Sesim içime kaçmış gibiydi. Nereden başlasam ya da onunla nasıl konuşsam bilmiyordum. Sessizce arabanın içinde öylece gidiyordum. Okula vardığımızda kemerimi açtığım gibi kendimi dışarı atmam bir oldu.
"Bekle kızım."
Benimle birlikte o da dışarıya çıkmıştı. Arabanın bagajına doğru gidip bir bisiklet çıkardı.
"Al bakalım. Benden istediğin o bisiklet değil miydi?"
Zihnimi hatırlaması için zorladım ama babamdan hiçbir zaman böyle bir isteğim olmamıştı. Ya da ben öyle sanıyordum.
"Yoksa yanlış bir model mi aldım? Beğenmemiş gibisin."
"Böyle bir şey istediğimi hatırlamıyorum."
Babamın kaşları havaya kalktı, gülmeye başladı.
"Evden kaçmak için bisiklet almamı isteyip durduğunu çok net hatırlıyorum. Ama bunu sana o nedenle almadım. Bütün yaşıtlarının bir bisikleti var. Benim kızımında olsun istedim."
Gözlerime yaşların dolduğunu hissedebiliyordum. Ben bunların hiçbirini hak etmiyordum. Hiçbirini...
"Peki madem beğenmedin bende onu geri iade ederim."
Bisikleti babamın elinden bir çırpıda kapıverdim.
"Ondan değil. Sadece gerek yoktu."
Sanırım artık yaşlandığımdan olsa gerek gözlerimden akan yaşı daha rahat kontrol edebiliyordum. Yıllar geçtikçe ağlamanın ne demek olduğunu unutuvermiştim. Duygusuz bir canavar gibi...
"Ve teşekkür ederim."
Babamın gözlerinin içi parlamıştı adeta. Ona sarılmamak için kendimi tutmak oldukça zordu çünkü bir kere onun şefkatinin tadını hatırlarsam her şeyim yeniden paramparça hale gelirdi.
Bisikleti aldığım gibi oradan hızlıca uzaklaşmaya başladım. Onu bisiklet parkının oraya bırakıp okula doğru yol almaya koyuldum.
İçeri girdiğimde uzaktan bir kız grubunun bana el salladığını fark ettim.
"Brielle burdayız!"
Çekinerekte olsa onların yanına gittim. Zihnim bir lez daha bana oyun oynar nitelikteydi. Onları unuttuğumu ben bile unutmuştum. Yine de onları tekrar görmek çok güzeldi...
"Kesin yapmışsındır ödevini sen! Ben hiçbir şey yapamadım!"
"Gracie yapamadın mı yapmadın mı?"
"Ne var ya? Yaparken uyuya kalmışım yanlışlıkla. Ama Brielle bize yardım eder kesin. Brielle! Brielle! Sana diyorum!"
İki kızın konuşmasını duymama ihtimalim yoktu ama onlara katılmak için içimdeki cesareti bir türlü alevlendiremiyordum. Onlara o an ne demeliydim? Onları unuttuğumu bile bilmiyordum ki. Her şey dün gibi aklımdaydı. Gülüşleri, sohbetleri, dostlukları...
"Efendim?"
"Sen bizi dinliyor musun?"
"Evet..."
İkiside bana şüphe dolu gözlerle bakmayı sürdürdü. Buraya nasıl düştüğümü bir çözebilseydim... Yirmi beş yaşında ölmenin eşiğinden buralara nasıl gelebildiğimi... Arkadaşlığımızın yıllar önce bittiğini ve bir daha yüzüme dahi bakamadıklarını... Dosttan da öte kardeş gibiydik.
"Ödev diyoruz..."
"Evet evet..."
Dalgın bir şekilde sırama doğru yürümeye başladım.
"Buna ne oldu bir günde?"
İkisinin arkasındaki boş sıraya geçiverdim. Buranın benim sıram olduğunu tahmin etmek zor olmamıştı. Sıranın üstünde koskocaman "Brielle'nin sırası, dokunan ölür!" yazıyordu. Çantamın içine evden çıkmadan önce rastgele attığım defter ve kalemlerimi tek tek sıraya koyarken içeriye giren öğretmenin sesiyle dikkatim dağılmıştı bile. Gözüme çarpan diğer bir şey ise daha önce lise zamanlarımda böyle bir çocuğun sınıfımıza girdiğini hatırlamıyordum. Madem tarih yeniden tekerrür ediyordu, bu çocukta nereden çıkmıştı?
"Herkes yerlerine otursun bugün sınıfınıza yeni bir öğrenci katıldı. Kendini tanıtabilirsin."
Çocukla göz göze geldiğimizde onu daha önce gördüğümü anımsadım. Onu beni çatıdan iten çocuk olduğunu anlamam uzun sürmedi.



