İçeriğe geç

still on thread?//hyunho

Bölüm 2 · 3 dk okuma

still on thread?//hyunho

Bölüm 2

II.

Gözleri öfke ve övülme açlığıyla dönüyordu. Rutubet ve ondan daha yoğun, can yakıcı bir kokudan ibaret olan bodrumda önündeki hareketsiz ama canlı bedenle bir başına dururken neden burada olması gerektiğini sorgulamıyordu bile. Aranıyordu o. Babası ve arkasındakiler tarafından aranıyordu ve onu her nasılsa buraya getirmişti. Burada ne kadar tutması gerekiyordu, ailesi ne düşünürdü, umrunda değildi. Hyunjin ve tanıyıp tanımadığı herkes için dümdüz bir 'zorba'dan, 'şımarık'tan daha fazlası olabilirdi şimdi. Sonunda babasına kendisinin ödlek olmadığını gösterecekti; böyle bir durumda kendi elindeki rehinine neden acıması gerekirdi ki?

Ya da... Gerekir miydi?

Saçlarını karıştırdı, duvarın diğer ucundaki kapıya doğru gidip dışarı sesleniken alt dudağını hırsla dişlerinin arasına aldı.

"Bay Lee'ye buraya gelmesini söyleyin. İşi her ne olursa olsun..."

Ardından kendisi de çıktı. Demir kapı, ona güven verircesine sert bir gürültüyle peşinden kapandı.

***

Gözlerini araladığında beklediğinden daha ani bir şekilde fırladı. Arkasındaki duvara yaslanıp oturmaya çalıştı, ama dengesini sağlayacak kadar bile gücü yoktu. Çığlık atmak istedi, hissettiği yabancılığı algılayamadığı birkaç saniye kaydı peşinden. Teni, uzandığı taş zemin kadar buz gibiydi. Ellerini kullanmasını engelleyen, gelişigüzel takılmış metal bir kelepçe vardı bileklerinde. Karşı koyabileceğinden daha korkunç bir durumdaydı. Mide asidini boğazında hissetti. Kâbusunun içinde kayıp mı olmuştu? Bu buz kesen depo tamamen bir kâbusa benziyordu.

Ellerine baktı. Sonra kalp atışına. O andan itibaren asla geçmeyecek bir uyku felcinin içinde olduğunu düşündü. Tekrar bağırmak, haykırmak, sesini duyurup ayağa kalkmak istedi ama ağzı kapatılmış, kelimelerini saçması engellenmişti. Dudaklarının kenarları sürtünmekten acıyordu.

Bundan sonra sırayla fark ettiği pek çok ağrısı oldu. Saç dipleri, tutulup sürüklenmişçesine sızlıyordu. Kollarına ve bacaklarına tamamen bakamasa da gördüğü morluklar onu korkutmuştu. Sol gözünün hemen yanından akan kanının sıcaklığını hissetti.

Ne tür bir belaya bulaşmış olabilirdi ki?

Gözlerinin önünde akıp giden siyah noktalar beliriyor, iyiden iyiye başının dönmesine neden oluyorlardı. Zihni geçmişten, -belki de yalnızca birkaç saat öncesinden- kesitlere dönüp şimdiye geri geliyordu. Görüşü artık iyice zorlaşmış, algıları kapanmıştı. Kendini yere dayadığı dirseği aniden karşı koymayı bırakıp sert zemine çarptı. Zihninde hâlâ aynı şeyler tıpkı birer rüya gibi dönüp duruyordu.

Şak.

Okul çıkışındaydı, alışkın olduğu boş sokaklardan evine doğru gidiyordu. Tanıdık, yanık tarçın rengi saçları olan bir bedenin yanına geldiğini gördü. Kalbi hızlandı, her ne yaparsa yapsın, ona nasıl davranırsa davransın ondan korkmaması için kendini binlerce kez azarlamıştı, ama karşılaştıklarında kontrolü elinde olmuyordu. Başını başka tarafa çevirdi.

Şak.

Lee Minho, bu sefer iyi gününe gibiydi. Neredeyse onunla sohbet etmeye çalıştı; basitçe geçilen bir dalgadan daha fazlası değildi bu. Ona tek kelime etmedi Hyunjin. Arkasında bırakıp devam etme çabaları yetersiz görünüyordu. Minho onu omzundan sıkıca tutup kendine çevirdi, yüzlerini aynı hizaya getirmeye çalıştı. Durmadan konuşuyordu, sesi gittikçe daha yüksek bir hâl alıyordu.

"Korktun mu Hwang?.."

"...Tüh, bu sefer baban yanında değil, değil mi?"

"...Eve mi gidiyorsun? Hiç sanmam..."

"...Neden beni görmezden geliyorsun korkak kedicik? Çok mu kabayım?

Şak.

Yanındaki boş bina döküntülerinin arasında beliren birilerinin olduğunu fark edebilmesi için süresi fazla kısaydı. Minho'nun yanından arkasına geçtiğini hissetti. Tek bir şeyi bile gördüğünü hatırlamıyordu, neyi kavrayabiliyorsa hepsi hislerindendi.

Algılayabildiği son şey elinde olmadan dengesini kaybettiğiydi.

Şak.

Bu sefer gerçekten görüyordu, evet. Bilinci yeterince açılmış olmalıydı. Kalbi neredeyse ağzına gelecek şekilde atıyordu. Etrafa göz gezdirdi, soluklarının kontrolsüz sesi onu gittikçe daha da rahatsız ediyordu.

Ayaklarının yerden kesilmiş olduğunu fark etti ilk. Uylukları ölümüne ağrıyordu. Parmak uçlarıyla yere ancak değebiliyordu, bilekleri yüzyıllardır oradaymış gibi hissettiren kalın bir demir halkayla arkasındaki duvara, başının üstüne sabitlenmişti. Kolları bu şekilde daha fazla kalırsa yerlerinden çıkacakmış gibi hissettiriyordu. Bileklerinin kenarlarındaki kesiklerin daha çok açılmış olduğunu gördü. Metalin soğukluğu, kanının sıcaklığıyla birleşerek aklını başından götüren bir ağrı yaratıyordu.

Bulunduğu oda şimdiye kadar gördüğü en korkutucu loşluktaydı; ayrıca yalnız da değildi. Zorla açık tuttuğu göz kapaklarının ardından etrafındaki yüzlerin bulanık görüntüsünü seçebildi. Duvarlardan yayılan nemli ve rutubetli koku soluk almasını daha da zorlaştırıyordu. Tek gördükleri şüpheli, bulanık insanlar ve vücudunun geri kalanı; duyduklarıysa sinirlerini geren derecede yakından ve alçak gelen zincir gürültüsüyle kendi nefesleriydi. Orada olduğunu bile fark etmediği biri, sol tarafından kulağına fısıldadı. Sıcaklığını hissedebileceği kadar yakınındaydı.

"Hay hay, prens uyanmış sanırım..." Onu biraz uzağından süzüp tok sesiyle kıkırdadı; sesinin kalınlığına rağmen aşağılayıcı sesi odada yankılanmıştı. Hyunjin, sesin sahibini göremiyordu ama yüzündeki ifadeyi hayal edebiliyordu; alaycı, umursamaz, sadist bir zevk...

***

Bölüm sonu

1 yorum