İçeriğe geç

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 2 · 27 dk okuma

SÜFL-İ AŞK

Bölüm 2

1. ATEŞ BAKIŞLAR

~Bölüm Şarkıları~

Maya Perest~Yok Bana Bu Cihanda

Sezen Aksu~Masum Değiliz

Birinci bölümümüzden herkese merhabalar efenim!!

Nasılsınız???

Şayet ben oldukça heyecanlıyım!!

(Ha bu arada beni ilk kez görüyorsanız da merhaba, ben Snur. Biraz kafadan kontak bir yazar, memnun oldum ;) )

Beğeni ve yorumları da unutmayalım lütfen!!!!!

“Yok bana bu cihanda bir yer. Bana bu cihanda bir yer. Şu koca cihanda yoktur aman…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.

İyi okumalar.

Seviliyorsunuzzzz

🎨❤️‍🔥

~~~~~~~~

Sonbaharda dalından düşen bir yaprak tanesi kadar kimsesiz kalırdı bazen insan, geride kalanların umrunda bile olmazdı. Rüzgarın acımasız kollarına mı savrulmuş yoksa hayat canını çok mu acıtmış ağaç düşünmezdi. Öylece bırakıverirdi ellerini, yaprağı amansız rüzgara salardı.

Düşen yaprak artık yalnızdı, yapayalnız. Yerde düşen başka yapraklarda vardı ama o hiçbir zaman onların yanında olamadı, ağaç onu bambaşka bir yere savurmuştu çünkü. Bu yüzden ağaca kızabilir miydik? Neden bıraktığı için hesap sorabilir miydik? Ya da diğer yapraklara niye bizim yanımızda olmadıklarını sorabilir miydik?

Soramamıştım…

Hayatın zorlukları karşısında savrulurken tek kelime edememiştim, sadece öylece yaşamaya çalışmıştım. Sanki çok gerekliymiş gibi bir gün daha fazla nefes alabilmek için çırpınıp duruyordum ama sorsalar sebebini söylemezdim. Sanırım ölmekten bile korkuyordum, hepsi sadece buydu.

Çalan alarm sesiyle dikkatim dağılırken düşüncelerim bıçak misali kesilmişti, bakışlarım önümdeki tezgahta çalan telefonuma kaydığında içimden küfürler yağdırarak elimdeki silmeyi bitirdiğim bardağı diğer temizlerin arasına bırakıp yan tarafımdaki iş arkadaşıma döndüm.

“Ben çıkıyorum Kuzey, derse geç kaldım. Geri kalanını sen halledersin.” derken hızla önümdeki önlüğümü çıkartıp tezgahın altına bırakmıştım.

“Tamam tamam, sen çık. Çok bir şey kalmadı zaten.” dediğinde ona başımı sallayarak tezgahın arkasından çıkıp aldığım montum ve çantamla hızla çıkışa yönelmiştim ki gelen sesle duraksadım. “Elvin.”

Bakışlarım onu bulmadan önce kısa bir sekteye uğramıştı, adı cennet çiçeği olduğu halde cennetle alakası olmayan bir ben vardım sanırım. Adım da aynı hayatım gibi saçmalıktan ibaretti.

Gözlerim sonunda Kuzey’in mavi bakışlarını bulduğunda öne doğru eğilip tezgaha yaslanmıştı. Hafif açık kumral saçları ve mavi ışıldayan gözlerle bir barda çalışmak için fazla enerjikti ama yine de buradaydı işte. Gerçi hangimiz ne iş yapacağımızı seçebiliyordu ki…

“Yarın gece de gelmen gerekiyormuş, müdürün kesin emri var.” dediğinde kaşlarım çatılırken bedenimi tamamen ona çevirdim.

“Yarın izinliyim, ayrıca bu haftaki gece vardiyam da bitti. Sıra Derin’deydi.” dediğimde Kuzey’in yüzünde mahcup bir gülümseme oluşmuştu.

“Büyük patron yurtdışından kesin dönüş yapmış, artık sık sık mekanını ziyaret edecekmiş ve yarın gece de ilk kez burada olacak.” derken ellerini birleştirerek çenesinin altına dayamıştı. “Derya kancığı da geçen gün istifa etmiş. Lütfen Elvin, beni tek bırakma. Ağzına kadar dolu olur burası, bir aksilik çıkarsa da net atılırım. Biliyorsun zaten, sakarın tekiyim.”

Sözleriyle gözlerimi devirerek derin bir nefes almıştım. Çalıştığımız bar fazla büyük olmasa da genel olarak tanınan bir mekandı ve ben bu mekanın en eski çalışanıydım. Tam on yıldır burada çalışıyordum, ek olarak başka işlerde çalışsam bile burası hep vardı. Sanırım gecenin karanlığında ve zihinleri bile ayık olmayan insanların yanında çalışmak hoşuma gidiyordu, umursanmadığım her ortamı seviyordum.

“Hem müdür bir şov yapılmasını istedi, en iyi sen yapıyorsun.” dediğinde ters bakışlarım onu bulmuştu. Turkuaz aşkına! Ben sirk maymunu muydum?!

“Ordan bakılınca şaklabana mı benziyorum?” dememle mavi gözleri hızla açılırken başını olumsuz anlamda sallamıştı.

“Estağfirullah canım, olur mu hiç öyle şey? Benim demek istediğim…”

“Tamam Kuzey, geleceğim. Yeterki sus.” diyerek hızlı sözünü kestikten sonra konuşmasına izin vermeden arkamı dönerek mekanı terk etmiştim. Gece boyu ayakta kalan bedenim zaten bana yeteri kadar eziyet ederken bir de Kuzey’in çenesini çekemezdim.

“Cansın sen, can!” diye ardımdan haykırmasını umursamadan adımlarımı hızla sokağın taş zeminine doğru yönlendirdim.

Otobüs durağına doğru adımlarken montumu üzerime geçirerek fermuarını ilikledim, Aralık ayının ortalarına gelmiştik ve artık sonunda havalar bir nebze de olsa soğumaya başlamıştı. Genel olarak bir kış insanıydım ve soğuğun her türlüsü için yaratılmış olabilirdim, buna soğuk insanlarda dahildi. Fazla sıcaklık sevmezdim, çünkü bende sıcak bir insan sayılmazdım.

Neyseki durak bara çok uzak değildi, birkaç dakika içinde boş durağa varmıştım. Tam telefonumdan otobüsün saatine bakarken başımı yola çevirmiştim ki bineceğim otobüsün yaklaştığını gördüm. Hayret, şanslı olduğum bir gün dünya üzerinde kalmıştı demek ki. Telefonumu tekrardan montumun cebine attıktan sonra önümde duran otobüse binip akbilimi okutarak arkalara doğru ilerledim.

Otobüs fazla dolu sayılmazdı ama oturakların hepsi yine doluydu ve ayakta da tek tük insanlar vardı, umursamadan demirden tutunarak cebimden kulaklığımı çıkarmaya çalışmıştım. Kablolu kulaklık belasına sahip olmak bir yandan güzel fakat bir yandan kanser ediciydi, özellikle de otobüste yolculuk etmeniz gerekiyorsa ve müziksiz yapamıyorsanız.

O esnada koluma hafifçe dokunan parmaklarla bakışlarım karşımda dikilen adama döndüğünde şaşırmadan edememiştim, öyle hafif dokunmuştu ki elini görmesem hissetmezdim bile. Ben sessizce adama bakarken o ise başıyla az önce kalktığı koltuğu işaret edip geriye çekilmişti, başındaki kapüşonu öyle büyüktü ki yüzünün yarısını gizlemişti ve bunun yanı sıra ise boyu bir hayli uzundu. Kafası neredeyse otobüsün tavanına değecekti.

Ben ses etmeyince arkama doğru geçmesiyle adamın ineceği için kalktığını anlayarak hızlıca kalktığı yere oturdum, yanımda ise müzik dinleyen bir kız vardı. Bu havalarda yapılacak en doğru şeydi, içimden kızı kısaca tebrik etmiştim. Mantıklı hareketleri severdim.

Otobüs sıradaki durağında durduğunda kulaklığımı cebimden çıkartarak gözümün gördüğü bir alanda boğuşmaya başlamıştım, nasıl olur da hemen karışabilirdi ki? Otobüs tekrardan hareket etmeye başladığında istemsizce başımı kaldırarak hala yanımda dikilmeye devam eden adama baktım, az önce birkaç yer boşalmasına rağmen o hala önümde dikiliyordu.

Bu düşünceyle kendi kendime kızmadan edememiştim, adam belki de oturmayı sevmiyordu ve bir hanımefendiye yer verecek kadar da centilmen bir insandı. Bunlar olabilirdi sonuçta, nadir de olsa olabilirdi. Gerçi kaşımdaki piercingim ve simsiyah giyimimle ne kadar hanımefendiydim orası tartışılırdı ama küçük detaylara takılmamak lazımdı.

Tam o sırada boğuştuğum kulaklık çözüldüğünde dudaklarımda küçük bir gülümseme oluşmuştu, şu anlık mutlu olmak için büyük bir sebep sayılmazdı ama etmişti. Telefonuma taktıktan sonra kulaklıklarını da hızlıca kulağıma geçirmiştim, biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Tam şarkı açacağım sırada cebimdeki kulaklıkla beraber dizlerimin üzerine çıkarttığım akbilimi fark etmiştim, bunu da kaybedip uğraşmak istemiyordum.

Çantamdan cüzdanımı çıkartarak akbilimi içine koyarken bakışlarım hafifçe dışarı çıkmış siyah karta dönmüştü, on yıl önce bir yabancının bıraktığı aptalca bir kredi kartıydı. Üstünde bir isim yoktu ya da vardı ama ben görememiştim, sadece simsiyah bir yüzeyi vardı ve ardında bıraktığı bir not.

‘2903 / Zamanı geldiğinde yanında olacağım ve bana olan borcunu o zaman ödeyeceksin. Şimdilik mutlu yıllar minik serçe, beni bekle…’

Bundan on yıl önce ve tam doğum günümde yeni çalışmaya başladığım bir bardayken yetimhaneden atıldığımı öğrenmiştim ve bu kartı koyan kişi ise bir şekilde bunu öğrenmişti. Kafam o an öyle güzeldi ki mesajı okuduktan sonra telefonumu öylece bırakıp sahneye atladığım detayını bile günler sonra hatırlayabilmiştim.

O geceden hatırladığım bir başka şey ise o adamdı, tam emin olamasam da kartı da onun bıraktığına nerdeyse emindim. Önlüğümün hemen yanında duran oydu çünkü, başka biri olamazdı. Zihnimde tekrardan o gece canlandığında anılara dalmıştım, barın loş ışığının yansıdığı gözlerindeki ateş kızılını seçebilmiştim. Eriyen bir lavı andırıyordu bakışları, baktığı her yeri yakıp tutuşturmak istiyordu sanki.

Tabi bu sadece benim hayal gücümde olabilirdi, çünkü o esnada barın karanlığa yakın bir loşlukta olduğunu hatırlıyordum. Belki de sadece zihnimde o adama ateş bakışları yakıştırmıştım, bilemezdim.

O geceden sonra ara ara bazı geceler yanıma gelmişti ama hiçbirini tam olarak hatırlamıyordum, sanki özel olarak içtiğim zamanları seçip geliyordu. Ne yüzü vardı aklımda ne de onunla alakalı herhangi bir detay, belki de o bile değildi. Ben sadece sarhoş zihnimde hayal kurmuştum, sanırım bu daha muhtemeldi.

Derin bir nefes alarak arkama yaslandığım sırada ciğerlerime dolan odunsu bir kokuyla gözlerimi kapatma istediğimi zor bela durdurmuştum, bakışlarım istemsizce kokunun kaynağı olan ve hala yanımda dikilen adama kaydığında başının hala eğik olduğunu görmüştüm. İri şapkası yüzünü örterken öylece duruyordu, o sırada bakışlarım benden izinsizce bedenine kaymıştı.

Üzerinde büyükçe bir sweat vardı ama buna rağmen cüssesi net bir şekilde belli oluyordu, yıllarca spor yaptığına yemin edebilirdim. Oldukça uzun boyu ve geniş omuzlarıyla heybetli bir yapısı vardı ama hiç kötü durmuyordu, hatta bende onu çizme isteği uyandırmıştı. Kağıdın üzerinde kayan kalemimin şu anda net olarak göremesemde varlığına emin olduğum kaslarının detaylarını nasıl da çizdiği zihnimde can bulmuştu bile.

Avuçlarım bu istekle kaşınırken önüme dönerek ellerimi dizlerime yaslamıştım, sapık gibi adamı dikizleyerek onu çizmeyi düşünemezdim. Bu çok yanlıştı, eğer biri benim için bunu düşünse rahatsız olurdum. O yüzden benimde yapmamam gerekirdi, sonuçta iyi bir insan olmaya çalışıyorsam her konu da olmalıydım değil mi?!

Bakışlarım cama döndüğünde akıp giden yolu izlerken kulaklığımda çalan şarkının sesini sonuna kadar açarak anıların beni çepeçevre sarmasına izin verdim. Kulağımda o gün sarhoş cesaretiyle sahneye atlayıp söylediğim şarkı çalıyordu, masum değiliz…

Zihnimde yine aynı yüz belirmişti, gerçi yüz değildi artık. Sadece çatık kaşlar ve yüzünün yarısını kaplayan siyah maskesi kalmıştı anıların kalıntısında. Sanırım en büyük pişmanlığım sonraki aylar alkol kullanmamdı, eğer içmeseydim benimle konuşmasını hatırlayacaktım. Her şeyden öte onu hatırlayacaktım. Alkol tüm kötülüklerin anasıdır derken sanırım biraz haklılardı!

Duran otobüsle düşüncelerimde duraksadığında hemen önümdeki kapının açılmasıyla yanımda dikilen adam yavaşça kapıya yönelmişti, bakışlarım yine istemsizce saklı yüzüne kaydığı sırada açık kapıdan esen rüzgar kokusunu tüm çevreme sarmıştı.

Gözlerim istemsizce kapanırken çevremi saran kokuyu ciğerlerime hapsettim, odunsu bir kokuydu ama daha çok yeni sönmüş bir kül gibiydi. Aynı zamanda baharatlı da bir kokuydu, erkeksiydi ve oldukça hoşuma gitmişti.

Sanki içten içe yanan bir ateşin ta kendisiymiş gibi kokuyordu…

O esnada omzumda hissettiğim baskıyla gözlerim hızla açılırken bakışlarım yanımda oturan kıza kaymıştı.

“Geçebilir miyim?” derken ayaklandığında hızla bende ayaklanarak geçmesine izin vermiştim, beni hayal dünyamdan çıkardığı için kıza teşekkür de etmem gerekirdi ama deli gibi gözükmeme hiç gerek yoktu. Bakışlarım durağın adına kaydığında aslında benimde inmem gerektiğini fark etmiştim, sadece bir koku nasıl beni bu kadar sarhoş edebilmişti?!

Hızla duran otobüsten inerek çevreme bakındım, az önceki adam benden bir durak önce inmişti. Acaba buralarda bir yerde mi oturuyordu? Ya da belki de o da güzel sanatlar da okuyordur. Her şey mümkün olabilirdi bu hayatta ve nedensizce o adamla tekrar karşılaşmak istiyordum. Bir erkeğe böylesine ilgi duymayalı yıllar olduğuna yemin edebilirdim.

Dudaklarımda küçük bir gülümse oluşurken okuluma giden sokağa doğru adımladım, oldukça işlek bir sokaktı. Dükkanlarla doluydu ve genelde günün her saati dolu olurdu. Şu anda da öyleydi. Çevremden geçen insanlarla tekrardan derin bir nefes aldığımda bakışlarım benden izinsizce üstlerinde para edebilecek eşyalara dokunuyordu.

İşte benim lanet olası geçmişim tam olarak buydu, ben bir hırsızdım…

Tahmini 15-16 yaşlarımda paraya olan gerekliliğim artmıştı. Yetimhane de yaşadığım sorunlar yüzünden yeterli bakım göremiyordum ve en temel ihtiyaçlarımı karşılamam için bile paraya ihtiyacımın olduğunu daha o yaşlarda ne yazık ki öğrenmiştim. Yaşım sebebiyle çoğu işe alınmamıştım ve bir gün yine bir okul çıkışı olumsuz sonuçlanan iş arayışının ardından bomboş bir sokakta ilerlerken onunla karşılaştım.

Cengizhan Soyer ama yakınları genelde Cengo derdi…

Birkaç gün beni izlemişti ve işe ihtiyacım olduğunu biliyordu, yanıma gelip bana bir iş teklifinde bulundu. Beni öyle güzel manipüle etmişti ki zenginlerden arakladığımız birkaç kuruşun onlar için öneminin bile olmadığını bende düşünmeye başlamıştım ve teklifini kabul etmiştim. Bunların hepsinin yanı sıra Cengo’yla aynı yetimhane de olmam ve yaşadıklarımın bir kısmını biliyor oluşu da işin cabası olmuştu.

Günler ayları, aylar ise seneleri kovalarken Cengo’dan bile daha iyi bir hırsız olmuştum. Öyle kolay hareket ederek istediklerimi alırdım ki hiç kimsenin ruhu bile duymazdı, tek bir kişi dışında. Bunca senenin içinde beni yakalayan tek kişi olmuştu, o da on sekizinci lanet doğum günümdeki adamın ta kendisiydi…

Şimdi ise bir seneye yakındır kanunlara uygun bir vatandaş olmaya çalışarak hırsızlığı aklımın ucundan bile geçirmemeye çalışıyordum. Geçen senelerin ardından öylesine kayıt yaptığım bir güzel sanatlar üniversitesine seçilmiştim ve tam 28 yaşında üniversitemin ilk senesinin ikinci dönemindeydim, hayat her zaman sürprizlere gebeydi işte.

Bakışlarımı sadece yürüdüğüm zemine odaklamaya çalışsamda istemsizce gözlerim yanımdan geçip giden insanların üstlerindeki para edebilecek herhangi bir detaylara kayıyordu. Örneğin hemen sağ tarafımdan geçen kadının bileğindeki pırlanta işlemeli saati tek bir hareketle çıkartıp alabilirdim ve kadının ruhu bile duymazdı ama yapamazdım, iyi bir insan olmaya yemin etmişken olmazdı. Sonuçta hırsızlık kesinlikte kötü bir davranıştı!

Ellerim yumruk olurken adımlarımı hızlandırıp diğer bir yanımdan geçen adamın arka cebinden oldukça belli olan cüzdanını görmemeye çalıştım. Hayır Elvin, onlar artık umrumuzda değildi! Biz kendi kazancımızı çalışarak zaten kazanıyorduk, her ne kadar fazla yetmiyor olsa da…

Neredeyse koşar adımlara geçerek hızla kampüsten içeri girdiğimde beklemeden dersliğime doğru ilerlemeye devam etmiştim, o sırada kulaklığımda çalan şarkıyı son ses açarak zihnimdeki saçma düşüncelerin susmasını istedim. Hırsızlık denen lanet artık hayatımda yoktu, sadece resim ve ben vardım…

Sınıfa girer girmez bakışlarım içeri kaydığında kaşlarım istemsizce çatılmıştı, sınıfı ilk kez böylesine dolu görüyordum. Sadece dünkü dersi kaçırmıştım, en fazla ne olmuş olabilirdi ki? Umursamamaya çalışarak duvar tarafındaki üçüncü sıraya oturmuştum. Şaşırtıcı derecede hem en önler hemde en arkalar dolmuştu, sadece ortalar boş kalmıştı. Ne sikim oluyordu yine burada?!

Sırama oturur oturmaz elimdeki telefonumun ekranını açarak genelde bakmaya tenezzül etmediğim sınıf grubuna girip bir bakındım. Sanat tarihi hocamız değişmişti ve söylenilenlere göre yeni gelen hoca tanrının ta kendisiydi. Gözlerimi devirmeden edememiştim, tarih anlatan biri ne kadar iyi olabilirdi ki?!

Telefonumu kapattıktan sonra çantamdan her zamanki gibi küçük çizim defterimi çıkartıp en son kaldığım sayfayı açtım, kalemimi de aldığımda sanki elim benden izinsizce kalemimin kağıdın üzerinde kaymasını sağlamıştı. Yine bir portre çiziyordu, defterin tüm sayfalarında olan o aynı portre. Yüzünün yarısını maskeyle gizleyen çatık kaşlı bir adam…

Delirmiş mi sayılırdım? Ah! Kesinlikle delirmiştim…

Açılan kapının sesi zihnimde çınladığı sırada kulaklığımdaki müziğin de bittiğini anlamıştım, derin bir nefes alarak kulaklığı çıkardım. Yeni gelen bir hocayla papaz olmak istemezdim, hele ki bu yaşlı bir tarih hocasıysa. Kulaklığımı sıranın üzerine bıraktıktan sonra kalemimi tekrardan elime almıştım ki sınıfın haddinden fazla sessiz olduğunu fark etmiştim, bu şaşırtıcıydı. Genelde ergenlerin oluşturduğu bir uğultu hep olurdu ama şu an yoktu.

İçimdeki meraka engel olamayarak kafamı kaldırmıştım ki gözlerim istemsizce şaşkınlıktan irice açılmıştı, tahtanın önünde duran her kimse tam bir erkek güzeliydi. Sınıfın neden sessizce izlediğini anlamıştım, bu adam yedi yirmidört karşımda dursa çıt çıkarmadan izleyebilirdim. Seyirlik bir yakışıklılığı vardı.

Bakışlarım istemsizce bedeninde gezinmeye başladığında elimdeki kalemi bırakarak arkama yaslanmıştım, biraz manzaranın keyfine çıkarsam bir zararı olmazdı sanırım değil mi?!

Gözlerim öncelikle uzun boyuna takılmıştı, gerçekten hatırı sayılır derecede uzundu. İki metreden az olduğunu düşünmüyordum. Omuzları ise bir hayli genişti, bedeninin ise üzerindeki takımı her ne kadar gizlemiş olsa da kaslı olduğu her halinden belli oluyordu. Her bahse vardım ki karnındaki sekiz boğum birkaç metre öteden bile sayılacak kadar derindi.

Bakışlarım yavaşça bedeninden yüzüne doğru çıktığında kemik gözlüklerinin ardından gözlerim gözleriyle kesişti. Buradan bile rengini fark edebileceğim kadar tuhaf gözleri vardı, sanırım bal köpüğüydü. Erimiş bir ateşi, lavı andırıyordu… Gözleri niye böylesine tanıdık hissettiriyordu?

“Aranızda yeni yüzler görüyorum.” diyen boğuk, sert ve kalın sesiyle bakışlarını benden ayırmadan konuştuğunda nefes almayı bile bırakmıştım. Kimdi bu adam?

Gözlerini benden ayırarak sınıfa çevirdiğinde anlamadığım bir şekilde nefes nefese kalmıştım. Buna anlam veremezken bakışlarımı bir an olsun ayıramadığım adamı izlemeye devam ettim, kemikli bir yüzü vardı. Saçları kısa denemeyecek kadar uzundu ama fazla da değildi, sabah üzerine vakit harcandığını belli edecek kadar iddialı bir güzellikte şekil verilerek yana yatırılmıştı. Ben en iyisiyim diyen mankenlere bile taş çıkartırdı!

“Ben yeni sanat tarihi öğretmeniniz Vidus Arjin Karsoylar, bu dönem birlikteyiz.” demesiyle az kalsın kendi nefesimde boğulacaktım.

Öksürürken öne eğilip kendimi gizlemeye çalışsam da aklım hala sözlerindeydi, bu ne biçim tarih hocasıydı? Hepsini geçmiştim, böyle öğretmen mi olurdu? Adam bildiğiniz tanrının vücut bulmuş haliydi!

Bakışlarım tekrardan ona döndüğünde söylediği ismi kafamda çınlamıştı, Vidus mu demişti o? Türk değil miydi? O an fark ettiğim bir detay ise Türkçesi her ne kadar oldukça düzgün olsa da çok hafif bir aksanı vardı ama nereli olduğunu kestirememiştim. İspanyol ya da İtalyan olabilirdi.

“Hocam isminiz çok garip, Türk değil misiniz?” diye soran arkalardaki bir erkekle hocanın bakışları onu bulmuştu. Gözlerinin ne kadar sert baktığından haberi var mıydı acaba? Sanki karşısındaki herkesi tek bir hareketle öldürebilir gibi bakıyordu, nedensizce bu düşünce ürpermemi sağlamıştı. Ölüm işlerini sevmezdim.

“Yarı italyanım Ayaz.” diyen sert sesiyle Ayaz dediği çocuğun kaşlarını çattığını fark etmiştim, kendileri umrumda olmadıkları için isimlerini de ezberlemekle uğraşmamıştım ama o benim aksime herkesin adını bir günde öğrenmiş miydi?

Sadece bir ders geçirmiş olmalarına rağmen çocuğa adıyla hitap etmişti, sanırım Ayaz denen çocukta ona şaşırmıştı. Doğruyu söylemek gerekirse bende şaşırmıştım.

“Hafızanızda pek iyiymiş hocam.” diyen Ayaz’la hocanın başı hafifçe yana eğilirken masaya yaslamış olduğu ellerini çekerek doğrulmuştu.

“Öyledir, bir gördüğümü bir daha unutmam.” derken benim olduğum tarafa dönen bakışlarıyla içim ürpersede saniyelik bir bakışın ardından hızla arkasını dönmüştü. “Evet, nerede kalmıştık?” diyen sesinin hemen ardından sınıfta birkaç kızın çığlığı duyulmuştu.

“Hocam bugün asistan seçeceğiniz söylemiştiniz.” diyen kızlarla gözlerimi devirerek kalemimi tekrardan elime aldım, bugünlük benden bu kadardı. Bir de asistanlık saçmalığını dinlemekle uğraşamazdım. Odaklandığım çizimimle kalemimi hafifçe kağıda sürtmeye devam etmiştim, gözleri bitmek üzereydi.

“Listeden seçeceğim.” diyen sesi kulağıma ulaşsa da umursamamıştım. Çizimime devam ederken bir süre ses gelmediğinde yine merakıma yenik düşerek şakağımı yasladığım yumruğumdan ayırmadan bakışlarımı hafifçe ona çevirmiştim.

Kapalı gözlerinin ardında elinin tersini sanki kağıdı okşuyor gibi üzerinde gezdirdikten sonra ortalarda durduğunda gözleri yavaşça açılırken bakışları sanki gözlerimle çakışmıştı. Düşündüğüm şeyin imkansızlığıyla kendi kendime gözlerimi devirerek izlemeye devam etmiştim, adam sadece sınıfa bakıyordu. Benimle bir alakası yoktu.

Tekrardan önüne çevirdiği bakışları parmağının durduğu isme bakmıştı, kavisli kaşları varla yok arası havalanırken bakışları yine sınıfa dönmüştü.

“Elvin Niran Varnalı.”

Siktir!

Bakışları sınıfa kayarken hepimizin üstünde gezinmişti. Bana dönen birkaç salak olmasaydı sesimi bile çıkartmadan öylece durabilirdim ama artık mecburdum. Şu anda kendimi yakındaki en yüksek katlı binanın çatısından atmak istiyordum, yine ne kadar da şanslıydım!

“Ben el kaldırmadım.” diyen kısık sesime rağmen hocanın bakışları hızla beni bulmuştu. Gözlerinin altında her defasında tüylerimin ürperdiğini hissediyordum, tuhaf bakışları vardı.

“El kaldıranlar arasından seçeceğimi söylemedim.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı. Nerden çıkmıştı bu saçma asistanlık şimdi?! “Dersten sonra yanıma uğra.” derken arkasını dönmüştü. “Şimdi derse dönebiliriz, konumuz Antik Yunan Sanatı.”

Sinir tüm bedenimde arsızca gezinmeye başlarken bakışlarım geniş sırtındaydı, az önce söylediği konuyu anlatmaya başlamıştı ve kahretsin ki onun anlatımıyla tarih bile dinlenebilir bir hale gelmişti. Anlatırken arada bize dönen bakışları ve o lanet olası sesiyle herkesi büyülemişti, sınıftaki herkes soluksuzca onu dinliyordu.

Anlatırken kullandığı ellerine bakışlarım kaydığında beni tekrar şaşırtmayı başarmıştı, çok belli olmasa da elleri titriyordu. Oysaki hiç heyecanlı gibi değildi, oldukça profesyonel bir şekilde dersi anlatıyordu. Ellerini yasladığı masayla gözlerini sınıftan alarak önünde açık duran kitabına çevirmişti, hemen ardından ise sağ bileğinde takılı olan saatini göz hizasına kaldırdı.

“Bir saati geçmiş, bugünlük bu kadar yeter.” derken önündeki kitabını kapatarak masanın üzerinde duran deri çantasının içine koymuştu. Bir saat mi geçmişti? Ne ara geçtiğini bile anlamamıştım. “Diğer dersimizde görüşmek üzere.” diyerek son kez sınıfa baktıktan sonra arkasını döndüğü sırada sınıftan bir grup kız kalabalığı ona doğru akın etmişti.

Buna tekrardan gözlerimi devirmeden edememiştim, bir erkek için bu kadar hevesli olmayı doğru bulmuyordum. Hemde bu kişi hocamızın ta kendisiyse!

“Hocam hiç kendinizden bahsetmediniz, biraz sohbet edip tanışmalıyız bence.” diyen bir kızla bakışlarım yine kalabalığa dönerken bir yandan da defterimi çantama koyuyordum, diğer dersim iptal olduğu için direk eve geçecektim. Dünden beri uykusuz olan bedenim beni iyice zorlamaya başlamıştı.

“Hocam Yunan sanatı hakkında anlamadığım detaylar var.” diyen bir başka kız hocanın hemen önündeki masaya oturduğunda içimden kızın cesaretini taktir etmiştim. “Yunan tanrıları da bir sanat değil midir?” diyen kız elini hocanın kravatına doğru uzatmıştı ki hoca hızla geri çekilerek buna izin vermedi.

“Ders dışında öğrencilerimle konuşmam.” diyen Vidus hoca geri kalanın konuşmasına bile izin vermeden hızla sınıfın kapısına doğru ilerlediği sırada aniden durakşamıştı. “Niran, odama!” dedikten sonra hızla sınıftan çıkmıştı.

Kullandığı isimle kaşlarım çatılırken elimdeki kalemin sivri ucu acımasızca elime batmaya başlamıştı. İkinci ismimi sevmezdim, kullanmazdım da. Gerçi anlamı cehennem olan bir adı kim kullanmak isterdi ki? Dudaklarımda geçmişin emarelerini taşıyan küçük bir gülümseme oluşmuştu, yetimhanenin kapısına bırakıldığımda üzerimdeki kâğıt parçasında yazan tek şey ise bu ismimdi. Ailesi tarafından bile cehenneme benzetilen biriydim işte…

Beni bulan yetimhanenin müdür yardımcısı ismimin anlamını öğrendikten sonra tek bu isimle yaşamama gönlü razı olmadığı için önüne bir de Elvin eklemişti, belki de o yüzden bu haldeydim. Cennetle cehennemin arasında sıkışıp kalan bir ruh kalıntısından ileri gidemiyordum. Arafta öylece kalakalmıştım…

Avucumun içinden gelen çatırtı ve sonrasında hissettiğim acıyla bakışlarım elime kaydığında kalemi kırdığımı görmüştüm, derin bir nefes alıp kendimi toparlarken kalemi umursamadan çantama atıp ayaklandım. Hocanın yanına gidip bu asistanlığı istemediğimi, ayrıca çalıştığım için yapamayacağımı söyleyecektim. Biraz olsun anlayış göstereceğini düşünüyordum.

Omzuma taktığım çantamla sınıftan ayrılırken herkesin bakışları bendeydi, kesin akıllarından hoca ve benimle ilgili yalan yanlış şeyler düşünüyorlardı ama zerre umrumda değildi. Zihinlerinde düşündükleri şeyler onları ilgilendirirdi, beni değil.

Bir şekilde güvenliklere sora sora odasını bulduğumda derin bir nefes almam gerekmişti, bakışlarım kapısında yazan ismine kayarken boğazımı temizledim. Vidus Arjin Karsoylar… Yarı İtalyan olduğunu söylemişti, o zaman ya annesi ya da babası Türk olmalıydı.

Bu düşünceyle kendime sinirlenmeden edememiştim. Maşallah yine zeka pırıltısısın Elvin! Yarı İtalyan ve diğer bir ismi Türkçeyse adam kesin Fransızdır, aferin Elvin!

“Kapı mı hoşuna gitti, yoksa ismim mi?” diyen hemen ardımdaki sesle tabiri caizse yerimden sıçrayak arkamı döndüğümde hemen karşımda onu görmüştüm, ne ara gelmişti? Tek bir ses bile duymamıştım.

“Sizi bekliyordum.” diyerek aklıma gelen ilk cevabı söylemiştim, neyseki mantıklıydı.

Kaşları havalanırken bana doğru attığı bir adımla kalbim sertçe göğsüme çarpmıştı, bu yakınlıktan gözleri daha net belli olurken bakışlarımı adeta büyülenmiş gibi yüzünden ayıramıyordum. Gözlüklerini çıkarmıştı ve artık daha net gözüken gözleri kesinlikle nefes kesici duruyordu. Kehribar bakışları batmak üzere olan bir güneşi andırıyordu, göz bebeğine doğru artan kızıl hareleriyle ise tam bir ateşti. Cayır cayır yanan bir alev vardı gözlerinde…

“Çekilirsen kapıyı açacağım.” diyen mırıltısıyla gözlerim hafifçe irileşirken hızla yana kaydım, rezilliğin zirvesindeydim!

“Tabi.” diye mırıldandığımda elindeki anahtarla kapıya yöneldiği sırada dudağının bir köşesinin çok hafif kıvrıldığını görmüştüm sanki ama o kadar kısa bir andı ki hayal görmüşte olabilirdim.

Kendini bir hayli aşan kalbimi sakinleştirmek için derin bir nefes almıştım ki aldığım güzel kokuyla istemsizce göz kapaklarım titreşmişti, odunsu bir parfümdü ve bugün bu kokuyu başka bir yerde daha aldığımı fark etmiştim. Otobüste bana yer veren adamın parfümü de aynıydı, sanırım şu aralar popüler bir kokuydu.

O sırada açılan kapıyla hoca içeriye doğru bir adım atıp kapının önünde dururken bakışlarını bana çevirmişti, başıyla yavaşça içeriyi işaret ettiğinde tekrardan derin bir nefes alarak odaya doğru ilerledim. Yanından geçerken onunda derin bir nefes aldığını işitmiştim, bakışlarım odasına kaydığında bunu neden yaptığını anlayabiliyordum. Oda bir hayli havasızdı, önceki dersimizden sonra hiç uğramamıştı sanırım.

Ardımdan gelen kapı kapanma sesiyle odanın içine doğru adımladıktan sonra bakışlarımı yine ona çevirdim. Boyunun ne kadar uzun olduğunu hemen karşımdayken çok daha iyi anlamıştım, yüzüne bakmak için bile başımı geriye yatırmam gerekmişti. Kesinlikle doğru tahmin etmiştim, boyu iki metreden fazlaydı.

Kapıyı kapattıktan sonra elindeki anahtarı arkasına takarken bir süre eli anahtarın üstündeyken duraksamıştı, aklına bir şey mi takılmıştı? Yüz ifadesi öylesine düzdü ki bir şey anlamak hiç mümkün gözükmüyordu. Sanki zerre duygusu yok gibiydi, bu mümkün olabilir miydi?

Gözlerimi sıkıca kapatıp açtıktan sonra elini anahtardan çekerek bakışlarını bana çevirmeden cama doğru ilerleyip sertçe açmıştı, derince birkaç nefes aldığında öylece sapık gibi adamı izlediğimi fark ederek hızla önüme döndüm. Tamam, yakışıklı olabilirdi ama fazlasına gerek yoktu. Şu aralar bir de kafamdaki hoca fantezisiyle uğraşamazdım.

“Hocam.” diyerek hafifçe seslendiğimde bakışları beni bulurken yavaşça masanın arkasındaki yerine geçmişti. “Ben asistanlığınızı yapamam, isteyen başkasına vermeniz daha iyi olur.”

“Sebep?” diyen sert sesiyle bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde kuruyan boğazım acı vermeye başlamıştı, hafifçe çatılmış kavisli kaşları ve ateş bakışları tüylerimin ürpermesi için yeterde artardı.

“Çalışıyorum çünkü ve bazen gece vardiyası da olabiliyor, her saniye ilgilenemem.” dediğimde dirseklerini masaya yaslayarak başını hafifçe yana eğmişti.

“Listeden seçeceğimi söylediğimde itiraz ettin mi?” demesiyle kaşlarım hafifçe çatılmıştı.

“Hayır ama…”

“Devamını duymaya ihtiyacım yok, eğer işin sana engel oluyorsa okumasaydın.” diyen sert sesi hızla konuşmama engel olduğunda dişlerim birbirine geçerken çantamın askısını kavrayan elim sıkılaşarak yumruk olmuştu. “Ayrıca karım değil asistanım olacaksın, her an ilgilenmeni gerektirecek bir konu yok.” derken yandaki çekmeceden çıkardığı bir kağıdı önüme doğru koymuştu.

Sözleri öylesine sinir bozucuydu ki yüzüne birkaç tane patlatmak istemiştim, tam bir gıcıktı! Dıştan görünce bir de insan bir şey olduğunu sanıyordu ama gerçekten duygusuz bir duvardan farksızdı.

Bakışlarım önüme koyduğu kağıda kaydığında tek kelime etmemek için kendimi zor tutmuştum. Bu asistanlık saçmalığını istemiyordum ama adam öyle inattı ki aksini asla mümkün kılmıyordu ve ne olursa olsun tüm derslerden geçip bu okulu bitirmek istiyordum. Bana sinir olan bir hocayla uğraşamazdım.

Elimi kağıdın üzerine koyduğu kaleme uzatarak kağıda biraz daha yaklaştım, iletişim bilgilerimi istiyordu. Telefon numaram, e postam ve ev adresim. Sonuncusuyla kaşlarım istemsizce daha çok çatılmıştı, ev dairesimle ne işi vardı? Kağıda doğru eğildiğim sırada duyumsadığım bir fısıltıyla kağıdın üzerinde hareket eden elim duraksamıştı.

‘Şuanlık…’

Duyduğum kelimeyle bedenim daha çok gerilmişti, bakışlarım yüzüne döndüğünde ise sadece telefonuna baktığını fark etmiştim. Yüksek ihtimalle izlediği bir videodan gelmişti ses, paranoyak olmaya gerek yoktu.

Sonuncusu hariç tüm bilgileri doldurduktan sonra hocaya uzattığımda bakışları kağıda kaymıştı, hemen ardından ise tekrardan önüme koyduğunda bakışlarım sadece yüzündeydi. Artık ilk gördüğüm andaki kadar da çekici gelmiyordu, sadece sinir bozucu herifin tekiydi. İşte sırf bu yüzden dış görünüşten çok karakter de önemliydi.

“Adresini de yaz.” dediğinde tek kaşı havalanan ben olmuştum.

“Sebep?” dedim tıpkı onun gibi soran bir sesle. Masaya doğru biraz daha eğilerek bana yaklaştığında geriye doğru bir adım atma isteğimi zor bela durdurmuştum.

“Meşgul olduğumda bazı belgeleri senin alman gerekebilir ve bunun için ev adresine ihtiyacım var.” diyerek derin bir alarak arkasına yaslanmıştı. “Öğrencimin evini basacak değilim.” derken bakışlarıyla kağıdı işaret ettiğinde önce ters bir bakış atsam da sözlerinde haklılık payı vardı, sonuçta asistanı olacaktım. Her ne kadar istemesem de!

Kağıttaki son kısmı da doldurduktan sonra önüne ittiğimde bakışlarını kağıtta gezdirdikten sonra başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Tamamdır, çıkabilirsin.” dediğinde tek kelime bile etmeden arkamı dönüp kapıya doğru ilerlemiştim ki arkamdaki kişinin hocam olduğu bilgisi tekrardan zihnimde çınlamıştı, öylece sinirlenip trip atamazdım. Açtığım kapıyla arkama dönerken bakışlarım beni izleyen gözlerine çevrilmişti.

“İyi günler hocam.” dediğimde başını tekrardan olumlu anlamda sallamıştı.

“İyi günler Niran.” dediğinde bedenim daha da gerilmişti.

“Elvin hocam, onu kullanıyorum.” dedim hızla, biraz daha birinin bana Niran demesine katlanamazdım.

“Peki, iyi günler Elvin.” dediğinde dudaklarım hafifçe kıvrılırken baş selamı vererek odadan çıkıp kapıyı ardımdan kapatmıştım. En azından buna saygı göstermişti, bu da bir şeydi.

Okulun çıkışına doğru ilerlerken telefonuma gelen bildirimle cebim titrediğinde elimi cebime atarak telefonumu çıkartıp ekranına bakmıştım, kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj gelmişti.

0537*******: Ben Vidus (11.20)

Gördüğüm mesajla kaşlarım havalanırken hızla numarayı kaydetmiştim. Zorla da olsa artık asistanıydım ve bu da iletişim halinde olmamız gerektiğini gösteriyordu.

Vidus Hoca: Ben Vidus (11.20)

Elvin: Kaydettim hocam. (11.22)

Bakışlarım ekrandaki profil fotoğrafına kaydığında merakıma engel olamayarak üzerine tıklayıp resmi büyütmüştüm. Masa gibi bir yere yaslanmış ve kollarını göğsünde bağlayarak ters bakışlarını kadraja yönlendirmişti, hemen ardında ise duvarı tamamen kaplayan bir kitaplık vardı. Siyah beyaz olmasına rağmen fotoğrafta oldukça havalı duruyordu.

Tekrardan mesaj ekranına geldiğimde mesajıma sadece baş parmağını kaldırmış olan el işaretini attığını görmüştüm, yeterliydi. Bir öğretmen daha ne konuşabilirdi ki zaten. Telefonumu tekrardan cebime atarken çoktan bahçeninde çıkışına vardığımı fark etmiştim, hızla okuldan ayrılarak otobüs durağına doğru adımlamaya başladım.

Aralık ayında olmamıza rağmen güneş vurduğu yerleri ısıtmaya yetiyordu, mevsimler bile değişkendi artık. Gündüz yağmur yaparken birkaç saat sonra güneş açabiliyordu. Yüzümü ısıtan güneşle dudaklarım kıvrıldığında zihnimde lavı andıran bakışları canlanmıştı, bu düşünceyle kaşlarım çatılırken adımlarımı daha çok hızlandırdım.

Şimdi niye aklıma gelmişti ki? Bana neydi ki ondan? Yüzü her ne kadar yakışıklı olursa olsun adamın ruhu tarihçiydi ve iki konuştuğunda bile bunu belli ediyordu.

Sözlerini hatırladıkça sinirlerim tekrardan gerilirken vardığım otobüs durağıyla sessizce köşede otobüsü beklemeye başlamıştım, saate göre on dakika içinde burada olmalıydı. Telefonumu tekrardan çıkarıp sosyal medyaya girdiğimde parmaklarım arama kısmına benden izinsizce aklımdaki o ismi yazmaya başlamışlardı.

Vidus Arjin Karsoylar…

Karşıma ilk çıkan hesaba tıkladığımda bunun o olduğunu anlamıştım, profilinde yüzünün yandan bir görüntüsü vardı ve bu da siyah beyazdı. Sayfayı aşağıya doğru kaydırdığımda sadece bir tane fotoğraf paylaştığını görmüştüm, onun haricinde bomboştu. Ne bir öne çıkan ne de biosunda yazan hiçbir şey yoktu, sadece ismi yazıyordu.

Fotoğrafı büyüttüğümde arkasındaki uçsuz bucaksız bir denizle poz vermişti ve eğer doğru anlayabildiysem bir gemideydi, demek ki deniz de seyahat etmeyi seviyordu. Beğenmemeye dikkat ederek fotoğrafından çıktığım da gördüğüm takipçi sayısıyla telefonu istemsizce kendime yaklaştırmıştım, yüz bin mi? Yuh artık! Bir öğretmene göre fazla değil miydi? Gerçi bu tiple her kızı tavladığına emindim, o yüzden şaşırmam yersiz olmuştu.

Onca takipçisine rağmen takip ettiği yalnızca üç kişi vardı, merakım artık beni tamamen ele geçirirken tam takip ettiklerine bakacaktım ki önümde duran otobüsle hızla telefonu kapatıp otobüse binmiştim. Bu yorgunlukta bir de sonraki otobüsü bekleyemezdim, eve gidip hemen uyumak istiyordum.

Bastığım akbille ağzına kadar dolu olan otobüste hızla düşmemek için bir yerden tutunmuştum, bakışlarım sabahki adamı arasa da görünürdü hiç o kadar iri biri yoktu. Tekrar görmek iyi olabilirdi, artık farklı şeyler de resmetmek istiyordum ve o adamın gizemli duruşu ufkumu açmıştı.

Kulaklıklarımı kulağıma geçirerek önüme döndüğümde zihnim yine yeni hocaya kaymıştı, ne kadar da tuhaf bir adamdı. Dışıyla içinin alakası yoktu bence, bunu onunla konuşurken daha iyi anlamıştım. Ukalanın tekiydi! Şu yaşına rağmen yalnız olduğuna bile yemin edebilirdim, böyle ukala birini kim isterdi ki?

Sahiden acaba kaç yaşındaydı? Çok yaşlı durmuyordu ama kesinlikle otuzdan fazlaydı, gerçi ruhu için aynısını söyleyemezdim. Sinir bozucu yaşlı profesörler gibiydi. İkide bir laf sokmalar, sadece kendi istediğini yaptırmalar, emir vermeler… Aynı huysuz bir yaşlı gibiydi!

Yüzü ise bunların tam tersiydi, sanki güzelliğiyle insanları büyülemek için yeryüzüne inmiş bir şeytandı ve her ne kadar bundan nefret etsem de şeytanla aramın iyi olduğu gibi bir gerçek vardı. Sonuçta hırsızlıkta bir tür şeytanlıktı.

Zihnimde can bulan yüzüyle ellerim kalem tutma isteğiyle kasılmıştı, çizilesi bir yüzü vardı. Kavisli ve ayarında kalınlığı olan kaşları, harlanarak yanan bir ateşi andıran bakışları, hafif kemikli burnu, kemikli çenesi ve kararında dolgunluğu olan pembe dudakları… Gül pembesi aşkına! Ne bok yiyordum ben? Tek bakışta adamın röntgenine kadar çıkarmıştım, gerçekten bravoydu bana!

Kendi kendime gözlerimi devirerek kulağımdaki müziğe odaklanmaya çalışmıştım, gereksiz şeyleri düşünüp başımı daha fazla ağrıtmak istemiyordum. Benim yorgunluğum bana yeterdi. Şarkılar peş peşe akarken tuttuğum demire yaslanmış ve mayışmış bir şekilde evime varmayı bekliyordum, gece boyu vardiyam olduğu için uyumamıştım ve şimdi neredeyse bayılmak üzereydim.

Sonunda evimin yakınındaki durakta duran otobüsle hızla otobüsten inerek evime doğru adımlamaya başlamıştım, eve adımımı atar atmaz uyumak istiyordum. Öyle bir yorgunluk vardı üzerimde. Bakışlarımı boş sokakta gezdirerek yürümeye devam etmiştim, genelde eski binaların olduğu bir sokaktı. Benimki içlerindeki en yenisiydi ama onun bile bir elli yılı net vardı.

Benim oturduğum apartmanın önüne geldiğim sırada kapıda duran adamı fark etmiştim, ev sahibim olan yaşlı teyzenin torunuydu. Ara sıra gelip teyzeye bakardı, o zamanlarda az buçuk sohbet ederdik. Yanlış bilmiyorsam otuz yaşındaydı, benden iki yaş büyüktü yani. Yanına doğru adımladığım sırada adamın bakışları beni bulurken ben ise ismini hatırlayabilmek için zihnimi zorluyordum. Demiştim, önemsiz kişilerin isimleri zerre umrumda olmazdı.

“Ah! Elvin, seni görmek ne güzel.” derken o da bana doğru adımlamıştı. “Nasılsın? Ne var ne yok?” diyen samimi sesiyle bende gülümsemiştim.

“İyiyim, siz nasılsınız?” dediğimde yüzüne yalancı bir üzüntü ifadesi yerleştirmişti. Mavi gözleri ve sarı saçlarıyla aslında tatlı bir adamdı ama pek tipim olduğu söylenemezdi.

“Siz dediğin için şu an çok kötüyüm, hani sen diye hitap edecektin artık? Arkadaş olduğumuzu sanıyordum.” dediğinde hafifçe gülmüştüm.

“Kusura bakma, ağız alışkanlığı. Hem yorgunumda biraz, o yüzden sağlıklı düşünemiyorum.” dememle o da gülmüştü.

“Şimdilik ses etmiyorum ama bir daha olmasın.” derken aniden yanağımdan makas almasıyla bir eline bir ona bakmıştım, sahiden bu kadar yakınlığa gerek var mıydı?

“Firuzen teyze nasıl? Bayadır görmedim.” diyerek hızla konuyu değiştirmiştim fakat adamın bakışları arkamdaki bir yere dokunup duruyordu.

“Hasta şu aralar biraz, bende o yüzden geldim zaten. Bir süre burdayım.” derken bakışlarını tekrardan gözlerime çevirdiğinde yüzü sertleşmişti.

“Bir sorun mu var?” diyerek bende arkamı döndüğümde görünürde hiç kimseyi görmemiştim.

“Kapüşonlu biri vardı ilerde de hoşuma gitmedi, bu mahalle de iyice bozulmaya başladı.” dediğinde bakışlarımı yine mavi gözlerine çevirmiştim, ne zaman düzgündü ki şimdi bozulmaya başlamıştı? Şahsen ben on senedir hiç düzgün halini görmemiştim.

“Öylesine biridir, çok takılma.” dediğimde dudakları tekrardan kıvrılmıştı.

“Dediğin gibi olsun bakalım güzellik, hadi ben tutmayayım seni. Yorgundun zaten.” dediğinde bende gülümseyerek başımı sallamıştım.

“Görüşürüz sonra, iyi günler.” diyerek arkamı dönüp apartmana yönelmiştim.

“Kesinlikle görüşelim.” diyen sesini duysamda duymamış gibi yaparak hızla apartmana girip merdivenleri çıkmaya başlamıştım.

Kapüşonlu birini gördüğünü söylemişti, sabah otobüsteki adam da öyleydi. Acaba burada mı oturuyordu? Tamamen saçmalıktı, tek kapüşonlu giyen kişi o değildi ya. Kendi kendime gülerek dairemin önüne varmıştım, dört katlı ve her katta bir daire olan binada üçüncü daire de oturuyordum.

Kapıyı açarak hızla eve girer girmez çantamı bir köşeye, montumu ve botlarımı da başka bir köşeye fırlatmıştım. Yorgunluk iyice bedenimi çepeçevre sardığı sırada telefonuma gelen bildirimin sesi boş evde adeta yankılanmıştı. Tam umursamadan odaya yönelecekken bugünkü asistanlık saçmalığı zihnimde çınlamıştı, hocanında yazmış olma ihtimali vardı.

Oflayarak telefonumu çıkartıp ekranına baktığımda kaşlarım yavaşça çatılmıştı, yine rehberimde kayıtlı olmayan bir numaraydı. Okuldan olamazdı, çünkü sınıftaki herkesin numarasını kaydetmiştim. Bedenim istemsizce gerilirken ekranını açtığım telefonumda hızla mesaj kısmına girmiştim ki öylece ekrana bakakalmıştım.

0551*******: O adama bir daha gülümsersen, onun bir daha gülemediğinden emin olurum. (12.37)

Ne sikimdi şimdi bu?!

~~~~~~~~~

Veee birinci bölüm sonuuu!!!

Vidus’un ukalalığını sanırım biraz özlemiş olabilirim… :)

Güzel ve kesinlikle ürkütücü bir kurgu bizi bekliyor ha ne dersiniz???

Sizce birinci bölümümüz nasıldı???

Sizce son da mesaj atan kişi kim??

Ve sizceee bizi ilerleyen bölümlerde ne bekliyor?? ;)

Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!

Yardımlarınıza ihtiyacım var…

TikTok: snurr003

Instagram: snurr_003

Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda Tt ve insta adresimden paylaşıyorum. (Artık insta da oldukça aktifim.)

Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)

Seviliyorsunuzzzzz

🎨❤️‍🔥

Bölüm sonu

5 yorum

  • BBüşrakurt3 Eki 2025

    J.jj.j..jmjj.j.jmjj.j mm mm j kkk mm

  • BBüşrakurt3 Eki 2025

    J.jj.j..jmjj.j.jmjj.j mm mm j kk

  • Black WidowBlack Widow11 Eyl 2025

    Yahu bu adam on yıldır takip etmiyor mu bu gacıyı? İlla ki görmüştür bu adamla konuşurken çok saçma yani... Ve on yıldır sadece o adama mı gülümsedi bu kız?! -_-

  • Gizemli bennnnGizemli bennnn28 Tem 2025

    Bölüm mükemmeldi 🤍

  • Gizemli bennnnGizemli bennnn28 Tem 2025

    Kesinlikle sonda mesaj atan kişi Vidustu