~Bölüm Şarkıları~
Can Ozan~Toprak Yağmura
Yeni bir bölümden herkese merhabalar efenim!!!
Nasılsınız bakalım???
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİ VE YORUM atmayı lütfen ihmal etmeyin!!!
Bu beğeni hedefleri olmamaya devam ederse ne yazık ki sınır koymak zorunda kalırım. O yüzden son kez sınır değil hedef bırakıyorum, bu bölüme 350 beğeni hedefimiz olsun. Eğer yine bu hedefler olmazsa sonraki bölümün ardından sınır koymaya başlarım…
“Bir kadın gelir, değiştirir seni. Alıştığın o sert, kararlı şeklini. Yüz binlerce yıldır böyledir gider, suyun kumsalı vurması gibi… vurması gibi…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥
~~~~~~~~~~
Ruhumu çepeçevre saran merakım her geçen gün içimdeki heyecanımı daha çok körüklüyordu. Onun kim olduğunu biliyordum, senelerdir sadece resmettiğim ve aklımdan bir türlü çıkaramadığım adamın artık hemen yanı başımda olduğunu biliyordum. Belki de bundan korkmam gerekiyordu, çünkü ne kadar süredir beni izlediğini bilmezken şimdi bir anda karşıma çıktığında huzurla dolmam sadece saçmalıktı ama kendime aksini iddia edemiyordum.
Onu her gördüğümde güven duygusu tüm bedenimi sarıyordu, sanki metrelerce yükseklikteki surların içindeydim ve kimse bana zarar veremez gibiydi. Hayatımda ilk kez kendimi bu kadar güvende hissederken ondan korkmak sadece yersiz geliyordu. Kendimi sadece ana bırakmak istiyordum, onca yalnız zamanıma inat kendimi bu sefer bulutların üstüne bırakmak istiyordum. Mutlu olmak benimde hakkım değil miydi?
Aradan birkaç gün geçmişti ve bir sonraki haftanın ilk günündeydik, tam dört gün sonra ödev teslimim vardı ve hala tamamlanmamış bir tuvalim daha vardı. Doğruyu söylemek gerekirse kendi içimde ikide bir geciktirip duruyordum. Hafta sonu boyunca zaten çalıştığım için Vidus’la çok iletişime geçememiştik, kaldı ki onun öncesinde de ödev hakkında pek konuştuğumuz söylenemezdi. Daha çok takipçi yönüyle konuşmuş, hakkında bilgi almaya çalışmıştım.
Öğrendiğim birkaç önemli bilgi olmuştu, örneğin fıstığa alerjisi vardı. Yediğinde boğazı şişiyor ve nefes alamıyordu, en kısa sürede iğnesini vurulması gerekiyordu. Buna oldukça şaşırmıştım, onun gibi güçlü kuvvetli gözüken birinin sanki hiçbir şeye alerjisi olamazmış gibi duruyordu ama sonuçta o da bir insandı. Sadece güçlü görünmek zorunda kalmış bir insandı…
Şimdi ise okuldaydım ve birazdan başlayacak olan dersini bekliyordum. Elimdeki kalemi tekrardan kağıdın üzerinde hareket ettirdiğimde bu sefer diğer resimlerimden farklı olarak önce yüzünü çizmeye başlamıştım, artık kim olduğunu bilmek kesinlikle işimi daha çok kolaylaştırmıştı. Hızla kağıdın üzerinde akıp giden kalemimle dudaklarım kıvrılırdı, sert bakışlarını resmetmiştim. Sanki karşımdaymış gibi kağıdın üzerinden bana bakıyordu.
O esnada açılan kapının sesi zihnimde çınladığında hızla başımı kaldırıp tüm heybetiyle içeri süzülen adama baktım, bugün ceket yerine siyah kumaş bir yelek vardı üzerinde ve onun içinde ise beyaz bir gömlek vardı. Altında ise yine her zamanki gibi siyah kumaş pantolonu mevcuttu. Bakışlarımla onu süzerken sınıfa çevirdiği gözleri hızla gözlerimle buluşmuştu ki dudaklarımdaki gülümsemeyle elimdeki kalemi bırakıp oturduğum masanın ucuna doğru kaydım.
Artık koridor tarafında oturuyordum ve bu sayede çıplak bacaklarım daha da göz önüne çıkmıştı. Bakışları yavaşça aşağıya kaydığında daha çok sırıtmamak için kendimi zor tutmuştum, çünkü bugün onu biraz zorlamak için abartmış olabilirdim. Üzerimde önü yarıya kadar fermuarlı dar bir uzun kollu badi vardı, altımda ise kısa bir şort etek. Her ne kadar bu yeni girdiğimiz ocak ayından dolayı gelene kadar totom donsa da şu anki bakışları için değerdi.
Bacaklarımı yavaşça bacak bacak üstüne atıp çizmemden dolayı az buçuk gözüken tenimi daha çok öne çıkardığımda bakışlarını yarıya kadar açık olan fermuardan alarak bacaklarıma çevirmişti, kaşları daha çok çatılırken hızla benden aldığı bakışları sınıfta gezindiğinde derin bir nefes alarak arkama yaslandım.
Geçen gün beni bahçenin ortasında öptükten sonra bütün o dedikodularla yalnız bırakmanın küçük bir intikamı resimlerimin adamı, daha yeni başlıyoruz…
Üst tarafta göğüslerim hatırı sayılır şekilde gözükürken altta ise şu anda sıra tarafından gizlense de bacağımın üst kısmındaki ejderha dövmemin bir kısmı net bir şekilde belli oluyordu. Daha önce hiç umrumda olmasa da bu sabah dikkat ettiğimde dövmemde ilgi çekici bir detay fark etmiştim, ejderhanın gözleri de kehribardı. Tıpkı onun ateş bakışları gibiydi.
“Evet…” diyen sesiyle bakışları tekrar beni bulduğunda hareket eden adem elmasını net bir şekilde görebilmiştim. “Dersimize başlayabiliriz.” dedikten sonra hızla kaçırdığı bakışlarını önündeki kitabına dikerek dersi anlatmaya başlamıştı.
Bir süre öğretmen masasına kalçasını dayayarak anlatmaya devam etse de sonrasında elindeki kitabını bırakarak sınıfta dolanmaya başlamıştı, bir yandan da hala konuyu anlatmaya devam ediyordu.
“14. yüzyıldan itibaren özellikle İtalya’nın kuzeyinde ekonomik olarak güçlenen şehir devletleri ortaya çıktı.” derken benim sırama doğru yaklaşmaya başlamıştı. “Ticaret, bankacılık ve zengin ailelerin sanata desteğiyle yeni bir düşünce akımı doğdu, hümanizm.” diyerek benim sıramın yanında durup bakışlarını sınıfta gezdirdikten sonra aniden bana dönmesiyle öylece ateş bakışlarına bakakalmıştım. “Hümanizm nedir Niran?”
Sorusuyla bir süre duraksasam da derin bir nefes alarak cevap verdim.
“İnsana değer veren bir akım.” dediğimde dudaklarının köşesi hafif havalansa da hızlıca kaybolmuştu.
“Doğru.” dedikten sonra tekrar sınıfa dönerken hafifçe sırama oturarak ayağını benim oturduğum kısmın kenarına yaslamıştı, bu hareketiyle uzun bacağı sayesinde yarı yarıya gizlenmiş gibi duruyordum. “Hümanizm, insanı tanrının yarattığı en değerli varlık olarak gören, insan aklına ve yeteneğine güvenen bir anlayıştır.” derken kolunu dizine yaslayıp elindeki kalemi sallamaya başlamıştı.
Bakışlarım onda gezinirken arkadan gelen fısıltıları tabiki de duyuyordum ama artık umrumda değildi, yönetime giderse de gitsindi. Bu adamın her koşulda bizi kurtaracağına neredeyse emindim.
“Sanatçılar artık yalnızca tanrının hizmetkârları değil, yaratıcı bireyler olarak görülmeye başlandı.” derken kalemi daha hızlı sallamaya başlamıştı, bakışları tüm sınıfta gezinirken duraksadı. “Şimdi herkes bir kâğıt kalem çıkarsın, birkaç cümleyle sizin için hümanizmin ne anlam ifade ettiğini yazın.” dediğinde kaşlarım hafifçe çatılmıştı, interaktif yapmaya mı karar vermişti? Genelde sadece anlatırdı. “Beş dakikanız var, sonrasında toplayacağım. Yapmayan benim dersimden geçmeyi unutabilir.”
Sert sesiyle herkes bir anda defterlere gömülmüştü, kaşlarım havalanırken bende tam yandaki defterime uzanıyordum ki aniden yere düşen kalemle bakışlarım tekrar onu bulmuştu ki bedeni ayaklarımın dibine düşen kalemini almak için önüme doğru eğilmişti.
Bu hareketiyle adeta donup kalmıştım, sıcak nefesi göğüslerime çarparken parmakları ise yavaşça bacağımda süzülerek yukarı doğru çıkmaya başlamıştı. Dışardan gören birisi sadece düşen kalemini aldığını sanabilirdi ama şu anda tenimde gezinen parmakları tam bir işkence gibiydi. Hızlanan nefesimi düzende tutmak bir hayli zordu.
Parmakları üst bacağıma doğru geldiği sırada tamamen doğrulmadan önce bacağımdan ayrılan eli hızla fermuara giderek sonuna kadar çekmişti, sınıfta zaten bir uğultu hakim olduğu için fermuarın sesi de duyulmamıştı ama bu benim için geçerli değildi. Adeta kalbim bile kulaklarımda atıyordu.
“Beni delirtmek istiyorsun.” diyen boğuk mırıltısı zihnimde çınlarken bakışlarım yakınımdaki kehribarlarında gezinmişti.
“Hayır.” diye bir fısıltı dudaklarımdan dökülürken parmaklarım kapanmış fermuara gitmişti ki iri parmaklar hızla elime sarılarak beni durdurmuştu.
“Eğer o açılırsa kendimi tutmayı şu an bırakırım.” diyen mırıltısıyla tek kaşım havalanmıştı, ne anlamda bırakmaktan bahsediyordu? İşin içinde o olunca bu sözlerin anlamı zihnimde çok geniş bir yer kaplıyordu.
Sesimi çıkarmadan elimi aşağıya indirdiğimde hala elimi tutan parmakları da inmişti, dudakları hafifçe kıvrılırken derin bir nefes aldıktan sonra bakışları bugünde kıvırcık bıraktığım saçlarıma dokunmuştu. Yine düzleştirmek içimden gelmemişti. Gördüğümde bile tiksindiğim saçlarımı sanki sevmeye başlıyor gibiydim, anlam verememiştim.
Elimden sıyrılan eli yüzüme düşen bir tutamı bularak hafifçe okşadığında fısıltıların arttığını duymamla bakışlarım yavaşça sınıfa dönmüştü, herkes yan gözle bize bakıyordu. Bazılarının gözlerindeki bariz kıskançlığı görebiliyordum, sözlerine bakılırsa bu tipimle onu nasıl etkilediğimi düşünüyorlardı.
Doğruyu söylemek gerekirse bunu bende bilmiyordum ama sonuçta bir şekilde etkilemiştim ve her ne kadar hala kendime itiraf edemesem de içimde bir yanım bu durumu deli gibi benimsiyordu. Kıskanmaları artık sadece hoşuma gitmeye başlamıştı. Çünkü sadece uzaktan baktıkları bu adam bana aitti, sadece bana…
“Son iki dakikanız.” diyen gür sesiyle saçımı bırakarak tekrar ayaklandığında bakışlarım onu takip ederken hızla defterime uzanıp bir şeyler yazmaya başladım.
‘Hümanizm her insana değer veren ve aslında hepsinin kendi öz değerinin olduğunu kanıtlayan bir anlayıştır. Her insanı aynı olarak varsayan ve onları koruyan bir yapısı vardır, bana kalırsa ise tamamen saçmalıktan ibarettir. Hiçbir insan aynı değerde yargılanamaz.’
E. Niran Varnalı
Biten yazımla en sona yazdığım ismimde bakışlarımı gezdirmiştim, ne zamandan beri ikinci ismim beni rahatsız etmiyordu? Kaşlarım çatılırken bir süre yazdığım ismime bakmıştım, bunu sadece o bana bu isimle seslenip duruyor diye yapmıştım ama neden yazmak rahatsız etmemişti? Artık cehennem olmaya mı karar vermiştim?
Gözlerimi sıkıca kapatıp açarak yazdığım kağıdı defterimden kopardıktan sonra Vidus’a dönmüştüm ki öğretmen masasının önünde pür dikkat beni izlediğini görmüştüm, elimdeki kağıdı hafifçe havaya kaldırdığımda yaslandığı masadan ayrılıp yavaşça yanıma yaklaştı. Bakışlarının altında adeta sıcaklık tüm tenime yayılırken kuruyan boğazımı ıslatmak için derince yutkunmuştum, asıl bu adamın bakışları insanı deli ederdi!
Bir elim inatla üstümdeki fermuara giderek tekrardan hafifçe aşağıya indirdiğinde kaşları çatılırken elimi takip etmişti, ne olacaksa olsundu artık. Nasıl olsa bana zarar vermeyeceğini ve istemediğim bir şeyi yapmayacağını biliyordum. O zaman neden hala kendimi tutmaya çalışıyordum ki?
Yanıma yaklaşan bedeni elimdeki kağıdı alırken bir yandan da açılmış fermuara bakmıştı, tek kaşı havalanırken ateş bakışları tekrar gözlerime çıktığında derin bir nefes aldığını şişen göğsünden anlamıştım. Gözleri gözlerimi turlarken sanki hala kendini tutmaya çalışıyor gibiydi, benim kaybolan mantığıma inat o hala açık zihinle düşünüyordu. Hemen ardından ise benden ayrılan bakışlarıyla bedeni tekrardan sınıfı turlamaya başlamıştı.
Kalbim hızla göğsüme çarparken sebepsizce hızlanan nefeslerimi kontrol altına almaya çalışarak sınıfı turlayan bedeninde gözlerimi gezdirdim, elindeki az önce aldığı kağıdıma bakıyordu. Saks mavisi aşkına! Burada sanki beni tek bir bakışıyla delirtmemiş gibi rahatlıkla sınıfta gezinebiliyordu. Bu adamı asla anlamıyordum.
O esnada arkamdan gelen sesleri istemsizce duymaya başladığımda kendime engel olamayarak dinlemeye başlamıştım.
“Bu da kendini bir bok sanıyor.” dedi bir erkek sesi.
“Kim?” diye sordu yanındaki başka bir erkek sesi.
“Şu virüs müdür? Vidus mudur? Ne sikimse, o işte.” diyen ilk sesle kaşlarım çatılmıştı. “Adı da kendi gibi sikimsonik.” diyerek güldüğünde yavaş yavaş bedenimde gezinen siniri hissetmiştim. İtalyan birinin nasıl bir ismi olmasını bekliyorlardı ki? Ayrıca bununla dalga geçmek sadece aptallıktı.
“Harbiden lan, ne kadar saçma bir isim.” diyen ikinci çocukla başımı omzumun üstünden arkaya çevirmiştim ki hala sınıfı dolaşan Vidus’la göz göze gelmiştim, acaba duymuş muydu? Dümdüz bakan yüzünden yine hiçbir duygu anlaşılmıyordu.
“Taş gibi hatuna da bulaşmış virüs.” diyen çocuk sırıtırken bakışlarımı Vidus’tan ayırıp hissettiğim rahatsızlıkla önüme dönmüştüm ki gelen yüksek sesli patırtıyla hızla tekrardan arkamı döndüğüm sırada gözlerim irileşmişti.
Konuşan çocuklardan birinin başını sertçe masaya geçirmiş, ardından ise tek eliyle masaya sabitlemişti. Çocuk kalkmak için çırpınsa da sanki iri avucunun altında asla şansı yok gibiydi, sadece kendi kendine kurtulmaya çalışıyordu. Bakışlarım hızla ateş bakışlara döndüğünde gözlerindeki ölümü görmek tüylerimin ürpermesini sağlamıştı. Bu güçten sanki zevk alıyor gibiydi.
Yavaşça hala tuttuğu başın yanına eğildiğinde tüm sınıf çıt çıkarmadan pür dikkat onun hareketlerini izliyordu, tabi bu izleyenlere bende dahildim.
“Virüsler zararlıdır, sana da bulaşmamı istemezsin.” diyen boğuk ve sert sesiyle bedenimde bir elektrik akımının gezindiğini hissetmiştim. Hemen ardından ateş bakışları sınıfa döndüğünde yerinde dikleşmişti ama avucu hala çocuğun başını masaya bastırmaya devam ediyordu. “Geri kalanlarınız için de bu küçük bir duyuru olsun, ağzınızdan çıkanı kulağınız duymazsa zevkle duyururum.”
Sözlerinin hemen ardından masaya bastırmaya devam ettiği çocuğun saçlarından kavrayarak sertçe geriye çektiğinde çocuk acı içinde inlerken ona ayak uydurmuştu, burnundan akan kanlara bakılırsa az önce başını masaya gerçekten çok sert vurmuş olmalıydı.
“Tek bir hatanda daha siksen bu dersi geçemezsin.” derken yüzünü çocuğun yüzüne yaklaştırdığında çocuğun korku dolu gözleri irileşmişti. “Anlaşıldığımı düşünüyorum.” diyen boğuk sesiyle çocuk hızla başını sallamıştı ki tuttuğu çocuğun başını sertçe geriye iterek bırakıp doğruldu. “Bugünlük dersimiz bu kadar, diğer dersimizde görüşmek üzere.” dedikten sonra hızla yanımdan geçerek öğretmen masasına doğru ilerlemişti.
Tüm sınıf yazdıkları kağıtlarını ona bırakırken benim ise bakışlarım gergin bedeninden bir an olsun ayrılmıyordu, kendini bırakmak derken birini masaya yapıştırmayı kastettiğini hiç düşünmemiştim. Peki ya o bakışları neydi? Sanki hiç şüphe duymadan birini öldürebilirmiş gibi bakmıştı, bunu gerçekten yapabilir miydi? Gücü bunu kolaylıkla yapmasını sağlardı fakat benim demek istediğim bunu yapmak ister miydi? Bir gemi mühendisi aynı zamanda bir katil olabilir miydi?
Başımı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalıştım, yine çok fazla düşünüyordum. Sadece kıskançlığın vermiş olduğu sinirle yapmış olmalıydı, hepsi bu kadardı. Sonuçta birini öldürmek kolay değildi ve o aynı zamanda bir eğitimciydi, kimseyi öldürmezdi.
Düşüncelerim arasında onu ilk gördüğüm an zihnimde çınlamıştı, yanındaki adamın elindeki baltasını nasıl eski müdürümün boynuna sapladığını görmüştüm. Tüylerim ürperirken bir elim boynuma gitmişti, o adamla nasıl bir ilgisi vardı? Karanlık insanlarla çalıştığını söylemişti, belki de bir iş toplantısındayken yanındaki adam gidip birine saldırmıştı. Bundan onu sorumlu tutabilir miydim?
“Bugün sınıfta kalmak istiyorsun sanırım.” diyen sesiyle düşüncelerim hızla kesilirken başımı kaldırıp önümde dikilen adama baktığımda sınıfın boşaldığını görmüştüm, ben ne zamandır burada oturuyordum?
“Dalmışım.” derken hızla çantama uzandığım sırada o ise yine masama oturup beni izlemeye başlamıştı.
“Bu halinin bir açıklaması var mı?” dediğinde bakışlarımı ona çevirmeden defterimi çantama tıkmıştım.
“Keyfim ve kahyası.” dediğim sırada çeneme sarılan parmakları yüzümü kendisine çevirdiğinde bakışlarımı istemsizce gözlerine çevirmek zorunda kalmıştım.
“Sınırlarımı aşmam için beni zorluyorsun.” derken bana doğru eğildiğinde bakışlarımın dudaklarına inmemesi için kendimi zor tutmuştum. “Daha doğrusu keyfin ve kahyası zorluyor.”
“Sınırların bir öğrencinin burnunu kırmayı mı içeriyor?” dediğimde başı hafifçe yana eğilmişti.
“Sınırlarım tek birini içeriyor.” diyen mırıltısıyla nefesi sertçe yüzüme çarpmıştı.
Gözlerim ateş bakışlarında gezinirken içimdeki ürperti yerini hızla merak duygusuna bırakmıştı, bu adam gerçekte kimdi ve benden ne saklıyordu? Bir elim önümdeki dizine yaslanırken ayaklandığımda ona yaklaşan yüzümle yavaşça geriye çekilmişti, kaşları hafifçe çatılırken ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bana bakıyordu.
“Kimi?” diyen mırıltımla cevabını bildiğim soruyu sormuştum, bakışları gözlerimde gezinirken aniden ruhumu saran cesaretle dizimi oturduğu sıraya yaslayıp ellerimi omuzlarına bastırarak masanın üstüne çıkmıştım.
Bakışları her hareketimi itinayla izlerken artık başını hafifçe geriye atan taraf o olmuştu, ben ise ona üstten bakıyordum. Omuzlarındaki ellerim yavaşça teninden ayrılmadan ensesine gittiği sırada bir eli hızla belimi kavramıştı.
“Kim olduğunu biliyorsun.” demesiyle kaşlarım yavaşça çatılmıştı, onu anladığımı öğrenmiş miydi? Ama nasıl? O sırada aniden belime sarılı koluyla beni sıradan kaldırarak hemen yan tarafındaki sınıfın koridoruna bırakmıştı. “Bunları sonra konuşuruz, şimdi işimiz var.” dediğinde beni zihnimdeki bütün sorularla bırakarak elimi yakalayıp peşinden çekiştirmeye başlamıştı.
Diğer elinde çantamı tutarken hızla attığı adımlarına yetişmeye çalışarak yanına gittiğimde ona anlamayan bakışlar atıyordum, onu öğrendiğimi anladıysa neden hiçbir şey söylemiyordu? Belki anlamamıştı, ben sadece aklımdan kuruyordum. Kafam kesinlikle çingene pazarına dönmüştü, aradığım hiçbir şeyi bulamıyordum!
“Bir saniye durur musun? Nereye gidiyoruz?” derken her ne kadar elimi çekmeye çalışsamda daha sıkı tutarak okulun koridorunda ilerlemeye başlamıştı. Herkesin dışarıda olduğu ve bizi izlediği koridorda!
“Çizim ödevini yapmaya.” demesiyle hala ona anlamaz bakışlar atmaya devam ediyordum. “Senin ödevini senden daha çok düşünen bir hocan olduğu için şanslısın.” dediğinde gözlerimi devirerek önüme dönmüştüm.
“Hocam herkesin içinde elimi tutmazsa daha mutlu olabilirim.” derken tekrar elimi çekiştirdiğimde bu sefer elimi serbest bırakmıştı ama hemen ardından belime sarılan koluyla gerçekten saçımı başımı yolmama az kalmıştı. “Sağol ya, çok farklı oldu.” diyen imalı sesimle ters bakışları yandan beni bulmuştu.
“Sana dokunmak istiyorum.” demesiyle kalbim adeta kulaklarımda atmaya başlarken ikimizinde adımları duraksamıştı. Nerede olduğumuzu bile unuturken ateş bakışlarının içinde kaybolduğumu hissediyordum, tek bir sözle beni nasıl böylesine etkiliyordu? Aklımı başımdan alabiliyordu?
“Hangi vasıfla?” dediğimde gözlerimde gezinen bakışlarıyla bana doğru bir adım atarak yaklaştığında belimdeki eliyle beni daha çok kendisine çekmişti.
“Senin için deli olan adam vasfı…” dediği sırada bir ses hızla sözünü kesmişti.
“Vidus hocam, biraz konuşabilir miyiz?” diyen sert sesle bakışlarım hızla yana döndüğünde geriye doğru bir adım atarak elinden kurtulmuştum, çağıran kişi okulun müdürüydü ve adam dekandı. Kesinlikle sıçmıştık!
“Hayır.” diyen sesiyle şok içindeki bakışlarım ona döndüğü sırada tekrardan tuttuğu elimle ileri doğru adımlamıştı ki müdürün sesiyle durmak zorunda kalmıştık.
“Derhal odama hocam.” diyen müdürün sert sesiyle bakışlarım ona döndüğünde yüreğimi bir endişe kaplamıştı. Çantamı bana uzatan parmaklarıyla bakışlarımı gözlerinden ayırmadan uzanıp aldım.
“Bodrumdaki atölyeye geç ve beni bekle, sana birkaç resim eşyası ayarladım. Son tuvali çizeceğiz.” diyerek arkasını dönmüştü ki hızlıca koluna sarılan parmaklarımla bakışları tekrar beni bulmuştu.
“Beni suçla, öğrencim yakamı bırakmadı de. Ben sadece bir uyarıyla kurtulurum ama senin açından bir adım olursa iş uzar.” diye mırıldanmamla dudakları öyle bir kıvrılmıştı ki gamzeleri açıkça ortaya çıkmıştı.
“Sen benim için mi endişelendin?” diyen sesiyle kaşlarım daha çok çatılmıştı.
“Konumuz şu an bu mu Vidus? Dediğimi yap.” dediğimde dudakları biraz daha kıvrılırken başını olumlu anlamda sallamıştı.
“Emredersin signore.” diyen keyifli sesinin hemen ardından yanağıma bastırdığı dudaklarıyla gözlerim irice açılırken hızla yanımdan uzaklaşan bedenine baktım.
“Keşke şu kadar rahat olabilsem ya.” dememle omzunun üstünden bakışları beni bulurken çapkınca göz kırparak tekrar önüne dönüp ilerlemeye devam etmişti. “Adam hayatımda tanıdığım en büyük keyif pezevengi.” diye bu sefer daha kısık bir sesle mırıldanırken peşlerinden bakmaya devam etmiştim, umarım dediğimi yapardı da bir sorun çıkmazdı…
~~~~~~~~
Vidus Arjin Karsoylar…
Önden girdiğim odayla kapıyı arkamdan açık bırakarak masanın önündeki koltuklardan birine rahatça oturmuştum, bakışlarım yerine oturan müdürü izlerken yanlış bir şeyler yapmamak için kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Hala bu okulda durmam gerekiyorken sikik müdürü şu anlık öldüremezdim.
“Neydi bu şovun sebebi?” dediğimde korku dolu bakışları bende gezinirken derinde yutkunmuştu.
“Okul içerisinde bir öğrencinizle…”
“Ne öğrencisi müdür?” diyen sert sesimle adeta korkudan titrediğini görmüştüm. “Asıl konuya gel. Noldu, paran mı bitti?” dememle bakışlarını kaçırmıştı.
“Seni buraya aldık ama bu kuralları hiçe sayabileceğin anlamına gelmez.” demesiyle kaşlarım hızla çatılırken yaslandığım koltuktan yavaşça dikleşerek ona bakmayı sürdürdüm.
“Benim olduğum yerde kurallara sadece ben karar veririm.” derken avucumu sertçe önümdeki masaya geçirdiğimde adeta yerinden zıplarken korku dolu bakışları beni bulmuştu. “Ve sen ise anında kabul ettiğin paralarınla o çeneni kapalı tutacaksın.”
“Yaptığınız bu durum yasak, eğer YÖK’ün kulağına giderse…” dediği sırada hızla ayaklanarak onu uzanıp kravatından sertçe yakaladıktan sonra ona doğru eğilmiştim.
“Rüşvetle çalışan bir orospu çocuğusun sen, bana neyin adamlığını taslıyorsun lan?!” diyen sert sesimle elleri hızla elime sarılsa da umursamadan daha sıkı tutmuştum.
“Ama efendim…”
“Kes yalakalığı lan!” diyerek bakışlarımı gözlerinde gezdirdim. “Kadınımla arama giren hiç kimseyi yaşatmam.” derken kravatını bir kez daha elime doladığımda kumaş boynunu sıkmaya başlamıştı. “Git kime şikayet ediyorsan et ama unutma, bana hiçbir şey olmaz ama sen…” derken ona yaklaşıp kulağına eğildim. “Ölümlerden ölüm beğenirsin.”
Geri çekilirken tuttuğum bedenini de sertçe geriye itmiştim. Üstümü düzeltirken sert bakışlarım hala boğazını tutarak öksüren adam da geziniyordu.
“Umarım yeterince açıklayıcı olmuştur.” dediğimde hızla başını olumlu anlamda sallamasıyla dudaklarım hafifçe kıvrılmıştı. “Sevindim. İyi günler hocam.” diyerek arkamı dönüp kapıya ilerledikten sonra bir daha arkama bakmadan hızla odadan çıkıp kapının ardımdan sertçe kapanmasını sağlamıştım.
Hızlı adımlarla koridorda ilerlerken keyfime diyecek yoktu, her ne kadar bu mecraya kendi isteğimle girmesem de bu gücü seviyordum. İnsanların benden korkması hoşuma gidiyordu, tabi tek bir kişi hariç. Serçem için canımı bile verirdim…
~~~~~~~~~~
Elvin Niran Varnalı…
Atölyeye girdiğimden beri yaptığım gibi hala şaşkınca karşımdaki tuvale ve boyalara bakıyordum, her şey ayarlanmıştı. Her renk boyadan tutun fırçalara kadar aklınıza gelebilecek her şey vardı. Bu durumun hoşuma gitmediğini söyleyemezdim ama endişe hala kalbimi mengene misali sararken anın büyüsüne giremiyordum, acaba bende mi peşinden gitmeliydim? Sonuçta bana yakınlaştığında ona karşı çıkmamıştım, bu benimde suçumdu.
Hızla yerimden kalkıp odanın kapısına doğru adımlamıştım ki aniden açılan kapıyla iri bedeni görüldüğünde yerimde duraksamıştım, içeri girip arkasından kapıyı kapattıktan sonra kilit sesi boş atölye de yankılanmıştı. Umursamadan ona doğru bir adım atarak yaklaştım.
“Ne oldu?” dediğimde dudakları hafifçe kıvrılırken başı yana eğilmişti.
“Bu kadar belli etmesen keşke.” demesiyle kaşlarım çatılmıştı, keyfi hala yerinde gibi duruyordu.
“Neyi?” dememle bakışları bir süre yüzümde gezindikten sonra dudakları daha çok kıvrılırken hızla yanımdan geçip atölyenin ortasındaki sahneye ilerlemişti. “Hey! Kime diyorum ben?” diyen sesimi umursamadan üstündeki yeleği çıkartıp kenara fırlattığında kaşlarım daha çok çatılmıştı, hızla ona doğru adımlayıp önünde durdum.
“Dersteki olay için çağırmış, senlik bir durum yok.” dediğinde gerginliğimin geçeceğini sanmıştım ama hiçbir azalma olmamıştı.
“Bu daha önemli bir konu Vidus, öğrencine zarar verdin.” diyen endişeli sesimle önünü açmayı bitirdiği gömleğini de omuzlarından iterek çıkardığında bakışlarım istemsizce aşağıya kaymaya başlamıştı.
“Ama öğretmen olan benim ve haksız yere böyle bir şey yapmayacağımı tahmin ederler.” derken ayakkabılarını da çıkarmıştı ama benim bakışlarım sadece bedenindeydi, izlerle dolu olan bedeninde.
Bedeninde yer yer zamanla beyazlaşmış kesik izleri vardı ve her boyutta mevcuttu. Ayaklarım istemsizce ona doğru birkaç adım atarak platforma çıktığında kemerindeki eli duraksamıştı, gözlerimi çiziklerden ayıramıyordum. Yeni olmadıkları çok belliydi ama neden bu kadar fazlaydı? Ve neden o gün evindeyken bunları fark etmemiştim?
“Bunlar nasıl oldu?” diyen sesimle bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde dikkatli bakışlarının sadece yüzümde olduğunu görmüştüm.
“Bazı insanlar acımasızdır cehennem güzeli.” diyen sesindeki hatıraları sanki birer birer duymuştum, hepsi acı doluydu.
Bakışlarım tekrar izlere döndüğünde bir elimi kaldırıp yavaşça izlerde gezdirmiştim, göğsünde iki büyük çiziğin izi vardı. Hemen altında, karnına doğru, bir sürü küçük çizik izleri daha vardı, hepsi neredeyse parmağım kadardı. O esnada sadece çizik izlerinin değil, başka izlerinde olduğunu görmüştüm. Bazıları daireselken bazıları ise yanık izi gibiydi, işkence görmüştü…
“Yetimhanedeyken mi oldu?” derken parmaklarımı hafifçe yaralarda gezdirmeye devam etmiştim.
“Bir kısmı.” dediğinde bakışlarım gözlerini bulmuştu. İlk bunu sormuştum, çünkü bilirdim. Yetimhanenin arka odalarında neler yaptıklarını çok iyi bilirdim.
O an zihnimde çınlayan onun sözleriyle bir süre ateş bakışlarını izlemiştim.
***
“Ya istemezsem?” derken nefesimi tutup cevabını beklemiştim.
“İsteyeceksin, çünkü sende aslında ne kadar çok benzediğimizi anlayacaksın.”
***
Haklıydı, benziyorduk ve bunu çok iyi anlamıştım. Bir adım daha atarak ona iyice yaklaştıktan sonra parmak ucuna kalkıp kollarımı sıkıca boynuna dolamıştım, başım ise boynuna yaslanırken çıplak bedenini umursamadan sıkıca ona sarıldım. Onun elleri ise hızla belime sarılırken başını boynuma gömmüştü.
“Bana sarılacağını bilsem daha erken soyunurdum.” diyen sesiyle sadece dudaklarım kıvrılmıştı, odunsu kokusundan derin bir nefes alarak yavaşça geriye çekildim.
“Hadi, çizime geçelim.” dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştı. Ellerim istemeyerekte olsa bedeninden ayrıldığında tekrardan derin bir nefes alıp arkamı dönerek tuvalimin yanına gitmiştim.
Yerime oturarak ona döndüğümde açılan kemerin sesi zihnimde çınlarken belinden aşağıya süzülen pantolonuyla bakışlarımı hızla tuvale çevirmiştim, her ne kadar utanmazın teki olsamda ruhumun gerilerinde saklı kalmış bir utanç hissi tüm bedenimi sarıyordu.
“Baksırı çıkarmana gerek.” derken mecburen tuvalin kenarından ona bakmıştım, sıkı bedeni heykel misali karşımda duruyordu. “Sandalyeye otur.” dediğimde platformun ortasında duran sandalyeye rahatça oturmuştu. Bakışlarım çevrede gezinirken görüş açıma giren beyaz kumaş parçasıyla hızla ayaklanıp kumaşı alarak ona doğru ilerlemeye başlamıştım. Hayır Elvin, bel altına bakmak yasak Elvin!
Ona yaklaşırken elimdeki uzun kumaşı hafif açık kalacak şekilde büzüştürmüştüm, hemen önünde duraksadığımda hızla baksırın üstüne kumaşı atmıştım ama buna rağmen aradan geçen birkaç saniye de bile onu görebilmek sadece bedenimin kasılmasını sağlamıştı. Düşünme Elvin, hiçbir şey düşünme!
Zihnimdeki arsız düşünceleri hızla kovarak dizlerimin üzerine çöküp kumaşın altta kalan kısmını sol bacağına hafifçe dolamıştım ki gelen boğuk bir mırıltı sesiyle bakışlarım alttan onu bulmuştu.
“Fanculo.” (Siktir.) diyen sesiyle bakışlarını çevrede gezdirdiğini fark etmiştim, sanki özel olarak bana bakmamaya çalışıyor gibiydi. “Se non lo facciamo in ogni singola aula di questa scuola, sono il peggior bastardo.” (Bu okulun her sınıfında yapmazsak en adi şerefsizim.) diyen sesiyle tek kaşım havalanırken ayaklanmıştım, son söylediği cümleden hiçbir şey anlamamıştım.
“İyi misin?” derken sağ koluna uzanıp omzundan attığım kumaşın bir kısmını da koluna dolamıştım.
“Hıhı.” diyen mırıltısıyla gözlerimi ateş bakışlarına dikmiştim.
“Az önce ne dedin?” derken kolunu havaya kaldırıp sanki bir Yunan tanrısı imajı vermiştim. Kumaşı bilerek karın kısmında bol tuttuğum için hala bedeninin kıvrımlarını rahatlıkla görebiliyordum ve bu poz şu an oldukça hoşuma gitmişti.
“Anlarsın yakında.” diyen sesiyle kaşlarım çatılırken ayağımla az önce kumaşı sardığım bacağını uzatmasını sağlamıştım, diğer ayağı ise uzattığı bacağının altındaydı. Bu pozisyonda sanki yukarıdaki bir şeye uzanmaya çalışıyor gibi duruyordu.
“Hep sırların arkasına saklanıyorsun, neyden kaçıyorsun?” dediğimde gözlerimde gezinen bakışları kısılmıştı.
“Belki de mecburumdur.” dediğinde derin bir nefes alarak arkamı dönüp tuvale ilerlemiştim. Sadece ben onu tam anlamıyla tanıyana kadar zamanı vardı, sonrasında bu saklanma oyunu zerre umrumda olmazdı.
Elime aldığım fırça ve paletimle tuvale yaklaşırken bakışlarımı yandan ona çevirdim.
“Sakın hareket etme.” dedikten sonra ilk fırça darbesini tuvale indirmiştim.
Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama ikimizde de sessizlik hakimdi, resmin ana hatları biterken derin bir nefes alarak ona döndüğümde geçen süreye rağmen yüzünde mimik bile oynamadan aynı şekilde durduğunu görmüştüm. Bir insan bir kere bile mi şikayet etmezdi? Ağzını bile açmamıştı.
Cebimdeki telefonuma uzanırken elimdeki fırçayı kenara bırakıp tuvalin arkasından ayrılmıştım, kamera uygulamasını açarak kadrajı ona çevirdiğimde boştaki elini yanda yumruk yapıp açtığını görmüştüm. Genelde kendini sakinleştirmeye çalışırken bu hareketi yapıyor gibiydi. Derince yutkunarak anın büyüsünden kendimi uzaklaştırıp farklı açılardan birkaç poz çekmiştim.
Telefonu aşağıya indirerek bakışlarımı çektiğim resimlerde gezdirirken duyduğum gürültüyle bakışlarım hızla ona döndüğü sırada kalkışının şiddetiyle arkasındaki sandalyenin yere düştüğünü görmüştüm, bana doğru hızla attığı adımlarıyla aniden boğazıma sarılan parmakları beni kendisine çektiğinde elimdeki telefon yaşadığım heyecanla parmaklarımın arasından kayarak yeri boylamıştı.
Dudaklarımızın arasında milim kala durduğunda nefesim adeta boğazıma düğümlenmişti, nasıl nefes alındığını bile unutmuştum. Tek yapabildiğim hemen önümdeki dudaklarına bakarak yüzüme çarpan nefesinin sıcaklığını hissetmekti.
“Siktir, neden dayanması bu kadar zor?” diyen mırıltısıyla boştaki eli de belime yaslanarak tamamen ondan uzaklaşma şansımı engellemişti.
“Vidus…” diye fısıldamamla hızla boynumdaki eli dudaklarımın üzerine kapanarak konuşmamı engellemişti.
“Yapma, zaten zor duruyorken beni daha fazla harlama.” derken hızla alıp verdiği nefesler yüzüme çarpıyordu. “Nelere yol açtığın hakkında en ufak bir fikrin yok.” diye mırıldanırken yüzü hafifçe yan tarafıma kaydığında dudaklarını kulağımın hemen altına sıkıca bastırmıştı. “Beni nasıl kendimden geçirdiğin hakkında zihninde siktiğimin en ufak bir fikri bile yok.”
Boynuma çarpan sıcak nefesleri kasıklarımın daha çok sızlamasını sağlarken ellerim can havliyle kollarına tutunmuştu, neydi bu hissettiğim heyecan? Neden bedenim alev alev yanıyordu? Neden şu an lanet olası dudaklarını her şeyden çok istiyordum?
“Siktiğimin sözleşmesi son bulduğunda yemin ederim ki elimden kurtuluşun olmayacak minik serçem.” diyen sesiyle ne zaman kapandığını anlamadığım gözlerim hızla açılırken şok içinde görüş açımdaki omzuna bakakalmıştım, itiraf etmişti. “Şimdi lütfen git, benim için git mia bella.”
Mia bella…
Dudaklarımdan sıyrılan parmaklarıyla arkama doğru adımladığında bakışlarım yavaşça ona dönmüştü ki gözlerim ensesindeki dövmeyle çakışmıştı, iki tane kırmızı şeytan boynuzu vardı. Diavolo…
“Tuvali evine bıraktırırım, şimdi yalvarırım git.” diyen sesiyle gözlerim istemsizce dolarken kararına saygı duyarak çantama ve telefonuma uzandığım gibi ikisini de alıp hızla atölyeden ayrılmıştım.
Neden bunu bir veda gibi hissetmiştim? Ve en önemlisi kalbim neden bu kadar acıyordu?…
~~~~~~~~~
1 ay sonra…
Vidus Arjin Karsoylar…
Bakışlarım bekleme salonunda gezinirken ağrıyan başımı ellerimin arasına alarak sertçe ovuşturdum, siktiğimin bir ayı boyunca gebertmem gereken yirmi iti de bulup gebertmiştim ve bunlar olurken serçemle sadece telefondan konuşabilmiştik. İşte bütün sebeplerin dışında bu yüzden ona yazmıştım, yüz yüze gelemediğimde bile konuşabilmek için bir yolum kalsın istemiştim. Tabi yeterli miydi? İşte orası tam bir yüz karasıydı.
Sadece Ulvi’nin ve Nilüfer’in attığı uzaktan çekilmiş fotoğraflardan onu görüyordum, lanet olsun ki bu asla yeterli değildi ama yanına gidememiştim. Günlerdir cesetlerin içinde vakit geçiriyordum ve üzerimden kan kokusunu almasını istemiyordum. Onsuzluğa belki biraz olsun alışabilirdim ama korkup beni terk etmesine katlanamazdım.
“Don ti sta aspettando.” (Don sizi bekliyor.) diyen sesle bakışlarımı çağıran kıza çevirmeden hızla yerimden kalkıp önümdeki odaya yönelmiştim. Aldığım derin bir nefesle kapıyı tıklattıktan sonra içeriden gelen sesle kapıyı hızla aralayıp içeri girmiştim.
“È bello vederti qui, Diavolo.” (Seni burada görmek ne hoş, Diavolo.) diyen Don’la yüzümde mimik dahi oynamazken başımı eğerek selam vermiştim.
Elimde olsa hiç beklemeden boğazını sıkıp canını alırdım ama bu sadece benim Don olmamı sağlardı ve bunu istemiyordum, serçemle uzun bir hayat düşlerken kendimizi daha çok boka batırmak istemiyordum. Şu anda bulunduğum konum bile yeteri kadar zorken bunu ona yapamazdım.
“Gli uomini che hai menzionato sono stati uccisi.” (Dediğiniz adamlar öldürüldü.) dediğimde dudaklarında iğrenç bir gülümseme oluşmuştu.
“Sapevo di potermi fidare del mio miglior carnefice.” (En iyi celladıma güvenebileceğimi biliyordum.) derken keyifle arkasına yaslanmıştı. “Lasciamo da parte questi argomenti, c'è una cosa importante di cui devo parlarvi.” (Bu konuyu şimdi kenara bırakalım, seninle konuşmam gereken önemli bir konu var.) dediğinde kaşlarım çatılırken tüm bedenim gerilmişti.
Şimdi ne konuşmak istiyordu ki? Konu yine serçeme mi gelecekti? Andım olsun ki onu gebertmeden saatlerce acı çekmesini çok iyi sağlayabilirdim. Bir elim onlara çaktırmadan belimdeki silahıma doğru yol almıştı.
"Sto ascoltando." (Dinliyorum.) dediğimde kıvrılan dudaklarıyla öne doğru eğilmişti.
“Sai che hai già raggiunto l'età del matrimonio e ho trovato qualcuno con cui continuare la nostra discendenza.” (Sende biliyorsun ki evlilik yaşın çoktan geldi ve ben sana soyumuzu devam ettirmen için birini buldum.) demesiyle kaşlarım hızla çatılırken boştaki elim yanımda yumruk olmuştu.
Bu yaşlı moruk ne boktan bahsediyordu? Kalbimde de, zihnimde de tek bir kadın varken başka bir kadını koynuma alacağımı mı düşünüyordu? Bunu yapmazdım, istesem de yapamazdım. Kalbime sıkıp hayattan göçerdim daha iyiydi.
"Questo non è mai..." (Bu asla…) derken yandaki televizyondan yankılanan sesle istemsizce bakışlarım oraya dönmüştü. Ekranda dönen İtalyanca yazılar ve aynı şekilde konuşan spiker kadının sesi bile zihnimde uğuldamaya başladığında sadece ekrana bakakalmıştım.
‘Ünlü iş adamı mühendis Arhan A. Demir dün öğle saatleri itibariyle hazin bir kazaya kurban gitmiştir, bedenine aldığı üç kurşun yarasıyla durumunun ağır olduğu bildirilmiştir.’
Omuzlarıma çöken bir ağırlıkla öylece ekrana bakarken odadaki herkes susmuştu, Don bile sadece habere bakıyordu. Belimdeki elim yanıma düşerken kalbimdeki acıyla öylece ekrana bakmıştım. Ne yapmış olursa olsun, hatta onu asla affetmeyecek olsam da o benim kardeşimdi. Ölemezdi, ölmemeliydi…
“Kardeşim…” diye bir mırıltı dudaklarımdan dökülürken bakışlarım sadece haberde dönen resimdeydi, kanlar içinde karın içindeyken karısı ise beyazlar içinde onu kucağına almıştı. Beyaz yavaşça kırmızıya dönüşüyordu, kanının kırmızısına…
O an bir söz vermiştim, ne olursa olsun onların ölmesine asla izin vermeyecektim…
~~~~~~~~~~
Veee bölüm sonu…
Heyecanlı bir başlayış yapıp sonda yine duygusala bağlamış olabilirim. :)
Beni tanıyorsanız duygu geçişlerini sevdiğimi bilirsiniz, ha tanımıyorsanız da öğrenmiş oldunuz. ;))
Sadece şunu söylemek istiyorum, bir Vidus kaç lira ya?! Ne kadarsa verip alacağım, yetooo!!!
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce Vidus Don’un istediği kişiyle evlenecek mi???
Sizce artık her şey ortaya çıktığına göre Elvin’in Çiçek’e karşı davranışları nasıldır??? (Ya da onu da öğrenmiş midir? ;) )
Ve son olarak sizce diğer bölüm bizi ne bekliyor???
(Bu arada diğer bölüm bir nevi geçiş bölümü gibi olacak, bizi bazı zaman atlamaları bekliyor olabilir;))
Heyecan ve çokça merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Ayrıca hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum. Ve aksi bir durum olduğunda TikTok’tan, İnstagram adresimden ve en önemlisi wp kanalımdan paylaşıyorum.
Ayrıca sizi wp kanalıma da beklerim, şu aralar orada oldukça aktifim. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzzz
🎨❤️🔥



