~Bölüm Şarkıları~
Sıla~Yan Benimle
Kenan Doğulu~Ara Beni Lütfen
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalım??
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİ VE YORUM atmayı lütfen ihmal etmeyin!!!
Geçen bölüm beğeni hedef yine tutulmasa da yaklaştığınız için son bir şans verip yine sınır koymuyorum ve hedef koyuyorum canlarım. Beğeni hedefimiz 350 beğeni, lütfen bu beğenileri ve yorumları atlamayın…
“Umduğum dağlara karlar mı yağdı? İçinde bu kadar öfke mi vardı? Ben demiştim demeyi, ezberledim gitmeyi. İnsan sevdiğine böyle yapar mı?…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~~
Tüm sırlar açığa çıktığında insan nasıl hissederdi? Mutlu mu olmalıydı, yoksa gerçeklerden korkmalı mıydı? Korkmuyordum, hatta aksine sebepsiz yere mutluyum bile denebilirdi. Resimlerimin adamı yıllar sonra karşıma çıkmıştı, hatta aynı kişi senelerce aslında yanımdaydı. O kadar yanımdaydı ki en sevdiğim tatlıdan tutun ayakkabı numarama kadar her şeyi biliyordu. Kesinlikle korkmam gerekiyordu, o zaman neden korkmuyordum?
Yalnız olmadığımı bilmek beni sebepsizce mutlu etmişti, öyle ki neredeyse bir buçuk aydır onu görmemiş olmama rağmen sanki her saniye yanı başımdaymış gibi hissediyordum. Bu çok garipti, günlerdir sadece telefondan konuştuğum birisine her geçen gün daha fazla bağlanamazdım. Özellikle bu kişi beni senelerdir izleyen biriyse…
Geçtiğimiz ay oldukça tuhaf geçmişti, itirafından sonra bir daha okula gelmemişti. Birkaç hafta sonrada tatile girmiştik ama bu süre zarfında ara ara da olsa telefondan konuşmaya devam etmiştik. Sanki gelip kim olduğunu kendi ağzıyla itiraf etmemiş gibi davranıyorduk, sanki hala ben hiçbir şey bilmiyormuşum gibi onu tanımama izin veriyordu.
Hakkında sorduğum birkaç soruyu cevaplıyor, gün içinde ne yaptığımı öğreniyor ve kendisi ne yaptığını yarım yamalak anlatıp telefonu kapatıyordu. Tabi bu durum neredeyse son iki haftadır değişmişti, artık üç dört günde bir arıyordu ama bu durumu garipsemiyordum. Çünkü en yakın arkadaşı vurulmuştu ve hastaneydi, onun yanındayken her an bana yazmasını ya da beni aramasını isteyecek kadar bencil değildim.
Hepsinin yanı sıra o günkü sözleri bir türlü aklımdan çıkmamıştı, benim söylememi isterken neden aniden kendisinin açıkladığını anlamamıştım ve düşünmekten delirecek gibi olduğumda başka çarem kalmamıştı.
O günkü ani itirafından sonra davranışı tuhaf gelmişti ve bu yüzden sonrasında gizlice güvenlik odasına girip kamera görüntülerine bakmıştım, odaya girmeden hemen önce bir telefon alıyordu ve konuşurken gülen yüzü tamamen düşüyordu. Kısa geçen bir telefon konuşmasıydı ama her kim aradıysa onu fazlasıyla etkilemiş gibi görünüyordu. Sonrasında ise yüzüne yalandan bir gülümseme yerleştirip içeri giriyordu ve bende tıpkı bir aptal gibi bunu asla fark etmiyordum.
Derin bir nefes alırken düşüncelerimi geri plana atmıştım, şimdi sırası değildi. Bakışlarım son kez telefonumun ekranına kaydığında sadece Nilüfer’den mesaj olduğunu görmüştüm, dersim bittikten sonra alışverişe gidecektik. Onu hatırlatıyordu. Bu bir ayda onunla da iyice yakınlaşmıştık, tabi hala Vidus’la nasıl bir bağlantısı olduğunu bilmesem de onu tanıdığına yüzde yüz emindim fakat kendisi hala açıklamamıştı. Bende onu zorlamamıştım.
Hızlıca ona cevap yazdıktan sonra botlarımı giyerek evden çıktım, ne yazık ki bugün dersim vardı. Birkaç hafta kadar önce okulum açılmıştı ama o yoktu, raporlu olduğunu söylemişti. Yerine geçici olarak başka bir hoca girmeye başlamıştı ve bugün raporlu olduğu süre doluyordu. Belki de içimdeki heyecanın sebebi buydu, onu tekrar görecek olmak…
Hızla otobüs durağına doğru yürürken derin bir nefes aldım, Arhan’ın son durumu hakkında bir bilgim yoktu. En son vurulduğu haberini görmüştüm, magazinle pek ilgim olmamasına rağmen haber öyle çok yankılanmıştı ki ben bile duymuştum. Hemen ona yazdığımda yoğun bakımda olduğunu ama iyi olacağına emin olduğunu söylemişti. Bu sözlerinden bile korkusunu hissedebilmiştim, her ne kadar kendisi yakın olmadıklarını iddia etse de Arhan’ın onun için anlamı büyüktü.
Durağa vardığım an şansıma gelmiş olan otobüse hızlıca binerek boş olan bir yere oturmuştum. Bakışlarım arkamdan binen adama kaydığında gözlerim kısılmıştı, onun korumalarından olan şu uzun saçlı adamdı. Birkaç kez daha onu peşimde görmüştüm, sanırım ilk zamanlar bahsettiği korumamdı. Kendisinin işi olduğunda göndereceğini söylemişti, acaba bugünde mi okula gelmeyecekti?
Derin bir nefes alarak adamı umursamamaya çalışıp telefonuma döndüm, bu koruma işleri her ne kadar tuhaf gelse de o yanıma gelene kadar çok karışmamayı seçmiştim. Gecenin bir yarısı bardan çıktığımda peşimde koruyan birisinin olması beni de rahatlatmıyor değildi. Bakışlarım telefonuma kaydığında hiç adetim olmasa da biraz sosyal medya da gezinmek istemiştim, Arhan’ın durumunu merak etmiştim.
Açılan uygulamayla karşıma çıkan ilk haber de öylece kalakalmıştım, gözlerim büyürken bir elim dudaklarıma kapanmıştı. Birkaç gün kadar önce Arhan Demir vefat etmişti ve ben bunu yeni öğrenmiştim. Ne kadar süre öylece elimdeki telefona bakmıştım bilmiyordum ama duran otobüsle bakışlarım durak adına kaymıştı, okula varmıştım. Hızla otobüsten inerek koşar adımlarla okula ilerledim, eğer okulda yoksa arayıp bu sefer kesinlikle yanına gidecektim. Böyle bir durumda yeteri kadar geç kalmıştım zaten.
Nefes nefese okula girdiğimde hiç beklemeden onun odasına doğru koşmaya başlamıştım ki yaklaştığım sırada gördüğüm bedenle adımlarım yavaşlayarak durmuştu, müdürle konuşuyordu. Bakışlarım yavaşça onu süzmeye başlamıştı, o dik duruşu sanki gitmişti. Sakalları uzamıştı, göz altlarındaki yorgunluğu buradan bile görebiliyordum. Üzgündü…
Yanından ayrılan müdürle bakışları yana döndüğünde ateş bakışları gözlerimle çakışmıştı, gözlerindeki bariz hüzünle kalbim paramparça olurken ona doğru hızla birkaç adım atmıştım ki yanındaki odanın kapısını açtığında sesimi çıkarmadan içeri girdim. Bakışlarım ona döndüğünde peşimden içeri girerek kapıyı kapatıp hızla bana yaklaşmıştı, aniden bedenime sarılan kollarıyla başını boynuma gömdüğünde sesimi çıkarmadan bende ona sarıldım.
“Başın sağolsun, daha yeni gördüm haberi.” diye mırıldandığımda bir süre sessiz kalsa da sonrasında yavaşça geri çekilmişti.
“Arhan iyi, hastane hatası.” demesiyle kaşlarım havalanırken ne hissedeceğimi şaşırmıştım, bu çok iyi bir haber değil miydi? O zaman neden bu kadar üzgündü?
“Bu çok iyi bir haber.” diyerek hafifçe güldüğümde onunda dudakları belli belirsiz kıvrılmıştı ama gözleri hala aynı hüzünle bakıyordu. “Başka bir şey mi oldu?” diye mırıldığımda dolan gözlerinden bir damla yaş yanaklarına süzülmüştü. Gözleri sıkıca kapanırken hemen yandaki koltuğun kenarına oturduktan sonra alnını göğsüme yasladığında öylece kalakalmıştım, başka birine mi bir şey olmuştu? Onu üzen neydi?
“Siktiğimin ikilemleri arasında kalmaktan çok yoruldum.” diye titreyen sesiyle benimde gözlerim dolarken ellerimi kaldırıp göğsümdeki başına sarıldım.
“Anlatırsan belki çözüm buluruz.” dediğimde göğsüme yaslı başını olumsuz anlamda sallamıştı.
“Çözebilecek tek kişi benim serçem.” derken derin bir nefes almıştı, sanki kokumu ciğerlerine hapsetmek ister gibiydi. Yavaşça geriye çekildiğinde benden uzaklaşmasına izin vermeden ellerimi yanaklarına sardım.
“Sorun her neyse halledeceğine eminim, sen hayatımda tanıdığım en güçlü adamsın.” diyerek elime batan sakallarını umursamadan hafifçe yanaklarını okşadım. Kızarmış bakışları gözlerimde gezinirken bir eli yanağındaki elimi kavrayarak daha çok tenine bastırdı.
“Ben korkağın tekiyim Niran.” dediğinde hızla başımı olumsuz anlamda salladım.
“Değilsin, bu mümkün değil.” dediğimde başı yavaşça tuttuğu elime yaslanmıştı.
“Neden öğrendiğin halde benden kaçmadın?” demesiyle o sorgu anının geldiğini anlamıştım ama ne yazık ki sorusuna bir cevabım yoktu. Bu soruyu geçtiğimiz ay içinde bende defalarca kez kendime sormuştum ama hepsi koca bir belirsizlikle sonuçlanmıştı.
“Bilmiyorum.” dediğimde başını yavaşça olumlu anlamda sallarken gözlerinde bariz bir hayal kırıklığı oluşmuştu. “Peki sen niye beni senelerdir unutmadın?” diye dudaklarımdan dökülen soruyla iki elimi de tutup yanaklarından indirirken yaslandığı yerden doğrulmuştu.
“Çünkü seviyorum, hemde tüm kalbimle.” dediğinde kalbim sıcacık olurken sözlerinin sonundaki söylenmeyen kelimeleri fark etmiştim, yine bir şey saklıyordu.
“Ama?” diyerek bu sefer kaçmak yerine direttim, sevdiğini açık yüreklilikle söyleyebiliyorsa artık o da kaçamazdı.
“Ama bir süre daha yanında olamam.” demesiyle kaşlarım çatılırken ateş bakışlarını izlemeyi sürdürmüştüm, bu da ne demek oluyordu? Yine Arhan’ın yanına mı gidecekti?
“Neden?” dememle derin bir nefes alarak ellerimi yavaşça bıraktığında bedenimi soğuk bir rüzgar etkisi altına almıştı, neden yine veda ediyormuş gibi hissediyordum?
“Çünkü iş için İtalya’ya dönmem gerek.” derken sertçe elinin tersiyle yanaklarındaki ıslaklığı silmişti. “En kısa sürede döneceğim, söz veriyorum.”
“Anladım, sorun değil.” diyerek bir adım geriye çekildiğimde bakışları önce adımlarıma ardından da gözlerime dönmüştü, geriye çekilmem hoşuma gitmemiş gibi bakıyordu. “Bende kötü bir şey sanmıştım, işmiş.” diye mırıldandığım sırada bana doğru bir adım atarak az önce açtığım mesafeyi kapatmıştı.
“Konuşmaya devam edeceğiz, sadece lanet sözleşme bitene kadar orada olacağım.” dediğinde kaşlarım yavaşça çatılmıştı, şu sözleşme olayından ikinci kez bahsetmişti. Sanırım İtalya’daki iş yerinin sözleşmesiydi.
“Ne zaman bitecek peki?” diye sorduğumda tekrar derin bir nefes alırken parmakları saçıma kaymıştı.
“Beş ay.” derken parmaklarının arasındaki tutamı hafifçe okşamıştı. “Döneceğim ve geldikten sonra bir daha asla gitmeyeceğim.” diyen boğuk sesiyle başımı olumlu anlamda sallamıştım.
“Bu kısa süreli bir veda konuşmasıydı yani.” dediğimde başını yavaşça olumlu anlamda sallamıştı.
“Bir korumamı seninle bırakacağım, kötü bir şey olduğunda bağırman yeterli. Hemen gelir.” dediğinde bu sefer başını olumlu anlamda sallayan taraf ben olmuştum, şu uzun saçlı adamdan bahsediyor olmalıydı.
“Böyle bir şeye gerek yok.” dememle saçımdaki parmakları çenemi yakalarken hafifçe bana doğru eğilmişti.
“Lütfen, en azından ben dönene kadar.” dediğinde gözlerindeki itiraz istemeyen bakışlarına karşı çıkamamıştım, yavaşça başımı olumlu anlamda salladım. “Ben fatto figlia mia.” (Aferin benim kızıma) diye mırıldanırken dudakları kıvrılmıştı, yine ne demişti bu?!
“Bu durum hala sinirimi bozuyor.” dediğimde dudakları daha çok kıvrılırken gamzeleri belirginleşmişti.
“Sende hala benim dengelerimi bozuyorsun, ben bir şey diyor muyum?” demesiyle gözlerimi devirmiştim ama içten içe gelen sırıtma isteğimi zor bastırıyordum. Yiğidi öldürüp hakkını yememek gerekiyordu, adamın ağzı iyi laf yapıyordu.
“Gıcık.” diye mırıldandığımda erkeksi kıkırtısı kulağımı doldurmuştu, hemen ardından dudaklarını varla yok arası yanağıma bastırdığında kalbim hızla göğsüme çarpmaya başlamıştı.
“Şimdi gitmem gerek, uçağım var.” derken geriye çekilmişti ama eli hala çenemdeydi. “Yerime geçen haftaki hocanız bakacak ama sınav sorularını ben hazırlayacağım, ona göre dersini güzel dinle.” diyerek geriye doğru bir adım attığında tenimdeki eli de kaybolmuştu.
“Hiçbir dersine girmeyeceğim.” dediğimde tekrardan gülmüştü.
“O zaman dersimden geçemezsin minik serçem, seçim senin.” dediğinde söylediği lakap zihnimde çınlamıştı, seneler önceki bir kâğıt parçasında yazan sözleri sesli bir şekilde onun ağzından duymak gerçekten oldukça tuhaftı.
“Niye serçe?” diye senelerce aklımda dönen o soru aniden dudaklarımdan döküldüğü sırada kapıya giden eli açarak önünde durmuştu.
“Çünkü seni ilk gördüğümde ürkek bir serçeydin.” derken bakışları beni süzmüştü. “Gerçi hala öylesin.” demesiyle kaşlarım tekrar çatıldığında o tam tersine gülmüştü. “Bunları sonra konuşuruz mia bella, şimdi gerçekten gitmem gerek.” diyerek arkasını dönüp bir adım atmıştı ki duraksayarak omzunun üstünden bakışlarını bana çevirdi. “Bekle beni, ürkek serçem.”
***
‘…mutlu yıllar minik serçe, beni bekle.’
***
Yıllar önce bıraktığı kağıtta yazan not zihnimde çınlarken o ise hızla arkasını dönüp ilerlemeye başlamıştı, bir süre arkasından öylece baksamda mecburen bende odadan çıkarak sınıfa yönelmiştim. Yanımdan geçip gidenlerin fısıldaşmaları bile umrumda değildi, sadece kalbimin acısını hissediyordum.
Belki yaptığım saçmalıktı ama umrumda değildi, ben onu ne olursa olsun beklerdim ve bekleyecektim de…
~~~
3 ay sonra…
Mesaimin başlamasına birkaç saat kalmıştı, elimdeki bardakları teker teker yıkarken zihnim ise oldukça kalabalıktı. Üç ay geçmişti ve bu süre içinde söylediği gibi telefondan konuşmaya devam etmiştik, hala onu tanımama izin veriyordu. Tabi belli başlı sorular hariç. Mesela hiç ailesinden bahsetmiyordu, tek bildiğim şerefsiz bir babasının olduğuydu. Yetimhanedeki anılarını ya da sonrasında onu evlat edinen aileyi, hiçbirini anlatmıyordu. Sadece kendisi hakkında bilgiler veriyordu ama onlar bile sınırlıydı.
Örneğin en sevdiği yemeği ya da tatlıyı bilmiyordu, hatta neredeyse hiç tatlı yemediğini söylemişti. Buna şaşırmıştım, bir insan neden hiç tatlı yemezdi ki? İlk önce kaslı bedeni için olduğunu sanmıştım ama konuştukça sanki bunu bir alışkanlık gibi anlatmıştı, hiç denemediği için o da uğraşmamış gibiydi. Sanki tatlı yemek bile ona öncesinde yasaktı ve o da buna alışmıştı…
Bir diğer öğrendiğim bilgi ise sağ bacağında platin olmasıydı, birkaç yerden kırıldığını söylemişti. Nasıl kırdığını söylediğimde ise yine ve yine susmuştu. Bunu da hiç tahmin edemezdim, bildiğim kadarıyla platin ara sıra ağrı yapardı ama buna rağmen onun hiç sekerek yürüdüğünü görmemiştim. Kaldı ki bu sırlar artık her ne kadar sinirimi bozmaya başlasa da ona alıştığım gerçeğini de inkar edemezdim.
Yazmadığı günlerde ben yazar olmuştum ve konuşurken aptal gibi sırıtıyordum. Bir şekilde beni mutlu ediyordu ve hayatımda kalmasını istediğim nadir insanlardan biri olmuştu, kalbim onsuzluğu düşündüğümde bile sızlıyordu. Bu hissin sebebini ya da adını bilmiyordum, tek bildiğim daha önce hiç böyle hissetmediğimdi.
“Sende var bir haller.” diyen Nilüfer’le bakışlarım ona dönmüştü. Bu geçen sürede onunla yakın arkadaş olmuştuk, hakkında çoğu şeyi biliyordum. Vidus dışında. O konuyu hiç açmıyordu, sadece ara sıra bir abisinden bahsediyordu ve onun Vidus olduğunu düşünüyordum.
“Yok bir şey.” diye mırıldanırken elimdeki bardağı temizlemeye devam ettim.
“Sırıtıp duruyorsun kaç gündür Elvin, kör sultan bile fark ederdi.” demesiyle gülümsediğimi o an fark etmiştim. Ters bakışlarım ona döndüğünde sırıtarak dirseklerini bar tezgahına yaslayıp bana doğru eğildi. “Şu hocanla bir şey mi oldu yoksa?” demesiyle tek kaşım havalanmıştı. Acaba onu nerden tanıyordu? Bir akrabalığı olabilir miydi?
“Bilmem, belki de.” dememle dudakları daha çok kıvrılmıştı.
“Kız hiçbir şey anlatmıyorsun ya, sevgili mi oldunuz? Ne zaman oldunuz?” dediğinde suratım yavaşça düşmüştü, adamı gördüğüm bile yoktu ki.
“Daha tanışma aşamasındayız.” dediğimde kaşları havalanmıştı.
“Aylardır?” diye soran sesiyle elimdeki bardağı sertçe tezgaha bırakmıştım, sinirlerim gerilmişti.
“Paşamızın önemli işleri bitmiyor.” dediğimde omuzları düşmüştü.
“Belki de gerçekten önemli işleri vardır.” dediğinde bu sefer ben ona yaklaşmıştım.
“Onun kim olduğunu biliyorum Nilüfer, o yüzden şu lafı geveleyip durma artık. Kaç ay geçti, sıkılmaya başladım.” dememle Nilüfer’in derince yutkunduğunu görmüştüm.
“Başından beri beni biliyor muydun yani?” demesiyle başım hafifçe yana eğilmişti.
“Onu tanıdığını tahmin ettim diyelim.” dediğimde derin bir nefes almıştı.
“Her şeyi biliyor musun?” diye sormasıyla kaşlarım yavaşça çatılırken tüm bedenim gerilmişti, her şey derken neyi kastediyordu? Neden içimden bir ses bu sorunun sadece beni takip etmesini içermediğini söylüyordu?
“Evet, Vidus hakkında her şeyi biliyorum.” dediğimde omuzları bariz bir şekilde rahatlamıştı.
“O zaman artık rahatça konuşabiliriz, sonuçta onun şey olmasını dert etmiyorsun.” dediğinde hala aynı şekilde ona bakmaya devam ediyordum.
“Şey derken?” dediğimde tam dudakları aralanmıştı ki arkadan gelen başka bir ses hızla ona engel olmuştu.
“Pamuk şeker!” diye seslenen adamla bakışlarım Nilüfer’in arkasına döndüğünde uzun saçlı korumayı görmüştüm, Nilüfer’e bakıyordu. “Gel.” diyerek bakışlarını bana çevirdiğinde yavaşça başını eğip aynı o günkü gibi selam verdikten sonra dışarı çıkmıştı.
“Öküz oğlu öküz.” diye mırıldanan Nilüfer de oturduğu yerden ayaklanmıştı. “Ben şu korsan Ulvi’cik ne diyormuş bir bakayım, hemen dönerim.” dedikten sonra hızla arkasını dönüp çıkmıştı. Demek adı Ulvi’ydi, hırsızlık için evine girdiğimde telefonda yemek tarifi verdiği kişiydi. Bir korumaya göre oldukça yakınlardı.
“Tamam ama hızlı ol, mesai başlar birazdan.” dediğimde hızla başını olumlu anlamda sallayarak dudaklarındaki gülümsemesiyle Ulvi’nin peşinden gitmişti.
~~~~~~~~~
Çiçek Erden…
Kapıdan dışarı çıktığımda yanda beni beklediğini görmüştüm ki yine kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Geçtiğimiz aylar boyunca en fazla birkaç kez konuşmuştuk, onlarda genelde abim hakkındaydı ama kendimi onun hakkında bir şeyleri araştırmaktan alıkoyamıyordum. Çocukluğunu, gittiği okulları, aldığı eğitimleri; çoğunu öğrenebildiğim kadar öğrenmiştim ve bunların yanı sıra öğrendiğim bazı şeyler beni oldukça yaralamıştı.
Detaylı olarak bilmesem de abimin bir dönem eziyet gördüğünü biliyordum ve o dönem içinde tek eziyet gören o değildi, korsan adamım da gözünü onu satmadığı için kaybetmişti. Bunu öğrenebilmek için abimin birkaç korumasıyla konuşup onları anlatmaları için ikna etmiştim ama keşke öğrenmeseydim demek gelmişti içimden. Ona bunu yapan şerefsizleri öldürmek istemiştim ve ben istediğimi almadan durmazdım.
“Ne oldu?” diyerek yanına yaklaştığımda tek gözü meraklı bir edayla beni süzmüştü, diğer gözünde ise yine korsan bandı vardı. Üstünden derin bir çizik aldığını söylemişti korumalar ama gerçekte hiç görmemiştim, bandı hep gözündeydi.
“Niran mafya durumlarını bilmiyor, sakın pot kırma.” dediğinde kaşlarım çatılmıştı, o zaman sadece onu takip eden aşığı olduğunu mu biliyordu? Siktir! Ve ben az kalsın tüm oyunu bozacaktım.
“Anladım, dikkat ederim.” diyerek arkamı dönmüştüm ki koluma sarılan iri parmaklarla kalbim daha da hızla çarpmaya başlamıştı, bakışlarım önce eline kayarken ardından yavaşça beni izleyen sert bakışına kaydı.
“Beni de araştırmayı kes, merak edilecek bir yanım yok.” demesiyle içimden salak korumalara lanet etmiştim, gidip hemen yetiştirmişlerdi.
“Bu benim merakım korsan adam, seni hiç ilgilendirmez.” derken ona doğru bir adım attığımda yüzünü görebilmek için başımı daha çok geriye eğmem gerekmişti, kısacık boyuma inatla o oldukça uzundu. Tam iki metreydi. Evet, onu da bulmuştum.
Bana eğilen yüzüyle nefesi yüzüme çarparken kolumdaki eli hafifçe sıkılaşmıştı ama asla canımı yakacak kadar değildi.
“Sadece küçücük bir çocuksun gözümde, bunu bil ve uzak dur.” diyen sert sesiyle kalbimde bir şeylerin kırıldığını hissetsem de yüzüme yansımasına izin vermemiştim.
“Eğer sadece bir çocuksam neden uzak durmamı istiyorsun? Zaten senin için bir anlam ifade etmiyorum, yakınında olmam neyi değiştirir ki?” dememle kaşları daha çok çatılırken bir süre sessizce gözlerimi izlemişti.
“Söyleyeceğimi söyledim pamuk şeker, bundan sonra haddini bil.” dedikten hemen sonra kolumu bırakıp yanımdan hızla geçerek içeri girmişti.
Dudaklarım kıvrılırken bir süre arkasından baktım, kesinlikle benden etkilenmekten korktuğuna emindim ve bundan onunda emin olmasını sağlayacaktım ama hala biraz zamana ihtiyacım vardı.
“Kaç bakalım korsancık, nasıl olsa yolun sonu hep prensese çıkacak.” diye mırıldanırken derin bir nefes alıp içeri girdim…
~~~~~~~~~
Elvin Niran Varnalı…
Nilüfer içeri girdikten kısa bir süre sonra mesai başlamıştı, Zirve yine her zamanki gibi kalabalıktı. Bakışlarım ara ara barı gören kameraya kaysa da hala bir mesaj gelmemişti. Belli ki yoğundu, her an mesaj atacak hali yoktu zaten.
“Mekan yine orospu amı gibi dolu, bıktım ya.” diye mırıldanan yanımdaki Kuzey’le dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı, saçma betimlemelere bayılıyordu. Geçtiğimiz aylar boyunca genelde Nilüfer ve Kuzey’le takılmaya başlamıştım, garip bir üçlü olmuştuk.
“Bugün yine az, dua et.” derken elimdeki hazır olan içkiyi müşterinin önüne bıraktım.
“Evet, bu sefer ki orospu az beğenilenlerden.” demesiyle yüzümü buruşturup ona döndüğümde kahkaha atarak elindeki bardağı tezgaha bırakmıştı.
“Bir gün birisi yanlış anlayıp sana hakaret davası açacak.” derken diğer bir siparişi hazırlamaya başlamıştım.
“Haklı, her an açılabilir.” diyen başka bir sesle bakışlarım karşımdaki adama kaydığında kaşlarım havalanmıştı, ilk zamanlar Vidus’u şikayet etmeye gittiğimde benimle ilgilenen polisti. Hiç burada görmemiştim, o yüzden şaşırmadan edemedim.
“Sana ne götüm? Polis misin?” diyen Kuzey’le bakışlarım hızla ona dönerken kaşlarımı hızla kaldırıp indirmiştim.
“Sen işine dön barmen.” derken omzundan sertçe ittiğimde mavi gözlerini devirerek önüne dönmüştü. “Siz onun kusuruna bakmayın.” diyerek tekrar polise döndüm.
“Sorun değil, bilmiyordu.” diyen polisle hafifçe gülümseyerek siparişini yapmaya başlarken bakışlarım kameraya kaymıştı, umarım izlerdi de biraz kıskanırdı!
“Sizi buraya hangi rüzgar attı? Genelde komiseriniz gelirdi.” derken bardağı önüne bırakmıştım.
“Neden? Bende dertlenemez miyim Elvin?” dediğinde kaşlarım havalanmıştı, adımı hala hatırlıyor muydu?
“İnsan sadece dertlenince mi içer?” dediğimde dudakları kıvrılmıştı. Siyah gözlü, hafif esmer tenli ve yakışıklı denebilecek biriydi ama bu beni etkilemiyordu. Duvara bakıyormuşum gibi hissediyordum.
“Diğer insanları bilemem ama ben bir tek dertlenince içerim.” derken bardaktan bir yudum almıştı.
“İstersen anlatabilirsin, diğer insanlar genelde burada dertlerini anlatmayı severler.” dediğimde tekrar hafifçe gülmüştü, komiserini kastettiğimi anlamıştı.
“Yakalamamız gereken bir katil var ama ne yaparsak yapalım adam bir şekilde işin içinden sıyrılıyor.” dediğinde başımı sallayarak onu dinlediğimi belli etmiştim. “Ruh hastasının teki, öldürdüğü bedenlere şeytan boynuzuna benzeyen bir şeyi kazıyıp duruyor. Bildiğin bizimle taşak geçiyor yani.” demesiyle elimdeki bardakla öylece kalakalmıştım.
Gözlerimin önünde ensesindeki dövme çınlarken midemin bulandığını hissediyordum. Hayır, o olamazdı. O bir katil olamazdı. Sadece tesadüf olmalıydı, boktan bir tesadüf…
“Hakkında başka bir ipucu yok mu?” derken derin bir nefes almam gerekmişti.
“Sorun o işte, hiçbir şekilde açık vermiyor. Siktiğimin puştu çok zeki.” dediğinde kuruyan boğazımı ıslatmak için derince yutkundum.
“En yakın zamanda bulacağınıza eminim.” derken diğer müşterinin içkisini önüne bırakmıştım.
“Tabiki de, Türk adaletinden hiçbir katil kaçamaz.” derken bakışları bir şeyi fark etmiş gibi gözlerime tutunmuştu. “Çok özür dilerim, seni korkutmak istememiştim. Zaten merak etme, en kısa zamanda onu bulup parmaklıklar ardına yollayacağız.” diye mırıldanırken bir eli yanağıma uzandığında dokunmasına izin vermeden hızla geri çekilmiştim. “Sakın korkma olur mu? Türk polisi her daim korur.”
Sözlerinin ardından düşen yüzüyle elini geri çekerek içkisinden büyükçe bir yudum almıştı. Söyledikleri zihnimde dönüp dururken önlüğümün cebinde titreyen telefonumla bakışlarım refleksle kameraya dönmüştü. Neden içimden bir ses mesaj atanın o olduğunu söylüyordu?
Bir elim hızla telefonuma giderken derin bir nefes almıştım. Bakışlarım ekranda gezindiğinde gördüğüm mesajla tüylerimin ürpermesine engel olamamıştır.
Resimlerimin adamı: O puştu başından def etmek için sadece üç saniyen var (02.13)
Mesajı defalarca kez okurken bakışlarım karşımda beni izleyerek içkisini içen polise kaymıştı ki hemen arkasında dikilen Ulvi’yi görmüştüm, açık olan tek gözündeki sert bakışını buradan bile görüyordum. Polise bakıyordu. Bakışlarımı çevrede gezdirdiğimde her köşede bir adamın dik dik polise baktığını görmüştüm, hepsi onun adamı mıydı? Kahretsin!
Bakışlarım hızla ekrana dönerken parmaklarımın harflerin üzerinde gezinmesine izin verdim.
Elvin: Yoksa? (02.15)
Mesajım anında görüldü olurken yazmaya başlamıştı.
Resimlerimin adamı: Yoksa dayaktan komaya girmesini sağlarım. (02.15)
Yazdığını okurken gözlerim irileşmişti, bir polisi döverek başına iş mi almak istiyordu? Bu adam gerçekten aptalın tekiydi!
“Bir sorun mu var Elvin?” diyen polisle bakışlarım adamı bulurken hızla aklıma ilk gelen yolu yapmaya koyulmuştum, hızlıca önlüğümü çıkartıp tezgaha bıraktım.
“Bir arkadaşım rahatsızlanmış, gitmem gerek.” derken geriye doğru bir adım atmıştım. “Umarım en yakın zamanda katili bulursun.” diyerek hızla arkamı dönüp tezgahın arkasından çıktıktan sonra arka çıkışa yönelmiştim.
“Elvin nereye? Ben ne yapacağım tek başıma?!” diye arkamdan haykıran Kuzey’i umursamadan koşmaya başlamıştım, mekanda o kadar fazla kişi yoktu. Kendi başına halledebilirdi.
Çıkışa doğru koşarken çalan telefonumla hızla kapıdan çıktığım an telefona bakmıştım, o arıyordu. Bedenimi bir titreme dalgası sararken esen rüzgara rağmen üşümüyordum, aksine heyecandan yanıyormuşum gibi hissediyordum. Neden bedenimde böyle bir etkiye sahipti? Bu lanet hissin sebebi neydi? Derin bir nefes alarak hızla aramayı cevaplayıp kulağıma yasladım.
“Niran’ım.” diyen sesiyle kalbim daha da hızlanırken dudaklarımda anlamsız bir gülüş oluşmuştu.
“Şahsen yanımda olmasan da maşallah, elin hiç uzaklaşmıyor.” dediğimde erkeksi bir kıkırtı duyulmuştu.
“Ben gemi yapan bir acizim. Söylesene, okyanustan nasıl uzak kalabilirim?” dediğinde kaşlarım havalanırken esen rüzgar bile sıcak gelmeye başlamıştı.
“Okyanus?” dedim soran bir sesle.
“Gözlerin mia bella, gözlerin bir çift okyanus.” dediğinde içeride yaşanan olayları bile unutmuştum. Tek düşünebildiğim onun kulağımdaki sesiydi.
“Gözlerim mavi değil ki.” derken hafifçe gülmüştüm.
“Okyanus sadece mavi midir?” diyerek derin bir nefes almıştı. “Ben gözlerindeki dibe çökmüş yosunları, zeminindeki toprakları görüyorum. Bakışlarındaki berrak su da arınıyorum.” dediğinde bakışlarım hemen kapının yanındaki kameraya gitmişti. “Gözlerin benim için bir okyanustan ibaret Niran’ım ve ben okyanusa aşık bir adamım.”
Kalbim adeta ağzımda atarken gözlerimi kameradan ayırmadan hafifçe gülümsemiştim, birinin gözlerimi bir okyanusa benzeteceğini hiç düşünmezdim ama o söyleyince her şey mümkün oluyordu. Artık kimse beni okyanus gözlü olmadığıma ikna edemezdi.
O esnada açılan kapıyla bakışlarım hızla oraya döndüğünde gördüğüm polisle gözlerim irice açılmıştı, bunun burada ne işi vardı? Niye peşimden gelmişti?!
“Elvin, seni merak ettim. Öyle bir anda çıktın, bu saatte taksi de bulamazsın. Gel, ben bırakırım seni.” demesiyle kulağımdaki telefondan hırıltılı bir ses duyulmuştu.
“Ti scuoio, bastardo.” (Derini yüzeceğim senin, piç herif) diyen sert sesiyle kaşlarım yavaşça çatılmıştı, ne söylediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama küfür etmiş gibiydi.
“Hiç gerek yok, beni zaten arkadaşım almaya gelecek.” dediğimde polisin kaşları havalanmıştı.
“Peki, arkadaşın gelene kadar buradayım o zaman. Gecenin bir yarısı dışarıda tek başına beklememelisin.” diyerek duvara yaslanmıştı ki bakışları omzumun üzerinden ardıma kaydığında bende hızla arkama dönmüştüm.
“Gitmiyor muyuz yenge?” diyen Ulvi’yle kaşlarım daha çok havalanmıştı, yenge mi demişti o?
“Yenge mi?” diyen polisle ne yapacağımı bilemez halde Ulvi’ye bakmaya devam ettiğimde başını eğerek yanını işaret etmişti.
“Adamımla git minik serçem, ona güvenebilirsin. Seni sadece evine bırakacak.” diyen kulağımdaki sesle derin bir nefes almıştım, aklım tamamen karışmıştı. Neyin içine düşmüştüm ben böyle? Daha adamla aramda bir şey yokken bile koruması bana yenge diyordu, kafayı yiyecektim!
“Gördüğünüz gibi arkadaşım geldi.” derken polise dönerek geriye doğru bir adım attım. “İyi günler dilerim polis bey.” dedikten sonra hızla arkamı dönüp Ulvi’nin yanına ilerlediğimde adama attığı ters bakışını bana çevirerek hızla barın ön tarafına doğru ilerlemeye başlamıştı, bende hızla onu takip ettim.
“Şöyle sözümü dinlemene bayılıyorum.” diyen kulağımdaki sesle kaşlarım yavaşça çatılmıştı.
“Sadece başını belaya sokmak istemiyorum, bunun sözünü dinlemekle alakası yok.” dediğimde hafifçe gülmüştü.
“Sen öyle diyorsan.” diyen keyifli sesiyle bir arabanın yanına vardığımızda açılan arka kapıyla bakışlarım Ulvi’nin tek gözüne çarpmıştı, gerçekten de ürkütücü duruyordu.
“Polisten uzak duracaksın.” derken açılan kapıdan içeri girip oturmuştum.
“Aşk olsun mia bella, ben cani miyim? Polislerle ne işim olur?” dediğinde sözleri beni rahatlatmanın aksine daha çok germişti. Polisin anlattıkları zihnimde dönüp duruyordu.
“Ayrıca bu yenge muhabbetini de duymamış gibi yapacağım, henüz aramızda adı konulmuş bir şey yok.” dediğimde Ulvi’nin bakışı dikiz aynasından beni bulmuştu.
“Evet, bende bunu duymamış gibi yapacağım serçem. Şimdi toplantım var, kapatmalıyım.” demesiyle hızla kapatmadan konuşmaya çalışmıştım.
“Vidus ciddiyim, bana ikide bir birileri yenge…”
“Ti amo tanto, mia bella.” (Seni çok seviyorum, güzelim.) diye hızlı sözümü keserek konuştuktan sonra kapanan telefonla öylece ekrana bakakalmıştım, gıcığın tekiydi işte! Yine İtalyanca konuşmuştu ve bir bok anlamadığımı bildiği için yaptığına emindim. Gerçekten beni sinir etmekten zevk alıyordu!
“Eve gidiyoruz değil mi yenge?” diyen Ulvi’yle ters bakışlarım ona döndüğünde sırıtarak önüne dönüp gaza yüklenmişti. Patronu neydi ki, koruması ne olsundu işte!
Her ne kadar ona sinir olsamda beklemeye devam ettim, sözleşmenin bitmesine iki ay kalmıştı. Ya dönecekti ya da her şey bitecekti, buna ise sadece zaman karar verecekti…
~~~~~~
İki ay sonra…
Zaman bitmişti, sözleşmenin süresi dolmuştu. Okul tatile girmişti ve ben ise bilinmezliğin ortasında öylece savruluyordum. Hala telefondan konuşmaya devam ediyorduk ama son zamanlarda iyice azalmaya başlamıştı. Belki de ben her şeyi çok abartmıştım, o sadece kendisine bir eğlence aramıştı ve sonrasında da yok olmuştu.
Şimdi ise Nilüfer’in zoruyla alışverişe gelmiştik, bana iyi geleceğini iddia etmişti ama daha çok onun için gelmişiz gibiydi. Deli gibi mağazaları gezip duruyorduk. Derin bir nefes alarak çevreme bakındığımda Ulvi’nin yine geriden bizi takip ettiğini görmüştüm, eğer her şey bir yalandan ibaret olsaydı adamı hala peşimde olmazdı değil mi? Tek tutunduğum dal buydu.
“Aa ama yenge, kızacağım artık.” diyen Nilüfer’le ters bakışlarım hızla ona dönmüştü.
“Ne yengesi kızım? İki aydır hepiniz tepeme bindiniz yenge diye, yok yenge falan.” diyen sinirli sesimle daha çok gülmüştü.
“Bu adam sana aşkını itiraf etmedi mi? Daha ne yapsın?” dediğinde oflayarak yanından geçip mağazaya girdim.
“Söyledi ve gitti Nilüfer, ayrıca ben bir şey söylemedim.” dediğimde hızla koluma girmişti.
“Tamam işte, niye söylemedin? Sende seviyorsun işte.” dediğinde adımlarım hızla duraksarken kalbim sertçe göğsüme çarpmıştı, seviyor muydum?
“Saçmalama Nilüfer, ne sevmesi? Daha adamı tanımıyorum bile.” diyerek tekrar adımlamaya çalışmıştım ki önüme geçen bedeniyle durmak zorunda kalmıştım.
“Beş aydır onu bekliyorsun Elvin, senelerdir seni takip ettiğini bildiğin halde onunla konuşuyorsun. Allah aşkına, bu sevgi değil de ne?” demesiyle omuzlarım düşerken yüreğime bir ağırlık çökmüştü, sözlerinin haklılığı neden canımı acıtmıştı? Peki ya iki aydır aklımı çelip duran katil düşüncesi ne olacaktı? Neden bir türlü kendime itiraf edemiyordum?
“Bilmiyorum Nilüfer, neden yaptığımı bilmiyorum.” dediğimde onunda omuzları düşerken ellerini yanaklarıma sarmıştı.
“Ben biliyorum Elvin, onunda ailen gibi seni terk edeceğini sanıyorsun ama yapmaz. O ölse de seni bırakmaz.” dediğinde gözlerim istemsizce dolsa da hızla bakışlarımı kaçırarak derin bir nefes aldım, kalabalık yerde ağlayamazdım. Zayıflığımı gösteremezdim.
“Herkes bırakır Nilüfer, yeter ki gerekli bahaneleri olsun.” dedikten sonra yanından geçip mağazanın içinde dolaşmaya başladığımda hızla tekrardan yanımda bitmişti.
“Ben onun beş yıldır yanındayım Elvin, bir kez bile başka bir kadının adını ağzında duymadım. Onun için bir tek sen varsın ve yemin ederim bu seni geçiştirmek için söylemiyorum, tek gerçek bu.” dediğinde onu susturmak için kenardan birkaç elbise seçip kollarına bırakmıştım.
“Bunlar güzel olur sana, hadi bir dene.” desemde hızla kolumu tutarak gitmeme engel oldu.
“Sen aptal bir kadın değilsin Elvin ama yemin ederim ki gördüğüm en korkak insansın.” dedikten sonra kolumu bırakarak kabinlerin olduğu yöne doğru ilerleyince beni öylece arkasında bırakmıştı.
Sözlerinde haklı mıydı? Ben korkak mıydım? Sevmekten bile korkacak kadar korkağın teki miydim? Yavaş adımlarım kabinlerin karşısındaki koltuklara ilerlerken pelte kıvamına gelmiş bedenimi koltuğa bıraktım, tabiki de haklıydı. Tekrar o yalnızlığa dönmekten öyle çok korkuyordum ki bunun için kimseyi yanıma çekip alışmamak için çabalıyordum. Eğer yalnızlıktan hiç çıkmazsam dönmekte acıtmazdı, en azından ben öyle düşünüyordum.
Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşı hızla silerek arkama yaslandım, ben korkak falan değildim. Sadece tedbirliydim, her an herkese güvenemezdik. Bu benim suçum değildi, hayat böyle olmam için çabalamıştı ve bende ona ayak uydurmak zorunda kalmıştım. Başka çarem hiçbir zaman olmamıştı.
“Elvin, şunun fermuarını çekemedim. Yardım eder misin?” diyen Nilüfer’le çantamı bırakarak derin bir nefes alıp ayaklanmıştım, düşünme işini kesinlikle eve bırakmalıydım. Dışarda olunca beni çok yoruyordu.
Kabine doğru adımlayarak perdeyi hafifçe kenara çekip içeri girdiğimde suçlu gözlerle bana baktığını görmüştüm. Sessizce pembe elbisenin fermuarına uzanıp yukarı çektim.
“Ben öyle demek istememiştim Elvoşum, özür dilerim. Amacım seni üzmek değildi.” derken aynadan bana baktığında ellerimi omuzlarına koyarak bende aynadan ona baktım.
“Sorun değil, haklıydın. Bazı konularda korkularım var, evet ama onlar olmazsa kendimi nasıl koruyabilirim ki?” dediğimde dudaklarında hızla bir sırıtış oluşmuştu.
“Abim seni her şeyden korur yengem.” demesiyle kaşlarım hızla çatılırken ters bakışlarımı ona yollamıştım.
“Şu elbiseleri hızlı dene, beni deli etme Nilüfer.” derken arkamı dönüp kabinden çıktığımda ardımdan kahkahası duyulmuştu. İki aydır bir Ulvi, bir bu yenge diye diye delirtmişlerdi beni!
Kendimi tekrardan koltuklara bıraktığım sırada bakışlarım önümdeki masada duran kâğıt parçasına ilişmişti, az önce burada olmadığına emindim. Etrafta başka çantada yoktu, acaba kim bırakmıştı? Merakıma yenik düşerek kağıda uzandığımda gördüklerimle dudaklarımda büyükçe bir gülümseme oluşmuştu.
‘Aşağıdaki adrese gel, bitsin artık bu hasret Mia Bella…’
Vidus Arjin
Titreyen ellerimle kâğıt parçasını avucuma hapsederek derin bir nefes aldığımda yüreğim özlemle çarpmıştı, sonunda gelmişti. Söylediği gibi gerçekten dönmüştü ve beni çağırıyordu. Bakışlarım çevrede gezinirken ondan bir iz aramıştım ama yoktu, zaten ne bekliyordum ki? O hep çok iyi saklanırdı. Çantamı aldığım gibi hızla ayaklandım.
“Nilüfer ben gidiyorum, sen halledersin.” diyerek hızla kapıya yöneldim, kesin o da biliyordu. O yüzden beni masadan kaldırmış olmalıydı, kağıdı bırakmaları için yardım etmişti.
“Elvin, dur! Nereye?!” diye arkamdan bağıran Nilüfer’i duymamazlıktan gelerek koşmaya başlamıştım, ona gitmek istiyordum. Artık bazı konularda emindim ve bunu ona da söylemek istiyordum, sevdiğimi itiraf etmek istiyordum...
Alışveriş merkezinden çıktığım gibi hemen önde duran taksilerden birine binerek adresi gösterip beklemeye başlamıştım, heyecandan yerimde duramazken derin nefesler alıyordum. Artık bende mutlu olacaktım, yalnız olmayacaktım. Beni haksız çıkarıp dönmüştü ve belki de bende onun için duvarlarımı yıkabilirdim.
Bir sürenin ardından duran taksiyle bakışlarım çevrede gezinmişti, gülüşüm yavaşça solarken ıssız düzlükte bakışlarımı gezdirdim. Koskocaman arazinin ortasında eski bir okula benzeyen bir yer vardı ve onun dışında tamamen boştu, birkaç ağaç dışında hiçbir şey yoktu. Elimdeki telefondan konuma baktığımda gördüğümüz okul bile gözükmüyordu, haritada bile olmayan bir yerde ne işimiz vardı ki?
“Kızım doğru yer olduğuna emin misin?” diyen taksici amcayla bakışlarım ona dönmüştü.
“Büyük ihtimal bir yanlışlık olmuştur amca.” derken tekrardan görünen yere bakmıştım. “Ben bir yine de ne olur ne olmaz diye baksam sen beni burada bekler misin?” dediğimde taksici amca hızla başını sallamıştı.
“Beklerim tabi ki kızım, sen bir bak gel hele. Ben de geleyim ister misin?” dediğinde başımı olumsuz anlamda sallamıştım.
“Boş bir yere benziyor zaten amca, on dakika içinde gelmezsem polise haber edersin.” diyerek gülümsedikten sonra taksiden inip hızlı adımlarla harabeye doğru yürüdüm. Duvarları yer yer kırılmıştı, zor ayakta duruyor gibiydi.
Derin bir nefes alarak harabenin girişine doğru yavaşça adımlamaya başladığımda iğrenç bir koku burnumu doldursa da umursamamaya çalışarak içeri girmiştim ki bakışlarım çevrede gezindiğinde köşede yerde duran resimler gözüme çarpmıştı. Gözlerim büyürken yavaşça adımlayarak resimlerden birine uzandığımda gözlerimden birer damla yaş yanağıma doğru süzülmüştü.
Titreyen elimle tuttuğum resme bakarken görüşüm bulanıklaşmıştı, bunu bana nasıl yapardı? Her şey bir yalan mıydı? Söylediği tüm o sözler koca bir yalandan ibaret miydi?
Hızla eğilip diğer resimleri de elime aldığımda hepsinde benzer kare olduğunu görmüştüm, Vidus’un nişanından karelerdi…
Yaşlar hızla yanaklarıma doğru süzülürken kalbimin acısı nefesimi kesmişti, adeta hayatımın gerçekleri gözümün önündeydi. Ben kimdim ki sevilmeyi hak edecektim? Bu da yalan çıkmıştı, herkes gibi o da bırakmıştı…
Elimdeki fotoğraflar yere düşerken boğazıma oturan yumruyla öylece bir süre yerdeki karelere baktım. Siyah saçlı, kavruk tenli bir kızdı ve saçları düzdü. Dümdüzdü. Üzerinde beyaz bir elbise vardı ve yüzündeki gülümsemesiyle onun kolunu tutarken yüzüğünü gösteriyordu. Bakışlarım ona kaydığında kalbim daha çok acımıştı, gülmüyordu. Neden gülmüyordu? Onun en mutlu günü olması gerekmez miydi?
Gözlerim kapanırken hızla arkamı dönüp kapıya yönelmiştim ki duyduğum acı dolu bir iniltiyle adımlarım hızla duraksamıştı, bakışlarım omzumun üstünden harabe okula döndüğünde kaşlarım çatılmıştı. İçeride birileri vardı, resimler burada olduğuna göre belli ki o da buradaydı. Bana bir hesap vermeliydi, yalanlarını açıklamak zorundaydı. Bana umut vermenin lanet hesabını vermeliydi.
Hızla tekrardan arkamı dönüp harabe okula girerken son anda yerdeki resimlerden birisini alıp avucumun içine hapsetmiştim. Işık yanan bir oda vardı ve oraya yaklaştıkça gelen inilti sesleri artıyordu ama bu bile umrumda değildi, her ne olursa olsun onunla yüzleşecektim.
Odaya yaklaştıkça adımlarım yavaşlamıştı. Açık kapının önünde durarak içeri baktığımda öylece kalakalmıştım, yüreğim hem hayal kırıklığıyla hemde korkuyla sıkışarken tüm zihnim darmadağın olmuştu. Gözlerimden yaşlar süzülürken korku dolu bakışlarımla öylece ona bakakalmıştım.
Elinde bir bıçak vardı ve her yanı kanlar içindeyken önündeki ağzı bağlı bedene bıçağı saplıyordu, bakışlarım dudaklarındaki gülümsemeyi gördüğünde geriye doğru bir adım atarken fotoğrafı daha çok avucuma hapsetmiştim ki yana dönen kanlı yüzü olduğum yere çevrilmişti.
O bir katildi, o gerçekten söylenildiği gibi cani bir katildi…
~~~~~~~~~~
Ve bölüm sonu…
Ah be Vidus’um, niye böyle oldu şimdi? Niran’ın acısını ben bile hissettim…
Peki ya bir sonraki bölümün Vidus’u…
Daha kavuşamadan ayrılık yazılmış kadere…
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce her şeyi öğrenen Niran ne yapacak???
Sizce Niran’ı oraya çağıran asıl kişi kimdi???
Ve son olarak sizce Vidus ne yapacak???
Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥


