Kapıyı çalmak için kaldırdığım elim, tahtaya değmeden önce havada asılı kaldı. Notun köşelerini parmaklarımla ezmiştim; kâğıt, avucumun terinden yumuşamış, mürekkebi hafifçe akmıştı. "İyi uykular." İki kelime. Ama gece boyunca koridorda yürüyen ayak seslerinin sahibi olduğunu bildiğim adamdan geliyordu.
Derin bir nefes aldım. Kapıyı çaldım. Tek, kısa, kararlı bir vuruş. Ses odanın içinde yankılandı, sonra her şey sustu. Kalbim göğüs kafesime vuruyor, kapının ardındaki sessizliği dinliyordum. Belki de çalmamalıydım. Belki de bu, ikimizin de kabul ettiği görünmez sınırı ihlal etmekti.
Kapı açıldı.
Doruk karşımda duruyordu; saçları hâlâ nemliydi, üzerinde koyu gri bir tişört vardı. Gözleri beni bulduğunda, kısık bir ifadeyle süzdü. Elindeki notu görünce bakışları kâğıda kaydı, sonra tekrar bana döndü. "Günaydın" demedi. "İyi uykular yazmışsın."
Sesim beklediğimden daha sakindi. "Sen yazdın."
Doruk'un dudaklarının kenarı oynadı; gülümseme miydi, yoksa sinir mi, çözemedim. "Gece uyuyamadım. Koridorda yürüdüm. Kapının altından bir şey itmek istedim." Duraksadı. "Rahatsız ettiysem özür dilerim."
"Rahatsız etmedin." Yalan söylüyordum. Gece boyunca kapımın önünde duran gölgesini düşünmekten gözümü bile kırpmamıştım. "Ama merak ettim. Neden gece yarısı kapıma not bırakırsın?"
Doruk başını hafifçe eğdi; gözleri benimkileri bir an olsun bırakmadı. "Çünkü kapını kilitleme dedim. Ve sen kilitledin."
Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. Anahtarı teslim ettiğimizde "kapını kilitleme" demişti; ben ise ilk gece, alışkanlıkla, kapıyı kilitlemiştim. Şimdi notun anlamı yerine oturuyordu. Bu bir uyarı değil, bir davetti. Ama ben o daveti geri çevirmiştim.
"Ben... özür dilerim," dedim. Sesim yumuşamıştı. "Alışkanlık. Evime her zaman kilitlerim."
Doruk kapı çerçevesine yaslandı; kollarını göğsünde kavuşturdu. "Bu ev artık senin evin değil, Aslıhan. Bu senin evin." Bir an durdu. "En azından bir süreliğine."
Sözcükler havada asılı kaldı. "Bir süreliğine" mi? Anlaşma yalnızca kâğıt üzerinde olsa da, bir süreliğine burada yaşayacağımı biliyordum. Ama Doruk'un bunu bu kadar net söylemesi, içimde garip bir sıkışmaya neden oldu. Sanki o sürenin ne zaman biteceğini ikimiz de biliyorduk ama kimse dile getirmek istemiyordu.
"Kahve içer misin?" dedim. Bu sefer teklifim daha cesurdu. "Telvesi taze. Dünkü gibi telefona bakmam."
Doruk'un gözlerinde minik bir kıvılcım parladı. Kapıyı ardına kadar açtı; odasından dışarı çıktı, yanımdan geçerken kolunun ucu koluma sürtündü. Sıcaklığı, kumaşın incecik dokusundan tenime işledi, ama o hiçbir şey olmamış gibi yürüdü. "Mutfağı biliyorum," dedi.
Arkasından baktım; omuzlarında taşıdığı gerginlik, adımlarının her birinde hafifçe azalıyordu. Mutfağa vardığında dolabı açtı, fincanları çıkardı. Ben de peşinden gittim; tezgâhın diğer tarafında durdum, kahveyi hazırlarken onu izledim. Bu kadar basit bir an, bu kadar normal bir an, içimi neden bu kadar ısıtıyordu?
Kahve makinesi guruldarken, Doruk pencereden dışarı baktı. "Baban aradı mı?"
"Hayır. Senin baban aradı."
Başını bana çevirdi; gözleri bir an beni süzdü, sonra tekrar pencereye döndü. "Toplantı sonrası arayacaktı. Fabrikayla ilgili bir sorun varmış."
"Nasıl bir sorun?"
Doruk cevap vermedi. Kahve hazırdı; fincanlara doldurdu, birini bana uzatırken parmakları fincanın kenarında bir an benimkilerle buluştu. Temas saniyeden kısa sürdü; ama o kadar yakındı ki nefesim kesildi.
"Önemli bir şey değil." dedi, fincanını dudaklarına götürürken. "Halledilir."
Söylediği şeye inanmıyordum. Ama ısrar etmedim. Kahvemden bir yudum aldım; acıydı, tıpkı aramızdaki gerilim gibi. Mutfakta bir sessizlik oluştu; ama bu sefer, öncekiler gibi boğucu değildi. İkimiz de pencereden giren sabah ışığında, söylenmemiş şeylerin kâğıda dökülmüş halini izliyorduk.
Doruk fincanını tezgâha bıraktı. "Bugün geç geleceğim. Toplantı uzayabilir."
"Akşam yemeği?" diye sordum; kelimeler ağzımdan düşmeden durdurmam gerekirken, düşmüştü bile. "Yani, yaparsam... sen de yer misin?"
Doruk kapıya yöneldi, ceketini askılıktan aldı. Cevap vermeden önce bir an duraksadı; gözleri bana değdi, sonra kapıya dikildi. "Sağ ol."
Üç kelime. Ne kabul, ne ret. Kapı arkasından kapandığında, mutfakta yalnız kaldım; elimde soğuyan kahve, kulağımda hâlâ çınlayan "sağ ol" sözcüğü. Bu adam, her seferinde bir şey söyler miydi hiç, ya da her şeyi söylemez miydi, çözemiyordum.
O gece, saat on biri geçiyordu. Doruk hâlâ gelmemişti. Ben ise mutfakta, masada iki tabakla oturuyordum; hazırladığım yemek üstü kapalı, tencerede bekliyordu. "Sağ ol" belki de bir reddin en kibar haliydi.
Kapı zili çaldı.
Ayağa kalktım; kalbim boğazıma tıkanmıştı. Kapıyı açtığımda Doruk eşikte duruyordu; elinde bir kese kâğıdı, gözlerinde yorgunluk. Bana baktı, sonra arkamdaki aydınlık mutfağa, masaya, iki tabağa.
Elindeki kâğıdı bana uzattı. "İçeri almazsan, en azından bunu kabul et."
Kâğıdı aldım; içinden sıcak bir ekmek kokusu yükseldi. Bakışlarımı kaldırdığımda Doruk hâlâ eşikteydi.
"Yemek yapmışsın," dedi, gözleri masada.
"Sağ ol" dedim, onun kelimelerini geri vererek.
Doruk'un dudakları kıvrıldı; bu sefer gülümsemesi gerçekti. "Kapıyı kilitleme," dedi, sonra içeri adım attı.
Kapı arkasından kapandı. Bu kez kilitlenmedi. Ve ben, ilk kez, bu evin gerçekten benim evim olabileceğini düşündüm.