Olduğum yerde donup kaldım.
Kapüşonlu kız...
Ve yanındaki "ben."
İkisi de bana bakıyordu.
Hayır.
Bana değil.
Sanki benden geriye kalan bir şeye bakıyorlardı.
"Bu... mümkün değil."
Kendi sesimi duydum.
Ama bu sesi ben söylememiştim.
Yanımdaki "ben" bir adım öne çıktı.
"Her döngüde aynı tepkiyi veriyorsun."
"Sen kimsin?"
Gülümsedi.
"Ben sensin."
"Hayır."
"Henüz değil."
Telefonum yeniden titredi.
UYARI
İkisinden biri yalan söylüyor.
Başımı hızla kapüşonlu kıza çevirdim.
"O bana güvenmeni söyledi."
Sonra diğer bana baktım.
"O ise benden korkmamı istiyor."
İkisi de aynı anda konuştu.
"Onu dinleme."
İkisinin de sesi aynı anda çıkınca tüylerim diken diken oldu.
Hangisine güveneceğimi bilmiyordum.
Tam o sırada hastanenin acil servis kapısı açıldı.
İçeriden beyaz önlüklü yaşlı bir doktor koşarak çıktı.
Beni görünce yüzü bembeyaz kesildi.
"Sen..."
Doktor geri geri yürümeye başladı.
"İmkânsız..."
"Ne oldu?" diye bağırdım.
Doktor titreyen eliyle beni işaret etti.
"Sen... yıllar önce öldün."
Sanki biri göğsüme yumruk atmıştı.
"Ne?"
"Bu olamaz."
Doktor cebinden eski, sararmış bir gazete kupürü çıkardı.
Kupürde benim fotoğrafım vardı.
Altında şu başlık yazıyordu:
"Üniversite öğrencisi gizemli metro kazasında hayatını kaybetti."
Tarih...
Bugünden tam yedi yıl önceydi.
Başım dönmeye başladı.
"Bu sahte..."
Doktor sözümü kesti.
"Hayır."
"Seni bizzat ben morga indirdim."
Nefes alamıyordum.
Telefonum yeniden titredi.
Yeni bir mesaj geldi.
GERÇEĞE %27 KALDI.
O anda gazete kupürünün arkasına gözüm takıldı.
Kan kırmızısı mürekkeple tek bir cümle yazılmıştı.
"Ölüler, öldüklerini en son öğrenir."
Başımı kaldırdığımda...
Kapüşonlu kız gitmişti.
Diğer "ben" de...
Sadece doktor kalmıştı.
Ve elindeki gazetede...
Artık benim fotoğrafım yoktu.
Onun yerine başka bir yüz vardı.
Ama o yüz bana fazlasıyla tanıdık geliyordu...