“Rüzgar oradan notu versene” notu aldı ve “al oku” dedi. Notu açtım ve “IRMAK KARAHANLI VE SERHAT ARSLANA” okumaya başladım ve notta “Kamuoyunun huzurunu sağlamak ve son yaşanan olaylarda kamu güvenliğinin sarsılmaması adına, Irmak Karahanlı ve Serhat Arslan’ın kamu önünde özür dilemesi ve devlet yetkililerinden af dilemesi beklenmektedir. Toplumdaki gerginliği azaltmak ve birlik mesajı vermek için bu açıklamanın zorunlu olduğu kamuoyuna duyurulur.” “Ama biz hiçbir şey yapmadık ki ne için özür diliyoruz” dedim şaşkın bir ifadeyle. “Biz bir katiliz ya hani Irmak” dediğinde sesi yumuşaktı. Hatta bir tek benimle konuşurken böyle olduğunu fark ettim. Neyse geç oldu yarın saat 07:10 da herkes salonda olsun. Yatağa geçtiğim anda “ne yaşıyorum ben, bu bir rüya olmalı ya, ben suçluları adalete teslim ederken ne ara bir suçluya dönüştüm”. Saat sabah 6:45’de kalktım ve Siyah uzun elbisemi giydim. Salona gittiğimde bir tek Serhatı gördüm. Siyah takım elbisesinin altına beyaz gömlek, o kadar yakışıklı duruyordu ki bütün kızların ona aşık olduğunu anlayabiliyordum. Bana öyle bir gülümsedi ki hep öyle gülsün istedim. Ağzı açık kalmıştı. “Ağzını kapat yoksa sinek kaçacak”. Dediğim nda ağzını kapatıp arkasına döndü. Tekrar önüne döndüğünde tam arkasında duruyordum. Biraz korkmuş olacakki geri adım attı. “Özür dilerim korkutmadım değilmi seni” dedim yapmacık bir sesle. “Yok sadece bir anda dönünce şey oldu”
Serhat
Serhat gözlerini Irmak’tan ayıramıyordu.Daha birkaç saat önce onun hakkında çıkan suçlu ilanını okumuş, “dikkatli olunması gereken bir kadın” demişlerdi.Ama karşısında duran kadın… tüm tanımların ötesindeydi.Kendini tutamadı, içinden geçeni mırıldanır gibi söyledi:“Niye bu kadar güzelsin ki?”Hemen ardından kendi içine döndü.Ne demekti şimdi bu?Dudaklarının arasından nasıl sızmıştı bu cümle?Omuzlarını gerdi, toparlanmak ister gibi yaptı ama başaramadı.Az önce ağzı açık kalmıştı, şimdi ise kalbi açık kalıyordu sanki.Kendine kızdı.“Lan Serhat, sen ne zaman kekelemeye başladın?!”Oysa hiçbir zaman böyle olmazdı.Karşısına kim çıkarsa çıksın, sözü net, duruşu dik olurdu.Ama şimdi… ağzından çıkanlar, zihninde kurduklarıyla yarışamıyordu.“Bu kadın… nasıl bir kadın?”“Gözleri mi etkiliyor bu kadar, yoksa sesi mi? Yok yok… o bakışı… sanki içimi okuyor gibi.”Irmak bir anda başını kaldırıp Serhat’a baktı.Serhat hemen gözlerini kaçırdı.Ama çok geçti… yakalanmıştı.Irmak hafif bir gülümsemeyle, adeta içini görmüş gibi sordu:“Bir şey mi dedin az önce?”Serhat boğazını temizledi, toparlanmaya çalıştı.“Yok… sadece… sabah erken kalkmak zor ya,” diye geçiştirmeye çalıştı.Ama Irmak gözlerini kısmıştı.O an Serhat bir şeyi daha fark etti. Bu kadın sadece güzel değildi.Tehlikeliydi.Güçlüydü.Ve o, hiç istemese de—bu tehlikeye yaklaşmak istiyordu.
Bir şey anlamamdan korkuyor gibiydi Serhat.Ama ne anlayabilirdim ki? Zaten hiçbir şey anlamıyordum.Tam o anda, arkamızdan ayak sesleri duyuldu.Sırasıyla Osman, Emre, Bella, Rüzgar, Mardinli, Kardelen ve Kaan içeri girdi.Gözlerime inanamadım. Hepsi bembeyaz takım elbiseler ve elbiseler giymişti.Yanımda duran Serhat ise benim gibi simsiyah giyinmişti.Kontrast…Bu kadar mı keskin olurdu?Serhat bir anda ciddileşti, sesi sertleşti.“Osman, Emre ve Kaan; siz salonun arka kapısında bekliyorsunuz.”Üçü de başlarıyla onayladı.“Bella, Kardelen ve Rüzgar; siz ön kapının sağ tarafında.”Kardelen başını eğdi, Bella saçını toparladı, Rüzgar gözlüklerini düzeltti.Serhat gözlerini Mardinli’ye çevirdi.“Sen de… ee… sen bir şey yapma.”Bir anlık sessizlik.Mardinli’nin yüzü asıldı, dudaklarını büktü.“Ya komutanım! Niye bütün aksiyonlu, çatışmalı işleri bu dangalaklara veriyorsunuz da ben dış kapının mandalı oluyorum hep?”Sesinde hem hayal kırıklığı hem de kırgın mizah vardı.Osman, Emre ve Rüzgar kahkahayı bastı.Ama tam o anda Serhat gözlerini devirdi:“Bir daha gülerseniz ecdadınızdan girer, köyünüzden çıkarım!”Üçü de bir anda sustu.Gerçekten sustular.Serhat ciddiydi.Ardından gülümseyerek döndü Mardinli’ye:“Tamam tamam… sen de basından bilgi topla. Tam olarak ne istiyorlar, kime ne mesaj verilmiş, ne yayılmış, öğren.”Mardinli bu görevi duyunca bir nebze olsun rahatladı.“Tamam be… yine en zeki işi bana verdiniz. Alın da kıymetimi bilin.”Serhat başını iki yana salladı, sonra bana döndü.“Irmak ve ben zaten nerde olacağımızı biliyoruz, anlatmama gerek yok.”Tüm ekip bir ağızdan:“Tamamdır komutanım!”O an içimde garip bir sıcaklık hissettim.İlk kez yalnız hissetmiyordum.Ne kadar yabancı olursa olsun, bu insanların arasında bir yerim vardı artık.Serhat son cümlesini söyledi:“Kazamız mübarek olsun.” “Biz… niye bunca insanı öldürdük?”Sözler ağzımdan dökülürken boğazıma oturan o düğümü hissettim.Serhat derin bir nefes aldı. Başını hafif yana çevirdi.Yüzü… öyle tanıdık ama öyle yabancıydı ki.Sesi kısık ama netti:“Çünkü başka çaremiz yoktu.”Kaşlarımı çatıp ona döndüm. Gözlerimin içine bakarak devam etti:“Burası öyle bir dünya ki Irmak, ya sisteme boyun eğersin… ya da seni un ufak ederler. Ve biz, seninle birlikte, bu çürümüş düzene kafa tutan sayılı insanlardanız.”Sustum. Anlamaya çalışıyordum. Kafam almıyordu.“İlk mermi onlar sıktı. İlk ceset onların ellerinden düştü. Bize ‘hain’, ‘katil’, ‘terörist’ dediler… ama biz sadece sevdiklerimizi korumaya çalıştık. Sen…”Bir an durdu, gözlerini kaçırdı.“Sen bile bilmeden onların oyununa alet olmuştun. O son dava, Irmak. O idam kararı… bizim için kıvılcım oldu.”Kalbim bir anda çarpmaya başladı.“Ne… ne diyorsun sen?”Serhat hafifçe gülümsedi, ama içinde acı vardı.“Sana dosyaları eksik verdiler. Emre Karaca suçsuzdu.”“Nasıl yani!?”“O sadece bizimle bağlantılıydı. Asıl suçu düzene karşı çıkmaktı. Ama senin kararın—daha doğrusu senin sandığın karar—onların planını tamamladı. Seni buraya attılar çünkü gerçekleri görmeni istediler. Ya da yok etmek.” Yavaşça ayağa kalktım. İçimdeki karmaşa, gözlerimin önündeki manzarayla daha da büyüyordu. Ne oluyordu bana? Ne olmuştu bize?“Haydi Irmak,” dedi Serhat. “Gitmemiz lazım, yayına sadece bir saat kaldı.”Kendi isteğimle değil, mecburiyetle çıktım o kapıdan. Her adımda bileklerimdeki hayali kelepçeler sıkışıyordu. Asıl zincir kafamdaydı zaten.Jeep’in kapısını Serhat açtı, beni nazikçe içeri davet etti.Arka koltuğa oturdum, camdan dışarıya baktım. Bu dünya… tanıdığım o eski dünyanın simsiyah bir yansımasıydı sanki.Serhat öne geçti, kontağı çevirdi. Yan koltukta Mardinli vardı.“Yayından önce alana giriş yapacağız. Etraf kontrol edildi,” dedi.Yol boyu hiç konuşmadım. Serhat ise arada dikiz aynasından bana bakıyordu.“Kendini sorguluyorsun, biliyorum.”“Kendimi sorgulamak ne kelime. Ben… ben bu değilim. Suçlu değilim ben.”Serhat’ın sesi sert ama sakindi:“Kimse doğuştan suçlu değildir Irmak. Ama bazen gerçekleri fark ettiğinde, seni öyle göstermek isterler.”Araç büyük bir demir kapının önünde durdu. Gökyüzü griydi, tam bir distopya havası…Kapılar ağır bir şekilde açıldı, içerisi… bir yayın merkezi değil de bir savaş üssü gibiydi. Yüzleri maskeli güvenlik görevlileri, silahlar, spot ışıkları.“İşte geldik,” dedi Serhat.“Kamuya karşı konuşmamız gereken yer burası.”İndiğimde yüzüme soğuk bir rüzgar vurdu. Derin bir nefes aldım.Önümüzde büyük bir ekran kurulmuştu. Üzerinde bizim fotoğraflarımız. Altında şu yazıyordu:“Devlet düşmanları konuşuyor.”Kalbim hızla atmaya başladı.“Ben… ben ne diyeceğim?”“Gerçekleri duyuramayız Irmak. Henüz değil. Bugün, sadece hayatta kalacağız.”O an fark ettim. Bu artık sadece kendim için değil, onun için de savaştığım bir dünyaydı. Serhat için, bu grup için. Ve belki de kendim için. İçeriye girdiğimizde yaklaşık yüz kamera bizi çekiyordu. Kürsüye geçtik ve Başkan Draxen korn bize “ŞİMDİ BASININ ÖNÜNDE ÖZÜR DİLERSENİZ AFFEDİLECEK SUÇUNUZ HAFİFLEYECEKTİR”diye seslendi. Mikrofana doğru yaklaşıp “çok merak ediyorum başkan, biz ikimiz kimi öldürdük” dedim. “BU NASIL BİR SORU KİMİ ÖLDÜRDÜĞÜNÜ BİLMİYOR MUSUN YANİ”. “Hayır ondan değilde merak ettim” dediğimde salondaki herkes birbirlerine dönüp konuşmaya başladı. Serhata yaklaşıp “cidden lam biz kimi öldürdük” dediğim anda gülmeye başladı. Sonra başkan yine bize dönüp NEDEN 15 KİŞİYİ CANİCE ÖLDÜRDÜNÜZ” dediği anda tekrar mikrofona yaklaştım ve “ Bilirmisiniz bilmem ama çok sevdiğim bir kitapta çok sevdiğim bir söz geçer ‘VARDIR BİR NEDENİ, VARDIR BİR İZİ, VARDIR BİR LEKESİ