I.
Tık, tık, tık.
"Gir."
Kapıdan yavaşça uzun boylu bir delikanlı çıkageldi. Girdiği oda koyu renk duvarlardan, onlarca mumdan oluşan büyük bir avizeden ve deri koltuklarıyla birlikte gösterişli bir ofis masasından oluşuyordu. Büyük, ahşap masanın ön tarafındaki iki koltuktan birine oturdu. Bakır rengi saçlarının dipleri ve dudağının üzeri terlemişti ve solukları kısa kısaydı. Konuşmaya pek niyeti yok gibiydi, ya da cesareti...
Masada, delikanlının karşısında oturan adamın yüz kasları ciddiyetle kasılmıştı. Oğlanın dağınık, bakır saçlarının aksine onunkiler yer yer grileşmiş ve dümdüz bir şekilde arkaya yatırılmıştı. Kravatını tek eliyle gevşetip yumruk hâlimde birleştirdiği ellerini masaya vurdu. Soğuk, siyah taşlarla kaplanmış oda anlaşılan sadece gencin tüylerini ürpertiyordu. Her yer dolaplar, dosyalar ve kitaplarla doluydu.
"Sana herhangi bir anlatmadan önce; dediklerimi hiçbir şekilde, hiçbir kimsenin daha bilmeyeceğinden emin olmak istiyorum. Bunu yapabilir miyim?"
Tek kaşını kaldırıp çocuğa baktı. Fazlasıyla hazırlıksız gelmiş görünüyor, neden burada istendiğini kestiremiyordu.
"Elbette, elbette... yapmayacağım..."
"Efendim..."
Adamın onu düzeltmek için kullandığı ses tonu Minho'nun yutkunmasına sebep oldu. Gözlerini onunkilerle buluşturmamak için odanın her köşesini inceliyordu.
"Şey, evet... Kimsenin haberi olmayacak, efendim."
Orta yaşlı adam ona hafifçe sırıttığında gencin kalbi sabırsızlık ve gerginlikten ikiye ayrılmak üzereydi. Yıllar yılı yüzünü görüyor olmasına rağmen neden hâlâ onunla konuşmak bu kadar zor geliyordu, anlamıyordu. Pek de yabancı sayılmazlardı aslında. Yani, en azınan o öyle olduğunu düşünüyordu...
"Bunu yapacağına inanmam gerektiğine ben bile inanmıyorum, Minho." dedi adam. "Lee Minho. Şahsen senin yerinde olsam yatıp kalkıp bu soyadına sahip olduğum için gurur duyardım. Peki, hiç bunu neden hâlâ taşıdığını düşündün mü? Ne yaptın, ne faydan oldu soyuna?.."
Onu çok hazırlıksız olduğu bir yerden vurmuştu. Dudakladı aralanmıyordu bile, diyecek tek kelimesi yoktu. Önüne eğdiği başını iki tarafa salladı. Fark edildiğinden bile emin değildi.
Adam bu sefer tok ama keskin sesiyle kısa bir kıkırdama koyuverdi. Onunla akrabalık bağı olduğuna inanmayan bir kıkırdamaydı bu. Küçümseyici, aşağılayıcı...
"Elbette hiçbir şey, Lee. Hiçbir şey yapmadın. Kanının neden önemli olduğunu söylediğimi hatırlıyor musun?" Masanın önüne yaklaşarak onun gözlerini yakalamaya çalıştı. "Yaşayan tek varisimsin, Minho. Benim için tek önemli özelliğin bu. Şimdiye kadar ölüp gitmediysen bunu bana borçlusun..."
"Ne isteyeceksin?" Gözleri onunkilere bakmamakta hâlâ inat ediyordu. Pot kırmış olmamayı diledi içinden.
Adam arkasına yaslanıp hayal kırıklığıyla dolu bir şekilde iç çekti. Onunla kendi yaşında biriymiş gibi, ciddiyetle konuşuyordu. Konuşmaya her mecburi kalışında. Sürekli.
"Kısa kessem ikimiz için de iyi olur diye düşünüyorum..." dedi. "Senden istediğim tek şey onu bana getirmen, Minho. Hwang'ı." Duraksadı. "Yani... Küçük olanını. Tanışmadığınızı sanmıyorum..."
Minho da duraksadı. Şimdi dosdoğru yüzüne bakıyordu. "H-hwang? Ama nede..."
"Erişilebilecek kadar yakınımızda olması büyük şans. Hoseung oğlunu düz bir okula göndermenin akılsızlık olacağını tahmin etmemiş olmalı.
O çocuğu istiyorum, oğlum. Babasından ricayla alamadığımı kendisinden belki de son nefesine kadar alacağım. Bunu kaçıramam. Bu sefer olmaz, hayır. Nasıl yaparsan yap, gerekirse onu tehtidle avla ama yirmi dört saat içinde gözümün önünde bulunmasını sağla. Bu kadarını ya da yapamayacak kadar ödlek değilsindir diye düşünüyorum."
Minho'nun yüzündeki terleri şimdi buz gibiydi. Beti benzi atmış, içinde bulunduğu anı kontrol edebilmek için tüm yetilerini harcıyordu.
"Ben... Yapamam, hayır, gerçekten. Hwang benden neredeyse ölümüne korkuyor. Üzerine gitmeyi bu kadar çığrından çıkarırsam... Ben, nasıl?.."
Babası tek elini masaya vurdu. Masadaki mürekkep şişesiyle Minho aynı anda yerinde titredi.
"Bu kadar korkaksa onu alıp getirmen zor olmamalı, alçak... Bu kadar basitti hâlbuki, Lee Taewon'un oğlunun en ufak görevinde bile bu kadar mızmızlanması NORMAL Mİ KABUL EDİLMELİ, MİNHO!?"
Minho tekrar yutkundu. Güçsüz görünmek istemiyordu. O adamın her dakika onu aşağılayabilmesinden nefret ediyordu. Alt dudağını ısırdı, öfkeyle parlayan gözlerini ona dikti.
"Peki. Yapacağım, göreceksin. Çocuğun nasıl olursa olsun yarın elinde olmasını sağlayacağım...
...efendim."
Ayağa kalkarken dudakları hafifçe tek tarafa kıvrıldı. Kapıyı arkasından sertçe çekip küçükken asla yanına yanaştırılmayıp merakından ölüp bittiği loş koridorun duvar süslemeleriyle ilgilenmeden çekip gitti.
***
