~Bölüm Şarkıları~
Buray~İstersen
Fasıl-ı Jazz~Şeker Oğlan
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalımm??
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİ VE YORUM atmayı lütfen ihmal etmeyin!!!
Bir önceki bölümün sınırı geçilmiş, beğeni atan herkese teşekkür ederimm :))
Hedef: 400 (Hadi bu sefer sınır değil de hedef yapayım, beklediniz o kadar bölümü ;) )
“İzini kaybettiğim duygulara bir gülüşle bağlanmakmış aşk. Sana anlatılan her masala bile bile aldanmakmış aşk…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~~
Uyumadan da bir insan rüya görebilir miydi? Ya da hayal dünyasında gezinmek ne kadar mümkündü? Kalbim adeta ağzımda atarken tüm bedenimin titrediğini hissedebiliyordum, lanet olası bir rüyada olmalıydım. Yoksa şu an yaşadığım anın bir açıklaması olamazdı. Kesinlikle çok fazla hayal kurduğum bir an uyuyakalmıştım ve şimdi de onun güzel emarelerinin geçtiği rüyalardan birindeydim.
Ne zaman kapandığını bile anlamadığım bakışlarım aralanırken hala dudaklarıma temas eden dudakları zihnime bomba misali düşmüştü. Gözlerim oldukça yakınımdaki ateş bakışlarıyla çakıştığında hafifçe aralanmış dudaklarımdan sanki onu da içime hapsetmek istercesine derin bir nefes almıştım, şükür ki rüya değildi…
Her şey gerçekti, ben az önce aşk itirafı yapmıştım ve hemen sonrasında ise o beni öpmüştü. Vidus beni öpmüştü!
Ellerim ıslak göğsüne yaslanmışken gözlerimi bir an olsun kızıl harelerinden ayıramıyordum, sanki kilitlenmiş gibiydim. Ne dünya dönüyordu, ne de biz hareket ediyorduk. Öyle ki yağmur bile bu anı bekliyormuş gibi durmuştu, duyabildiğim tek ses ikimizin nefes seslerine karışan kalbimin sesiydi.
“Eğer gitmek istiyorsan…” diye nefes nefese kalmış boğuk bir mırıltı az önce dudaklarımın üstünde olan dudaklarından döküldüğünde bile sessizce onu izlemeye devam etmiştim. “Bu gerçekten son şansı…” dediği sırada göğsündeki ellerim sertçe gömleğinin yakalarını kavramıştı.
Artık şans falan kalmamıştı, hayatımda sadece onu istiyordum. Katil olması bile zerre umrumda değildi, bir şekilde kalbime sahip olmuştu ve artık onsuz bir hayat düşünemiyordum. Bakışlarım dudaklarına kayarken konuşup haykırmak istedim, sus ve öp beni diye avazım çıktığı kadar bağırmak istedim ama bunun yerine tek yapabildiğim hissettiğim şokla onu izlemekti.
Ellerim yakasına daha sıkı tutunurken dudaklarındaki bakışlarımı gözlerine çıkardım ve hissettiğim tüm o duygu karmaşasını görmesini istedim, gözlerimdeki deliliği görebiliyor muydu? Kalbim onun için böylesine çıldırırken artık benden uzaklaşmasına asla izin vermeyeceğimi biliyor muydu? Umrumda değildi, bilmiyorsa da öğrenecekti.
“Niran’ım…” diyen fısıltısı zihnimde çınlarken dudakları sertçe dudaklarıma çarpmıştı.
Bu seferki ilkinden oldukça farklıydı, sadece küçük bir öpücükten çok daha fazlasıydı. Alt dudağımı dudaklarının arasına hapsettiğinde istemsizce tüm ipleri eline bırakarak dudaklarımı araladım. O esnada ensemdeki eli yavaşça yanağımı bulurken diğer eli ise belimi bularak beni sertçe kendine çekmişti. Bedenim tamamen bedenine yaslanırken çıplak ayaklarımın yerden kesildiğini fark etmiştim, belimdeki koluyla beni hafifçe havaya kaldırmıştı.
Kollarım boynuna sarılırken alt dudağımı serbest bırakarak üst dudağıma geçtiğinde bende alt dudağını dudaklarımın arasına hapsetmiştim ki boğazdan gelen hırıltısı kulaklarımda çınlamıştı, hemen ardından ise öpüşü biraz daha hızlanmıştı. Yanağımdaki eli hafifçe yanağımı okşarken damağımdaki tadı neredeyse inlememi sağlayacak kadar yoğundu ve bedenimi saran bu hisler beni daha çok şaşkına uğratıyordu. Tiksindiğim her olayı şu an nasıl arzulayabiliyordum?
Ellerim yaşadığım heyecan ve şehvetle titrerken ıslak saçlarının içine daldırdığımda yer ve zaman kavramı kafamdan buhar olup uçmuştu, tek düşündüğüm o ve sırılsıklam olmamıza rağmen hala sıcak olan dudaklarıydı.
~~~~~~~~~~~
Ulvi Özalp…
Dudaklarım gördüğüm görüntüyle kıvrılırken derin bir nefes alıp başımı önüme eğmiştim, sonunda kavuşmuşlardı. İkisi de mutlu olmayı oldukça hak ediyorlardı, bu anı çok beklemişlerdi. Başımı geriye yaslayarak gözümü kapatıp tekrar derin bir nefes aldığımda bedenim bir yandan gerilirken diğer bir yandan rahatlıyordu. Bu koku tüm algımı darmaduman ediyordu.
Kapalı gözümün ardından kamera flaşının ışığı parıldadığında gözümü yavaşça aralayıp ona dönmüştüm, bizim çifte kumruların fotoğraflarını çekiyordu. Dudaklarında gururlu bir anne misali gülümsemesi dururken adeta mavileri parıldıyordu, onların birleşmesine sanki onlardan daha çok mutlu olmuş gibiydi.
“Mesleki deformasyon mu?” dediğimde gülümseyen yüzü hızla bana dönmüştü. Siktir! Mideme giren bu krampların sebebi şu saçma his miydi?! Neden bu kadar güzel gülüyordu?!
“Ben anı demeyi tercih ederim.” diyerek tekrar işine döndüğünde neden tuttuğumu anlamadığım nefesimi yavaşça bırakmıştım, bakışları her beni bulduğunda hiç olmadığım kadar geriliyordum.
Bu aptal hisse sinirlenerek hızla önüme dönüp açıkta olan tek gözümü tekrar kapattım. Benden tam on bir yaş küçük bir prensesten etkilendiğime inanamıyordum ama ne yazık ki gerçekti. Ben bu pamuk şekerden hiç olmadığım kadar etkileniyordum…
Flaş tekrar patladığında gözümü açıp onun yüzüne dökülmüş pembe saçlarını ve tatlı gülümsemesini görme dürtümü zor bela zaptetmiştim, adeta gerginlikten heykel gibi koltuğa yapıştığımı hissediyordum. O ise benim bu halimden habersizce resmini çekmeye devam ediyordu, kendisi her ne kadar anı dese de mesleki bir alışkanlık olduğuna emindim.
Kendisi bir magazin dergisinde çalışıyordu, hayatında diğer her şeyi öğrendiğim gibi bunu da öğrenmiştim. Seneler boyu gizlice birinin yakın korumalığını yapmanın en iyi yolu gizlenmeyi öğretmekti ve bende istediğim sürece bu işin en iyisiydim. Ailesinden okuduğu okullara, iş yerinden önceki sevgililerine kadar her şeyi araştırmıştım ve bunları yaparken kendime inatla söylediğim tek şey kardeşim olarak gördüğüm için yaptığımdı.
Bu tamamen yalandı, içimdeki hisler bir kardeşe beslenemeyecek kadar yoğundu ve bu yüzden kendimden tiksinmeden edemiyordum. Bana tamamen zıt olan birinden nasıl olurda bu denli etkilenebilirdim? Ben her ne kadar canavarsam, o da o kadar prensesti. Güzel ve çirkin hikayesine benziyorduk ama tek farklı ben saçma bir büyü yüzünden böyle değildim. Bu halim sonsuza dek kalıcıydı...
“Acaba gitsek mi?” diyen pamuk şekerle kapattığım gözümü tüm irademe rağmen hafifçe aralayıp ona çevirdim, dakikalardır burnuma dolan şeker kokusunun kaynağına.
“Ses olursa ayrılırlar.” dediğimde mavi bakışları beni bulmuştu, kalbim sertçe göğsüme çarparken çaktırmadan derin bir nefes aldım. Ne vardı bu kızda böyle? İşim ve itaatim dışında hiçbir şey umrumda olmazken bu kız neden kalbimi bu denli hızlandırıyordu?
“Bence ayrılmaları artık pek mümkün değil.” diyerek gülümsediğinde bakışlarım istemsizce dudaklarını bulmuştu, kendi gibi pembe dudakları aklımı bulandırıyordu. “Ama haklısın, biraz keyfini çıkarsınlar.”
Bakışımı hızla dudaklarından çekerek önüme döndüğümde bir elimle üstümdeki gömleğin yakasından birkaç düğmeyi açmıştım, arabanın içi niye bir anda bu kadar sıcak olmuştu ki? Hızla kafamı dağıtmak için telefonumu uzanıp karşı arabadaki korumalardan birini aradım.
“Emret patron.” diyen sesle bakışlarımı direksiyona odaklarken gerginlikten bacağımı sallamaya başlamıştım.
“Abim eve geçene kadar arabadan çıkmak yok.” dediğim sırada aniden bacağıma yaslanan küçük bir elle elektrik akımı tüm damarlarımda zehir misali gezinmeye başlamıştı. Hayır güzelim, yalvarırım bana bunu yapma!
“Tamamdır patron.” diyen sesi duysam da eline bakmaktan başka bir şey yapamıyordum, soğuk tenini kumaş pantolonun üstünden bile hissedebiliyordum.
“Bacağını salladıkça arabada sallanıyor.” diyen tatlı sesiyle eli tam bacağımdan ayrılacaktı ki bir anlık refleksle hızla elini tutup bacağımdan çekmesine izin vermedim.
Soğuktu eli, ısınmalıydı. Üşümenin nasıl boktan bir his olduğunu bilirdim ve bunu azda olsa bile o yaşamamalıydı. Vidus’ta, bende nefret ederdik üşümekten. Çünkü yetimhane de cezalandırmak için genelde bizi gecenin soğuğunda üstsüz bir şekilde dışarı atarlardı, titreyerek donmanın eşiğine geldiğimiz çok zaman vardı.
“Patron, orada mısın?” diyen sesle gözümün önündeki acı hatıralar yok olurken tekrar derin bir nefes alıp aramayı hoparlöre aldıktan sonra boştaki dizime bıraktım.
“Kafanızı önünüze eğip bekleyin, sapık gibi milleti izlemeyin.” derken yanımdaki pamuk şekere dönüp bacağımdaki elini avucumun içine aldıktan sonra diğer eline de uzanıp avuçlarımın içine hapsettim.
Ellerini dudaklarıma yaklaştırarak sıcak hava üflediğim sırada bakışım mavilerini bulmuştu, kocaman açtığı gözleriyle sessizce beni izliyordu.
“Emredersin patron.” diyen sesle gözümü ondan ayırmadan bir elimi telefona atıp aramayı hızla kapattıktan sonra tekrar diğer elimi eline sarıp üflemiştim, biraz olsun ısınmıştı.
“Ne…ne yapıyorsun?” diye titreyen sesiyle aslında ne kadar yakınına girdiğimi yeni fark etmiştim, ellerini çektiğimde aramızda birkaç karış kalana kadar onu kendime çekmiş bulunmuştum.
“Üşümüşler.” derken tekrar sıcak nefesimi üflediğim sırada gözleri titrerken öylece yüzümü izlemişti. Bakışlarında yaralı yüzümden tiksinen herhangi bir ifade görmeyi beklemiştim ama yoktu, tek gördüğüm hayranlıktı.
“Teşekkürler.” diye adeta fısıldadığında yanaklarının nasıl da saçlarıyla aynı renk oluşunu izlemiştim, utanmış mıydı? Peki bu neden hoşuma gitmişti?
“Üşüdüğünde söyle, gizleme.” dediğimde bakışları açıktaki gözüm ve göz bandı ile kapalı olan işlevsiz gözüm arasında gezinmişti.
“Ya tek üşüyen ellerim değilse?” dediğinde hafifçe çatılan kaşlarımda üflemeyi keserek ona odaklanmıştım. “Üşüttüğün ruhumu da ısıtabilir misin?”
Sözleriyle bir an yutkunamamıştım, zihnimde çınlayan kendi sesimle göğsüme bir sızı çökerken gözümü kaçırdığımda ellerini yavaşça parmaklarımın arasından çekip kurtarmıştı. Haklıydı, ağır sözler etmiştim ama buna mecburdum. Aşık olanların halini uzun zamandır izliyordum ve pek zevkli olduğu söylenemezdi, bu yüzden ben ondan uzak duramıyorsam onun benden uzak durmasını istemiştim. Çünkü beni sevmeyeceğine neredeyse emindim.
Havadaki ellerimi indirerek bende önüme döndüğüm sırada abim ve Elvin yengenin içeri geçtiğini görmüştüm, daha fazla burada kalmak için bir sebebim yoktu. Bir elim kapının koluna giderken arabanın içini dolduran telefon sesiyle merak hızlıca tüm bedenimi sardı, bakışımı ona çevirdiğim sırada aydınlanan telefon ekranına gözün kaymıştı. Kaşlarım hızla çatılırken kapının kolunu tutan elim sıkılaşmıştı, Fatih kimdi lan?!
Gözümü bu sefer ona çevirdiğimde dudaklarındaki sırıtışı görmek sinirlerimi daha çok germişti, kimdi bu Fatih’te o aradığı için gülüyordu? Sevgilisi mi olmuştu? Bundan benim niye haberim yoktu? Gerçi son zamanlar İtalya’daki olaylar yüzünden yengenin yanından pek ayrılamamıştım, o sırada mı olmuştu acaba?
“Alo? Efendim canım?” diyen enerjik sesiyle kapının kolunu daha da sıkı kavramıştım. Canım? Canım demişti değil mi o? “Evet, evet. Geleceğim yarın işe, sadece bugün hafif rahatsızdım.” dediğinde pür dikkat onu dinliyordum, demek ki bu Fatih sığırı işten arkadaşıydı. Rahatsızlık konusu ise tamamen yalandı, genelde bizim işler olduğunda bu yalanı söylüyordu.
Bu Fatih sadece arkadaşı olmalıydı! Peki o zaman neden canım demişti?!
“Hayır tabiki de canım, gelmene hiç gerek yok. Ben biraz yatıp dinlensem hiçbir şeyim kalmaz.” diyerek güldüğünde boştaki elimde yumruk olmuştu. Ona gülüyordu, o sikik onun gülüşünü duyuyordu! “Çok teşekkür ederim aşkım, iyi ki varsın.” demesiyle arabanın içini kırılan kapı kolunun sesi doldurmuştu.
Yerinden adeta zıplarken şaşkın bakışları beni bulduğunda gözleri elimle yüzüm arasında gidip gelmişti, puştun sesi hala telefondan duyulurken sakin kalamıyordum.
“Aşkın? Canın?” diye soran bir sesle konuştuğumda tek kaşı havalanırken gözlerini devirerek kendi tarafındaki kapıya uzandığında ondan önce davranıp araladığı kapısını sertçe kapatmıştım, ardından hızlıca telefona uzandığımda yaşadığı şoktan dolayı karşı çıkmaya vakti bile olmamıştı.
Bir elim hala onun tarafındaki kapının kolunu tutarken diğer kolum koltuğunun arkasına yaslıydı, aldığım telefonu kendi kulağıma yaslarken bir yandan da oldukça yakınımdaki kusursuz yüzünü izliyordum.
“Çiçek’im orada mısın?” diyen telefondaki sesle kaşlarım daha çok çatılırken yüzümü pamuk şekerin yüzüne biraz daha yaklaştırdım, sadece bir nefes kadar uzağındaydım.
“Kimsin?” diyen sert sesimle telefondaki sikiğin sesi birkaç dakikalığına kesilmişti.
“Asıl sen kimsin? Çiçek’in telefonunun sende ne işi var?” dediğinde açıktaki gözüm şok içinde bana bakan yakınımdaki mavilerde gezinmişti.
“Kim bu?” diye baskın bir sesle konuştuğumda soruyu telefondaki hıyara değil, karşımdaki aklımı durduran kadına sormuştum.
“Çiçek orada mısın? Seni zorluyor mu? Beni duyuyor musun?” diyen telefondaki sesle elim telefonu sıkıca kavrarken başımı iki yana çevirip kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
“Ulvi…” diye tatlı bir mırıltı dudaklarından döküldüğünde omuzlarım istemsizce gevşemişti. Sikeyim! Abimin senelerdir anlattığı boktan his bu muydu?! Artık daha çok hak veriyordum.
“Kimsin Fatih?” dediğim sırada pamuk şeker gözlerini sıkıca kapatıp açtıktan sonra geriye çekilmişti, kaşları çatılırken sert bakışları beni bulmuştu.
“Bak, sadece işten arkadaşıyım ama onun kılına zarar gelirse hapislerde çürümeni sağlarım.” demesiyle dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı, gereksiz özgüveni olan insanlar bana hep komik gelirdi.
“Sen daha erken çürümeye başlamazsan tabi.” dedikten sonra karşı tarafın konuşmasına izin vermeden telefonu kapatıp arka koltuğa fırlatmıştım.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun? Sana ne benim kimle konuştuğumdan Ulvi?!” diye bağırırken omuzlarımdan itmeye çalışmıştı ama sadece çalışmakla kalmıştı, hala aynı yakınlıkta onu izliyordum.
“Ulvi? Korsan adama noldu?” dememle kaşları daha çok çatılmıştı.
“Küçücük bir çocuk seni niye ilgilendiriyor Ulvi?” derken sondaki ismimi bilerek vurgulamıştı. “Git ve abilik taslayacak başka birini bul, beni de rahat bırak.” diyerek kapıyı tutan elimi sertçe ittiğinde anlık dağılan dikkatimle kapıyı açıp dışarı çıkmıştı.
Savrulan pembe saçlarını izlerken ellerim yumruk olmuştu, ona söylediğim sözleri bana geri satmıştı. Haksız olduğunu söyleyemezdim ama ben de haklıydım, ondan uzak durmam gerekiyordu. O benim için her şeyiyle çok masumdu ve bu yüzden kesinlikle yasaktı.
Kendi tarafımdaki arabanın kapısını sertçe iterek kırarcasına açtığımda adımlarım benden izinsiz bir şekilde hızla yanından ayrılmak istemediği bedene ilerledi. Bir elim kolunu yakalarken diğer elim ise gözümdeki banda gittiğinde parçalarcasına çıkarıp yere fırlattım, neden ondan kaçtığımı görsün istedim. Görsün ve benden tiksinsin istedim.
“Dikkatli bak ve neden seni uzaklaştırmaya çalıştığımı anla.” dediğimde bedeni tamamen bana dönerken gözleri pür dikkat yüzümü inceliyordu ama bir sorun vardı, iğrenmiyordu. Tam aksine yine hayranlıkla bakıyordu, neden diğer herkes gibi tiksinmiyordu?
“Ne görmem gerekiyor? Beyinsizliğin dışında.” demesiyle kaşlarım çatılırken onu izlemeye devam etmiştim. “Yüzündeki birkaç çizik yüzünden senden korkup kaçacağımı mı düşündün?”
“Tiksinmedin.” dediğimde gözlerini devirerek başını çevirmişti ki elini yumruk yaptığını fark etmiştim, bana vuracaktı ama ona engel olmadım.
Elini tutmak yerine yumruğunun yanağıma inmesine izin verdim. Başım hafifçe yana çevrilirken istemsizce gülesim gelmişti, diğer yediğim çoğu dayağın yanında bu sinek ısırığı gibi olsa da eli sertti. Herhangi bir süt çocuğuna vursa fazlaca acıtabilirdi.
“Bir daha benim hakkımda aptal kararlar vermeden önce bu anı hatırla.” dedikten sonra arkasını dönerek kolunu elimden kurtarmaya çalışmıştı ki ona izin vermeden bedenini hızla kendime çektim.
Başımı yüzüne doğru eğdiğimde aramızdaki boy farkını daha çok fark etmiştim ama şu an son umrumda olan konu bile değildi. Boştaki elim çenesini yakalarken biraz daha ona yaklaşıp kulağına eğildim.
“Sana söylediğim her şeyi unut, çünkü bana unutturdun.” diye mırıldandıktan sonra dudaklarımı bilerek yanağına sürterek tamamen geri çekilmiştim. “Pamuk şekerler önden signora.” diyerek elimle evi işaret ettiğimde boncuk gözlerini kırpıştırarak arkasını dönüp sakin adımlarla eve ilerlemişti.
Yanlış mı yapmıştım bilmiyordum ama bu yasağın tadı hiç olmadığı kadar tatlıydı…
~~~~~~~~~~
Elvin Niran Varnalı…
Dudaklarım dudaklarının arasında ve bedenim kollarındayken kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu hissediyordum, sanki başıma gelen tüm sorunlar sadece bir rüyadan ibaretti ve hepsi buhar olup uçmuştu. Sadece o vardı, o ve beni kendimden geçiren varlığı…
Dudakları da gözleri gibi ateşten bir parçaydı, beni yakıp kavururken aynı anda hayata döndürüyordu. Damağıma bulaşan tadını daha fazla almak istercesine alt dudağını sertçe emdiğimde belimdeki parmaklarının etime gömüldüğünü hissetmiştim ama acı verecek kadar sıkı değildi. Orada ne kadar süre devam etmiştik bilmiyordum ama nefessiz kalan ciğerlerimle mecburen geri çekilsem de o beni bırakmak yerine üst dudağımı çekiştirmişti.
İkimizinde nefesleri birbirine karışırken son kez dudaklarıma sert bir öpücük bırakıp alnını alnıma yaslamıştı. Ferah nefesi yüzüme çarparken burnunu hafifçe burnuma sürterek gülümsediğinde gamzeleri hızla ortaya çıkmıştı.
“Hayal ettiğimden…bile daha güzel.” diye soluk soluğa çıkan boğuk sesiyle öylece onu izliyordum, nasıl konuşulacağını bile unutmuş olabilirdim. “Tadın…” derken dudaklarıma küçük bir öpücük daha bırakmıştı. “En sevdiğim tatlıyı sormuştun ve bilmediğimi söylemiştim ya, artık biliyorum.” diyerek tekrar küçük bir öpücük bıraktı. “Tadın en sevdiğim tatlım.”
Sözleri kalbimde can bulurken bakışlarım gözlerine tutunmuştu, ateş bakışları hiç görmediğim kadar parlaktı. O…mutluydu ve bende itiraf edemediğim kadar çok mutluydum. Şaka gibiydi, az önce resimlerimin adamıyla öpüşmüştüm!
Bir rüzgar sertçe ıslak bedenime çarptığında yok olan zihnim hızla yerine dönmeye karar vermişti. Kahretsin, biz herkesin önünde öpüşmüş müydük?! Hafifçe geri çekilerek onun arkasına baktığımda arabadaki Ulvi ve Çiçek’in de oldukça yakın olduklarını görmüştüm, ne olmuştu aniden böyle herkese? Libido bombası falan mı atmışlardı?!
“Biz an önce herkesin önünde…” derken bakışlarım ona dönmüştü ki hızla gözlerimi çevirip bakışlarımı kaçırdım.
Siktir! Ben az önce adama aşk itirafı yapmıştım ve yetmezmiş gibi öpüşüne delicesine karşılık vermiştim. Yanaklarımın hızla ısındığını hissederken yutkunduğumda damağımdaki onun tadı ağzımın içine daha çok yayılmıştı, tadı vanilya ve kahve gibiydi. Bir saniye! Kahveyi o da mı vanilyalı içmeye başlamıştı? Yoksa ben artık her şeyden vanilya tadı mı alıyordum?
“Biz az önce ne?” diye soran keyifli sesiyle ellerimi omuzlarına getirerek kollarından kurtulmaya çalıştım.
“Eve mi gitsek? Üşüdüm.” demiştim ama tamamen yalandı, cayır cayır yanıyordum.
Yanağımdaki eli de bacaklarıma giderken aniden kendimi yan bir şekilde kucağında bulmuştum, hızla adımlarla eve ilerlediğinde bakışlarım çevremize dizili arabalardaydı. Kesinlikle rezil olmuştum! Yüzümü kucağında ilerlediğim adamın boynuna gömerken derin bir nefes almayı da ihmal etmedim, odunsu ve baharatlı kokusu burnuma dolarken zihnim susmaksızın haykırıyordu.
Şimdi ne olacaktı? Artık bu evde mi kalacaktım? Peki neden bu fikir artık sinirlerime dokunmuyordu? Gözlerini büyülü derdim ama kesinlikle yanılmıştım, asıl büyülü olan dudaklarıydı. Kendimi bir anda her şeyi onaylar şekilde bulmamın başka bir açıklaması olamazdı.
Eve girer girmez merdivenlere yöneldiğinde denizin dibindeki evine geldiğimizi anlamıştım, hani şu hırsızlık için girdiğim. Dudaklarım istemsizce kıvrılırken o anlar zihnimde dönmüştü, belki de o hırsızlık bile planlıydı. Artık Vidus’tan her şeyi bekliyordum, gücünün yetemeyeceği hiçbir alan yoktu. Bunu çok iyi anlamıştım.
Odanın kapısını açarak ikimizi içeri taşıdığında burasının son seferde kalmam için verdiği ama burada uyumadığım oda olduğunu fark etmiştim, içerisi yeni temizlenmiş gibi deterjan kokuyordu. Bedenimi yavaşça yere bıraktığında sıcaklığından hiç ayrılmak istemesem de mecburen uzaklaşmıştım. İnci beyazı aşkına! Utancımdan yüzüne bakamıyordum bile!
“Kıyafetlerin giyinme odasında.” dediğinde başımı hızla olumlu anlamda sallamıştım ama hala ona bakmak yerine bakışlarım oda da geziniyordu. “İstersen duşta alabilirsin.” dediği sırada tekrar başımı olumlu anlamda sallamıştım ki aniden çenemi bulan parmakları başımı hızla kendisine çevirirken bana yaklaşmıştı. “Bir sorun mu var minik serçem?”
Minik serçem…
Şu lakap bile nasıl kulağa bu kadar güzel gelebilirdi ki? Geliyordu işte, dudaklarından dökülen her bir tını tüm bedenimde gezinerek kanımın daha da hızlı akmasını sağlıyordu. Kalbimi hızlandırıyor, aklımı döndürüyordu. Bu adamın yasaklanması gerekiyordu, benden başka kimse görmemeliydi!
“Bir şey yok.” diye adeta fısıldadığımda ateş bakışlarının hala yanan yanaklarıma dokunduğunu fark etmiştim. Birkaç saniye sonra ise dudakları kıvrılırken başı hafifçe yana eğildi.
“Utanmış mı benim serçem?” diyerek eğlenen bir sesle konuştuğunda ters bakışlarımı ona yollayarak çenemdeki elini ittim.
“Sana da eğlence çıktı tabi.” derken arkamı dönüp kapısı açık olan giyinme odasına doğru birkaç adım atmıştım ki arkadan bedenime sarılan kollarla öylece duraksamıştım.
“Sen benim oldun ya artık dünya yansa umrumda değil mia bella, tabiki de eğleneceğim.” demesiyle benimde dudaklarım kıvrılırken görmemesi için başımı aksi yönde çevirmiştim.
“Bunu hep hatırlatıp duracak mısın?” dediğimde belime sarılı kolları sıkılaşırken çenesini omzuma yaslamıştı.
“Neyi? Bana aşık olduğunu mu?” dediğinde gözlerimi devirirken sırıtmıştım.
“Vidus.” diye uyarı dolu bir sesle konuştuğumda erkeksi kıkırtısı duyulmuştu.
“Bir katile aşık olman benim suçum değil mia bella.” demesiyle bakışlarım hızla omzumun üstündeki başına döndüğünde hafifçe geri çekilmişti, bu sayede onu daha net görebilmiştim.
“Ya kimin suçu?” diye hızlıca verdiğim cevapla gözlerim hızla kapanmıştı, ben niye ikide bir pot kırıp duruyordum ki?!
“Hmm! Bu cazibeme dayanamadığın anlamına mı gelir?” diye gülen bir sesle konuştuğunda hafifçe aralanan bakışlarım ona dönmüştü.
“Gıcığın teki olduğun anlamına gelir.” dediğim sırada bedenimi hızlıca kendine çevirdiğinde dudaklarına bakmamak için üstün bir çaba harcamıştım.
“Aşık olduğun gıcık.” derken dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktıktan sonra hızla arkasını dönüp odadan çıktığında öylece kalakalmıştım.
Hayır, kesinlikle dudakları büyülü olmalıydı! Bu kadar salak etmesinin başka bir anlamı olamazdı!
Arkamı dönerek hızla giyinme odasına ilerlediğimde gördüklerimle kaşlarım havalanmıştı, oda ağzına kadar doluydu ve benim bu kadar kıyafetim olmadığına emindim. Bir de üşenmeden benim için dolap mı düzmüştü?
İçeri adımlayarak bakışlarımı kıyafetlerde gezdirdiğimde her geçen saniye daha fazla şaşırmadan edemiyordum. Her renk takım elbiseden tutun şık gece kıyafetlerine, pijamalardan normal tişörtlere kadar her şey fazlaca vardı. Para konusunu asla düşünmüyordum, çünkü daha dün adamın koca bir oteli olduğunu öğrenmiştim ama insan yine de şaşırmadan edemiyordu. Hırsızlık yaptığım evler dışında ilk kez böyle bir zenginlik görüyordum.
Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra hızlıca üstümdeki ıslak kıyafetlerden kurtulup kendi kıyafetlerim arasından bir tayt ve bir tişörtü alıp giymiştim. O esnada zihnimde parıldayan detayla bakışlarım aynadaki yansımama düşmüştü, benim üstümü dün gece kim değiştirmişti? En son bayıldığımda üstümde elbise vardı ama pijamamla uyanmıştım, Vidus mu giydirmişti?
Giyinme odasından çıkarken ıslak kıyafetlerimi banyodaki kirli sepetine atıp köşe de gördüğüm tarağı elime almıştım, paketi üstündeydi. Sahiden bu kadar ince ayrıntıya kadar mı düşünmüştü? Dudaklarım istemsizce kıvrılırken tarağın paketini çıkartıp saçlarımı taramaya başladım.
Aklımdan o anlar asla gitmezken bakışlarım karşımdaki aynadan dudaklarıma kaymıştı, biraz kızarmışlardı ve sanki biraz da şişmiş gibi duruyorlardı. Dudaklarımda istemsizce bir gülüş oluşurken parmaklarım dudaklarıma gitmişti, beni öpmüştü. Evet, bu ilk kez bir erkek tarafından öpülüşüm değildi ama diğerlerinin midemi bulandırdığına emindim. Hiçbiri böyle hissettirmemişti. Şimdi ise bırakın mide bulantısını, daha çok iştahım açılmış gibi hissediyordum.
Kendi kendime gülerken saçlarımı tarayıp açık bırakmıştım, ıslandıkları için yine kıvırcık olmuşlardı. Bakışlarım dalgalı tutamlarda gezinirken yine ve yine içimdeki o düzleştirme isteği yok olmuştu. Gelmişti ve yine tüm yaralarımı yok etmeyi başarmıştı.
“Elvin, girebilir miyim?” diyen sesle bakışlarım odaya döndüğünde odanın kapısında beni izleyen Çiçek’i görmüştüm. Omuzlarım düşerken ona söylediğim sözler zihnimde çınlamıştı, bana hiçbir zararı olmamasına rağmen onu da kovmuştum. Sanırım biraz haksızlık etmiştim.
“Tabi.” diyerek banyodan çıkıp ona doğru adımladım.
“Gece üstünü ben değiştirdim, yanlış anlama diye söylemek istedim.” derken bir yandan da bakışlarını kaçırıyordu, o da bir şeyden dolayı çekiniyor gibiydi.
“Anladım.” dediğimde biraz da olsa moralim düşmüştü, bir an için onun değiştirdiğini sandığımda heyecanlanmıştım. Ah! İyice arsız olup çıkmıştım!
“Bir de şey…” derken derin bir nefes almıştı. “Sana öyle çıkışmamalıydım, katillerden korkman tabiki de en normal şeydi.” dediğinde dudaklarım kıvrılmıştı.
“Bende özür dilerim Nilüfer.” dememle bakışları hızla beni bulurken dudakları kıvrılmıştı. “Abin yüzünden seni kovmam biraz saçmaydı.” dediğimde dudakları daha çok kıvrılırken hızla bana doğru attığı adımlarla kolları belime sarılmıştı, hızla bende kollarımı ona sardım.
“Sana anlatmam gereken o kadar çok şey var ki.” diyerek geriye çekildiğinde bende gülmüştüm.
“Bende diyordum nerede bizim magazinci mafya?” diye güldüğümde Nilüfer de kıkırdamıştı.
“Magazin değil bu sefer.” derken sırıtarak bakışlarını kaçırdığında tek kaşım havalanmıştı.
“Ulvi mi?” dememle gözleri hızla büyürken bakışları beni bulmuştu.
“Sen…anlamış mıydın?” dediğinde hafifçe gülmüştüm.
“Ben sadece kendi konularımda salak oluyorum canım ama görme konusunda iyiyimdir.” diyerek elimi omzuna koyup hafifçe sıkmıştım. “Şimdi söyle bakalım, bir gelişme var mı?” dememle gülüşü daha çok büyürken başını hızla olumlu anlamda sallamıştı.
“Kıskandı beni, hatta köpek gibi kıskandı.” demesiyle kaşlarım havalanmıştı.
“Sizin tayfanın genelde kıskanınca gözleri dönüyor, biliyorsun değil mi?” dediğimde bu sefer onun tek kaşı havalanmıştı.
“Bizim tayfa?” diye soran bir sesle konuştuğunda gülerek başımı olumlu anlamda salladım. “Ha sen diyorsun ki ben şimdi Maria’yı görsem sesimi bile çıkarmam.” diye imalı bir sesle konuşmasıyla gülüşüm hızla solarken kaşlarım çatılmıştı.
“Maria derken?” diye soran bir sesle konuştuğumda Nilüfer’in dudakları daha çok kıvrılmıştı.
“Şu malum nişanlı.” demesiyle bedenim hızla gerilirken ters bakışlarım Nilüfer’deydi. “Noldu Evo? Bir bizim gibi bakmaya başladın sanki.” dediğinde ifademi değiştirmeden bakmayı sürdürmüştüm.
“E girdik bir kere içine, ne yapalım? Ya huyundan, ya suyundan demişler.” dediğimde hafifçe kıkırdamıştı ama benim aklım hala şu Maria denen kızdaydı. O fotoğrafları görmemi sağlayan kişi eğer oysa bu da beni bildiği anlamına gelirdi ama henüz o olup olmadığını bile bilmiyordum.
“Bize takıl, hayatı yaşa bebeğim.” diyerek göz kırptığında dudaklarım az da olsa kıvrılmıştı. “Gerçi sen hayatı yaşamaya başladın bile ama neyse.” demesiyle kollarımı göğsümde bağlamıştım.
“Bana diyene bak, arabada korsancığınla ne yaptığını anlatmak ister misin?” dememle yanakları yavaşça kızarırken utangaç bir gülüş dudaklarındaki yerini almıştı.
“Ellerimi ısıttı, öküz falan ama çok tatlış ya.” dediğinde istemsizce dudaklarımdan bir kahkaha dökülmüştü.
“Tatlış? Ulvi?” diyerek gülmeye devam ettiğimde bu sefer Nilüfer’in bakışları sertleşmişti.
“Evet, benim tatlış korsanım o. Susar mısın lütfen? Sanki seninki ponçik ayıcık.” demesiyle gülüşüm yavaşlarken sırıtmaya başlamıştım.
“Benimki.” diyerek sırıtmamla kalbim bir hoş olmuştu, artık benimkiydi değil mi?
“Oho! Uçmuş bu.” diyen Nilüfer’i umursamadan zihnimde süzülen anın için kaybolmuştum.
İtirafımdan sonra beni aniden kendine çekişi ve dudaklarının emaresi hala dudaklarımda dolanırken sözleri kulaklarımda çınlıyordu.
“Dünyadan aşık Evo’ya, nereye kayboldun?” diye aniden önümde sallanan elle başımı sallayarak kendime gelmiştim.
“Buradayım ya işte.” diyerek elini ittiğimde bu sefer kahkaha atan taraf o olmuştu.
“Sırıtarak duvara bakıyordun.” diyerek gülmeye devam ettiğinde pembe kafasına bir tane geçirmiştim.
“Ağzını kapat, ağzını. Sinek kaçacak.” derken odanın kapısına ilerlemiştim ki duraksayarak omzumun üstünden ona döndüm. “Ya da tatlış korsanın kaçmak ister belki.” diye gülerken hızla önüme dönmüştüm.
“Ya Evo!” diye bağırarak arkamdan gelen Nilüfer’le gülerek koridora çıktım.
~~~~~~~~~
Vidus Arjin Karsoylar…
Bedenimde gezinen huzurla öylece konuşan Ulvi’yi dinlerken bile sırıtasım geliyordu, keyfime diyecek yoktu. Serçem artık kollarımdaydı, benden korkmuyordu ve en önemlisi o da benim olmayı seçmişti. Daha başka ne isterdim ki?
“Böylelikle gece Rusya’dan çıkan sevkiyat direk bizim limana giriş yapaca…abi sen beni dinliyor musun?” diyen Ulvi’yle masadaki bakışlarımı ona çevirirken başımı olumlu anlamda salladım.
“Sevkiyat gelecek ve biz Murat itinin bir gemisini daha imha edeceğiz Ulvi, biliyorum.” dediğimde Ulvi’nin tek kaşı havalanırken bana döndü.
“Bu arada hayırlı olsun.” demesiyle dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı.
“Eyvallah.” derken arkama yaslandım. Serçem üstünü değiştirirken bende hızlıca üstümü değiştirip birkaç gün sonraki sevkiyat için Ulvi’yle konuşmaya gelmiştim, çalışma odam da olmak yerine kesinlikle üst katta olmayı tercih ederdim tabi.
“Ben aslında sana bir şey soracaktım.” dediğinde tek kaşım havalanırken konuşmaya devam etmesi için başımı olumlu anlamda salladım. “Artık yenge burada olduğu için yakın korumalığını yapmayacağım ya.” dediğinde başım hafifçe yana eğilmişti.
“Ee?” dedim soran bir sesle.
“Ve ortam tehlikeli, Murat salağının ne yapacağı belli değil. Tabi bir de Don var, ona karşı çıkman pek hoşuna gitmemiştir.” demesiyle dirseklerimi masaya yaslayarak imalı bakışlarımı ona yolladım.
“Bir sonuca varacak mısın artık? Yoksa ben mi tahmin etmeliyim?” dediğimde hafifçe öksürerek yerinde dikleşmişti. Bakışlarım yüzünde gezindiğinde heyecanlı olduğunu fark etmiştim, ayrıca çoğu zaman çıkarmadığı bandı şu an gözünde değildi. Dudaklarım kıvrılırken onu bekledim.
“Nilüfer’in bir korumaya ihtiyacı var.” diyerek beklediğim cevabı verdiğinde kaşlarım havalanmıştı.
“Tamam, çocuklardan birini ayarlarız.” dediğimde kaşları hızla çatılmıştı.
“Bu mallara mı bırakacağım onu?” dediğinde hafifçe gülmüştüm.
“O zaman onu ben korumak istiyorum diyeceksin, kelimelerin gücünü kullanmalısın.” dememle gözlerini devirerek kendini önümdeki koltuklardan birine bırakmıştı.
“Çok biliyorsun sen amına koyayım.” demesiyle tekrar arkama yaslanmıştım.
“Arabanın kapısını kırmışsın, sebep?” dediğimde bakışları yandan beni bulmuştu.
“Onu ne ara öğrendin lan?” dediğinde ona imalı bir bakış atmıştım.
“Ben her şeyi bilirim Ulvi.” dediğimde tekrar gözlerini devirmişti.
“İyi, niye kırdığımı da bil o zaman.” demesiyle masanın üstündeki bir kaleme uzanıp elimde çevirmeye başlamıştım.
“Öğrenmeyi tercih etmedim ama isteseydim onu da öğrenirdim.” derken aniden elimdeki kalemi ona fırlattığımda yüzüne çarpmadan kalemi havada yakalamıştı. “Reflekslerin hala yerindeyken söyle bakalım, o yumruğu nasıl yedin?” dediğimde bakışları beni bulurken bu sefer o kalemi fırlattığında ben hızla havada yakalamıştım.
“Sen o tokatı nasıl yediysen öyle.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı. Onu korumaların patronu yaparken iki kez mi düşünmeliydim acaba? Gidip her şeyi ötmüşlerdi.
“Sebebi neydi?” dediğimde derin bir nefes alarak boynunu kütletti, gergindi.
“Haklıydın, büyük konuşmuşum.” demesiyle hafifçe güldüm.
“Dönek oldun yani?” dememle bakışları beni bulurken suratı düşüktü.
“Hemde en alasından.” dediğinde gülerek ayaklanmıştım.
“Gruba hoşgeldin kardeşim.” derken masanın arkasından çıkarak kapıya yönelmiştim, bu kadar uzak kalmak yeterdi. Serçemi kollarıma almak istiyordum. “Bu arada yeni korumalığın hayırlı olsun, Nilüfer sana emanet.” dedikten sonra omzumun üstünden ona bir bakış atıp sırıtarak çalışma odasından ayrılmıştım.
Sonunda her şeye rağmen hepimiz mutlu olmanın yolunu bir şekilde bulmuştuk…
~~~~~~~~~~
Elvin Niran Varnalı…
Koşar adımlarla koridora çıkmıştım ki aniden çarptığım bedenle iri kollar hızla belime sarılırken tanıdık odunsu koku her yanımı sarmıştı. Ellerim refleksle sıkıca göğsüne tutunurken bakışlarım alttan gülümseyen yüzünü bulmuştu. Gerçekten bravo Elvin, kendini her koşulda rezil edecek bir yol buluyorsun!
“Bakıyorum da barışmışsınız.” diyen sesiyle arkamdaki bir yeri gösterdiğinde Nilüfer’i kastettiğini anlamıştım.
“Şey…evet.” derken kendi kendime kızmıştım, şey de nerden çıkmıştı? Niye şimdi elim ayağım birbirine dolanmıştı ki?!
“İçeride bana ciyaklayan serçeye de bakın siz.” diyerek gülen Nilüfer’le ters bakışlarım hızla onu bulmuştu.
“Nilüfer.” diyen Vidus’un ciddi sesiyle ikimizinde bakışları ona dönmüştü, ne olmuştu ki şimdi? “Ulvi senin yakın korumalığını yapmak istediğini söyledi, bana söylemek istediğin bir şey var mı?” demesiyle kaşlarım havalanırken imalı bakışlarım hızla Nilüfer’e dönmüştü.
“Var mı Nilüfer?” diyerek sırıttığımda bu sefer ters bakış atma sırası ona geçmişti.
“Yakın korumam mı olmak istedi?” diye soran Nilüfer’le Vidus başını olumlu anlamda sallamıştı. “Korumaya falan ihtiyacım yok, ben korurum kendimi.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı. Hem seviyordu, hemde itiyordu. Tanıdık gelmişti bu durum bir yerden!
“Sormadım zaten.” diyen Ulvi’nin sesiyle bakışlarım hızla arkaya döndüğünde gördüğüm manzarayla kaşlarım havalanmıştı, Ulvi’yi ilk kez gözünde bant yokken görüyordum. Bir gözü çok daha açık bir mavi gibiydi ve üstünde çizikler vardı, basbaya eziyet görmüştü.
“Umrumda değil, koruma falan istemez.” diyen Nilüfer hızla merdivenlere doğru adımlamıştı ki kolunu yakalayan Ulvi’yle durmak zorunda kalmıştı.
“İste ya da isteme, bundan sonra sadece bir nefes kadar uzağındayım pamuk şeker.” diyen Ulvi’yle kaşlarım havalanırken bakışlarım yanımdaki Vidus’a kaydığında kaşlarının çatık olduğunu görmüştüm, koruyucu bir abi gibi bakıyordu.
“Çok yakıştılar.” diye mırıldamamla bakışları hızla beni bulurken dudakları hafifçe kıvrılmıştı.
“Hmm!” diye mırıldanırken belimdeki eliyle beni daha çok kendine yasladığında yine bir sıcak basmaya başlamıştı. “Sen kimle yakışırsın peki?” diyen boğuk fısıltısıyla bakışları dudaklarıma indiğinde benimde gözlerim istemsizce dolgun dudaklarına düşmüştü. Hay bin kunduz! O kilidi bir kez açmak pek iyi bir fikir olmamıştı sanırım!
“Bunu defalarca kez soracaksın dimi?” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılırken gamzeleri adeta göz kırpıyordu.
“Evet, hemde milyonlarca kez.” diye mırıldanırken dudaklarıma uzanmıştı ki ortamı saran zil sesiyle hızla geri çekilip kolunun altından geçerek merdivene koştum.
“Ben açarım.” diye bağırarak kapıya koştuğumda kalbim adeta ağzımda atıyordu, neredeyse yine bizimkilerin yanında öpecekti. Bir rezilliği daha bünye kaldırmazdı.
“Niran, dur.” diye seslenen Vidus’la koşar adımlarla kapıya gittiğim sırada tam kapıyı açarken o da hızla peşimden gelmişti, umursamadan kapıyı aralamıştım ki karşımda gördüğüm bedenle kaşlarım hızla çatıldı.
Düz ve siyah saçları, şık elbisesi ve alaycı bakışlarıyla karşımdaki bedeni tanımamam mümkün değildi. Aylarımı zehir etme sebebim hemen karşımda dururken ellerim iki yanımda yumruk olmuştu, tüm bedenim hızla gerilirken nefes bile almadan ona bakıyordum.
“Ciao, Vidus burada mı?” (Merhaba) diyen sesiyle kaşlarım daha çok çatılırken sırıtan yüzüne baktım.
Maria denen ve sahte nişan yapılan bu kızın burada ne işi vardı?!
~~~~~~~~~
Veeee bölüm sonu…
Şu kadar tatlı bölüm yazmayalı baya olmuştu, pembe kalpler saçacağım şimdi her yere!!!
Ulvi’nin tatlılığı mı desem, Vidus’un mutluluğu mu desem bilemedim. Hepsi çok tatlı değil miydiiii???
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Maria yine niye geldi???
Sizce bu duruma Niran’ın tepkisi ne olacak???
Ve son olarak sizce bu sevkiyatta neler olacak???
Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥


