Kilitli Kapı
Soğuk metal tokalaşır tokalaşmaz elimi geri çektim. Anahtar, avucumda hâlâ sıcaktı; Doruk’un parmaklarının değdiği yer, cildimde görünmez bir iz bırakmıştı sanki. İzmir’in o nemli akşamında, şirketin lojman dairesinin koridoru ikiye bölünmüştü: benim tarafım ve onun tarafı. Yirmi sekiz yaşındaydım ama kendimi, babamın imzaladığı bir kâğıt yüzünden satılmış bir mal gibi hissediyordum.
“Anahtar sende kalsın,” dedi Doruk, arkamdan. Sesi koridorda yankılandı, taş duvarlara çarpıp bana geri döndü. “Bu evin iki sahibi var, unutma.”
Döndüm. Kapının eşiğinde duruyordu, ceketinin yakası kalkık, kravatı gevşemiş. Otuz üç yaşında, aile holdinginin genç yöneticisi… Ama bana bakan gözlerinde o unvanın hiçbir ağırlığı yoktu. Sadece ölçen, tartan, beni bir denklemde çözmeye çalışan bir adam vardı.
“Bu evin iki sahibi değil, iki mahkûmu var,” dedim. Sesim, düşündüğümden daha sert çıktı. “Ve benim hücrem en az seninki kadar karanlık.”
Doruk’un dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Bir gülümseme değildi; daha çok, kazandığı bir tartışmanın zafer ifadesiydi. “O zaman gece lambanı açık bırak,” dedi. “Karanlıktan korkanlar için söylüyorum.”
Cevap vermedim. Elimdeki anahtarı cebime soktum, koridorun sonundaki odama yürüdüm. Kapıyı kapattığımda kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Ona kızgındım; ama asıl kızgın olduğum şey, o bakışların midemde bıraktığı o garip düğümdü.
İki saattir evdeydik. İki saattir aynı havayı soluyor, aynı duvarların arasında birbirimizden kaçıyorduk. Babamın imzası, bir hafta önce bu evin kapısını bana açmıştı. Ama Doruk’un kalbi hâlâ kilitliydi; benimki de öyle. En azından ben öyle olduğuna kendimi inandırıyordum.
Yatağın kenarına oturdum, pencereden dışarı baktım. Şehrin ışıkları, körfezin karanlık sularına yansıyordu. Aşağıda, bahçede iki araba yan yana duruyordu: benim mütevazı beyaz aracım ve onun siyah lüks makamı. İki ayrı dünya, iki ayrı hayat… Ama aynı garajı paylaşmak zorundaydılar.
Bir an için düşündüm: ya o kapıyı açıp karşısına geçseydim ve ona “Bu evlilik benim için de bir yük” deseydim? Ya gözlerinin içine bakıp, “Ama seni ilk gördüğümde içimde bir şey kaydı” diyebilseydim?
Kendi düşüncemden utandım. Yastığı kavradım, yüzüme bastırdım. Hayır. Bu bir anlaşmaydı. Duygular, sözleşmelerde yazmaz. Aslıhan Erdemir, bir kâğıt parçası yüzünden bir adama âşık olacak kadar saf değildi.
Ama o gece rüyamda onu gördüm. Rüyamda, kapıyı çalmadan odama girdi, yatağımın kenarına oturdu. Elini uzattı, saçlarıma dokundu. “Korkma,” dedi. “Ben de senin kadar korkuyorum.”
Sabah uyandığımda, yastığım ıslaktı. Kendime kızdım. Bir fincan kahve yapmak için mutfağa gittiğimde, Doruk çoktan masaya oturmuş, elinde bir dosyayla ilgileniyordu. Başını kaldırmadı.
“Kahve ister misin?” diye sordum. Sesim, bana yabancı gelen bir nezaketle titriyordu.
“Yok,” dedi. Sonra duraksadı, gözleri dosyadan bana kaydı. “Aslında… evet. Teşekkür ederim.”
O an, mutfakta aramızdaki mesafe bir adım kısaldı. Ama tam o sırada telefonu çaldı. Ekrandaki isim: “Yönetim Kurulu Başkanı.” Babası.
Doruk’un yüzü anında değişti. Kahveyi unuttu, telefonu kulağına götürdü, odasına yürüdü. Kapıyı arkasından kapattı.
Ben, elimde kahve fincanı, mutfağın ortasında öylece kaldım. Rüyamdaki sıcaklık, gerçeğin soğukluğunda eriyip gitmişti. Ama o gece, kapımın altından bir kâğıt itildi. Eğilip aldım.
Doruk’un el yazısıydı: *“Kahve için teşekkürler. Bu gece iş toplantım geç bitecek. Kapıyı kilitleme.”*
Kalemim titredi. Kapıyı kilitleme… Ne demek istemişti? Korktuğu bir şey mi vardı? Yoksa benden mi korkuyordu?
O gece saat üçte, koridordan gelen ayak sesleriyle uyandım. Kapımın önünde durdular, bir an beklediler. Sonra uzaklaştılar.
Sabah, kapımın altından yine bir kâğıt geldi. Tek satır: *“İyi uykular.”*
Ben ise hiç uyumamıştım.