İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 19 · 23 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 19

18. İLKEL HİSLER

~Bölüm Şarkıları~

Nil Karaibrahimgil~Resmen Aşığım

Tarkan~Öp

Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!

Nasılsınız bakalımm??

Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİ VE YORUM atmayı lütfen ihmal etmeyin!!!

Hedef: 450 beğeni

“Şeytanla bir olmuş gibi, küt diye gidecek gibi. Her yöne sapacak, ne yap desen yapacak gibi. Ben ona resmen aşığım…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~~~~

Öfke ve nefret ruhumda patlamaya hazır bir yanardağ gibi yükselirken zihnimin son kırıntılarını kullanmaya çalışıyordum. Bakışlarım karşımdaki kızın gözlerinden ayrılmazken kulaklarım adeta sinirden uğuldamaya başlamıştı, hangi yüzle buraya gelirdi? Sağ gözüm seğirirken kapıyı tutan elim daha da sıkılaşmıştı, neden kapıyı sırıtan yüzünün ortasına kapatmıyordum ki?!

Bendeki bakışları arkamdaki bir yere kaydığında adeta gözleri parıldamıştı, gülüşü büyürken tek elindeki çantasını önüne alıp iki eliyle kavradı. Bakışlarım her hareketinde gezinirken yavaşça çantasının fermuarını açtığını görmüştüm, içinden bir şey çıkaracaktı ve bu kadar çaktırmadan yaptığına göre silah ya da bıçak olabilirdi. Bana zarar vermek için mi gelmişti?

“Vidus, mia amore.” (Aşkım) diyerek bana doğru bir adım atıp yanımdan geçmeye çalışan kızla kaşlarım daha çok çatılırken hızla elimi kapının pervazına dayayıp buna izin vermedim, bakışları bana dönerken ters bakışlarım hala ona kilitli haldeydi. Zaten sondaki İtalyanca kelimenin ne olduğunu bilmemek sinirlerimi daha çok germişti, bir de üstüne eve girmeye çalışıyordu. Canına mı susamıştı?!

“Kes sesini ve defol.” diyen hemen ardımdaki sesle belimde bir el hissettiğimde beni geriye çekmesine izin vermeden hızla ileri doğru bir adım atıp elinden kurtuldum.

“Gideceğim ama öncesinde sana bir haberim var.” diyen kızın bakışları beni bulduğunda yan gözle hala eline bakıyordum.

Parmaklarını yavaşça çantasına soktuğunda elinin bir şeyi kavradığını görmüştüm, yüksek ihtimalle bir silah çıkaracaktı. Bakışlarındaki öfke ve sık alıp verdiği nefeslerindeki telaşın başka bir açıklaması olamazdı. Beni öldürmek istiyordu, deneyebilirdi ama ne yazık ki hisleri asla tek taraflı değildi.

“Maria’ydı değil mi?” dediğimde sesimi sakin tutmaya çalışmıştım ama ellerimin sinirden titrediğini hissedebiliyordum.

“Evet, Vidus’un nişanlısı.” demesiyle arkamdaki beden hızla ileri atılmıştı.

“Benim hiçbir şeyim değilsin.” diyen Vidus’un sert sesiyle başımı omzumun üzerinden ona çevirdiğimde gözlerindeki tiksintiyi görebilmiştim, kıza midesini bulandırıyormuş gibi bakıyordu. Bu durumun hoşuma gitmediğini söyleyemezdim.

“Bu söylediğin Don’un hiç hoşuna gitmeyecek.” dediği sırada bakışları arkamdaki başka bir yere kaymıştı.

“Sikeyim Don’u, önce git bunu bildir.” diyen Ulvi’yle içten içe gülesim gelse de yüz ifademi sabit tutmayı başarmıştım.

Bakışlarımı kısa süreliğine etrafa çevirdiğimde bahçenin girişindeki demir kapının yerde olduğunu görmüştüm, hemen önümüzdeki arabanın ön tarafınında perti çıkmıştı. Arabayla bahçeye dalmış olmalı ve sonrasında korumaların üstüne sürmüş olmalıydı, yoksa içeri giremezdi. Peki ya biz böyle bir gürültüyü nasıl duymamıştık?

“Seve seve.” diyen kızla bakışlarım tekrar onu bulmuştu ki arka köşedeki pembe saçlar dikkatimi çekmişti, Nilüfer ağacın arkasına saklanmıştı ve elindeki silahı önümdeki kıza çevriliydi. Tıpkı bahçedeki diğer korumalar gibi.

Gözlerimi kızdan ayırmadan ona doğru bir adım attığımda ondan uzun olduğum için artık üstten bakıyordum, sert bakışları bende gezinirken elini çantaya biraz daha daldırmıştı ama unuttuğu bir şey vardı. Hırsızlık el çabukluğundan ibaretti.

“İNDİRİN SİLAHLARI!” diye haykırmamla tüm korumaların bakışları arkamdaki kişiye kaysa da umursamadan önümdeki dikkati dağılan kıza odaklandım.

Bir elim hızla kızın çantasını bulurken bağırdığımda dağılan dikkatiyle bıraktığı silahı kavrayıp elimi geri çektim, bunu o kadar hızlı yapmıştım ki fark etmesi mümkün değildi. Senelerce bu işi yapmıştım, beni alt edebilmesi imkansızdı.

“Don’un selamı var.” derken elini çantasında gezdirmişti ki aradığını bulamamış olacak ki öylece kalakalmıştı.

Dudaklarım kıvrılırken gözlerindeki telaşın artışını izledim, korkuyla çantasındaki silahını arıyordu. Beyninde çalan alarm çanlarını buradan bile duyabiliyordum ama artık kurtulamazdı, Vidus benimdi ve artık onu elimden alması mümkün dahi olamazdı. Korku dolu gözleri gözlerime odaklandığında elimdeki silahı tetik yerinden parmağıma takarak havaya kaldırdım.

“Bunu mu arıyordun?” dememle gözleri silaha çevrildiğinde şok içindeki bakışları silahla benim aramda gidip gelmişti. “Ya da bunu?” derken bu sefer diğer elimdeki nişan yüzüğünü görüş açısına kaldırmıştım. Silahı alırken alyansını da almıştım, parmağına bol olması benim suçum olamazdı değil mi?

“Sen…nasıl?” diyen şok içindeki sesiyle kollarımı yavaşça aşağıya indirerek eşyaların ellerimden düşmesini sağladım.

“Göstereyim.” derken hızla ona doğru attığım bir adımla saçlarını kavrayarak başını hemen yan tarafımdaki çelik kapıya geçirmiştim.

Acı dolu çığlığı yankılanırken umursamadan sıkıca tuttuğum saçlarından geriye çekip benimle birkaç adım atmasını sağlayarak arka bahçeye gittikten sonra sertçe yere ittiğimde bedeni hızla devrilmişti. Yanında diz çökerken saçlarını bileğime dolayıp sıkıca kavradıktan sonra bana bakmasını sağlamıştım.

“Tanışmamıştık.” derken yüzünü kendime yaklaştırdım. “Ben Niran, cehennemin ta kendisi.” diyerek tuttuğum kafasını hızla yan tarafımdaki havuzun içine gömdüm.

Suyun içinde çırpınırken elleriyle kendini yukarı itmeye çalışsa da başaramıyordu, tek yaptığı suyun içindeki başıyla çırpınmaktı. Hareketleri yavaşladığında hızla yukarı çekip ölmesine izin vermedim.

“Ölümü hiç tatmamış bir mafya prensesi, ne kadar da garip.” derken öksürüklerinin arasında kafasını tekrar suya sokmuştum.

“Abi yengeye ne olmuş?” diyen Ulvi’nin sesi gerilerden zihnime ulaşsa da umrumda olmamıştı.

“Diavolo’nun eli değmiş.” diyerek gülen Nilüfer’in sesiyle bir an için her şey dank etmişti, bakışlarım hala suyun altında çırpınan kıza dokunduğunda içimde en ufak pişmanlık aramıştım ama yoktu. Tam aksine ölmesini istiyordum, ellerimde gebermesini istiyordum!

Tuttuğum başını sertçe tekrar yukarı çektiğimde mantığım biraz da olsa devreye girmişti, kızın yaşı çokta büyük durmuyordu. Onu da kandırmış olmaları muhtemeldi. Saçlarını sıkıca kavrarken boştaki elim çenesini bulmuştu, yüzünü bana çevirdiğimde derin solukları yüzüme çarpıyordu.

“Seni bir kez daha onun yanında görürsem cehennemin her köşesinde acı çekmeni sağlarım ufaklık, öyle ki seni elimden hiç kimse alamaz.” derken çenesini daha sıkı kavramıştım. “Anlaşıldı mı?!” diye bağırmamla gözleri sıkıca kapanırken başını olumlu anlamda sallamıştı.

Tuttuğum saçlarıyla onu kendime daha çok yaklaştırarak kulağına eğildim.

“Don’a selamımı ilet, Bella artık oyunda.” dedikten sonra sertçe tuttuğum saçlarından ayağa kaldırıp ileriye doğru ittiğimde sendeleyerek tekrar yere düşmüştü. “Şimdi siktir git!” diye bağırdıktan sonra arkada şok içinde izleyen korumalara döndüm. “Alın götürün şunu!” diye bağırmamla korumaların bakışları ona dönmüştü, sırıtarak beni izleyen adama.

Benimde bakışlarım ona döndüğünde gözlerindeki hayranlık görülmeyecek gibi değildi, eğlendiği her ifadesinden belli oluyordu. Onu kıskanmam ve bunu açıkça belli etmem tabiki de hoşuna gidecekti ama bu sinirlerimin geçmesi için hiç yardımcı olmamıştı. Hala bir tarafım o kızı gebertmek istiyordu, nişanlısı olduğunu düşündüğü için bile son nefesini ellerimde vermesi gerekiyordu.

Vidus’un yaptığı baş hareketiyle hızla birkaç koruma kıza atılıp kollarından tutarak dışarı çıkarmışlardı, onun bakışları ise hala bendeydi. Elleri altındaki siyah eşofmanın ceplerindeyken dudaklarındaki kıvrımıyla beni izliyordu, tek kelime etmeden öylece bakıyordu. Gergin sinirlerimle hızla bakışlarımı kaçırırken içeri doğru adımladığım sırada Nilüfer’in gülerek dudaklarını araladığını görmüştüm.

“Sakın Nilüfer, tek kelime duymak istemiyorum.” derken hızla eve doğru adımlamıştım.

Kapı eşiğinden geçerken bakışlarım yerde parıldayan yüzüğe kaydığında hızla onu da alıp koşar adımlarla odama ilerlemiştim, merdivenleri çıkarken dış kapının kapandığını duymuştum ama umrumda değildi. Odaya girer girmez hızla tuvalete yöneldikten sonra elimdeki yüzüğü klozete atmıştım, sifonu çektiğim gibi yüzüğün yok oluşunu izlerken gözümün önünde canlanan iki ayıma da veda etmiştim.

Ortada ne bir nişan kalmıştı, ne de herhangi bir sır. Onun bir mafya olduğunu ve senelerdir beni sevdiğini biliyordum ve bunların hepsine rağmen onu seviyordum. Ben on senedir defalarca kez vazgeçmeye çalışmama rağmen sadece onu seviyordum ve bunca senenin sonunda kendime zor bela gerçekleri itiraf etmişken onu elimden almalarına asla izin vermezdim.

Kaybolan yüzükle arkamı dönmüştüm ki banyo kapısının pervazına yaslanmış Vidus’u görmüştüm, kollarını göğsünde bağlamış ve beni izliyordu. Ateş bakışlarında keyifli pırıltılar gezinirken başı hafifçe yana eğilmişti, kıvrılan dudaklarıyla bana bakmaya devam ediyordu. Kalbim sertçe göğsüme çarparken hızla bakışlarımı kaçırıp yanından geçerek odaya girdim.

“Beni her defasında şaşırtmayı başarıyorsun.” diyen boğuk sesiyle tam odadan çıkacakken duraksamıştım, bakışlarım omzumun üzerinden onu bulduğunda bana doğru adımladığını görmüştüm.

“Hiç sırası değil Vidus.” diyerek hızla önüme dönüp odadan çıktığımda ardımdan gelen adım seslerini duyabiliyordum. Aşağıya inerken bakışlarım çevrede gezindiğinde kimsenin olmadığını görmüştüm, Nilüfer’le Ulvi gitmişler miydi?

“Kovdum.” diyen arkamdaki sesle tekrar ona döndüğümde yavaşça merdivenleri indiğini görmüştüm.

Onu duymamış gibi yaparak hemen yan tarafımdaki mutfağa girdiğimde aklıma gelen ilk şeyi yapmak için hızla buzdolabını açmıştım ki şaşırmadan edememiştim, kocaman bir buzdolabı ağzına kadar doluydu. Yeni alışveriş yapılmış gibiydi, beni kaçıracağı önceden planlıydı yani.

Hızla elime geçen malzemeleri kollarıma doldurduktan sonra kalçamla buzdolabının kapağını kapatıp kollarımdaki malzemeleri tezgaha bırakmıştım. Dolapları açmaya başlayarak diğer malzemeleri ve büyük bir kase aramıştım ki üstteki dolapların birinde bulduğumda hızla tezgaha tırmanarak en üstteki kaseyi aldım, ev genel olarak yüksek tavanlı olduğu için dolaplarda baya bir uzundu.

O esnada bacaklarımda hissettiğim kollarla elimdeki kaseyi sıkıca tutarak beni omzuna oturtuşunu izlemiştim. Tezgahtan uzaklaştırdıktan sonra yavaşça aşağıya indirdiğinde bakışlarım kızıl hareleriyle çakışmıştı, şimdi buna ne gerek vardı ki? Kalbim yine ağzımda atmaya başlamıştı!

“Tezgahın tepesinde ne işin var Niran’ım?” diyen telaşlı sesiyle kaşlarım havalanırken kucağımdaki kaseyi hafifçe havaya kaldırmıştım. Bakışları kaseye kaydıktan sonra hızla tekrar gözlerimi bulmuştu. “Beni çağır, çıkma öyle tek başına.” dediğinde istemsizce gülesim gelmişti.

“Tezgahtan düştüğüm için ölmem bence.” diye gülerek arkamı dönüp kaseyi tezgaha bırakmıştım.

“Canın acır.” derken yanıma geldiğinde sıcaklığı hemen dibimdeydi.

Sözde aklım dağılsın diye mutfağa girmiştim ama bu kadar yakınımda durmaya devam ederse zihnimde canlanan tek bir sahne oluyordu!

“Ben düşündüğün gibi bir prenses değilim Vidus.” diyerek yanından biraz olsun uzaklaşabilmek için yana doğru bir adım atıp en uzağa yuvarlanmış yumurtaya uzandım.

“Benim prensesimsin, gerisi umrumda değil.” diyen sesiyle araya açtığım mesafeyi hızla kapatarak arkama geçip ellerini iki yanımdan tezgaha yaslandığında bir an için nereden nefes aldındığını bile unutmuştum. Burundan al şu lanet nefesi Niran!

Yumurta kıran ellerim hızla duraksarken içimden kendime seslenme şeklim zihnimde çınlamıştı, az önceki kıza da ismimin Niran olduğunu söylemiştim. Ne ara nefret ettiğim her şeye bu kadar alışır olmuştum? Nevrimi döndürdüğü konusunda kesinlikle haklıydım, aklımı bulandırıyordu. Nefret ettiğim her şeye aşık olmamı sağlıyordu.

“Ne yapıyorsun?” derken yanağıma yaslanan yanağıyla bakışlarım yandan ona çarpsa da hızla önüme dönüp köşedeki şekere uzanmıştım ki o benden önce davranıp şeker kavanozunu önüme bırakmıştı.

“Tatlı yapacağım.” diyerek şekeri de eklediğimde az önceki sinirim buhar olup uçmuş gibiydi, yakınlığı en etkili antidepresandan bile daha etkiliydi.

“Ama daha yemek yemedin.” diye mırıldanırken derin bir nefes aldığında kokumu içine çektiğini anlamıştım.

“Sonra yeriz.” diyerek hızla şekerle yumurtayı çırpmaya başlamıştım.

“Hmm! O zaman niye tatlı yaptığını sorabilir miyim?” derken tezgahtan ayrılan bir eli saçlarımı bulduğunda yavaşça okşayarak geriye itip boynumu açıkta bırakmıştı.

“Çünkü sen hiç tatlı yemediğini söyledin.” diye mırıldandığım sırada boynumda hissettiğim nefesiyle benimde bir elim tezgahın kenarına tutunmak için yönelmişti ki elimin altındaki eliyle bakışlarım hızla ellerimize kaymıştı.

“Yedim.” diyen fısıltısıyla derin bir nefes aldıktan sonra uzaklaştığında bakışlarım onu bulmuştu, gözlerimiz buluştuğunda gözleri dudaklarıma inmişti ki ne demek istediğini anlamıştım.

“Gerçek bir tatlıyı kastetmiştim.” diye ağzımın içinde mırıldanarak önüme döndüğümde yanaklarımdaki sıcaklığı hissedebiliyordum. Siktir! Kesin yine kızarmıştım!

“Gerçekti.” derken tekrar boynuma yaklaştığında nefesi kulağıma çarpıyordu. “Ve kesinlikle çok tatlıydı.” diye mırıldanırken kulağımın altında hissettiğim dudaklarıyla elim istemsizce hala üstünde olduğu elini kavramıştı. “Bağımlılık yapacak kadar tatlı.”

“Vidus.” diye nefes nefese bir mırıltı hızla dudaklarımdan dökülürken inlememek için kendimi zor tutmuştum ama biraz daha bu kadar yakınımda durursa tutabileceğimi sanmıyordum.

Gülüşü hızla kulaklarıma dolarken dudaklarını bu seferde yanağımda hissetmiştim.

“Utanman beni daha çok delirtiyor.” diyen boğuk mırıltısıyla tüm düşüncelerim allak bullak olurken öylece elimdeki çırpma teli ve önümdeki yarım kalmış sufle harcıyla kalakalmıştım.

Kalbim neredeyse duracak kadar hızlı atarken sırtımdan süzülen elektrik akımı misali ürpertiyi hissedebiliyordum ama bunun sebebi korkudan çok heyecandı. Böylesine yakınımda olması ve sözleri aklımı susturup sadece kalbimin konuşmasını sağlıyordu, kesinlikle asıl deliren bendim.

“Sütü uzatır mısın?” diyerek konuyu hızla değiştirmeye çalıştığımda o erkeksi kıkırtısı yine duyulurken boştaki elini süte doğru uzatıp yakınıma bıraktı.

“Neyi düşünmekten kaçıyorsun?” demesiyle malzemeleri karıştıran elim tekrardan duraksamıştı, düşünmemek için tatlıya giriştiğimi nasıl biliyordu? “Bir tek düşünmek istemediğinde tatlı yaparsın. Barda biri sarkıntılık ettiğinde ya da gece bir kabus gördüğünde, zamanı bile umursamadan mutfağa giriyordun.” dediğinde sözlerini soluksuz dinlemiştim. Bazen senelerdir beni takip ettiğini unutuyordum.

Elimdeki çarpma telini kasenin içine bıraktıktan sonra bakışlarımı ona çevirdiğimde beni izleyen ateş bakışlarının içlerinde gezindim, her bir tepkimi görebilmek için gözleri yüzümde geziniyordu. Saki bir anı bile kaçırsa çözemeyeceği bir bulmacaymışım gibi bakıyordu, her bir detayı görmek istiyordu.

“Şimdi neyi düşünmek istemiyorsun? Maria’yı mı?” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı, ismini bile anması neden bu kadar sinirlerimi bozuyordu?

“Hayı…” dememe izin vermeden konuşmuştu.

“Ona hiçbir zaman umut vermedim mia bella, kaldı ki kızın doğumunu biliyorum. Henüz yirmi yaşında, küçük bir kız çocuğu sadece.” demesiyle şaşırmadan edememiştim. 20 yaşındaki bir genç kızı, 36 yaşındaki kocaman bir adamla mı evlendirmek istemişlerdi? Ama neden?

“Neden bana karşı çıkmadın o zaman? Onu neredeyse öldürebilirdim.” dediğimde dudakları hafifçe kıvrılmıştı.

“Öldürmeyeceğini biliyordum, ayrıca o kızında cezasını alması gerekiyordu.” dediğinde bakışlarımı gözlerinden ayırmadan bedenimi ona çevirmiştim.

“Ama öldürmek istedim.” derken sinirlerim tekrar gerilmişti, kızı suya soktuğum anlar gözlerimin önünde canlanırken kaşlarım çatıldı. Belki de sahiden ölmeliydi.

“Neden?” dediğinde sadece üstten bana bakan ateş bakışlarını izleyebilmiştim, içlerindeki merak hissini görebiliyordum.

“Çünkü…” derken duraksamıştım, sözler dilimin ucuna kadar gelse de ileri gidemiyorlardı. Çünkü lanet olsun ki seni köpek gibi kıskandım diyemedim. “Biliyorsun işte.” diyerek tekrar arkamı dönmeye çalışmıştım ki hızla belime sarılan kolu buna izin vermemişti.

“Ben on yıldır bu anı bekliyorum mia bella, lütfen benden bunu sakınma.” demesiyle derin bir nefes almam gerekmişti. Haklıydı, senelerdir aynı kişiyi sevmek zor olsa da o bir şekilde bunu yapmıştı ve kendisi her an itiraf etmekten vazgeçmiyordu. Benimde yapmam gerekirdi, yapmalıydım.

“Çünkü kıskandım.” diye hızlıca söylerken alnımı göğsüne yaslayıp bakışlarından kaçınmıştım. “Seninle olmayı düşündüğü için bile onu öldürmek istedim ve bunu isterken küçük gözükmesi bile umrumda olmadı.” diye hızlıca devam ettikten sonra derin bir nefes daha almıştım. “Ve tüm bunların suçlusu sensin, kendine aşık ettirdin. Şimdi ise gözüm senin dışında hiçbir şeyi görmüyor.”

Sözlerimin ardından gözlerim sıkıca kapanırken yanaklarım alev misali yanıyordu, birazdan utançtan bayılabilirdim. Aklımdan geçen her şeyi dökülmüştüm ve her ne kadar rahatlatmış olsam da kendimi çırılçıplak hissetmemi de sağlamıştı. Zihnimin içini tamamen gördüğüne emindim.

O sırada saçlarımdan hissettiğim eliyle gözlerim hafifçe aralanırken başımı yavaşça sağa doğru kaydırmıştı, onun solu oluyordu. Kulağımın altındaki kalbi adeta zihnimin içinde atarken hafifçe parmak ucuna yükselip kulağımı daha çok kalbine yasladım, tıpkı benim kalbim gibi çok hızlı atıyordu.

“Demir parçası hayata geldi.” diyen sesiyle vicdanım ruhumun boynuna urganı geçirip sıkıca kavramıştı, kalbini demire benzeten kişi bendim. Yaşadığım hayal kırıklığıyla ne söylediğimi bile fark edememiştim.

Yavaşça belimdeki elini kavrayarak kendi kalbimin üzerine getirdiğimde büyük eli hızla atan kalbimin üstüne yaslanmıştı.

“Demir parçaları hayata geldi.” diye mırıldanırken bakışlarım göğsümdeki eline kaydığında kaşlarım hızla çatılırken aniden geri çekilip elini kendime çevirmiştim, yumruğunun üstü yara içindeydi.

Bakışlarım hızla yüzüne döndüğünde sırıtarak beni izlemesini bile umursamadan yüzünde herhangi bir yara olup olmadığına bakmıştım ama yoktu, bu da sadece birini dövdüğü anlamına gelirdi. Mürdüm rengi aşkına! Polisi mi dövmüştü?!

“Kimi dövdün Vidus?” dememle onunda bakışları eline kaymıştı.

“Ölmedi.” derken tekrar bana döndüğünde ters bakışlarım yüzündeydi, kesin polisi dövmüştü.

“Adam polis Vidus, ya yüzünü gördüyse?” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılmıştı.

“Gördü.” dediğinde gözlerim hızla irileşmişti.

“Ne demek gördü? Ay Vidus senin bu rahatlığın bir gün beni öldürecek.” derken bakışlarımı eline çevirmiştim ki hızla çenemi kavrayan diğer eliyle tekrar gözlerine bakmamı sağlamıştı.

“Sakın Niran, sakın bir daha öyle şeylerden bahsetme.” diyen sert sesiyle gözlerindeki korku tüm benliğime işlemişti. Sahiden onu korkutabilen tek şey beni kaybetmekti, ben bu adamı sevmeyip ne yapacaktım ki?!

“Tamam, demem.” diye sırıtırken elini görüş açıma çıkartmıştım, çok bir hasar gözükmüyordu. Sadece eklem yerleri biraz soyulmuş ve kızarmıştı. Düşünmeden de edemiyordum, onun eli bu haldeyse kim bilir polis ne haldeydi.

“Aferin.” demesiyle ters bakışlarım onu bulduğunda dudakları biraz daha kıvrılmıştı. Çenemdeki eli yavaşça yanağıma yaslanırken yüzü bana yaklaşmıştı. “Seni seviyorum mia bella. Seni dünya üzerindeki her şeyden daha çok seviyorum ve öyle hemen bırakmaya hiç niyetim yok.”

“O zaman kendini de koru şapşal, çünkü sana bir zarar gelirse yine beni bırakmış olursun.” derken bakışlarım gözlerinden bir saniye olsun ayrılmamıştı, odunsu kokusu tüm çevremi sararken başı hafifçe yana eğilmişti. Yine o hayranlıkla bakan bakışları yerli yerindeydi.

“Doğru, şapşal ettin beni de.” diye mırıldanırken eli hafifçe yanağımı okşamıştı.

“Konuyu değiştirme, polis yüzünü gerçekten gördü mü?” diye sorduğumda başını olumlu anlamda sallamasıyla kaşlarım çatılırken aldığım nefesim boğazımda düğümlenmişti. “O zaman hemen şeye haber vermeliyiz, savcıya.” diyerek hızlıca konuşmaya başlamıştım. “Lavinia savcı bir çıkar yol bulur, yüzleri benziyormuş deriz. Hemen ona haber vermeli…” derken aniden dudaklarıma yaslanan dudaklarla sözüm yarıda kesilmişti.

Dudakları hızla hakimiyeti eline alırken tuttuğum elini çevirip elimi tutarak ensesine götürmüştü. Bir elim kalbinde, diğeri ise ensesindeyken üzerimdeki şoku hızla atıp öpüşüne karşılık vermiştim. Hızla alt dudağımı dudaklarının arasına hapsederken elleri belimi bulmuştu, aniden havalanan bedenimle kalçam tezgaha değdiğinde hızla bacaklarımı aralayıp beni kendisine çekti.

Kalbindeki elimde ensesine giderken bir elim yumuşacık saçlarının içine girmişti, dudaklarımın arasından sıyrılan dilini hissederken daha da fazlasını isteyen bedenim onu daha fazla kendime yaslamak için adeta çırpınıyordu…

~~~~~~~~~

Vidus Arjin Karsoylar…

Damağımdaki eriyen tadıyla kendimden geçerken senelerin sabrını içimde tutmak bir hayli zordu. Tadı öylesine hayallerimin ötesindeydi ki onu her öptüğümde kendimi kaybediyordum, her şeyi düşünen zihnim darmaduman oluyordu. Bir aptaldan farkım kalmıyordu. Tek düşünebildiğim şey kollarımdaki sıcaklığı ve damağımdaki tadı oluyordu, ilkel bir canavara dönüşüyordum.

Belindeki elimle onu daha fazla kendime yaslarken bacaklarını belime sardığında tüm bedenim ilkel bir dürtüyle titremişti. Kasıklarım onun varlığıyla sızlarken sertçe dişlerimi ağzımın içindeki ürkek diline geçirerek yavaşça emdiğimde boğazımdan yükselen hırıltıya engel olamamıştım, tadı tatlı yemediğim tüm o senelerin acısını çıkartacak kadar güzeldi.

Küçük mırıltıları zihnimin içinde çınlarken belinden ayrılan bir elim sertçe üstteki dolaplara çarpmıştı, onun her şeyini istiyordum. Her bir santiminin tadını damağıma kazımak istiyorum ve bu istek öyle büyüktü ki sabrımın dibini kazımak zorunda kalmıştım ama durmak zorundaydım. Henüz hazır değildi ve ona istemediği hiçbir şeyi yapmazdım.

Dudaklarını son kez dudaklarımın arasına hapsederek çekiştirdikten sonra bıraktığımda kesik nefesleri yüzüme çarpıyordu, kendimi kasmaktan belindeki elim neredeyse tenine gömülecekti. Alnım alnına yaslarken aralanan bakışlarım hala kapalı olan gözlerine ve aralık duran kızarmış dudaklarına düştüğünde çenem adeta birbirine kenetlenmişti.

Fanculo! Bu kadar güzel olması benim en büyük cezamdı! Günahlarımın bedeli bu şekilde mi benden çıkıyordu?!

“Tadını benden uzak tutmalısın.” diye fısıldarken tahrik olduğum için sesim daha da kalın çıkmıştı.

Gözleri yavaşça aralanırken okyanus bakışları kalbimin en derinine kadar işlemeyi başarmıştı, yaptığım onca gemiye inat beni gözlerinin içinde boğabiliyordu ve bende büyük bir istekle en derine dalmaya devam ediyordum. Ölüm zerre umrumda değildi.

“Sanki dururmuşsun gibi.” diyen mırıltısıyla içimdeki o ilkel dürtü tekrar haykırmıştı.

“Artık imkansız.” diyen boğuk sesimle tekrar dudaklarına atılmıştım. Fanculo! Gerçekten durmam gerekiyordu!

Dudaklarına bıraktığım sert bir öpücükle geriye çekilirken gözlerimi sıkıca kapatıp açmıştım, sanırım acilen soğuk bir duşa ihtiyacım vardı. Hemde en acilinden!

“Bir polis bana zarar veremez mia bella ama mafyanın içinde büyümüş olan bir kız sana zarar verebilir.” derken derin nefesler alıyordum, kendime gelmem gerekiyordu. Yoksa dur dese de duramayacak gibi hissediyordum.

“Beni fazla hafife alıyorsun Diavolo.” diyen mırıltısıyla tüm bedenimde şimşekler çakarken istemsizce tekrar ona yaklaşmıştım, sanki refleksle ona çekiliyor gibiydim. Uzak kalamıyordum.

“Imm!” diye bir mırıltı dudaklarımdan dökülürken dolaba yaslı elim yanağını bulmuştu, burnumu hafifçe burnuna sürterken bakışlarım nefes kadar yakınımda olan dudaklarındaydı. “La Bella del Diavolo.” (Şeytanın Güzeli) diye mırıldanırken dudaklarına küçük bir öpücük bırakmıştım. “Mia bella.” (Benim güzelim) diyen sesimle son kez dudaklarımı dudaklarına bastırıp geri çekilmiştim.

“Senin yüzünden İtalyanca öğreneceğim.” derken hafifçe güldüğünde başım yana eğilirken bakışlarım yüzünde gezinmişti, on yıl beklememe değmiş miydi? Kesinlikle değmişti.

“Ben öğretirim sana.” diye mırıldanırken bakışlarımı şişmiş ve kızarmış dudaklarından alamıyordum, beni deli ediyordu! “Ama şimdi beni serbest bırakman gerek güzelim, yoksa…” derken duraksamıştım.

“Yoksa ne?” diyen fısıltısıyla bakışlarım gözlerine çıktığında yutkunduğunu duymuştum.

“Yoksa önünde diz çökerim ve sen benim dışımda her şeyi unutana kadar durmam.” dediğimde gözleri hızla büyürken yanakları daha çok kızarmaya başlamıştı, bakışlarını hızla kaçırdığında dudaklarım kıvrılırken burnumu boynuna yaslayarak mis kokusundan derin bir nefes aldım. “Şimdi değil ama bir gün olacak.” diye mırıldandıktan sonra boynuna küçük bir öpücük bırakıp hızla mutfaktan ayrılmıştım.

Kesinlikle buz gibi bir duşa ihtiyacım vardı!

~~~~~~~~

Çiçek Erden…

Kalbim her geçen saniye daha hızlı atarken yerimde hareket etmeden durmak çok zordu, hem nasıl sakin kalabilirdim ki?! Korsancığım şahsi korumam olmak istediğini söylemişti! Bu çığlık atmam gereken bir haberdi ve ben duyduğumdan beri sadece surat asıyordum, çünkü öyle hemen dünden razı gözükemezdim. Özellikle de bana o sözleri ettikten sonra biraz çabalamak zorundaydı, yoktu öyle hemen armut piş ağzıma düş!

Kaçamak bakışlarım yanımdaki adama döndüğünde gözünde hala o korsan bandının olmadığını hatırlamıştım ve bu görüntü kesinlikle oldukça seksi geliyordu. Beni hala küçük bir çocuk olarak gördüğü için ondan korkacağımı sanmıştı ama sadece avucunu yalardı, ben 23 yaşında genç bir kadındım ve ondan da asla korkmazdım.

Sinirle tekrar önüme döndüğümde sol bacağımı sallamaya başlamıştım, neredeyse evime gelmiştik ama hala tek kelime etmemişti. Sıkıntıdan patlamamı istiyorsa bunu kesinlikle başarmıştı. Aldığım derin bir nefesle bakışlarım camda gezinirken aniden bacağımda hissettiğim elle gözlerim önce ele, sonra da sahibine dönmüştü.

“Dikkatim dağılıyor.” dedikten sonra gözleri bana dönmüştü, bakışlarım istemsizce açık mavi olan gözüne dokunuyordu. Acaba canı çok yanmış mıydı?

“Bir korumaya göre fazla çabuk dağılıyor.” diyerek ona odaklandığım sırada elini bacağımdan çekip önüne dönmüştü, keşke çekmesiydi! Sıcaklığı bağımlılık yapıyordu.

“Yanımda pembe bir pamuk şeker olduğu içindir belki de.” demesiyle gözlerim kısılırken ellerim heyecandan buz kesmişti, dikkatinin benim yüzümden mi dağınık olduğunu söylemişti?

“Bana pamuk şeker demeyi keser misin?” diyerek önüme döndüğümde sırıtmamak için kendimi zor tutuyordum, korsancığım kesinlikle benden etkileniyordu.

“Hayır.” dediğinde bakışlarım yandan yine onu bulmuştu.

“O zaman bende korsan adam derim.” dediğimde dudaklarının kıvrıldığını görmüştüm, ona böyle seslenmem hoşuna gidiyordu.

“İstersen kaptan bay kanca de pamuk şeker, sıfatlara takılmam.” demesiyle tek kaşım havalanırken tamamen ona dönmüştüm.

“Bu yüzden mi birkaç saat önce birine canım dediğim içi…”

“Aynı şey değil.” diyerek hızla sözümü kestiğinde kaşları çatılmıştı. “Ayrıca o iti de bulacağım.” dediğinde ona inanmaz bakışlar atmıştım.

“Bul, bana ne bundan?” dememle bakışları bana döndüğünde arabanın durduğunu fark etmiştim, evime gelmiştik.

“Senin için önemli birisi değilse niye o puşta aşkım dedin?” demesiyle gülmeden edememiştim.

“Çünkü arkadaşım.” dediğimde kaşları daha çok çatılırken emniyet kemerine sökercesine çıkartıp tamamen bana döndü.

“İyi, bir daha deme.” demesiyle benimde kaslarım çatılmıştı.

“Pardon da sen hangi vasıfla bana karışıyorsun?” diyen sert sesimle yüzü bana yaklaşırken kolunu oturduğum koltuğun başına yaslamıştı.

“Koruman vasfıyla, seni bu itlerden koruyorum.” dediğinde bu sefer ona yaklaşan taraf ben olmuştum.

“Senden beni kimi koruyacak?” dememle gözleri gözlerimde gezinirken dudaklarında çapkın bir sırıtış olduğunda kalbim adeta boğazımda atmaya başlamıştı. Ne olursa olsun bu adam kesinlikle çok yakışıklıydı.

“Hiç kimse, o yüzden ayağını denk almalısın.” derken yüzüme çarpan nefesiyle bakışlarım istemsizce dudaklarına düşmüştü.

“Ben…kendimi koruyabilirim.” diyerek derin bir nefes aldığımda bakışlarımı zor bela gözlerine çıkarmıştım ki onunda dudaklarımı izlediğini görmüştüm. Tek kaşım havalanırken bilerek onu kışkırtmak için dişimi alt dudağıma geçirip hafifçe çekiştirmiştim.

“Biraz daha devam edersen mümkün olmayacak.” derken onunda bakışları gözlerime tutunmuştu.

“Ya ben inatçının tekiysem?” dediğimde dudakları kıvrılırken hızla geri çekilip arkasına yaslandığında öylece kalakalmıştım, bu adam gerçekten öküzün tekiydi! Tam öpüşmelik sahneyi kaçırmıştı!

“Ona ne şüphe.” diyerek geriye yasladığı başıyla bakışları sadece bendeydi.

“Duracak mısın burada tüm gün?” dememle başını olumlu anlamda sallamıştı.

“İşim bu.” dediğinde bende başımı sallamıştım, eve gelmesini söylesem çok mu abartı olurdu?

“Ekime geldik, geceleri soğuk olur.” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılmıştı.

“Alışkınım.” diyen boğuk sesiyle bakışlarım üstündeki takım elbisesinde gezinmişti, iri bedenine uygun bulabilmek için diktirdiğine emindim.

“Soğuğu sevmediğini söylemiştin.” derken bakışlarım tekrar yüzüne çıkmıştı.

“İnsan sevmediği şeylere de alışır.” dediğinde bende arkama yaslanmıştım.

“Kimsin sen Ulvi Özalp?” dediğimde bakışları önüne dönerken derin bir nefes almıştı.

“Altı yaşında tüm hayatı karardıktan sonra yetimhaneye bırakılmak zorunda kalınan biriyim, çokta bir esprim yok yani.” demesiyle şaşırmadan edememiştim, bu bilgi bende yoktu.

“Yani aileni tanıyorsun?” diye sorduğumda dudaklarında acılı bir gülümseme oluşmuştu.

“Annemi ve küçük kız kardeşimi hatırlıyorum ama baba yok.” dediğinde yerimden doğrularak ona odaklandım.

“Neden yetimhaneye bırakıldın?” dediğimde bakışları beni bulmuştu.

“Babam hakkında bildiğim tek şey kötü biri olduğuydu, genellikle gece ben uyurken eve gelirdi. O yüzden hafızamda yüzü yok denecek kadar az.” derke derin bir nefes almıştı. “Kız kardeşim yeni doğduğu zamanlarda evimizi silahlı adamlar bastı, annem o hengamede beni yan komşumuza emanet etmeye çalışmıştı ama bir şekilde ellerinden kaçıp eve daldığımda kardeşimin beşiğine ateş ettiklerini görmüştüm.” demesiyle gözlerim dolarken bir elim refleksle dudaklarıma kapanmıştı.

Daha küçücük yaşında kız kardeşinin ölümünü izlemişti, kim bilir sonrasında başına neler gelmişti?

“Sonrasında annemi bulamadan komşular beni yakalayıp evden çıkarmıştı, birkaç günün ardından ise şehrin en boktan yetimhanesine beni bırakıp defolup gittiler.” derken onunda gözlerinin dolduğunu görmüştüm ama hızla gözlerini kaçırarak kendini gizledi.

“Annen peki, o yaşıyor mu?” dediğimde dudaklarında acı dolu bir gülüş daha belirmişti.

“İşin komik kısmı da o, yaşıyor. Bir ailesi, çocukları, hatta torunları var.” dediğinde istemsizce gözlerimden süzülen yaşlarla hızla ona doğru atılıp kollarımı beline sararak başımı göğsüne yaslamıştım. “Şhh! Pamuk şekerim, ağlaman için anlatmadım bunları. Sadece gidip millete sorup durma diye anlattım, ağlama lütfen.”

“Annenden nefret ettim.” diye mırıldandığım sırada eli saçlarımı bulurken okşamaya başlamıştı.

“Belki de kardeşim gibi öldüğümü düşünmüştü, bilemeyiz.” dediğinde burnumu çekerek hafifçe geri çekilip yüzüne baktım.

“Kardeşinin bir ismi var mıydı?” dediğimde başını olumsuz anlamda sallamıştı.

“Henüz seçememiştik. Annem cennetle ilgili bir isim olsun istiyordu, bense içinde olduğumuz cehennemle ilgili olsun istemiştim ama henüz karar verememiştik.” dediğinde gözlerimin tekrar dolmasına engel olamamıştım, kardeşini çok sevdiği her halinden belli oluyordu.

“Eminim üstte bir yerlerden seni izleyip gurur duyuyordur, abiliğin Vidus abimle yarışır.” dediğimde bakışları bana dönerken yanağıma yaklaşan bir eli yavaşça yaşları silmişti.

“Senin abin değilim pamuk şeker, olamadım.” demesiyle dudaklarım hafifçe kıvrılırken tekrar göğsüne yaslandığımda gözlerimi yavaşça kapatmıştım.

“Abim olmanı hiçbir zaman istemedim korsancık.” diye mırıldanırken gitgide üzerime çöken ağırlıkla onun sıcak kollarında kendimi karanlığa bırakmıştım…

~~~~~~~~

Yazarın anlatımından…

Baran elindeki alçısı ve yüzündeki yara bantlarıyla birkaç hafta önce atandığı yeni karakoldaki odasında volta atıyordu, sinirden ne yapacağını şaşırmıştı. Tek yapmak istediği o katili yakalayıp içeri tıkmaktı ama elinde hiçbir kanıt yokken bunu yapması gitgide imkansız bir hal alıyordu.

O esnada çalan telefonla Baran derin bir nefes alarak kendisine gelmeye çalışıp hızla masa da çalmaya devam eden telefonuna uzanıp ekrana baktı, arayan kişiyle içinden küfürler yağdırırken aramayı cevaplayıp kulağına yaslamıştı.

“Hala dediğimi yapamadın mı polis?” diyen sesle Baran gözlerini devirerek kendini koltuğa bıraktı.

“Kanıt getir de yapayım, havadan adamı nasıl içeri tıkabilirim?” diyen Baran’la karşı taraftaki adam gülmüştü.

“Kanıt istiyorsan aynaya bak polis.” demesiyle Baran sinirle bir nefes almıştı. “O katili içeri tıkmak için daha ne bekliyorsun? Seni öldürmesini mi?”

“Onun yaptığına dair elimde hiçbir sikim yok Murat abi, neyle itham edeceğim?” diyen Baran’la telefonun karşısındaki onu çocukluktan yetiştiren adam da düşünmeye başlamıştı.

“Seni boşu boşuna polis yapmadım Baran, ne yap et o şerefsizi içeri tık.” dedikten sonra telefon kapandığında Baran sinirle elindeki telefonu karşı duvara fırlatmıştı.

“Amına koyayım seninde, siktiğimin şeytanında!” diye bağıran Baran’la eş zamanlı olarak kapısı açıldığında yeni atanan başkomiseri görmüştü, hızla yerinden doğrularak hazır ola geçti.

“Ben birkaç duyum aldım Baran.” derken içeri girip kapıyı arkasından kapatan başkomiser Melih’le Baran çaktırmadan derin nefesler almıştı. Mafyayla çalıştığım öğrenilirse biterim diye düşündü Baran. O zaman elinde ne mesleği kalırdı, ne bir hayatı.

“Emredin başkomiserim.” diyen Baran’la Melih içeri doğru adımlamıştı.

“Bu kılığının sebebi sevgilisi olan bir kadına yavşadığın için değildir umarım.” demesiyle Baran derince yutkunmuştu, Melih’in nasıl öğrendiğini düşünüp duruyordu.

“Hayır tabiki de başkomiserim, size bunu kim söylediyse yalan…” diyen Baran’ın sözleri hızla masaya çarpan bir çift elle kesilmişti.

“Umarım değildir Baran, yoksa buraya neden atandığımı çok yakından öğrenirsin.” derken geriye çekilen Melihle Baran hızla başını olumlu anlamda sallamıştı. “Şimdi işinin başına dön ve dua et ki bir daha savcı senin hakkında bir bildiri de bulunmasın.” dedikten sonra hızla odadan çıkarak sertçe kapıyı ardından kapatmıştı.

Baran ise sinirle yerine otururken savcıyı düşünüyordu, şu katilin arkadaşlarından biri olan savcı olmalıydı. Belki de onun da icabına bakılmalıydı…

~~~~~~~~~

Veee bölüm sonuuu!!!

Ne çok şey öğrendik bu bölüm yahu!!!

Sırlar yavaş yavaş açığa çıkıyor… ;)

Bu arada küçük bir dipnot, sondaki Melih karakteri İNFİRAT kitabımdaki bir sahnede geçen Melih karakteriyle aynı kişidir. Okumadıysanız da bir şey kaybetmezsiniz, okuyanların hatırlaması için söyledim.

Sizce bölüm nasıldı???

Sizce Vidus daha kendini ne kadar tutabilecek???

Ulvi’nin geçmişi hakkında ne düşünüyorsunuz???

Son olarak sizce Baran Vidus hakkında bir kanıt bulabilecek mi???

Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.

Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

8 yorum