~Bölüm Şarkıları~
Ebru Yaşar~Ben Ne Yangınlar Gördüm
Dolu Kadehi Ters Tut~Dilerim Ki
Işıl Ayman~Böyle Sevmek Olmaz Ki
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalımmm??
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİ VE YORUM atmayı lütfen ihmal etmeyin!!!
Bu arada geçtiğimiz bölüm hedef tutulmuş, sizi çokkk seviyorummm!!! :))
Bir de şöyle küçük bir detay var canlarım, eğer sınır koymuş olsaydım söylediğim beğeni sayısına ulaştığında bölüm atmam gerekirdi ama o beğeni sayısı olmadan da bölüm atmazdım. Fakat biz hedef koyduk, çünkü o hedef olmasa da ben sizi belki de günler boyunca bölümsüz bırakmak istemedim ama bu hedefler tutulmazsa başka çarem kalmaz.
Hedef koyduğumuzda bölüm her zaman ki gününde, yani Pazar günü gelir ama sınır koyarsak beğeni sayısı istenilen sayıya ulaştığında gelir.
Şimdi seçim hakkını size bırakıyorum. Hedef mi koyalım? Yoksa sınır mı???
Bu bölümlük yine hedef koyacağım canlarım, beğeni hedefimiz 450... (Seçiminize göre diğer bölümde kararımı ileteceğim;) )
“Git, şimdi istemem seni. Koş ona buna, sarıl bütün yalanlara. Vazgeçtin, beklemem seni. Ben toparlarım herhalde iki haftaya…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~~~
Hayal kurmak zihninizde yarattığınız camdan bir tablo gibiydi, onu özenle süsler ve zarar görmemesi için el üstünde tutardınız. Her gün bir sonraki halini düşler, umutlanırdınız ama bir zaman gelirdi ki o camdan tablo paramparça olurdu. Geriye ise sadece un ufak olmuş bir hayal kırıklığı kalırdı.
Ellerimdeki tablonun camdan parçaları tenimi keserken kalbim amansızca sızlıyordu. Biliyordum diyordu zihnim, böyle olacağını biliyordum ama kalbim hala aksi için çığlık atıyordu. Göründüğü gibi olmaması için dualar ediyordu fakat artık hiçbir çıkar yol kalmamıştı. Tüm gerçekler düpedüz ortadayken daha ne kadar kendimi kandırabilirdim ki? O hem aranılan bir katildi hemde nişanlıydı, her şey sadece bir yalandan ibaretti…
Bulanık bakışlarım kızıl harelerinden ayrılmazken yanaklarıma doğru süzülen gözyaşlarına engel olamıyordum, neden bu kadar fazla canım acıyordu? Zaten bu durumu defalarca kez tahmin etmemiş miydim? O zaman neydi bu soluğumu kesen acının sebebi?
“Niran…” diyen mırıltısıyla gözleri şok içinde irileşmişti, başımı yavaşça olumsuz anlamda sallarken geriye doğru bir adım attım.
Elleri, kıyafetleri, hatta yüzü bile kan içindeydi. O sadece bir katil değil, bir caniydi. Vahşice karşısındaki bir insanın uzuvlarını canlı canlı kesebilecek kadar caniydi. Polislerin aradığı şeytanın ta kendisiydi, Diavolo…
İyice ağzıma gelen midemle hızla geriye doğru bir adım daha attıktan sonra arkamı dönüp çıkışa doğru ilerlemeye başladığımda ardımdan gelen ayak seslerini duymuştum.
“Niran! Yalvarırım dur, bir dinle beni.” diyen sesi oldukça yakınımdan geldiğinde tam kolumda bir dokunuş hissetmiştim ki hızla kolumu geri çekerek ona dönüp hissettiğim öfke ve hayal kırıklığıyla elimi sertçe yanağına çarptım.
Başı hızla yana savrulurken korku dolu gözleri beni bulmuştu, karşımda kanlı kaplı bir halde dururken korkması gereken kişinin ben olmam gerekmiyor muydu? Peki ya o neyden korkmuştu?
“O kanlı ellerinle sakın bana dokunmaya kalkma!” diye haykırmıştım ama kalbimden bambaşka kelimeler dökülmüştü.
O kadına dokunduğun ellerinle bana dokunma…
“Tamam, dokunmayacağım ama lütfen dinle beni.” derken o da geriye doğru bir adım atıp ellerini beni sakinleştirmek ister gibi havaya kaldırmıştı, kanlı ellerini… Bu yaptığı sadece daha çok canımı yakmıştı, kendimi bir aptal gibi hissediyordum. “Sadece açıklamama izin ver.” dediğinde ellerinden ayrılan bakışlarım gözlerine tutunmuştu, aylardır aklımdan çıkmayan ateş bakışlara. Özleminden delirdiğim ateş bakışlara…
“Neyi açıklayacaksın?” derken dudaklarımdan histerik bir gülüş dökülürken sinirden ellerim daha çok titremeye başlamıştı. Tam dudakları aralanmıştı ki konuşmasına izin vermeden devam ettim. “Bir katil olmadığını mı söyleyeceksin?” diye sinirle söylenerek ona doğru bir adım attım. “Ya da içeride bir insanı canice deşmediğini mi? Sahi ne söyleyeceksin?”
“Ben…” diye mırıldanırken duraksamıştı. Her söze bir lafı olan o adam susmuştu.
“Bende öyle düşünmüştüm.” derken tam arkamı dönmüştüm ki duraksayarak bakışlarımı tekrardan ona çevirdim, canımın yandığı kadar yakmak istedim. “Hadi desene, ama seni seviyorum desene!” diye haykırırken tamamen ona döndüm. “Bir tane daha yalan söyle, hadi!” derken hızla ona doğru attığım bir adımla omuzlarından sertçe ittiğimde geriye doğru sendelemişti, o izin vermese bunu yapamayacağıma emindim.
“Bu hiçbir zaman yalan olmadı, ben sadece seni sev…”
“YETER!” diyen haykırışım harabe duvarlarda inlemişti. “Tek bir yalan daha duymak istemiyorum.” derken bir damla daha gözlerimden yanaklarıma doğru yol almıştı. “Sen ne anlarsın be sevgiden, sevmekten?” dediğimde sanki göğsüne sert bir yumruk yemiş gibi geriye doğru sendelemişti.
Omuzları düşmüştü, her zaman soğuk ve duygusuz bakan o gözleri şimdi dibine kadar duygu yüklüydü. En belirgin olan üzüntüydü, üzgündü ama ne yazık ki artık umrumda değildi.
“Gerçekleri duymak ister misin? Senin bir kalbin falan yok.” derken ona doğru bir adım daha atarak parmağımı göğsüne, kalbinin üstüne yasladım. “Buradaki atan şey taştan bile değil, demirden. Yontulması bile imkansız buz gibi bir demirden.” diye mırıldanırken her kelimemde parmağımı göğsüne çarpmıştım. “Şimdi o ruhsuz demirden kalbini de al, defol hayatımdan. Bir katilin hayatımda yeri yok.”
Sözlerimin hemen ardından öylece kalakalmış bedenini arkamda bırakarak hızla kapıya yöneldim, burada bir saniye daha kalmak istemiyordum. Ben kapıya doğru ilerlerken o da durdurmak için herhangi bir harekette bulunmamıştı, yapması gerekende buydu. Nişanlı olduğunu hatırlamıştı demek ki. Ne olduğunu düşünmüştüm ki? Sadece oynadığı kızın bir de peşinden koşacak hali yoktu.
Zihnimde çınlayan gerçeklerle nefesim kesilirken koşar adımlarla kapıya yönelip aynı hızla dışarı çıktığımda hala yumruğumun içinde olan fotoğraf karesi her geçen saniye canımı daha çok yakıyordu, sanki canlı canlı yanıyormuşum gibi hissediyordum. Tüm bedenim titrerken gözümün önündeki her bir sahneye lanet ediyordum, çünkü sikeyim ki yapacak başka hiçbir şeyim yoktu.
Buğulu gözlerimin ardından gördüğüm taksiyle hızla oraya yönelmiştim, her şey buraya kadardı işte. Dediğim gibi mutlulukta, sevmekte bana haramdı. Ailesinin bile yalnızlığa terk ettiği bir kadını niye bir başkası sevsin ki zaten…
“Niran!” diye haykıran ardımdaki sesle kalbim tekrar göğsüme çarpsa da umursamadan hızımı arttırarak koşar adımlarla taksiye vardım, o artık sadece geçmişte kalmıştı.
“Hemen gidelim.” derken hızlıca taksiye bindiğim sırada araba tam hareket etmişti ki o yetişmişti ama artık geç kalmıştı, hemde her anlamda…
İlerlemeye başlayan taksiyle arabanın açık camından içeri dolan ses kalbime işlese de tek yaptığım gözlerimi sıkıca kapatıp susmak olmuştu. Az önceki gördüklerimden sonra ne başka çarem vardı, ne de herhangi bir yolum.
Tek seçenek gitmekti…
~~~~~~~~~~
Vidus Arjin Karsoylar…
Sözleri zihnimin karanlığında çınlarken ağlayan gözlerine bakmaktan başka hiçbir şey yapamamıştım, öğrenmişti ve tamda tahmin ettiğim gibi benden nefret ediyordu. Tek korkum hemen karşımdaydı ve ilk kez dilim tutulmuştu, ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Haklıydı, neyi inkar edebilirdim ki?…
“Şimdi o ruhsuz demirden kalbini de al, defol hayatımdan. Bir katilin hayatımda yeri yok.” diyen sesi kafamın içinde uğuldarken arkasını dönüp gittiğinde gözlerimi sıkıca kapatmıştım, eğer bir kalbim yoksa bu göğsümde nefesimi kesen ağrının sebebi neydi?
Bunun elbet bir gün yaşanacağını biliyordum, katil olduğumu öğrendiğinde gideceğine emindim ama yine de bir umut kalır diye hayal etmiştim. Eğer beni severse kabul eder sanmıştım ama sadece yanılmıştım, o beni istemiyordu ve sonuna kadar da haklıydı. Katil bir ruh hastasını isteyip ne yapacaktı ki?
Beş aydır çırpınabildiğim kadar çırpınmıştım, bugünkü son görevimdi. Sözleşmenin günü dolmuştu ve temelli Türkiye’ye dönüş yapacaktım. Sırf bir aksilik çıkmaması için nişanlanmayı bile kabul etmiştim, onun kılına zarar gelmemesi için bunu yapmıştım…
***
“Non sono ammessi ulteriori rinvii, Diavolo, sposerai la nipote di Murat.” (Daha fazla ertelemene izin yok Diavolo, Murat’ın yeğeni ile evleneceksin.) diyen Don’la kaşlarım hızla çatılırken sinirlerim gerildiğinde yumruk olan ellerimle ona doğru birkaç adım attım.
“La ragazza ha vent'anni, sei pazzo? So quando è nata la bambina.” (Kız yirmi yaşında, siz delirdiniz mi? Çocuğun doğumunu biliyorum.) diyen sert sesimle Don’un elleri hızla önündeki masaya çarptığında çevremdeki adamların silahları hızla bana çevrilmişti.
“Non hai il diritto di obiettare Diavolo, o lo fai o guardi morire la tua donna in Turchia.” (İtiraz hakkın yok Diavolo, ya yaparsın ya da Türkiye’deki kadınının ölümünü izlersin.) derken yandaki bir adamına kafa işareti yaptığında önündeki bilgisayarın ekranı bana çevrilmişti. Gördüğüm tanıdık yüzle korku tüm bedenimi sararken sert bakışlarım Don’a çevrilmişti.
Ekranda bir görüntülü arama açıktı, evinin balkonunda duran serçeme çevrilmiş bir keskin nişancı tüfeğini gösteriyordu.
“Uccidetelo, non mi interessa.” (Sık, umrumda değil.) derken içimden bunun olmaması için defalarca kez dua etmeye başlamıştım. Tanrıyla aram hiçbir zaman iyi olmamıştı ama yalvarırım bu sefer duy sesimi, onu koru tanrım…
Tam o esnada kameranın açısı hızla değişirken yüksek bir patırtı duyulmuştu, içimde yükselen korkumla bakışlarım ekrana döndüğünde tanıdık mavi gözleri ve maskesinin kenarından gözüken pembe saçları görmüştüm. Çaktırmadan aldığım derin bir nefesle ekrana bakmaya devam ettim, Nilüfer yetişip şerefsizi indirmişti.
Mavi bakışları üstten telefona bakarken elindeki silahını kadraja çevirip ateşlediğinde görüntü hızla kesilmişti, içimden kahkaha atmak gelse de yüzümü ifadesiz bir şekilde tutarak Don’a dönmüştüm ki bilgisayar ekranında altı farklı ekran açılmıştı. Hepsi de aynı yeri gören kameralardı ve her birinin konusu aynıydı, silah ona çevriliydi. Canıma…
Nilüfer birini fark edip indirmişti ve hemen şimdi kapanan bir diğer ekranla onu da Ulvi’nin indirdiğine emindim ama diğer beş ekran hala duruyordu, bana başka çare bırakmamak için her yolu denemişlerdi ve başarmışlardı.
“Pensi di potermi ingannare, Diavolo?” (Beni kandırabileceğini mi sanıyorsun Diavolo?) diyen Don yavaşça ayaklandığında bakışlarım sadece yüzündeydi. “Deciditi. Matrimonio? O la morte della persona amata?” (Kararını ver. Evlilik mi? Yoksa sevdiğinin ölmesi mi?)
Bakışlarım tekrar ekrana dönerken yumruklarımı sıkıca kapatıp açıyordum, ne yapacaktım? Kurtulmam için sadece birkaç haftam kalmışken beni avuçlarının içine almalarına izin mi verecektim? Bakışlarım Niran’ımın alnındaki kırmızı noktalarda gezinirken derin bir nefes aldım, başka çarem yoktu.
“Mi sposerò.” (Evleneceğim.) diyen sesim zihnimde çınlarken bakışlarım sadece ekrandaki sevdiğim kadındaydı…
***
O gün hemen nişan yapmışlardı, bir demir parçasını bile ona ait olmadığı için parmağımda tutamamış ve mekandan çıkar çıkmaz bir yere fırlatmıştım. Şimdi ise o olaydan iki hafta kadar sonra ait olduğum tek kadın kalbimi o demir parçasına benzetmişti, ilahi adalet miydi? Belki de hissetmişti…
Yapamazdım, her ne olursa olsun ben onsuz yaşayamazdım. Ona bu kadar yaklaşmışken her şeyin yok olmasına izin veremezdim. Hızla açılan gözlerimle bir saniye bile beklemeden arkasından koştum, mekandan çıkar çıkmaz bakışlarım hızla öndeki taksiye doğru koşan ona dönmüştü.
“Niran!” diye haykıran sesimle bende peşinden koşmuştum ki taksiye binen bedeniyle bakışları bir kez bile bana dokunmadan hızla kapısını kapatmıştı.
Yanına vardığım sırada elim tam kapıya gitmişti ki hareket eden taksiyle araba elimin altından kayıp gitmişti, o gitmişti. Beni terk etmişti…
“UNUTMA, SENİ HEP SEVECEĞİM!” diyen haykırışımla gözlerimden damlalar süzülürken titreyen bacaklarım yüzünden bedenim dizlerimin üzerine yıkılmıştı. “Ama nolur gitme, sende bırakma beni.”
Dudaklarımdan acizce dökülen mırıltıyla taksi görüş açımdan hızla kaybolmuştu, gitmişti…
***
Bakışlarım yetimhanenin bahçesinde gezinirken buraya neden geldiğimi tahmin edebiliyordum ama yine de inanmak istememiştim, her ne kadar benden nefret etse de o benim annemdi. Bırakmazdı beni…
“Mamma, niye buraya geldik?” diyerek yarım yamalak türkçemle konuştuğumda yanımdaki müdürle konuşması biten annemin sert bakışları beni bulmuştu.
“D'ora in poi resterai qui, mi libererò di te.” (Artık burada kalacaksın, senden kurtuluyorum.) diyen annemle başımı hızla olumsuz anlamda sallamıştım.
“No mamma, non lasciarmi. Sarò un bravo ragazzo, te lo prometto.” (Hayır anne, bırakma beni. Çok iyi bir çocuk olacağım, söz veriyorum.) diyen ağlamaklı sesimle eline tutunsam da sertçe elini elimden kurtarıp boğazıma sarmıştı.
“Kocami öldürmenin cezasini çekeceksin diavolo, burada çürüyüp gideceksin.” diyen sesiyle bilerek Türkçe konuştuğunu anlamıştım, bizi dinleyen müdürün anlamaması için yapmıştı. Yine şeytan demişti bana ama bunun babamı öldürmemle bir alakası yoktu, doğduğum andan beri sadece şeytan olmuştum onun için. Can alan bir şeytan…
“Ben seni o adamdan kurtardım mamma, ben katil değilim.” dediğim anda eli sertçe yanağıma çarpmıştı.
“Sen doğduğun an katildin diavolo. Önce benim canimi aldin, sonrada babanınkini. Şimdi ise bu cehennemde yanip gideceksin.” diye bağırdıktan sonra hızla arkasını dönüp bahçenin dışında bekleyen taksiye doğru adımlamaya başladığında gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülmüştü. Hayır, tek ailemi kaybedemezdim.
“MAMMA!” (Anne!) diye haykırarak peşinden koşmuştum ama çoktan taksiye binmişti, önümden hızla uzaklaşan taksiyle dizlerimin üzerine düştüğümde hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.
Erkekler ağlamaz diyerek beni döven babama inat bağıra bağıra ağlamıştım…
***
Tam yirmi beş yıl sonra, aynı şekilde bir kadının arkasından ağlıyordum. Lanet tarih yine tekerrür etmişti ve ben yine terk edilmiştim. Katilliğim yine yüzüme vurulmuştu ama bu sefer o zamanki kadar masum değildim, annemin aksine o sonuna kadar haklıydı ve bu çok daha fazla canımı yakıyordu…
“Bu halin Don’un hiç hoşuna gitmeyecek.” diyen kadın sesiyle kaşlarım çatılırken sert bakışlarımı yavaşça yanımda duran bedene çevirdim.
Maria, Don’un nişanlanmamı istediği ve Murat itinin yeğeni olan kız hemen karşımda duruyordu. Kaşlarım daha çok çatılırken hızla doğrulduğum sırada bir elim sertçe boynuna sarılmıştı, serçemle aynı zamanda burada olması tesadüf müydü? Hiç sanmıyordum.
“Onu sen getirdin, beni öğrenmesi için bilerek yaptın.” derken elimi sıkılaştırdığımda elleri hızla elime sarılmıştı.
“Ben daha yeni geldim Vidus, hiçbir şey haberim yok. Bırak beni.” diyen sesiyle bakışlarım gösterdiği yerdeki hala açık duran arabasına kaymıştı. Sertçe geriye iterek onu bıraktığımda arkasındaki bahçenin duvarına çarpıp zor bela dengede durmuştu.
“Eğer ona zarar gelirse ne seni ne de o sokuk amcanı yaşatmam, duydun mu beni?” dediğimde bakışları beni bulmuştu ama gözlerinde korku değil de daha başka bir duygu vardı, serçemde görmeyi arzu ettiğim bir duygu. Şehvet… Sadece midemi bulandırıyordu. “Bu zamana kadar kadın öldürmedim, ilk olma.” dedikten sonra hızla yanından geçip harabe okula yönelmiştim ki sesiyle duraksadım.
“Nişan fotoğraflarımızı vermek için gelmiştim.” dediğinde sinirle gözlerimi devirdim.
“Umrumda değil.” dedikten sonra tekrar bir adım atmıştım ki koluma sarılan parmaklarıyla hızla geri çekilip dokunmasına izin vermedim. Bakışları kırgınlıkla havada kalan parmaklarına kaysa da hemen sonrasında yumruk yaptığını elini aşağı indirip sert bakışlarını bana çevirdi.
“Ama olacak Diavolo. Benimle evleneceksin ve senin veliahtlarını ben doğuracağım, o seni terk eden kız değil.” diyen sesiyle sert bakışlarım yavaşça gözlerinde gezinmişti.
“Sahiden bunu mu istiyorsun?” derken ona doğru bir adım atıp üstten ona bakmıştım. “Seni hiçbir zaman sevmeyecek ve senden on altı yaş büyük birinin çocuklarını mı doğurmak istiyorsun? Tek hayat gayen bu mu?” dediğimde başını dikleştirerek gülümsemişti.
“Zamanla seveceksin, çünkü başka çaren olmayacak.” dediğinde başım hafifçe yana eğilmişti.
“En son başka çarem kalmadığında ne olmuştu biliyor musun?” diye sorduğumda başını olumsuz anlamda sallamıştı. “Aynı anda 197 insan yanarak ölmüştü.” dediğimde gözlerinde buraya geldiğinden beri ilk kez korkuyu görmüştüm. “Benimle aşık atmak istemezsin ufaklık, sonuçları ağır olur.” dedikten sonra arkamı dönmüştüm ki duraksadım. “Bir daha da sakın yanıma gelmeye kalkma, yoksa benden neden korktuklarını bizzat öğrenirsin.”
Harabeye doğru hızla adımladığım sırada içerden çıkan adamımla arkamdan uzaklaşan adım seslerini duysamda umursamadım, aklımda olan tek bir kişi vardı.
“Yengen gitti Kaan, takip edin.” dediğim sırada çalan telefonumu bana uzatmıştı.
“Ulvi neredeyse onuncu kez arıyor abi, sen yengeyle kavga edince bölmeyeyim dedim ama önemli gibi.” dediğinde kafamdaki çarklılar yerine oturmaya başlamıştı, Ulvi salağı neredeydi?
“Önemli tabi.” diye sinirle solurken hızla elinden telefonumu aldığımda başımla yolu işaret etmiştim, serçem uzaklaşmadan takip etmeliydi. Hızla açtığım telefonu kulağıma yasladım. “Ölümlerden ölüm beğen Ulvi.”
“Abi bir dur önce, yenge yok.” demesiyle gözlerimi devirerek yola çıkan Kaan’a baktım, gazı hızla köklemişti.
“Ulvi ya kendi kafana sık ya da sakın karşıma çıkma.” dediğimde derin bir nefes almıştı.
“Senin yanındaymış.” derken tekrar bir derin nefes almıştı. “Abi ne desen haklısın ama önce dinle, Murat’ın adamları çevremizi sardı.” dediğinde kaşlarım derince çatılmıştı, bu işin altında onlar olduğunu biliyordum.
“Ve?” dedim soran bir sesle.
“Ben mağazanın arkasında yengeyi izlerken yedi, sekiz tanesi çevremi sardı. Ben onları indirmeye çalışırken diğer iki korumanında bağlantısı koptu, Nilüfer gelip yardım etti en son ama geri döndüğümde yenge çoktan gitmişti. İki korumayı da öldürmüşlerdi.” demesiyle bir elim sinirle saçlarımı bulmuştu.
Benim adamlarımı öldürmüş, yetmezmiş gibi kadınımı tehlikeye atmıştı. O orospu çocuğunu inlete inlete gebertecektim, elimden asla kurtuluşu yoktu.
“Yedi kişiyi indiremedin mi Ulvi?” diyen sert sesimle bakışlarım yanıma dizilen diğer korumalara dönmüştü. “İçerdekinin işini bitirip gelin, gidiyoruz.” dedikten sonra telefonu dinlemeye devam ettim.
“Abi sıkıntı da orada, adamlar hacıyatmaz gibi. Bir türlü yıkılmadılar, ben vurdukça ayağa kalkıp durdular.” dediğinde aklıma tek bir şey gelmişti, bir tür dopinge benzer bir ilaçtı. Fazla adrenalinden hiçbir şey hissetmiyorlardı, bu ilacı bir yerde daha görmüştüm.
“Sıksaydın kafalarına Ulvi, bunu da ben mi söyleyeyim?” dediğim sırada içeriden duyulan silah sesini umursamadan arabaya yöneldim.
“Yengeyi mağaza da sanıyordum usta, onun yanındayken ateş mi etseydim?” dediğinde haklılık payı olduğunu biliyordum ama artık bir şey fark etmezdi.
“Artık biliyor Ulvi ve benden nefret ediyor.” diyerek hızla telefonu kapatıp arka koltuğa geçmiştim.
Çünkü sürücü koltuğuna geçersem yine yolum bir şekilde onun yanına düşecekti, biliyordum ama gidemezdim. Beni istemediği halde onu zorlamaya hakkım yoktu. Artık sadece ben, amansız sevgim ve öfkemle yalnız kalmıştım…
~~~~~~~~~~~
Elvin N. Varnalı…
Gözlerimden yaşlar durmaksızın akarken sessizce akıp giden yolu izliyordum. Kalbimin acısı nefesimi keserken hala avucumun içindeki ateş parçasını sıkı sıkıya tutuyordum, fotoğrafı bırakamıyordum. Sanki elimden düşerse yine her şeyi unutacak gibi hissediyordum, zihnimde çınlayan son sesine inanıp geri dönecekmişim gibi...
***
“UNUTMA, SENİ HEP SEVECEĞİM!”
***
Gözlerim tekrardan sıkıca kapanırken kalbimi tamamen susturmak istemiştim, her şey onun suçuydu. Bunca şeye rağmen kimseye güvenmemesi gerektiğini anlayamadığı için tek suçlu oydu. Hala birinin onu seveceğine inanacak kadar aptal olduğu için tek suç sadece onundu, salağın tekiydim!
“Kızım, geldik.” diyen sesle gözlerim yavaşça aralanmıştı. “Bendensin bugün, para vermene gerek yok.” dediğinde buğulu bakışlarımı amcaya çevirmiştim.
“Olmaz öyle.” diye çatallı sesimle konuşurken titreyen ellerimle çantamdan cüzdanımı çıkarmıştım, para almak için açtığımda gözüme ilişen kredi kartıyla gözümden bir damla daha yaş düşerken kartı çıkartıp amcaya uzattım. “Alın, kartta sizde kalsın.”
“Acılı bir kadından para almam kızım, sok cebine.” diyerek elimi geri ittiğinde gözlerim daha çok dolarken uğraşacak mecalim bile kalmamıştı.
“Teşekkürler.” diye mırıldanarak elimi geri çekip kapıya uzandım.
“Sende dikkat et kızım.” dediğinde araladığım kapıyla duraksayıp amcaya döndüm. “Elindeki isimsiz kartları sadece tehlikeli insanlar kullanır, dikkatli ol.” demesiyle gözlerim daha çok dolarken tek kelime etmeden taksiden inmiştim.
Bunca zaman gözümün önünde olmasına rağmen hiçbir şeyden haberim olmamıştı, sözde kendimi akıllı sanarken bile körün tekiydim. Titreyen bacaklarım eve doğru adımlarken başım dönmeye başlamıştı. Nasıl bu kadar salak olabilmiştim? Nasıl gözümün önündeki gerçekleri görememiştim? O esnada tüm gerçekler zihnimde çınlamıştı.
Geçen gün öldüğünü öğrendiğim barın eski müdürü, üst komşum Emin ve belki de aylardır haber alamadığım Cengo. Hepsini o mu öldürmüştü? Benimle olayı olan herkesi öldürmüş müydü? Ölümlerinin tek sebebi ben miydim?
“Elvin, neredesin sen? Öldüm meraktan.” diyen sesle bakışlarım apartmanın önünde bekleyen tanıdık simaya dönmüştü. Endişeli mavi bakışları ve dağılmış pembe saçlarıyla yanımdaydı, o da biliyordu. Abim demişti. Nişanlandığını da, katil olduğunu da o da biliyordu.
“Biliyordun.” diye bir mırıltı dudaklarımdan döküldüğünde bakışlarını kaçırmıştı, tabiki de biliyordu.
“Lütfen bir dinle Elvin, düşündüğün gibi değil. O kötü biri değil.” derken elleri kollarıma uzandığında sertçe ellerini itip ondan uzaklaştım. Kandırılmışlık hissiyle öfkem tüm bedenimi sarmıştı.
“ÇEKİL!” diye haykırırken avucumun içine hapsettiğim kartı yere fırlatıp apartmana yöneldim, tıpkı bu kart gibi ona ait olan hiçbir şeyi artık istemiyordum. Ne onu, ne de resimlerini…
“Elvin, lütfen dinle.” diyerek peşimden koşmasını umursamadan merdivenleri hızla çıkarak evimin önüne geldiğimde titreyen parmaklarımla çantamdan anahtarımı çıkartıp zor bela kapıyı açtım. “Böyle olmayı o istemedi, lütfen bir dinle.”
“Sus!” diye haykırırken içeri girip elimdekileri bir yere fırlattıktan sonra tuvallerimin olduğu konsola ilerledim.
Sertçe kapağını açıp içindeki resimlere ulaştığımda ilk elime geleni önümdeki koltuğa çarparak çıtalarının kırılmasını sağlamıştım. Parçalanmış tuvali yere fırlattıktan sonra birkaç tane tuvale daha aynısını yapmıştım ki karşıma geçip ellerimi tutan kişiyle durmak zorunda kalmıştım.
“Dur artık Elvin, yemin ederim o senin düşündüğün gibi biri değil.” dediği sırada sertçe ellerimi kendime çekerek ondan uzaklaştım.
“Daha fazla yalanlarını duymak istemiyorum Çiçek.” diyen sesimle konuşmak için araladığı dudaklarıyla öylece duraksamıştı, ona tekrardan ailesinin verdiği isimle seslenmiştim. Çünkü o benim için sadece Çiçek olabilirdi, başka bir yakınlığı hak etmiyordu.
“Elvin…” diyen mırıltısıyla hızla elimi kaldırıp onu susturdum.
“O bir katil ve hayatımda yeri yok, aynı seninde olmadığın gibi.” diyen sert sesimle yanaklarına doğru süzülen yaşlar ve gözlerindeki hayal kırıklığıyla bir süre bana bakmıştı.
“Hiçbir boktan haberin yok!” diye aniden bağırmasıyla dudaklarımda alaycı bir gülüş oluşurken gözlerimi devirmiştim. Haklıydı, gerçekten hiçbir boktan haberim yoktu. “Eğer o olmasaydı şu anda nefes bile alıyor olmazdım Elvin.” derken bana doğru bir adım atmıştı. “Ailem bile beni umursamazken o yaşamamı sağladı, o bana isim verdi Elvin. O bana yaşam verdi!”
Bağırışlarıyla gülüşüm solarken kaşlarım çatıldığında sessizce onu dinlemeye devam etmiştim.
“Bir kumar borcu yüzünden üç tane şerefsize satıldım ben Elvin, öz babam tarafından satıldım!” diye haykırdığında hala sessizce onu dinliyordum. “Eğer abim o gün orada olmasaydı ya ölecektim ya da bir sokak arasındaki genelevde pazarlanıyor olurdum.” derken bana doğru bir adım daha atarak yaklaşmıştı. “Şimdi söyle, ben o adamın kötü olduğuna nasıl inanırım? Ben o adamı nasıl satarım?”
“Bu söylediklerin onun bir katil olmadığı anlamına gelir mi?” dediğimde omuzları düşerken bakışlarını kaçırmıştı.
“Neden anlamıyorsun? Sana dokunmaya bile kıyamayan bir adam o, neden görmüyorsun?” dediğinde gözlerimin önünde aynı resim karesi çınlamıştı. Kalbim tekrardan acıyla kasılırken yanaklarımdan süzülen yaşları sertçe sildim, onun artık hayatımda yer yoktu.
“Umrumda değil, artık hayatımda yeriniz yok. Defol.” dediğimde gözlerindeki hayal kırıklığı adeta zihnimde çınlamıştı ama umrumda değildi. Başkasını hayatına alan adamı düşünecek kadar gurursuz değildim. “DEFOL ÇİÇEK!” diyen haykırışım salonun duvarlarında çınladığında gözleri sıkıca kapanırken yandaki çantasına uzanıp hızla kapıya yönelmişti ki birkaç adım sonra duraksadı.
Omzunun üstünden bakışları bana dönerken beline attığı eliyle bir demir parçası çıkarmıştı, silah…
“O zaman tüm gerçekleri öğren.” derken elindeki silahı havaya kaldırmıştı. “Bende bir katilim, senelerdir yakın korumalığını yapan uzun saçlı adamda katil.” diyerek bedenini hafifçe bana çevirirken silahı yavaşça aşağıya indirmişti. “Şimdi git, nereye şikayet ediyorsun et ama öncesinde kendini de şikayet etmeyi unutma. Çünkü sende bir katilsin.”
Sözlerinin hemen ardından hızla arkasını dönüp evden çıktıktan sonra kapıyı arkasından sertçe kapatmıştı. Yalnız kaldığım an yaşlar tekrardan gözlerime akın ederken görüş açıma giren tuvallere uzanıp aldığım birkaç tanesini hızla balkonuma doğru adımlayarak sertçe aşağıya fırlattım, geri kalan tüm tablolarıma aynısını yaparken artık hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.
Dolaptaki son tabloya uzanırken bunun ödev için çizdiğim ilk resim olduğunu görmüştüm, takım elbisesiyle koltukta oturuyordu. Bedenim dizlerimin üstüne yıkılırken resimdeki yüzüne baktım bir süre, sert bakışları yine yerli yerindeydi. Yaşlar yanaklarımdan süzülerek tuvale damlıyordu, sanki tüm o acımı yok etmek istercesine resmi bulandırıyordu.
“Niye bana bunu yaptın resimlerimin adamı? Niye sende yaktın canımı?” derken yavaşça ayaklanıp balkona çıkmıştım.
Bakışlarım aşağıdaki resim yığınına kaydığında yüreğimin sesine karşı çıkamayarak karşımdaki daireye baktım, kimse yoktu. Dudaklarımda acı dolu bir gülümseme oluşurken elimdeki son tabloyu da aşağıdaki resim yığınına fırlattım. Ne sanıyordum ki? O artık bir nişanlıydı ve artık eğlenmek için bir sebebi kalmamışken peşimden niye gelsindi ki?
Düşen omuzlarımla yaşlar yanaklarıma doğru süzülürken arkamı dönüp salona girerek balkonun kapısını sertçe kapatmıştım. Daha fazla ayakta kalamayan bedenimle sırtımı soğuk balkon kapısının camına yaslayarak yere oturdum, dizlerimi yavaşça kendime çekerken bakışlarım eve girdiğimde yere fırlattığım buruşturulmuş fotoğrafa kaymıştı.
“Neden? Neden katil olmandan daha çok nişanlı olman canımı yaktı ateş bakışlı adam?” diye mırıldanırken hıçkırarak ağlamaya başladığımda başımı kendime çektiğim dizlerime yaslayıp kollarımı bacaklarıma sardım. “Neden beni kendine aşık ettin? Neden?!”
Zihnimde dönen ateş bakışlarıyla orada saatlerce ağlamıştım…
~~~
2 ay sonra…
Buzdolabının karşısında uzun uzun boş dolapla bakışmıştım, yine her şey bitmişti. İki aydır ağır bir depresyona girmiştim, en son evden o olaydan iki hafta kadar sonra çıkıp markete gitmiştim ve sonrasında bir daha çıkmamıştım. Çoğunlukla uyuyup boş boş oturduğum için çok fazla yemekte yememiştim ama yine de bir buçuk ayın sonunda evde tek bir makarna tanesi bile kalmamıştı.
Sinirle nefesimi verirken sertçe buzdolabın kapağını kapatıp salona yöneldim, siyah güneşliğim iki aydır olduğu gibi yine kapalı olduğu için evim hala karanlıktı ama güneşin çoktan doğduğunu biliyordum. Perdenin kenarından ışık süzülüyordu. Derin bir nefes alıp mecburen odama yöneldim, hazırlanıp markete gitmek zorundaydım. En azından ölmemek için mecburdum.
Geçtiğimiz iki ay içinde bunu çok düşünmüştüm, sahi ben niye yaşıyordum ki? Yapayalnızdım. Ne bir ailem ne de beni seven hiçkimse yoktu, niye inatla hayata tutunmaya devam ediyorum ki? Bu sorularıma hiçbir yanıt bulamamıştım, oksijen israfından başka bir şey olduğumu düşünmüyordum.
Üzerime giydiğim kapüşonlumun başını kapatarak düz saçlarımı gizlemiştim. Evet, o günden sonra bir daha asla kıvırcık olmalarına izin vermemiştim. Ayağa kalkacak halim olmasa bile hep düzleştirmiştim, kesmemek için kendimi zor tutmuştum. Aldığım cüzdanım ve telefonumla hızla evden çıkıp markete yöneldim.
İki aydır beni ikide bir arayan tek kişi vardı, Kuzey. Eve de gelmişti ama açmamıştım, sadece istemediğimi söylediğim bir mesaj atmıştım. O da fazla uzatmamıştı. Bir de üst komşum olan teyze vardı, birkaç kez kapıma gelmişti ama ona da açmamıştım. Kimseyi görmek ya da duymak istemiyordum, sadece yalnızlığımla kalmak istiyordum. Her zaman olduğu gibi…
Markete adımımı atarak hızla bakliyatların olduğu bölüme gelmiştim, birkaç makarna şu anlık iş görürdü. Sonrasında başka bir iş bulup bu evden de çıkacaktım, sadece kendime toparlanmak için zaman vermiştim. Bu süre içinde ise işe gitmediğim halde maaşım yatmaya devam etmişti ve bende mecburen kullanmıştım ama bu böyle devam etmeyecekti. Her şeyimi değiştirip defolup gidecektim, belki de bu şehir de bile kalmazdım.
Reyonların arasında gezinirken marketin bir anda dolduğunu fark etmiştim, kaşlarım çatılırken umursamamaya çalışarak önümdeki makarna paketlerinden birkaç tane alıp kolumdaki market sepetine attım. Bakışlarım reyonlarda gezinirken çevremin gitgide kalabalıklaştığını hissediyordum ve içimde amansız bir tedirginlik kol gezmeye başlamıştı.
Başımı hafifçe kaldırarak kapüşonumun altından etrafa baktığımda çevremdeki herkesin sert bakışlı adamlar olduğunu görmüştüm, eğer üstlerinde günlük kıyafetler yerine takım elbiseleri olsaydı koruma olduklarını bile düşünebilirdim. O an zihnimde çınlamıştı, belki de bu yüzden günlük kıyafet giyiyorlardı. Saklanmak için… Onun adamları olabilir miydi?…
“Merhaba signora.” diyen diğer tarafımdaki sesle hızla geriye çekilip yanımdaki adama döndüm, aptal umudum tamamen başıma yıkılmıştı. O değildi…
Beyaz saçlı, tahminimce ellili yaşlarında bir adamdı ama onu daha önce görmediğime emindim.
“Korkma, sana zarar vermeyeceğim.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı, genelde bunu söyleyenler daha çok zarar verenler olmuştu.
“Kimsiniz?” dediğimde kıvrılan dudaklarıyla elini cebine atıp bir flaş bellek çıkarmıştı, kaşlarım daha çok çatılırken bir eline bir ona baktım. Bu da neyin nesiydi?
“Benim kim olduğum önemli değil küçük, sadece senin dostun olduğumu bil yeter.” derken boştaki elime uzanıp flaş belleği avucuma bırakmıştı. “Senin nasıl adaletli biri olduğunu biliyorum ve sende katillerin asıl yerinin parmaklıklar arkası olduğunu biliyorsun.” diyerek parmaklarımı kapatıp flaş belleği avucumun içine hapsetmişti.
“Ne saçmalıyorsunuz siz? Bu nedir?” derken elimi sertçe kendime çekerek elinden kurtarmıştım. Kahve bakışlarında eğlendiğini belli eden pırıltılar dolaşırken dudakları kıvrıldı.
“Diavolo’nun kim olduğunu gösteren kanıtlar bunlar.” demesiyle kalbim sertçe göğsüme çarpmıştı, Vidus’u tanıyor muydu? Peki benden ne istiyordu? “Onun senin düşmanın olduğunu biliyorum ve düşmanımın düşmanı en yakın dostumdur Elvin.” dediğinde başımdan aşağıya kaynar sular boşalmıştı, beni tanıyordu.
“Ne düşmanım ne de size harcayacak vaktim yok benim.” derken flaşı geri uzatmıştım ki elime uzanıp tekrar kapattı.
“Bu flaşta onun katil olduğunun kanıtları var, polis tarafından aranan azılı bir suçlu dışarıda kol geziyor Elvin.” dediğinde sinirlerim daha çok gerilmişti.
“O zaman siz gidip polise verin, benden ne istiyorsunuz?” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılmıştı.
“Ben verirsem saniyesinde beni bulur ve öldürür ama sana dokunamaz, adaleti ancak sen sağlayabilirsin.” dediğinde kanım donsa da yüzüme yansımamasını sağlamıştım.
“Kimsiniz bilmiyorum ve söylediğiniz kişiyi tanımıyorum, ayrıca bir yabancı için bu kadar önemli olduğumu da sanmıyorum.” dediğim sırada az önce konuşan adam geriye doğru bir adım atmıştı.
“Seçim senin Elvin ama doğru bir karar vereceğine eminim. Unutma, suçluların yeri sadece hapistir.” dedikten sonra arkasını dönüp ilerlediğinde çevremdeki adamlarda teker teker yok olmuşlardı, sanki birisi konuştuğumuzu görmesin diye bizi insan kalabalığında saklamıştı.
Tüylerim ürperirken bakışlarım avucumun içindeki flaşa kaymıştı, gerçekten onun katil olduğunun kanıtları mı vardı içinde? Kafam allak bullak olurken birkaç bir şey daha alıp hızla marketten ayrılarak eve geldim, daha fazla dışarıda durmak istemiyordum. İki ay boyunca sadece ikinci kez dışarı çıkmıştım ve onda da başıma saçma salak bir iş gelmişti. Kimdi bu adam? Neden onun düşmanıydı?
Gerçi bendeki de soruydu işte, adam katildi. Tabiki de düşmanları olacaktı ama beni nasıl bulmuştu? Neden onun bana dokunmayacağına bu kadar emindi? Benim yerime nişanlısını bulmaları gerekmez miydi? Sonuçta asıl sevdiği oydu, sevmediği biriyle neden evlenmek için bir yola çıksındı ki?
Düşünceler zihnimin içinde fink atarken elimdeki poşeti mutfağa bıraktığım sırada çalınan kapımla bakışlarım yavaşça arkama dönmüştü, kesin yine teyze gelmiş olmalıydı. İyi olduğumu söylemeden vazgeçecek gibi değildi. Hızla kapıya doğru adımlayıp açmıştım ki karşımdaki gördüğüm bedenle kaşlarım havalandı, şu barda bir türlü peşimi bırakmayan polisin burada ne işi vardı?
“Selam Elvin.” diyen sesiyle kaşlarım yavaşça çatılırken sessizce ona bakmayı sürdürdüm, insanlarla muhatap olmak istemiyorum dedikçe çevremdeki insanlar artıyordu. “Üst komşun bir süre senden haber alamayınca korkup polise haber vermiş ve bende senin adını görünce gelip bakmak istedim.” dediğinde bakışlarım üstündeki üniforma da gezinmişti, haklı olabilirdi.
“Göründüğü gibi iyiyim.” dediğimde kaşları havalanmıştı.
“Emin misin? Buradan pek öyle durmuyor.” dediğinde bıkkın bir nefes vermiştim. “Bak, beni yanlış anlamanı istemem. Hayatında biri olduğunu biliyorum ve buraya sadece işimi yapmak için geldim.” demesiyle onu gördüğüm son an zihnimde çınlamıştı, Ulvi yenge dediği için hayatımda biri olduğunu düşünmüştü.
“Hayatımda biri yok.” dedim sert bir sesle.
“O zaman durum anlaşıldı, acılı bir ayrılık olmuş sanırım.” derken omzunu yandaki duvara yaslamıştı. “Her ne olmuş olursa olsun eminim ki sen çok daha iyilerine layıksın, eğer şu an o dangalak hayatında yoksa da demek ki seni hak edecek kadar iyi bir değilmiş.” dediğinde dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı.
“Ne zamandan beri polislerin işleri arasında sevgilisinden ayrılmış bir kadına moral vermek var?” dememle o da hafifçe gülmüştü.
“Sanırım şu andan beri.” diyerek gülümsediğinde gözlerimi devirerek bende gülmüştüm.
O esnada hala avucumda duran flaşın ağırlığı tüm bedenime çökmüştü, karşımda bir polis vardı ve elimde ise onun katil olduğunu gösterdiği iddia edilen kanıtlar vardı. Vermeli miydim? Ondan bu kadar çok nefret ediyor muydum?
“Daha önemli işlerinin olduğuna eminim.” derken çaktırmadan elimdeki flaşı cebime atmıştım, ne yazık ki ondan hala nefret etmiyordum.
“Bende buna karar verebilecek kadar kıdemli olduğuma eminim.” diyerek elini uzattığında bir ona bir de eline bakmıştım. “Komiser Baran Koral.” dediğinde eline bir süre daha baktıktan sonra elimi kaldırıp avucuna bıraktım.
“Ressam Elvin Varnalı.” dediğimde zihnimde ikinci adım çınlamıştı, artık asla kullanmadığım ikinci adım…
“Hmm! Sanırım bu ressamlık durumunu biliyorum.” dediğinde tek kaşım havalanmıştı. “Başkomiserin kızıyla aynı sınıftasın ve seni pek sevdiği söylenemez.” demesiyle kimi kastettiğini anlamıştım, şu foyasını ortaya döktüğüm polisti.
“Sıraya girsin.” diyerek gülüp elimi geri çekmiştim.
“Korkma, sana bir şey yapamaz. İzin vermem.” dediğinde benzer cümleler başka bir ses tarafından zihnimde çınlamıştı, onun sesi…
“Polislere minnettarız.” derken hafifçe gülmüştüm.
Yaslandığı duvardan ayrılırken elini cebine atıp bir kart çıkarttıktan sonra bana doğru uzattığında yavaşça elinden alıp üstüne baktım, adı ve numarası yazıyordu.
“Ağlayacak bir omuz gerekirse diye.” demesiyle tek kaşım havalanırken ona dönmüştüm. “Ve haline bakılırsa gerekecek gibi.”
“Duvara yaslanıp ağlarım, teşekkürler.” derken içeri doğru bir adım attığımda hızla bana doğru uzanıp kapıyı tutmuştu.
“Yanlış cevap, doğrusu ağlamayacağım olacaktı ve bende bunu kontrol etmek için yarın tekrar geleceğim.” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı. “Hiç sinirli bakma bana, yalnız bırakacak değilim. Yarın öğlen seni almaya gelirim, hazır ol.” dedikten sonra benim cevap vermeme izin vermeden hızla arkasını dönüp gitmişti.
Beni hiç tanımayan adam yalnız bırakmak istemiyordu ama onun iki aydır sesi çıkmamıştı, öylece bırakmıştı. Gerçi ne umuyordum ki? Nişanlı adam gelip benim peşimden mi koşacaktı? Sinirle kapıyı arkamdan kapattıktan sonra salona yöneldim, çevremden bir türlü salaklar eksik olmuyordu. Şimdi nerden çıkmıştı bu polis?
Bir yanda marketteki adam, diğer yanda polis. Tesadüf olabilir miydi? Bir adam gelip polise vermem için elime kanıtlar bırakırken hemen sonrasında polis ayağıma geliyordu, kafayı yiyecektim. Her şey sadece bir oyundan ibaretmiş gibi geliyordu artık, koca bir yalan…
Kendimi koltuğa bırakırken üstümdeki kapüşonluyu çıkartıp kenara fırlatmıştım, iki aydır ne güzel sessiz sedasız bir yaz tatili yaşıyordum. Şimdi nerden çıkmıştı bu adamlar? Her şeyin aniden üst üste gelmesinden nefret ediyordum, en çokta hala kalbime sözümü geçiremiyor olmaktan nefret ediyordum. Neden hala onu düşünüp duruyordum? Belki de çoktan evlenmişti bile, niye hala bir yalancı umrumdaydı?!
Sinirle ellerimi saçlarımdan geçirerek arkaya yaslandım, kafamı duvarlara vurmak istiyordum. Hala zihnimin gerisinde fotoğraflarda niye hiç gülmediğini sorgulayan kalbimi çıkarıp atmak istiyordum, neden onu bir türlü unutamıyordum. Neden, neden, neden?…
O esnada çalan kapımla bakışlarım kapıya kaymıştı, lanet kapı da bugün durmak bilmemişti. Sesimi çıkarmadan öylece kapının arkasındaki kişinin gitmesini bekledim, son iki aydır yaptığım gibi.
“Niran, içeride olduğunu biliyorum.” diyen tanımadık bir kadın sesiyle kaşlarım çatılırken yerimden hızla doğrulmuştum, bu da kimdi? Ve beni nerden tanıyordu?
Bakışlarım çevrede gezinirken elime alabilecek kesici bir şey aramıştım ama sonra vazgeçmiştim, kimseyi isteyerek öldüremeyeceğimi biliyordum. Boşu boşuna uğraşmaya gerek yoktu. Aldığım derin bir nefesle ayaklanarak kapıya yöneldiğim sırada kapı tekrar çalınmıştı, yaklaşarak delikten baktığımda tanımadığım genç bir kadın olduğunu görmüştüm. Benim yaşlarımda duruyordu.
Kapıyı yavaşça aralayarak kadına baktığımda sert bakışlarıyla karşılaşmıştım, üzerinde bir takım elbisesi vardı ve karnı burnundaydı. Bu halini görünce hızla kapıyı daha çok aralamıştım, hamile bir kadını ayakta bekletmek istemiyordum.
“Buyurun?” dedim soran bir sesle.
Elindeki cüzdan benzeri şeyi bana doğru çevirdiğinde içindeki kimliğini görmüştüm.
“Cumhuriyet savcısı Lavinia Demir, konuşmamız gereken konular var.” diyen sesiyle bakışlarım siyah gözlerine kaymıştı.
Adı çok tanıdık geliyordu ama çıkaramamıştım. Yine de bir savcının kapımda ne işi vardı?…
~~~~~~~~~~~
Veee bölüm sonuu!!!
Bu bölüm bir üzüldük ha ne dersiniz? :(
Vidus’a ayrı Niran’a ayrı üzüldüm, ikisi de kendi açılarında aslında çok haklılar…
Peki ya Çiçek? Sanırım bu hikaye de yanan o oldu…
Bu arada Lavinia’yı çok özlemişim, ya siz??? ;) (Kendisi S-mafya serisi 1. kitabın ana kadın karakteri)
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Vidus iki aydır neredeydi???
Sizce Lavinia niye geldi???
Ve son olarak sizce marketteki o yaşlı adam kim???
Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥

