatlı gelmemişti.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılmıştı.

Yanımda olmadığı zamanlarda telefondan konuşurken kendinden bahsetmişti ama hiç ailesini anlatmadığını yeni fark ediyordum. Üstelik ne doğum günü, ne de burcundan da bahsetmemişti ve bende yokluğuna kendimi öyle çok kaptırmıştım ki bunları sormak aklıma bile gelmemişti. Hep yanıma gelmesini beklemiştim.

“Annen nasıl bir insandı?” dediğimde önemsiz ifadesi hızla kırılırken elindeki çatalla duraksamıştı.

“Hayat kadınıydı.” demesiyle gözlerim büyürken bir anlığına yutkunamamıştım. “Babamdan hamile kalınca parasını yiyebilmek için beni doğurmuş, pekte bir anneliğini görmedim yani.” dediğinde bakışlarım sadece anılara dalmış kızıl harelerindeydi.

İkimizde aslında benzer şeyleri yaşamıştık, tek farkımız o ailesinin kim olduklarını bildiği halde yalnızdı. Ben ise bilmiyordum ama sonuç her iki koşulda da değişmiyordu. İkimizde boktan bir aileye sahiptik.

“İtalya’da mı yaşıyorlar peki hala?” dediğimde derin bir nefes alarak omletinden bir parça daha almıştı.

“Babam ölü.” derken çatalına aldığı omleti ağzına atmıştı. “Ben öldürdüm.” dediğinde bedenimi korku yerine bir rahatlık sarmıştı, en azından bir şerefsiz daha dünya üzerinden gitmişti. Bakışları sanki tepkimi ölçmek ister gibi bana döndüğünde bende tıpkı onun gibi omletimden bir parça alıp ağzıma attım.

“İyi yapmışsın.” dememle dudakları hafifçe kıvrılmıştı. “Elimde olsa bende müdürü gebertmek isterdim.” dediğimde gülen yüzü hızla solarken kaşları çatılmıştı. “Gerçi henüz 10 yaşındaydım o zamanlar.” derken derin bir nefes alarak aklımda beliren iğrenç anıları hızla yok ettim. “Sahi ben sana ne ara anlattım bunu? Genel de kimseye söylemem.”

“Babamı öldürdüğümde 7-8 yaşlarındaydım mia bella.” demesiyle işte şimdi kanım donmuştu ama korkudan değildi, bir çocuk nasıl olurda bu yaşta böylesine kışkırtılabilirdi?

“Çok küçükmüşsün.” diye mırıldandığım da dudakları hafifçe kıvrılırken arkasına yaslanmıştı.

“Arhan o zamanlar 5-6 yaşlarındaydı, babası olacak şerefsiz oğlu için babamdan para almıştı.” demesiyle kaşlarım daha çok çatılırken şok içinde onu dinlemeye devam ettim. “Oğlunu babama sunmak için.” dediğinde dolan gözlerimle öylece kalakalmıştım.

Zihnimde Arhan Demir’in sert yeşil bakışları belirirken elimdeki çatal bile masaya düşmüştü.

“O gece beni ve birkaç şerefsiz arkadaşını daha alarak yan evimizde oturan Arhan’lara gitmiştik.” derken tekrar derin bir nefes aldığında bakışları masaya odaklıydı. “Bana yaptığı gibi onunla da kendince eğlenmeye başladığında Arhan korkup ağlamaya başlamıştı, en son başından aşağıya bir şişe dolusu votkayı boşalttığında daha fazla dayanamadım. Köşedeki meyve bıçağını alıp boynuna sapladım.”

Sözleriyle şok içinde onu izlemiştim, ilk cinayetini arkadaşını korumak için işlemişti ve bunu yaparken kendisi bile çocuktu. Göğsüme çöken ağırlıkla nefesim kesilirken önümdeki vişne suyu olduğunu tahmin ettiğim meyve suyumdan büyükçe bir yudum aldım, doğru tahmin etmiştim.

“Birkaç sene kendi kendimi idare etmeye çalışsam da annem eve getirdiği adamlar benden rahatsız oluyor diye beni yetimhaneye bıraktı.” dediğinde bakışlarım yine onu bulmuştu, hala masayı izleyen bakışlarını.

“Tamam, daha anlatmana gerek yok.” desem de bakışları bana dönmemişti.

“Bıraktığı yetimhane şehirde adı çıkmış bir yerdi, çocukları öldürmeleriyle ve işkenceleriyle meşhurdu. Ulvi’yle de orada tanıştık.” dediğinde ellerim masanın altında yumruk olmuştu.

“Vidus…”

“Orada altı ay kadar kaldım, sonrasında da Ulvi’yle tüm yetimhaneyi ateşe verip kaçtık.” diyerek hızla sözümü kesmişti. “Polisler beni almak için geldiklerinde ise Antonio bizi himayesi altına aldı.” derken bakışları sonunda beni bulmuştu. “Şu anki mafya lideri yani.”

Bakışlarım gözlerinden ayrılmazken içimde ufak bir korku tanesi aramıştım ama yoktu, yetimhane hikayesini zaten biliyordum ama yine de aklımda soru işaretleri vardı. Vidus yetimhanedeki bütün çocukları öldürecek kadar gaddar biri değildi ama eğer yetimhane anlattığı kadar kötü bir yerse ölüm oradaki çocuklar için bir kurtuluştu. Kendimden biliyordum, ölüm en büyük hayaldi.

“Ben iyi bir adam değilim Niran, aklının hayalinin alamayacağı kadar çok insan öldürdüm ama yemin ederim oradaki çocukları öldürmek istememiştim.” derken başı öne eğildiğinde bakışlarını kaçırmıştı. “Hademeden kaçarken elinden kurtulmak için yetimhaneden çaldığım kibriti yakıp üstüne attım ve alkoliğin teki olduğu için bedeni hızla alev aldı, kısa süre sonra da alevler yetimhanenin tahta duvarlarını sardı.” diye mırıldandığı sıra da hızla ona doğru uzanıp masanın üstündeki yumruk yaptığı elini yakaladım.

Bakışları bana döndüğünde elini daha sıkı kavramıştım.

“O çocuklar kurtuldular Vidus, sen kurtardın.” dediğimde anlamayarak bana bakmıştı. “Eziyet görmeleri mi daha iyi olurdu?” dememle bakışları bir süre gözlerimde gezinmişti.

“Ben seni hak edecek ne yaptım?” diyen kısık sesiyle tuttuğum elini çevirerek benim elimi kavrayıp dudaklarına götürdüğünde elimin üstüne bir öpücük bırakmıştı.

“Arada birkaç sevapta işlemişsin demek ki.” diyerek güldüğümde o da gülümsemişti.

“Sanmıyorum, daha çok günahlarımın bedelisin.” dediğinde yalandan kaşlarımı çatmıştım.

“Ceza mıyım ben Vidus?” dememle dudakları daha çok kıvrılırken başı hafifçe yana eğilmişti.

“Hemde ne ceza.” diye iç çekerek mırıldanırken bakışları beni süzmüştü. “Şeytanı bile karşında diz çöktürüyorsun.” dediğinde gözlerimi devirerek gülmüştüm.

“Şeytan diz çökmeye yer arıyor bence.” dediğimde dudaklarında çapkın bir sırıtış oluşurken hafifçe öne doğru eğilmişti.

“Tahmin bile edemezsin.” diyen boğuk sesiyle ısınan yanaklarım yüzünden elimi hızla geri çekerek çatalıma uzanmıştım, konuyu değiştirsem iyi olacaktı. Yoksa gitgide mora dönecektim!

“Hala sana ne ara söylediğimi söylemedin.” derken omletimin son parçasını ağzıma atmıştım.

“Kaç bakalım şimdilik.” diyen sesiyle bakışlarım alttan onu bulduğunda sırıtarak elindeki kahvesini içtiğini görmüştüm, kokusu buram buram ciğerlerime dolarken kafein ihtiyacım derimi gıdıklamaya başlamıştı. “Hem sen o iti öldürdüğümü nerden biliyorsun?” derken kahvesinden bir yudum aldıktan sonra önüme bıraktığında bir ona bir kahveye bakmıştım. “İçebilirsin, sütle vanilya koydum içine.” demesiyle şaşkın bakışlarım ona dönmüştü.

“Vanilya koydun? Sen?” diye soran sesimle hafifçe gülmüştü. Demek ki dolapta gördüğüm vanilya şurubunun ağzı bu yüzden açıktı, ara sıra içiyordu.

“Seni çok özlediğimde ekliyorum, yanımdaymışsın gibi hissettiriyordu.” dediğinde havalanan tek kaşımla kahveden bir yudum almıştım, dudaklarım kıvrılırken gülmeden edemedim. Öyle az koymuştu ki kahve hala acıydı, sadece gerilerden hafif bir vanilya tadı geliyordu.

“Ama şu an yanındayım.” diyerek sırıtırken kahveden bir yudum daha almıştım. Onun da dudakları kıvrılırken dirseklerini masaya yaslayıp bana daha çok yaklaşmıştı.

“Evet, yanımdasın.” derken sanki daha çok kendine hatırlatıyormuş gibi mırıldanmıştı.

“Yani kaçırılmışta olsam, evet. Yanındayım.” dediğimde tek kaşı havalanmıştı.

“Hiç üzgün değilim, tekrar olsa tekrar yaparım.” demesiyle ona her ne kadar ters bir bakış atsamda içimden delicesine sırıtmak gelmişti. Bende pek burada olduğum için rahatsız sayılmazdım, yanında olmak iyi hissettiriyordu.

“Hiç şaşırmam.” diye mırıldanırken kahvesini önüne bıraktığımda bardağa kayan bakışlarıyla tıpkı aylar öncesi barda yaptığı gibi çevirip benim içtiğim yerden içmişti.

“O şerefsizi öldürdüğümü kim söyledi sana mia bella? Cevap verecek misin, yoksa ben mi öğrenmeliyim?” diyen sesiyle arkama yaslanmıştım.

“Savcı söylemişti, şimdi sen benim soruma cevap ver.” dediğimde gözleri kısılmıştı.

“Sarhoştun anlatırken.” dediğinde zihnim geçmişe gömülmüştü, on sene kadar öncesini kastediyordu. O zaman bünyem alışkın olmadığı için çok çabuk sarhoş olurdum ama şimdi öyle değildi, kaç şişe içersem içeyim fazla sarhoş olmazdım. “Duman sana başka ne anlattı?”

“Duman?” dedim soran bir sesle.

“Lavinia yani.” dediğinde kaşlarım havalanmıştı, onun da lakabı Duman’mıydı?

“Şimdi bir saniye, Lavinia bir mafyaysa o zaman Arhan’da mı mafya?” dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştı. Tamam, buna pek şaşırmamıştım.

“Duman böyle her şeyi öttü mü?” demesiyle her ne kadar gülesim gelse de elimi kaldırarak onu susturmuştum.

“Bir dur, Arhan’ın lakabı ne o zaman?” dedim meraklı bir sesle.

“Ateş, Fuoco yani.” demesiyle kaşlarım havalanmıştı.

“Senin şu konuştuğun kişi Arhan’dı yani?” dememle dudaklarındaki kıvrım genişlemişti.

“Hafıza da zehir gibi.” dediğinde gülerek arkama yaslandım.

“Sevgilime çekmişim.” diye gülerek konuşmuştum ki hemen sonrasında kendi sesim zihnimde çınlamıştı. Sevgilim mi dedim ben?! Patlıcan moru aşkına! İlk günden hevesli gibi nerden çıkmıştı bu?!

“Kime çekmişsin?” diye sırıtarak masaya daha çok eğilen Vidus’la bakışlarımı gamzelerinden hızla alarak ayaklandım.

“Sende yediğine göre masayı toplayalım.” derken hızla birkaç kahvaltılığı kucaklayıp dolaba yönelmiştim ki aniden önümde biten bedenle duraksamak zorunda kalmıştım.

“Kime çekmişsin dedim mia bella, tekrar söyle.” diyerek elini belime doğru uzatmıştı ki hızla geri çekildim.

“Elimde tabaklar var Vidus.” diye gözlerimi belerterek ellerimdeki tabakları gösterdiğimde hızla yan tarafındaki buzdolabının kapağını açmıştı.

Hızlıca buzdolabına yönelip tabakları bıraktık sonra hızla masaya yönelmiştim ki karşıma geçen Vidus bana izin vermeden ellerini iki yanımdan duvara yaslamıştı. Buzdolabın hemen yanındaki duvara sırtım yaslanırken bakışlarım alttan kızıl harelerine bakıyordu, gözleri adeta parıldıyordu. Mutlu olduğu her halinden belliydi.

“Tekrar. Söyle.” diye her kelimeyi vurguladığında derince yutkunmuştum.

“Bir kere söyledik işte, duysaydın.” dediğimde bana yaklaşan yüzüyle gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya devam ettim.

“Hadi bebeğim, söyle.” diyen sesiyle kalbim yine atlı koşturmaya başlamıştı.

Bebeğim…

Bu lakaplar arttıkça benim nevrim daha çok dönüyordu, bünye alışık değildi tabi. Garipsiyordu.

“Kibar çocuksun da vesselam, hiç mafya gibi durmuyorsu…”

“Niran!” diyen baskın sesi hızla saçmalamamı böldüğünde suratım asılırken kollarımı göğsümde bağladım.

“Sevgilim.” diye oldukça kısık bir sesle mırıldandım.

“Duyamadım.” diyerek bana daha çok yaklaştığında başımı yana çevirmiştim.

“Sevgilim.” diye biraz daha yüksek bir sesle söylesem de hala bir mırıltı halindeydi.

“Asla duyamıyorum.” diyen sesiyle sinirlerim gerilirken derin bir nefes aldım.

“Of! Sevgilim!” diye adeta bağırarak ona döndüğümde dudaklarım oldukça yakınımda olan dudaklarına sürtmüştü.

Nefesi yüzüme çarparken zihnim tekrardan koca bir boşluğa dönüşmüştü, tek düşündüğüm dudaklarıma dokunan dudaklarıydı.

“Ben fatto, mia bellissima figlia.” (Aferin benim güzel kızıma.) diyen boğuk mırıltısıyla dudaklarıma küçük bir öpücük bırakmıştı.

“Türkçe…Türkçe konuş.” diye nefes nefese bir halde mırıldandığımda dudakları daha çok kıvrılırken dudaklarını tenimden ayırmadan kulağıma doğru yaklaşmıştı.

“Aferin benim güzel kızıma.” diyen fısıltısı tenime çarparken kasıklarımda tekrar can bulan ağrıyla bacaklarımı istemsizce birbirine bastırmam gerekmişti. “Bu arada tişörtüm yakışmış.” derken boynumda hissettiğim dudaklarıyla inlememek için dişlerimi hızla dudaklarıma geçirmiştim.

O sırada aniden geriye çekilmesiyle soluk soluğa bakışlarımı ona çevirmiştim ki hızla arkasını dönüp masaya ilerlediğinde kaşlarım çatıldı.

“Benim şimdi online bir toplantım var serçem, biraz uzun sürebilir.” derken hızla topladığı kahvaltılıkları dolaba koymuştu, bense aynı yerde onu izliyordum. “Sen kafana göre takılabilirsin, ben hemen üst katta olacağım.” diyerek bulaşıkları da hızlıca makineye attığında şok içinde onu izliyordum. Tam evlenilecek adamdı aslında…

“Tamamdır.” diye sessizce mırıldandığımda son kez elini yıkayıp bana dönmüştü.

“Gemiyle alakalı bir toplantı, yeni müşteri ne istediğini anlatacak.” diye açıkladığında dudaklarım kıvrılmıştı, yanlış anlamamam için artık her şeyi açıklıyordu.

“Bende öyle tahmin etmiştim zaten.” dediğimde o da gülmüştü, gamzeleri yine ortaya çıkarken bana doğru adımladığı sırada çalan telefonun sesi mutfakta yankılanmıştı.

“Fanculo! Geç kaldım.” derken dudaklarıma hızla bir öpücük bıraktıktan sonra mutfaktan çıkarak yukarı doğru koştuğunda arkasından gülmeden edememiştim. Bu adam kesinlikle çok tatlıydı!

Salona yönelip kendimi koltuğa atmamın ardından saatler hızla geçmişti, sıkıntıdan tabletten film bile açmıştım ama o da bir yerden sonra sıkmaya başlamıştı. İyice bedenimi saran uykuyla yukarı doğru çıktığımda odamın diğer tarafındaki odadan hala görüşme sesleri geliyordu, müşteri biraz sinir bozucu çıkmıştı herhalde. Vidus’un sakin sesi bile kulağa sinirli geliyordu, adam biraz daha susmazsa kalkıp evini basacak gibiydi.

“Size söyledim Vidus bey, en az otuz oda istiyorum.” diyen yabancı sesle dudaklarım kıvrılmıştı.

“Bakın Müfit bey, istediğiniz metrekareler içerisindeki bir yatta otuz oda olması imkansız. Çük kadar oda mı koyalım?” diyen Vidus’un sinirli sesiyle kahkaha atmamak için elimi dudaklarıma kapatmıştım.

“Tamam, büyütün o zaman.” diyen yabancı sesle gülerek odama girmiştim. Benim odam Vidus’un yatak odası ve çalışma odasının arasında kalan odaydı, o yüzden hala sesini duyabiliyordum.

“Lan ben ne anlatıyorum kaç saattir? Yaptıracaksan yaptır, yaptırmıyorsan da siktir git!” diye bağıran sesiyle bir patırtı duyulmuştu, sanırım bilgisayarı kapatmıştı. “Amına koyduğuma bir de laf anlatmaya çalışıyoruz, sikiğe bak ya! İki yüz metrekarelik yata otuz oda istiyormuş amcık, bok yaptırırsın! Beynini siktiğim!” diyen sesiyle kapımı ardımdan kapatarak karanlık odada yatağıma doğru ilerleyip örtünün içine girdim.

Uzandığım yatakta onu dinlemeye devam ederken ses kesildiğinde derin bir nefes aldım, hemen sonra ise çalışma odasının kapısı açılmıştı. Sessizce beklerken her ne kadar gözlerimi kapatsam da uykum kaçmıştı, sadece ne yapacağını bekliyordum. Onunla yatmayı bende çok istiyordum ama henüz yeni sevgili olmuşken abartı kaçar gibi duruyordu. Sonuçta evinde yaşamam da bir tür mecburiyettendi, düşmanlarından beni korumak için bunu istemişti.

Kısa bir süre sonra odamın kapısı aralandığında yavaşça açılan bakışlarımı ona çevirmiştim.

“Gelebilir miyim?” diyen sesiyle dudaklarım kıvrılmıştı.

“Gel.” dediğimde hızla içeri girip yanıma doğru adımlamıştı ama kapıyı açık bırakmıştı, geri mi gidecekti?

“Sinirlerimi bozdu bir gereksiz.” dediğinde hafifçe yerimden doğrulmuştum ki hızla açılan örtüyle bakışlarım onda gezinmişti, hemen ardından ise aniden kucağına aldığı bedenimle şok içinde ona baktım. “Şimdi ise uzun süreli bir tedaviye ihtiyacım var, yoksa gidip o puştu sikeceğim.” derken kucağındaki benle kendi odasına girmişti.

“Ne tedavisi?” dediğim sırada beni tek eliyle tutarken diğer eliyle kapıyı arkasından kapatıp yatağa yöneldi.

“Kokunla uyuma tedavisi, sinirlerim için bir ömür yapmam gerekiyormuş. Yoksa çok kötü bir adam olurmuşum.” derken beni yatağa bıraktığında gülmeden edememiştim.

“Öyle mi? Kim demiş bunu peki?” dediğimde o da yanıma uzanıp üstümüzü örterken yüzünü hızla boynuma gömmüştü.

“Çok güvenilir ve son derece yakışıklı birisi.” diyen boğuk sesiyle tekrar kıkırdamıştım. “Yani ben.” dediğinde gülerek gözlerimi devirmiştim, pekte mütevaziydi.

“Güvenilirsin yani?” derken ellerim saçını bulduğunda adeta kedi gibi mırlayarak burnunu boynuma sürterken kolları sıkıca belime sarılmıştı.

“Değil miyim?” dediği sırada kokusundan ve sıcaklığından bedenim mayışmaya başlamıştı. Sonuçta daha önce de uyumuştuk, bu benim için bir sorun değildi.

“Bir tek bana öylesin, ya diğerleri?” diye mırıldandığımda boynumdaki dudakları kulağıma yönelmişti.

“Diğerleri sikimde değil.” diyen sesinin ardından tekrar başını boynuma gömdüğünde bende ona sıkıca sarılmıştım.

Kısa bir süre sonra ise zihnim tamamen karanlığa bürünürken kollarının arasında kendimi huzurlu bir uykuya bırakmıştım…

~~~~~~~~~

Çiçek Erden…

Başımın yaslı olduğu sert zemine yanağımı sürterek derin bir nefes aldığımda erkeksi bir koku ciğerlerimi doldurmuştu, tanıdık bir erkeksi kokuydu. Zihnim hızla uykudan sıyrılırken gözlerim yavaşça açıldığında bakış açıma ilk siyah bir gömlek ve yakasından gözüken esmer dövmeli bir ten girmişti. Siktir! Ben korsancığımın kollarında mı uyuyakalmıştım?!

“Günaydın pamuk şeker.” diyen sesle başımın üstünde hareket eden eli de hissetmiştim, saçlarımı okşuyordu.

Başımı hafifçe kaldırarak çevreye bakındığımda odamda olduğumuzu görmüştüm ve ben yatağımda onun üstünde yatıyordum, en son arabada uyuyakaldığıma emindim. Beni odama mı taşımıştı? Şimdi ben bu adama aşık olmayayım da ne yapayım?!

“Günaydın korsancık.” diye yeni uyandığımı belli eden boğuk bir sesle konuşurken bakışlarımı ona çevirmiştim. Kahve tutamları yastığıma dağılmış bir haldeyken bir eli hala belimdeydi.

“Bırakmadın beni, o yüzden yatmak zorunda kaldım.” dediğinde hayal meyal sözlerimi hatırlıyordum, gitme demiştim ve o da uykulu halimin gücüyle kalmış mıydı?

“Çeyreğin kadar olan benden kurtulamadın yani?” diyerek güldüğümde bakışlarını kaçırarak hızla doğrulmuştu.

“Öyle bir şeyler işte.” diye mırıldanırken elini benden çekerek ayaklandığında bedenimi hızla bir soğuk hava dalgası sarmıştı. “Korumalarla alakalı bir sıkıntı olmuş, onu halletmem lazım. Sende güzelce kahvaltını yap.” dedikten sonra kapıya yöneldiğinde içimdeki heyecan hızla sönmüştü, yine kaçıyordu.

“Hani korumamdın, öylece bırakacak mısın?” derken bende yataktan doğrulduğumda bakışları omzunun üstünden bana dönmüştü.

“Sıkıntı çıkaran korumaları buraya çağırdım pamuk şeker, hiçbir yere gittiğim yok. Aşağıdayım.” dedikten sonra önüne dönüp ilerlemeye devam ettiğinde dudaklarım tekrar kıvrılırken hızla bende ayaklanmıştım.

“Ama sende yemek yemedin.” diyerek peşinden koştuğumda kapıdan çıkmak üzereyken tekrar bana döndü.

“Evet ama senin daha çok yemeğe ihtiyacın var.” derken bakışları bedenimi süzmüştü. “Böyle kalmaya devam edersen pestilin çıkar.” diyerek sırıttığında kaşlarım çatılmıştı ki hızla arkasını dönmüştü.

“Nerden pestilim çıkar? Ama anlamadım ki ben.” derken hızla peşine takılsam da çoktan aşağıya inmişti bile. “İnsanı sinir edersin korsan adamım, valla delirtirsin.” diyerek hızla içeri girip kapıyı sertçe kapatmıştım.

Mutfağa yönelirken bir yandan da düşünüyordum, acaba nereden pestilimin çıkacağını kastetmişti? Spor falan mı yaptıracaktı acaba? Adeta beynimin durduğunu hissediyordum…

~~~~~~~~~~~

Elvin Niran Varnalı…

Günler hızla geçmişti, beni kaçırdığı günün üstünden neredeyse bir ay geçmişti ve iyice ona alıştığım söylenebilirdi. Hala öpücüklerinden sonra utansam da daha ilerisi olmamıştı. Sadece geceleri birlikte uyuyorduk ve birkaç öpücük seansları gerçekleşiyordu ama hepsi buydu, ilerisi için tek kelime bile etmemişti. İpleri benim elime bıraktığını hissediyordum ve biraz daha devam edersek ortada ip falan kalmayacaktı.

Son üç haftadır okulum açılmıştı ve bu sene de ona dersimiz olduğu için okula birlikte gidip gelmeye başlamıştık. Tam anlamıyla yapışık ikiz gibiydik, her an dipdibeydik. Okulun ilk günü sınıfın ortasında benim sevgilisi olduğumu söylediğinden beri ise herkesin bakışları sanki üstümüzde değil gibi daha çok bize kilitlenmişti. Nasıl yaptığını bilmesem de yöneticileri bile bu konu hakkında ikna etmişti, kimsenin sesi çıkmıyordu.

Şimdi ise karşımda ders anlatan ve birkaç saat önce aynı yatakta yatmış olduğum adamı dinliyordum, işler ne ara bu kadar trajikomik hale gelmişti?! Kıvrılan dudaklarımla onu izlerken bana doğru yönlendirdiği adımlarıyla hemen yanı başımda durarak sınıfa dersi anlatmaya devam etmişti. Bu bir ay içinde onun aslında gerçekten bir öğretmen olmadığını, tehdit ve belgede sahtecilikle buraya girdiğini, konuları ise öncesinde çalışarak ezberlediğini öğrenmiştim.

Şaşırmamak elde değildi, çünkü gerçek bir öğretmenden farksızdı. Konuların hepsini biliyor ve çoğunlukla elindeki kitaba bakmadan anlatıyordu, zekası gerçekten büyüleyiciydi. Her defasında ona daha fazla aşık olmaktan kendimi alıkoyamıyordum.

“Bugünlük bu kadar yeter, önümüzdeki hafta görüşmek üzere.” dedikten sonra bakışlarını bana çevirdiğinde gözlükle çevrelenmiş yüzüne baktım, yine öğretmen haline bürünmüştü ve bu hali kesinlikle çok seksiydi.

“Anlamadığım yerler var öğretmenim.” dediğimde dudakları kıvrılırken kalçasını önümdeki sıraya yaslamıştı.

“Hmm! Neyi anlamadın bakalım?” derken bakışları dudaklarıma düşmüştü. Evet, belki ileriye gitmemişti ama öpücük konusunda kesinlikle arsızdı. Elinde olsa her dakika başı öpebilirdi, buna emindim.

“Akşama ne yemek yiyeceğimizi anlamadım.” diye mırıldanmamla dudakları daha çok kıvrılırken ateş bakışları gözlerime düşmüştü.

Sayesinde bir ayda tam beş kilo almıştım, ikide bir yemek yedirip duruyordu ama kötü de olduğunu söyleyemezdim. Göğsüm ve kalçam aldığım kilolarla daha da kavislenmişti, güzel duruyordu. Üstümdeki triko elbise ise bu yüzden normalde bol olduğu halde şu an bedenime yapışmıştı, tam delirtmelik durduğuna emindim.

“Başlangıç olarak tek bir isteğim var, gerisini sen karar verebilirsin.” derken bakışları tekrar dudaklarıma düştüğünde gülerek çantama uzanıp ayaklandım.

“Sapıksınız hocam.” diye fısıldarken yanından geçip sınıfın dışına ilerlediğimde hızla peşime takılmıştı.

“Önce bir odama geçelim, sonra eve geçeriz.” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım ama değişen ses tonu hiç hoşuma gitmemişti.

Odasına ilerlerken de sessizdi, kaşlarım daha çok çatılırken açtığı kapıyla içeri girip ona döndüm.

“Bir sorun mu var Vidus?” dediğimde dudakları kıvrılırken bir eli belime sarıldığında omuzlarımdaki gerginlik hafiflemişti, önemli bir şey değildi demek ki.

“Bu gece birkaç saatliğine evde olmayacağım, haberin olsun.” demesiyle üzerimdeki rahatlık hızla kaybolurken kaşlarım daha çok çatıldı.

“Gemilerle ilgili olsun lütfen.” dediğimde bakışlarını kaçırmasıyla ne olduğu anlamıştım, mafyatik durumlardı. “Anladım, gitme desem bir yararı olur mu?”

“Maalesef mia bella, buna gitmem gerek.” derken bir eli yanağımı bulmuştu. “Korkma, kimseye bir zarar gelmeyecek.”

“Ulvi’yi yanına alacaksın.” dememle kaşları hızla çatılırken itiraz etmek için dudakları aralanmıştı ki parmaklarımı ağzının üstüne kapatarak ona izin vermedim. “Aralarında en güçlü olan o, ayrıca her koşulda seni koruyacağına güvenim tam. Seninle gelecek.”

Yanağımdaki eli dudaklarının üstündeki elime giderken yavaşça tutup elimi kendinden uzaklaştırmıştı. Bakışlarındaki korku yüreğimi dağlarken benim gözlerimdeki korkuyu da görebilmesi için duygularımı gizlemeye çalışmadım, tüm duvarlarımı zaten yıkıp geçmişti.

“Bu saydığın sebepler yüzünden seninle kalmalı zaten serçem, tehlike de olan ben değilim.” dediğinde kaşlarım daha çok çatılırken gözlerimi ateş bakışlarında gezdirdim.

“Şunu anla artık, sen ölümsüz değilsin.” derken dolan gözlerimden birer damla yaş yanaklarıma doğru süzülmüştü. “Eğer yanına Ulvi’yi almazsan sana yemin ederim ki kimse beni o evde tutamaz.” dememle kaşları daha çok çatılırken gözlerindeki ateşler daha da harlanmıştı.

“Niran’ım…”

“Ben diyeceğimi dedim.” diyerek hızla sözünü kestikten sonra belimdeki elini itip kapıya yöneldikten sonra hızla odadan çıkmıştım.

Peşimden gelen ayak seslerini duysam da arkamı dönmeden ilerlemeye devam etmiştim, ona çok sinirliydim. Her koşulda beni düşünüyordu ama onsuz nasıl yaşayacağım hakkında en ufak bir fikri yoktu. Kendini bana bu kadar alıştırmışken, beni böylesine kör kütük aşık etmişken ona bir zarar geldiğinde ne halde olurdum bunu asla anlamıyordu.

“Güzelim.” diyen sesinin hemen ardından koluma sarılan parmaklarla çoktan bahçeye çıkmıştık, bedenimi kendisine çevirdiğinde ters bakışlarım yüzünü bulmuştu. “Tamam başımın tatlı belası, Ulvi’yi alacağım ama sen de uslu uslu beni bekleyeceksin.” dediğinde her ne kadar hala hayır diye haykırmak istesem de mecburen başımı olumlu anlamda sallamıştım.

“Tamam.” derken düşen suratımla elini yanağıma uzatmıştı ki bana dokunmasına izin vermeden elini havada yakalayıp yavaşça aşağıya indirdim. “Araba da.” diyerek çevremizdeki kalabalığı gösterdiğimde kaşları çatılsa da başını sallayarak beni onayladı.

Tuttuğum elini bırakmadan arkamı dönüp arabaya doğru ilerlediğimde çevremde izleyen insanlar umrumda bile değildi, sadece dokunup beni hemen sakinleştirmesini istememiştim. Arabaya vardığımız sırada tam elini bırakıp yolcu koltuğunun kapısını tutmuştum ki çenemi bulan parmaklar başımı kendisine çevirmişti.

“Asma ama o güzel yüzünü mia bella, kimseye bir şey olmayacak.” dediği sırada dolan gözlerimi gizlemek için başımı elinden kurtarmaya çalışsam da izin vermemişti.

“Senden nefret eden adamların içine gidiyorsun ve bir şey olmayacağını söylüyorsun, nasıl inanırım buna?” diye titreyen sesimle konuşmuştum ki iki eli de hızla yanaklarıma sarılmıştı.

“Benim gücümü zayıflatabilecek tek seçenek sensin minik serçem, sen iyi olduğun sürece kimse bana zarar veremez.” diyen sesiyle gözlerimden yaşlar süzülürken ellerim göğsüne tutunmuştu.

“Yapma işte bunu, kendini bana siper etme.” derken başımı olumsuz anlamda iki yana sallıyordum. Yanaklarımdan süzülen yaşlar ellerine düştüğünde gözleri sıkıca kapanırken alnını alnıma yaslayıp derin bir nefes almıştı.

“Kılına zarar gelse yaşar mıyım sanıyorsun?” dediğinde benimde gözlerim kapanırken başımı yine olumsuz anlamda sallamıştım. “Sen iyiysen iyiyim serçem, kimsenin bana gücü yetmez. Korkma artık.”

“Gıcığın tekisin.” diye mırıldanmamla hafifçe gülmüştü.

“Bende sana aşığım sevgilim.” diyerek dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktıktan sonra yavaşça geri çekildiğinde burnumu çekerek ona dönmüştüm.

“Ne zaman gideceksin peki?” diye en sonunda teslim olmuş bir ses tonuyla konuşmuştum. Ne yazık ki başka çarem yoktu, onu eve kilitleyemezdim.

“Birkaç saate çıkmam gerek, gece dönerim. Bekleme beni, uyu sen.” dediğinde tekrar başımı olumlu anlamda salladıktan sonra az önce araladığım kapıyı tamamen açtığımda bedenimdeki ellerinden kurtulup arabaya binmiştim.

O da sürücü tarafına geçtiğinde ikimizde sessizdik, arabanın içinde sadece nefes seslerimiz duyururken kaçamak bakışlarının bende olduğunu görsem de ona dönmüyordum. Çünkü ona sinirliydim, her koşulda bana zarar gelse kendinin nasıl kötü bir halde olacağını söylerken beni düşünmediği için sinirliydim. Ona zarar gelirse sanki ben yaşayabilecekmişim gibi davrandığı için sinirliydim ama en çokta bile bile aşık olmayı seçen aptal kalbime sinirliydim. Bok varmış gibi gidip bir mafyaya tutulmuştu!

“Sessizliğini sevmiyorum, ayrıca beni korkutuyor.” diyen sesiyle bakışlarım yandan onu bulmuştu.

“Diavolo yarısı kadar olan bir kızdan mı korkuyor? Aman düşmanların duymasın Diavolo, sonra çok gülerler sana.” dediğimde dudakları kıvrılmıştı.

“Diavolo hayatının iplerini elinde tutan kadınından korkuyor ve ne yazık ki tek korkusu o kadına.” dediğinde benimde dudaklarım kıvrılmıştı.

“O zaman düşmanlarının beni istemesine şaşmamalı.” diye gülerek konuştuğum sırada aniden duran arabayla bakışlarım hızla ateş saçan bakışlarını bulmuştu.

“İsteyemezler.” derken sesi sert ve netti. “Zarar vermek şöyle dursun, bunu isteyemezler bile. Akıllarından dahi geçirseler tek nefeste canlarını alırım.” dediğinde bir ürperti sırtımdan aşağıya inmişti, o karanlık yüzü yine canlanmıştı.

Korna sesleri arabanın içini doldurduğunda ateş bakışlarından ayrılan gözlerim çevreye dönmüştü. Gözlerim hızla irice açılırken korna sesleri daha da artmıştı, manyak gibi yolun ortasında durmuştu.

“Anlaşıldı mı serçem?” diyen sert sesiyle bakışlarım hızla ona döndü.

“Anlaşıldı be adam, sür hadi. Manyak gibi yolun ortasında durmuşsun.” dediğim sırada sanki korna seslerini daha yeni duyuyormuş gibi bakışları omzunun üzerinden arkayı bulmuştu ki aniden kemerini çözüp kapısını açarak dışarı çıkması bir olduğunda şok içinde arkasından bakakalmıştım, ne olmuştu şimdi?!

Hızla bende dışarı çıkıp koşar adımlarla peşine takılmıştım ki arkamızdaki arabanın içindeki adamla bakışlarım kesişmişti, Baran’ın hemen peşimizde olması bir tesadüf müydü? Vidus sertçe yumruğunun tersiyle üç kez cama vurduğunda Baran sırıtarak camı indirmişti ama o an fark ettiğim başka detaylar ise Baran’ın yüzündeki morluklar ve sargılı eliydi. Yüzündeki morluklar geçmek üzere gibi görünse de hala belirgindi, kim dövdüyse iyi benzetmişti.

“Ne işin var lan okuldan çıktığımızdan beri peşimizde? Hayırdır, yetmedi mi?” diyen Vidus’un bakışları Baran’ın sargılı eline kaydığında gözlerim irileşmişti.

Tabi ya! Geçtiğimiz ay Vidus onu dövdüğünü söylemişti ama ne yalan söyliyeyim bu kadarını beklemiyordum. Aradan bir ay geçmesine rağmen adam hala toparlanamamıştı.

“Polislik görevimi yaparak bir masumu senin gibi caniden koruyorum.” demesiyle Vidus’un eli hızla yakasına sarılmıştı ki bende hızlıca koluna tutundum.

“Tesadüftür aşkım, hadi gidelim biz.” dememle Baran’ın bakışları bana dönmüştü ama ben gözlerimi bir an olsun Vidus’un öldürücü bakışlarından ayırmıyordum. “Sizde kusura bakmayın komiserim, küçük bir yanlış anlaşılma sadece.” dediğim sırada ateş bakışlar hızla beni bulmuştu.

“Sondaki m harfi ne? Niye iyelik kullanıyorsun?” diyen sert sesiyle gözlerimi belerterek adamın boğazındaki elini çekmeye çalışıyordum.

“Hadi hayatım, hadi aşkım. Araba da konuşuruz.” diyerek kolunu her ne kadar tekrardan çeksem de yerinden bir milim bile kıpırdamamıştı.

“Ayrıca niye komiser diyorsun? Polis de geç.” derken tuttuğu Baran’ı sertçe geriye ittikten sonra doğrulmuştu ki aniden yan tarafımdan tuttuğu bir şeyle bakışlarım eline döndüğünde yandaki aynalığın kırıldığını belli eden ses etrafta çınlamıştı. Sertçe yerinden çıkardığı aynalığı arabanın içine fırlattığında bir an için gözlerimi kapatasım gelmişti. “Al bu aynayı da götüne sok, siktiğimin aynasızı.”

“Lütfen.” diyen baskın sesimle tekrar kolundan çekiştirdiğimde bu sefer bana ayak uydurmuştu.

Hızla arabaya yönelirken onu yolcu koltuğuna doğru çekiştirdğimde öyle sinirliydi ki bunu fark etmedi bile, bakışları hala arkadaydı. Önüne geldiğimiz kapıyı açarak ona döndüğümde sonunda beni bulan bakışları bir bana bir de yolcu tarafına bakmıştı.

“Geç şuraya otur ve tek kelime etme Vidus.” diyen sinirli sesimle gerçekten tek kelime etmeden arabaya geçmişti, bende hızla arabanın çevresinden dönerek sürücü tarafına geçtim. Neyse ki senelerdir ehliyetim vardı, hatta bir dönem araba yarışlarına katılmışlığım bile vardı ama sonra bırakmıştım. Çok önemsediğim bir detay değildi.

Hızla arabayı çalıştırıp yola koyulduğumda Vidus’un bakışları sadece bendeydi, umursamadan daha çok gaza yüklendim. Araba adeta altımda çığlık atarken bu hissi özlemediğimi inkar edemezdim, hızı seviyordum.

“Bu kadar iyi kullandığını bilmiyordum.” dediğinde arabayı biraz yavaşlatarak bakışlarımı yandan ona çevirdim.

“Hadi kıskandın ve polisi dövdün, şimdi ne gerek vardı be adam? İlla içeri mi atılmak istiyorsun?” derken tekrar önüme dönmüştüm.

“Polis falan değil o it.” demesiyle anlam veremeyerek tekrar ona döndüm. “Araştırdım, bir zamanlar Murat itinin kara para haklamak için yardım yapıyormuş gibi gözüktüğü vakıf tarafından okutulmuş.” dediğinde şok içinde onu dinlemeye devam ederken yola döndüm. “Yani Murat’ın adamından başkası değil, başından beri senin kim olduğunu biliyordu. Bu yüzden yaklaştı.”

“Bir işler döndüğünü tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum.” derken gaza biraz daha yüklendim. Şerefsiz bildiğin Vidus’a ulaşmak için beni kullanmaya çalışmıştı, yavşak it! Suratının hali şu an az bile geliyordu, keşke geberseydi.

Murat ise bir ay önce markette yanıma gelen yaşlı adamdı, kendisi Don denilen mafya liderinin piyonlarından biriydi. Aynı zamanda ise Maria denen kaşarında amcasıydı, Vidus’un ise baş düşmanıydı.

“Ve okuldan çıktığımızdan beri peşimizde, yapıştı sakız gibi sikik.” diye sinirle konuşan Vidus’la arabayı evin olduğu sokağa doğru çevirmiştim.

“Yolumuzu kaybettirdim.” derken evin önünde yavaşladığımda açılan demir kapıyla içeri girmiştim.

“Hala beni şaşırtmayı nasıl başarabiliyorsun?” diyen sesiyle arabayı park edip ona döndüm.

“Bir dönem araba yarışlarına katılmışlığım vardı, bende bilmediğin bir şey çıktığına şaşırdım.” diyerek güldüğümde kaşları havalanmıştı.

“19-20 yaşlarındayken mi?” dediğinde başımı olumlu anlamda sallamıştım.

“Senin inatla o süre zarfında başına ne geldiğini anlatmadığın zaman dilimi, evet.” dediğimde suratı hafifçe düşerken yine kaçar gibi arabadan inmişti. Bende hızla peşine takıldım.

“Mafyatik işler işte mia bella, kafanı yoracağın bir şey yok.” derken belime sardığı koluyla ikimizi de eve yönlendirmişti.

Yemeklerimizi yedikten ve birkaç saat vakit geçirdikten sonra Vidus yine jilet gibi simsiyah takımını giyip çıkmıştı, bense telaşlı kalbimle öylece evde kalmıştım. Dakikalar saatleri kovalarken her geçen saniye daha çok geriliyordum, çünkü gittiği yer Murat denen adamın yanıydı. Geçtiğimiz günlerde Vidus yine ona ait bir sevkiyatı patlatmıştı ve şimdi ise sözde barış yapmaya gidiyorlardı ama hiç güvenmiyordum.

O sırada çalan telefonumla bakışlarım hızla elimdeki ekrana kaydığında gördüğüm isimle içimdeki heyecan yok olurken aramayı cevaplayıp kulağıma yasladım.

“Efendim Nilüfer.” derken arkama yaslandığımda bakışlarım yine saate kaymıştı, gece bir olmuştu.

“Bir sorun var Niran ve ne yapacağımı bilmiyorum.” diyen Nilüfer’le hızla yerimden dikleşmiştim, bu bir ay içinde o da Niran demeye başlamıştı ama şu an konumuz asla bu değildi.

“Ne oluyor?” dedim telaşlı bir sesle.

“Ulvi’nin arabasındaki vericiye ulaşamıyorum.” demesiyle kaşlarım hızla çatılmıştı, Ulvi’nin arabasında bir GPS sistemi vardı ve Vidus genelde oradan görürdü ama o sistemin Nilüfer’de de açık olduğunu bilmiyordum.

“Yani, ne demek istiyorsun Nilüfer? Bir iş mi geldi başlarına?” diye telaşlı bir sesle konuşurken ayaklanmıştım.

“Birisi çıkartmış olmalı, yoksa ne olursa olsun kesilmezdi.” dediğinde bir elim kalbimi bulurken nefes almaya çalışsam da olmamıştı, almaya çalıştığım her soluk boğazımda düğümleniyordu.

“Sen yerlerini biliyor musun?” dedim aklıma ilk gelen planı uygulamak için yukarı kata doğru adımlarken.

“Evet ama seni götürürsem abim ağzıma sıçar.” dediğini umursamadan Vidus’un odasına girdim, yani odamıza.

“Götürmezsen de ben sıçarım Nilüfer, tercihin hangisinden yana?” derken hızla giyinme odasına girdiğimde bakışlarım çevre de gezinmişti, burada bir yerlerde silahları olduğuna emindim. Her defasında odadan çıkarken beline silahını takıyordu.

“İki ucu boklu değnek ama bu.” dediği sırada kıyafetleri karıştırırken elim dolabın arkasına çarptığında tahta sesi yerine metal sesi duyduğumda dudaklarım kıvrılmıştı. “Of! Tamam, geliyorum ama korumalardan kurtulma görevi sende.”

“Tamam, evin aşağısında bekle beni.” derken telefonu hızla yüzüne kapatıp kıyafetleri kenara itmiştim. Alt taraftaki şifre sistemi açığa çıkarken hızla ilk aklıma gelen şifreyi girmiştim, doğum tarihim. 1810…

Kapı küçük bir kilit sesiyle açıldığında gülüşüm daha çok büyürken hızla açılan kapıdan içeri girip çevreye bakındığımda gözlerim irice açılmıştı, içerisi bir cephaneden farksızdı. Her türlü silahtan tutun hayatımda hiç görmediğim türde aletler vardı. Odanın duvarları da tamamen metaldendi, sanki bir tür koruma hücresi gibiydi.

İnceleme işini sonraya bırakarak hızla tanıdık gelen silahlara atıldım, bunun sonucunda bana çok kızacağına emin olsam da umrumda değildi. Hayatı tehlikedeyken duracak değildim…

~~~~~~~~

Vidus Arjin Karsoylar…

Arkamdaki arabaya yaslanırken bir yandan da parmağımdaki yüzükle oynuyordum, Niran’ımın bakışlarına benzeyen yüzüğümle. Murat iti her zamanki gibi geç geliyordu, sözde güç gösterisi yapacaktı ama yemezlerdi. Geri kalan birkaç sevkiyatını elimden kurtarabilmek için yalvarmaya geldiği halde o güç gösterisi sadece götünde patlardı.

“Abi ben keşke yengenin yanında dursaydım.” diyen Ulvi’yle bakışlarım ona dönmüştü.

“Keşke Ulvi ama işte yengene söz dinletemiyorum.” dediğimde Ulvi’nin dudakları kıvrılmıştı.

“Söz mü dinletemiyorsun? Yoksa karşı mı gelemiyorsun?” diyerek sırıtmasıyla ters bakışlarım ona döndüğünde çenesini kapatmıştı.

Tam cevap verecekken ileride duran arabayla önüme dönüp sik kırığına doğru adımladım, bu işi ne kadar çabuk bitirip eve geçersem o kadar iyiydi. Bir grup salak korumalara onu emanet etmek içimi hiç rahatlatmıyordu.

“Sen gelene kadar az kalsın sıkıntıdan bir gemi daha patlıyordu Murat, bu kadar geç kalmamalısın.” derken dudaklarımda imalı bir gülüş vardı.

“Assolistler en son çıkarmış sahneye Vidus, bilirsin.” diyen sesiyle gözlerim imalı bir edayla onu süzmüştü.

“Sen misin assolist?” derken ona doğru adımladığımda arkasındaki itlerinin elleri hızla bellerine gitse de umursamadım. “Senden bir sikim olmaz.” dememle dudakları daha çok kıvrılmıştı.

“O zaman niye barış yapmaya geldin Vidus? Bu göt korkusunun sebebini ne?” demesiyle ellerimi iki yanımda yumruk yapıp açmaya başlamıştım. “Dur, ben söyliyeyim. Hatununu sikerler diye mi korktun?” dediği anda sıkıca kapanan yumruğum sertçe suratına çarpmıştı.

“Seni öyle bir sikerim ki korkudan bir daha o her boka soktuğun sikini eline bile alamazsın.” derken elim sertçe boğazına sarıldığında adamlarının silahları yüzüme çevrilmişti.

“Tamam, tamam. Sakin ol Diavolo.” diyen zor bela sesiyle eli elimi bulurken arkadaki adamlarına silahlarını indirmeleri için el etmişti. Bedenini sertçe bok çuvalı geriye ittiğimde adamlarına çarparak anca durdu.

“Ne anlatacaksan anlat, sonra siktir git.” dediğimde öksürerek boğazını tutup doğruldu.

“Seninle de şaka yapmaya gelmiyor Diavolo, hemen parlıyorsun.” derken bu sefer yanıma gelmek yerine iki adım ötemde durmuştu. “Konularımız derin, oturup konuşalım.” diyerek arkasındaki bir adam işaret ettiğinde adam hızla arkalarındaki arabanın bagajından iki sandalye getirmişti.

Bakalım Murat yine ne yumurtlayacaktı?

~~~~~~~~~~

Elvin Niran Varnalı…

Geldiğimiz limanla bakışlarım çevrede gezinirken Nilüfer’e döndüm, o da en az benim kadar gergindi. Belimdeki kullanmayı bile bilmediğim silahın ağırlığı kalbime çökerken ne yapacağımız hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

“Kesinlikle abim beni öldürecek.” diyen Nilüfer’le onu umursamadan kapıya uzandım.

“Hala yaşıyorsa öldürür.” diyen telaşlı sesimle kapıyı aralarken ona döndüm. “Ben koşacağım, sende peşimden geleceksin.”

“Ama sen çok hızlı koşuyorsun.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı.

“O yüzden önden koşacağım zaten Nilüfer, dediğimi yap.” derken hızla açtığım kapıdan çıkarak koşmaya başladığımda ilerideki kalabalığı görmüştüm.

Bakışlarım çevrede gezinirken karşımızdaki denizdeki gemileri ve şu an aralarından ilerlediğim konteynırları fark etmiştim, sevkiyat dedikleri şeyler bunlar olmalıydı. Yaklaştıkça sesler daha da çoğalırken hızla eğilerek karşımdaki arabanın yanına saklandım, Ulvi’nin arabasıydı. Yavaşça ileri doğru adımlarken göz ucuyla konuşan adamlara baktığım sırada Vidus öyle hışımla oturduğu sandalyeden kalkmıştı ki sandalye sertçe yere devrilmişti.

“Bu dediğin asla olmayacak!” diye bağıran Vidus parmağını adama salladığında Murat denen adam sırıtarak ayaklanmıştı, her ne söylediyse bu mesafeden duyamıyordum.

O esnada kulağımın hemen yanındaki arabadan gelen alarm sesiyle kaşlarım çatılırken hızla eğilip altına bakmamla gördüğüm şeyle kalbim adeta atmayı kesmişti, arabanın altında bomba vardı. Yüksek ihtimal vericiyi de bunu takarken çıkartmışlardı. Korku dolu bakışlarım tekrar ona döndüğünde Murat denen adamın başını yan tarafa çevirdiğini görmemle benimde bakışlarım dönmüştü ama görünürde hiçbir şey gözükmüyordu.

Tekrar bakışlarım Vidus’a dönmüştü ki göğsünün hemen üstünde gördüğüm kırmızı ışıkla gözlerim irileşirken bir elim korkuyla dudaklarımın üstüne kapandı. Keskin nişancı vardı ve lanet olası öyle iyi saklanmıştı ki asla gözükmüyordu. Bakışlarım tekrar çevrede gezinirken korkudan dolan gözlerimi arkamdaki Nilüfer’e çevirdiğimde onun da bombayı fark ettiğini anlamıştım ama asıl noktayı göremiyordu.

Murat az önce baktığında emir vermiş olmalıydı ve çok az bir vaktim olduğuna emindim, gözlerimden birer damla süzülürken Nilüfer’in kaşları daha çok çatıldığında başını hızla olumsuz anlamda sallamıştı. Ne yapacağımı tahmin etmişti.

Hızla önüme döndüğümde düşünecek vaktim kalmamıştı, bakışlarım gemiye döndüğünde içteki camların birinden çıkan namlunun ucunu görmüştüm. İçimdeki korku ve endişeyle hızla ayaklanarak titreyen bacaklarımı son gücüne kadar kullanıp koşmaya başladım. Birkaç saniye sonra Vidus’un bakışları beni bulurken gözleri irileşmişti.

“Niran…” diye şok içinde adımı mırıldanmasıyla hızla kollarımı boynuna sarıp ona sarılmam bir olmuştu ki kurşunun rüzgarı delen sesi kulaklarımda çınlamıştı.

Hemen ardından bedenimi saran acıyla nefesim kesilirken Vidus’un haykırışı zihnimde can buldu…

“NİRAN!”

~~~~~~~~~

Vee bölüm sonu…

Uzun bir bölüm oldu ha ne dersiniz??

Son sahne için bir şey söyleyemiyorum, umarım bana çok kızmazsınız…

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce sonda Vidus Murat’a niye bağırdı???

Ve sizce o mermi kime saplandı???

Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.

Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

8 yorum