İçeriğe geç

starboy [taekook]

Bölüm 35 · 8 dk okuma

starboy [taekook]

Bölüm 35

35

uzun zaman sonra merhaba 💖

bol bol yorum ve oy bekliyorumm

iyi okumalar efenim

.

.

jungkook's pov

"İçeri buyrun efendim. Efendi Jeon birazdan teşrif edecekler."

Kapıyı çaldığımız anda kapıyı orta yaşlı şık giyinimli bir adam açmış saygıyla eğilip selamlamıştı. Her ne kadar içimdeki gerginlik silsilesi hareketlerimi tekdüze etse de aynı karşılığı vermeden edemedim.

Yıllar önce bulunduğum evdeydim. Kapıdan içeriye girerken, adımını attığım her karede kendime ve çocukluğuma dair anılar hatırlıyordum. Ve gözlerimde canlanan hatrım bana pek de güzel şeyler hatırlatmıyordu.

Burası aslında dedemin eviydi.

Kendisini çok severdim. Benimle oyunlar oynar, şarkılar söyler, babaannemle nasıl tanıştıklarını anlatıp dururdu. Alzheimer hastasıydı, dolayısıyla bu anıları sürekli tekrar etmesi beni pek de rahatsız etmezdi. Öyle ki hastalığına rağmen dağ gibi bir adamdı.

Kimsenin beni ezmesine izin vermezdi. Bu kişi babam bile olsa tek bir hareketiyle sözleri ağzına tıkar, benim arkamda dururdu. Zaten anlamadığım bir şekilde dedem her zaman babama karşı bir nefret dolu olmuştu. Şimdilerde daha iyi anlıyordum.

Ben de bundan güç almış olmalıyım ki, 8'li yaşlarıma kadar şımarık bir çocuktum. Dünya tozpembeydi benim için.

Ta ki dedem ölene kadar...

Dedem ölünce bir süre bu evde yaşamıştık. Her şey dağılmış vaziyetteydi. Bir düzenimiz yoktu. Bir aile hayatı yaşamıyorduk. Kısa bir süre sonra Busan'da bir malikaneye taşınmıştık. Yoongi abim lise için şehir dışına gitmişti. Bir akranım yoktu.

Annem ve babam zaten hiç bir zaman evli hayatı yaşamamışlardı. Annem hep kaçar, babam hep kovalar olmuştu. Evde kavga eksilmezdi. Gürültü patırtı ile büyüyordum. Hayat çok zordu. Çok yorucuydu.

Ve annemin kansere yakalanmasıyla çok daha yormaya başlamıştı.

Zaten odasından çıkmayan, benim dışımda kimseyle konuşmayan, sürekli depresif bir hâlde yaşayan annem bu amansız hastalıkla tamamen çökmüştü.

Ortaokulun ortalarında bir çocuk olmama rağmen ona hastanede bile bakan birisi olmuştum. Sonuçta biliyordum. Annemin bir aile yakını yoktu. Paramız vardı fakat babam ona bir bakıcı bile tutmayacak kadar aciz birisiydi. Ki artık evde bir ben ve o olduğumuz günlerde o acizliğini yakından tadar olmuştum.

Öncesinde de bahsettiğim gibiydi. Annem hastalığa karşı yenildikten sonra artık sadece evde de değil, bu boktan hayatta da babamla kalmıştım.

O pek de iyi birisi değildi. Kötü diyemezdim çünkü o zamanlarda daha kendisini tamamen tanıyamamıştım.

Fakat o evde günden güne babamın ne kadar kötü birisi olabileceğini anlamaya başlıyordum.

Eve durmadan kadınlar geliyordu. Hatta sadece kadınlarda değil, o zamanlar görmeye pek de alışkın olmadığım şekilde süslü gözüken oğlanlar da geliyordu. Babamı eğlendirdikleri sürece her şey serbestti. Bu 'her şey' kitabına bana dokunmak bile dahildi. Keza odamın bir köşesinde tanımadığım insanlardan saklanırken, bedenimi korumakta güçlük çekiyordum.

Belli bir zamana kadar her şey bununla sınırlıydı. Bedenim başkalarına ev sahipliği yapmıştı, alışmış gibiydim. Lakin bir gün, hiç de alışılmadık bir şey yaşandı ve eve sarhoş gelen babam çocukluğumu kirletti.

O günü pek hatırlayamıyordum. Her şey silikti. Bulanık anılarda gözlerimin kapandığını hatırlıyordum. Öyle ki uyumuş ve 42 saat boyunca uyanmamıştım. Bu bir uyku gibi değildi. Normal değildi.

Öyle ki uyandığımda vücudum ve kalçalarımda morarıklar olması, hiç normal değildi.

Saatlerce ağlarken, kaybolan saatlerimi aradım. Yıllarca ağlarken ise kaybolan çocukluğumu...

"Jungkook? İyi misin?"

Jin hyungun sesini duyunca, zar zor ayrılabildim düşüncelerimden. Etrafıma bakındığımda fark ettim bulunduğumuz salonda, karşımızdaki koltukta yaşlı bir adamın olduğunu.

Yüzü tanıdıktı, babam olabilir diyecektim ama nedensizce bu fikir kabullenmesi zor geliyordu. Olsa olsa 50'li yaşlarda olurdu, bu kadar yaşlı gözükmesi normal miydi ki?

Kaşlarım çatık, aklım karışık bakarken adamın yüzünün düştüğünü fark ettim. Bastona benzer sopadan destek alan ellerine gömdü yüzünü, saklandı sanki. O sırada kafasının üzerinde hafif belli olan bir iz gördüm. Bir dikiş iziydi.

Saniyelerce öyle bekledik. Ben ona baktım, o yere baktı. Ak saçlarına bakmak gözlerimi yordu, fakat gözlerimi çekemedim. Zar zor araladım dudaklarımı.

"Neredeydin?"

İlk sualim bu oldu.

Benim bu hayattan çıkarttığım anlam, yaşama sebebim olan adam; seni öldürdüğü için yargılanırken sen neredeydin?

"Neden yaptın bunu?"

Sesim gitmiş miydi oraya kadar, bilmiyordum. Ya da gitmişse bile duymuş muydu? Keza cevap vermiyordu. Sakladığı yüzü, tıkadığı kulakları sanki beni kışkırtmaya ant içmişti.

Bir cevap alamadıkça gözlerim doldu, boğazımda rahatsız eden bir yumru oluştu. İki yanımdaki Jin hyung elini omzuma atarken, Jimin oldukça çekingen bir şekilde elimi avuçladı.

Gözlerim doldukça sinirlenmeye başlıyordum. Sırf o adam iki saniye pişman havaları verecek diye bekleyecek zamanım yoktu. Bir an önce bu iş çözülmeli ve Taehyung'u kurtarmak için Seoul'e dönmeliydim.

"Konuş! Cevap ver baba." Yumru öyle bir oturmuştu ki sözlerimin desibeli yavaşça düşmüştü. Belki de baba demeye utandığım içindi, kim bilir.

Yine sessiz kaldı. Fakat bu sefer yere değil etrafta gezindirdi gözlerini. Neden konuşmadı anlayamadım. Delirecek gibiydim. Resmen elim kolum titriyor, o siktiğimin ağzına bakıyordum tek bir laf çıksın diye.

Nefes alışverişim titrerken daha fazla bir yanıt gelmeyince sinirle ayaklandım ve karşı koltuktaki bedene karşı yürümeye başladım. "Konuşsana!" Fakat o bedenin iki yanındaki adamlar anında kollarımdan tutmuş, çırpınmamı sağlamışlardı. O sırada Jin hyung ve Jimin de kalkmış ve sertçe sıkılan kolumdan dolayı tam bağıracağım anda arkamızdan tanıdık bir ses yükselmişti.

"Bırakın onu!"

Arkamı döndüğüm anda aslında gördüğüme pek de şaşırmayacağım birisini gördüm. Eunwoo.

Burada lafı geçen birisi olmalı ki adamlar anında kollarımı bırakmış, eski konumlarına dönmüşlerdi. Sinirle dikilen Eunwoo'ya bakarken suratsız bir şekilde bize doğru yürüdü ve babamın yanına oturdu. Bakışları ondaydı.

"Ondan bir yanıt bekleme. Konuşamaz."

"Ne?"

"Duydun işte. Konuşamıyor. Alzheimer hastası."

Tıpkı dedem gibi.

Bazen kuşkusuna düştüğüm Tanrı kendisini öyle bir kanıtlıyordu ki, gülesim gelmişti. İlâhi adalet ne de güzel yakalamıştı onu...

"O konuşamıyorsa, sen anlatacaksın o zaman. Geçmiş olsuna gelmedik buraya." dedi arkamda dikilen Jin hyung. Eunwoo'nun aramıza sızıp, ilk olarak onun aklını çelmesiyle başlayan hikayemizi düşünürsek Jin hyungun bu denli sinirli gözükmesi son derece normaldi.

"Efendi Jeon seni her şeyi açıklamak istediği için çağırdı. O yüzden her şeyi anlatacağım ama uzun uzun konuşmak da istemiyorum. Kısa keseceğim." diye başladı elleri önünde birbiriyle temas ederken.

"Efendi Jeon, Taehyung onu vurduktan sonra baygınlık geçirmiş. Ayıldığında kan kaybından ölmek üzereymiş ve Taehyung onu o şekilde bırakıp gitmiş. Neyseki o zaman Efendi Jeon'un sağ solu olan babam onu fark etmiş de doktor çağırmışlar. Zar zor kurtulmuş."

"Beter olsun." diye fısıldamıştım ağzımın içinde. O yaşlı bedene bakarken midemin bulantısını engelleyemiyordum.

"O zamanlar lise sondaydım. Babam bir çatışmada kafasına darbe almış ve bitkisel hayata girmişti. Durumumuz çok kötüydü, okulu bırakmak üzereydim..." Yüzü düşmüştü. Boynunda damarlar belirdi. "Efendi Jeon bana yardım eli uzattı ve ona yardımcı olmam karşılığında okul masraflarımı karşılayacağını söyledi. Kurtulması benim için çok önemliydi."

"Kurtulunca da, şimdi hayatı onlara zindan edeyim mi dediniz bari? Ölmüş gibi gösterip Taehyung'u hapse attırayım falan?" Bağırıp çağırmamak için her ne kadar kendimi dizginlesem de söz konusu Taehyung olunca kendimi tutamıyordum.

Şerefsiz resmen karşıma geçmiş suçlu ben ve sevgilimmiş gibi aktarıyordu olanları. Acaba yanında durduğu adamın tecavüzcü, tacizci bir pedofili olduğunun farkında mıydı? Farkındaysa bile buna rağmen arkasında durmaya neden devam ediyordu?

"Efendi Jeon zaten bundan pişmanlık duyduğu için seni çağırdı." Özellikle seni diye bastırmış, Jin hyung ve Jimin'in yanımdaki varlığından rahatsız olduğunu belli etmişti.

Tam konuşacağım sırada beklenmedik bir şey yaşanmış ve sözümü Jimin kesmişti. "Çekinmene gerek yok. Beraber az iş yapmadık."

"Kes sesini."

"Sana soracak değilim."

Şimdi her şey daha da karmaşıklaşıyordu. "Ne oluyor?" diye fısıldadığımda, Jimin sakin olmamı ister gibi çok hafifçe gülümsedi. Elini omzuma koydu. "Bunu başkasından değil bizzat benden duymanı istediğim için anlatıyorum."

Boğazını temizledi. "Taehyung'a gerçek anlamda aşık olduğumu sandığım zamanlar, Taehyung sahte ilişkimizi bitirmiş ve sana geri dönmüştü. Onu bir şekilde kendime bağlamam gerekiyor gibi hissediyordum. Psikolojik olarak iyi bir dönemden geçmiyordum, ne yaptığımın farkında bile değildim." Bakışları bana zar zor değiyordu şimdi. Eunwoo ise elini şakağına götürmüş ovuyordu. Anlatılanlar pek de hoşuna gitmiyor gibiydi.

"Moralim çok bozuk olduğu için Yoongi kafa dağıtmaya çağırdı. Bir kafeye geçtik, Eunwoo da oradaydı. Abinin arkadaşıymış. Abin tuvalete gidene kadar pek konuşmadık. Ama yalnız kalınca bir süre sohbet etmiş, içimi dökmemi istemişti. Gerçekten o kadar çok dolmuştum ki, anında dökülüverdim içimde ne var ne yoksa..." Derin bir iç çekti. Sonra ise başını kaldırıp Eunwoo'ya baktı.

"Sen ne dedin hatırlıyor musun?"

"Konuyu çarptırıyorsun. Bunun için çağrılmadınız."

"Hayır bunu dememiştin." diye göz devirdi ve konuşmaya devam etti.

"Kendisinin de senden hoşlandığını; sizi ayırırsak benim Taehyung'a, onun da sana kavuşabileceğini söyledi. Ve ben o günlerin aklıyla kabul ettim. Tabii o zamanlar bilinmeyen bir numaradan sana yazdığını ve Taehyung'un sadece bana ve Yoongi'ye anlattığı cinayet sırrını bilip de sizi tehdit ettiğini bilmiyordum."

Demek bu yüzden, o gün barda Eunwoo'nun telefonunun ekranında Park Jimin yazıyordu. Bir ittifakları vardı.

Her şey yavaş yavaş aklımda oturuyordu.

"Neyse ne. Bunları başka yerde de anlatırsın pembe kafa. Gelelim konumuza..." diye başladı Eunwoo. Fakat tam konuşacağı sırada yanındaki yaşlı beden -ki kendisi maalesef babam oluyor- nefes almakta ufak bir problem yaşamış adamları kollarından tutup tekerlekli sandalyeye yerleştirip odadan çıkartmışlardı. Ve ben o çıkarken bile gözlerindeki o boşluktan rahatsızlık duydum.

"Efendi Jeon'un ölmediği kanıtlanacak. Böylece sevgilin kurtulacak. Ama her şeyin bir karşılığı vardır bilirsin."

"Öyle mi?" diye kısıkça kıkırdadım. Ne sinir bozuculardı ama... "Neymiş karşılığı?"

Bir kolunu koltukta geriye attı ve rahatça yerleşti. "Herhangi bir şikayette bulunmayacaksın."

Yüzüm kaskatı kesilmişti. Gözümün seğirdiğini hissediyordum. "Bana uyku hapı verip tecavüz eden bir adamın dışarıda rahat rahat dolaşmasına izin vermemi mi istiyorsun?" Kaşları havalandı ve gülümsedi. Öne doğru eğilip sessizce konuştu.

"Sence o buruşuk, sikimde mi?" dedi kıkırdayarak.

"Benim hakkımda bir şikayette bulunmayacaksın. Zaten bir pedofilinin götünü yalamak benim de tercihim değil güzelim."

"Düzgün konuş benimle." dedim hitabıyla.

Gülmekle yetiniyordu. Sinir bozucuydu. Sinir ve stresten ellerimi öyle çok sıkıyordum ki, öğreneceğimi öğrenince daha fazla dayanamadım ve ayaklandım. "Efendi Jeon'unu da al, gidiyoruz. Polise anlatırsınız artık ne boklar yediğinizi."

Kaşları havalandı. "Ne yani? Hemen mi?"

"Sevgilimi daha fazla haksız yere hapislerde süründürecek hâlim yok."

.

.

.

bölüm sonu.

çooook uzun zaman sonra tekrar aranızdayım. bundan sonraki bölüm final olacak ve sonunda bu fic bitecek. açıkçası en sevmediğim ficlerimden birisi. oldukça acemice yazılmış, kurgusunu bile saçma buluyorum. tek amacım bir an önce bitirmek doğrusu.

umarım beğenmişsinizdir.

hoşçakalın 💓💖

Bölüm sonu

10 yorum