Küçük ve harabe eve girer girmez evde bulunan tek uzun koltuğun üzerine çocuğu dikkatli bir şekilde bırakarak yatırdım.
"Uzan şöyle. İlk önce yaralarına bakalım."
O tamamen uzandığında ben de mutfakla birleşik olan bu tek odalık evden leğen tarzı bir şey alarak içine çeşmeden akıttığım suyu doldurdum. Çekmecenin içinden bir bez parçası aldım. Suyun içine attım. Yaralı çocuğun yanına giderek koltuğun ucuna oturdum.
Her an yıkılabilecekmiş gibi duran sehpayı kendime doğru çektim. Elimdeki su dolu leğeni üzerine koydum.
İçindeki bezi çıkardım. Suyunu sıktırdıktan sonra bezi yüzündeki kanlı yerlerin üzerinde hafifçe gezdirmeye başladım.
Bezdeki su yüzünde kuruyan kanı dahi yeniden çocuğun yüzüne yayıyordu. Bundan dolayı oldukça sık bir şekilde bezi yeniden yeniden sıktırıyor ve yüzü iyice temizlenene kadar siliyordum.
O ise arada bir canının acısıyla yüzünü buruşturuyor, arada bir de kendisini sıksa da ağzından kaçan inlemeye engel olamıyordu.
Bu gerçekten benim dahi canımı yakıyordu. O her bu hâle geldiğinde ben de onunla beraber aynı tepkileri veriyordum.
Hem dikkatini dağıtmak hem de bu dramatik ortamdan biraz daha uzaklaşabilmek adıyla sordum.
"İsmin ne bakalım yaralı ceylan?"
Gayet düz bir şekilde sadece ismini söyleyerek cevap verdi.
"Lee... Lee Know."
"Garip bir isimmiş. Ben de Yeon Soo. Lee Yeon Soo."
Yüzünde neredeyse hiçbir kan kalmayınca elimdeki bezi artık tamamen kana bulanan kanlı suyun içine bıraktım. Ayağa kalktım.
Hâlâ kanamaya devam eden ufak tefek yaraları vardı.
Evde bulduğum yara bandını kutusuyla beraber yanıma aldım. Yeniden koltuğun ucuna oturdum. Ben yara bantlarını açarken Lee Know da gözleriyle beni takip ediyordu.
Sonunda bantları açabilmeyi başardığımda birini dikkatli bir şekilde eğilerek Lee Know'un hâlâ kanayan, kaşının yanındaki yarasının üzerine yapıştırdım. Bir diğer bandı da açarak dudağının kenarındaki kesiğin üzerine yapıştırdım.
Bana bu sefer biraz değişik bakıyordu. Göz bebekleri büyümüş, gözlerimin içine bakakalarak âdeta donmuştu.
Kaşlarımı çattım. Bir müddet yüzünü ve tepkilerini seyrettim.
Hipnotize olmuş gibi bakmaya devam edince hafif bir tebessüm ettim. Sağ elimi gözünün önünde salladım.
"Yah! İyi misin?"
İrkildi ve kendisine geldi. Gözlerini indirdi. Başını koltuğa doğru, sol tarafa çevirdi. Yutkundu. Yutkunuşu esnasında yukarı kalkıp aşağı inen adem elmasından gözümü çektim.
Ne olduğunu anlayamayarak ayağa kalktım.
Elimdeki çöplerle beraber kanlı suya bulanan leğeni alarak mutfak tezgâhının üzerine koydum. Kana bürünen ellerimi güzelce yıkadım.
Daha sonra dolaplardan birinin içinden kullandığım tek su bardağını çıkardım. İçine su doldurdum. Lee Know'un yanına ilerledim.
Gözleri hâlâ benim üzerimdeydi.
Koltuğun ucuna oturarak tek elimle başını hafif bir şekilde yukarı kaldırdım.
"Hadi, iç bunu," dedikten sonra da diğer elimde bulunan bardağı onun dudaklarının üzerine yerleştirdim. Ağır ağır yudumlayarak suyu içmeye başladı.
Bardaktaki su bittiğinde bardağı dudaklarından çektim. Yeniden başını koltuğun yastığına yatırdım.
"Bir bardak daha ister misin? Ya da... Ya da aç mısın?"
"Hayır, gerek yok. Sadece dinlenmek istiyorum."
"Tamam, dinlen o zaman. Uyu sen," dedim ama sonradan aklıma gelen şeyle, "Ya da uyuma!" diye yükselerek ters bir tepki verdim.
"Başında küçük sayılmayacak bir şiş var. Böyle durumlarda uyumak riskli olabilir. Uyuma. Hastaneye gidelim. Hemen senin için bir ambulans çağıracağım."
Aceleyle hâlâ üzerimde olan kabanımın cebindeki telefonumu çıkardım. Elime alıp tam tuşlara basacakken Lee Know yattığı yerden telefonu tutan bileğime yapıştı.
"Sakın! Sakın ambulansı arama. Hastane... Hastane olmaz! Oraya gitmem! Gidemem! Sakın arama, sakın!"
"Tamam, tamam sakin ol aramayacağım. Canın yanacak, dur. Madem hastane olmaz diyorsun o zaman senin için birkaç şey alıp geleyim. Burada kal. Bir yere ayrılma ve beni bekle olur mu?"
Gözleriyle gözlerimin içine güvenebilecek miyim gibisinden baktı.
"Tamam," dedi.
"Bekleyeceğim."
Bu kelimeden sonra apar topar, koşar adımlarla evden çıktım.
Bir eczane bulmam lâzımdı. Gerçi hangi parayla ne alacaksam artık? En azından bir ağrı kesici alsam yeterli olurdu her hâlde. Ahh... Yiyecek bir şeyler de almam gerekiyordu.
Bir çaresini bulurum elbet.
Yeniden o tenha sokağa geçmek zorunda kaldım. Bu sefer bir an önce alacaklarımı alıp çabucak Lee Know'un yanına dönebilmek için koşuyordum.
"Lee Yeon Soo! İşte orada hyung! Kız burada!"
Birinin bu şekildeki yüksek sesle bağırışını duyunca korkuyla gözlerimi irileştirdim. Olduğum yerde durdum. Emin olabilmek amacıyla arkama döndüm.
Lanet olsun!
Babamın borçlu olduğu kişiler beni yine bulmuştu!
Koş Yeon Soo, koş!
...







