Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda salon boşalmıştı. Kimse beni uyandırmaya tenezzül etmemişti. Üzerime bir battaniye örtülmüştü oysa. Kim örtmüştü? Felix? Chan?
Umurumda değildi aslında. Battaniyeyi üzerimden attım, ayağa kalktım. Başım dönüyordu. Açlıktan mı, yoksa uykusuzluktan mı bilmiyordum.
Telefonuma baktım. Saat 23.47. Prova sabah 8'de başlamıştı. 15 saat boyunca uyumuşum. Ve kimse beni uyandırmamıştı. Mesajlar vardı. Grup sohbetinden.
Chan: Siwoo uyuyor, ses yapmayın.
Jeongin: Battaniye alayım mı?
Felix: Ben örterim.
Changbin: Bırakın uyusun, zaten hiçbir işe yaramıyor.
Son mesajı Changbin atmıştı. Kimse cevap vermemişti. Ama silmemişti de. Herkes görmüştü. Ve kimse "Ya öyle deme" dememişti. Belki de hepsi aynı fikirdeydi.
Belki de haklıydı. Gerçekten hiçbir işe yaramıyordum. Dans edemiyordum, şarkı söyleyemiyordum, güldüremiyordum kimseyi. Sadece bir yüktüm. Herkesin sırtında taşıdığı, ama kimsenin konuşmak istemediği bir ağırlık.
Telefonu yere düşürdüm. İçimde bir şeyler kırılıyordu, sesli, net, geri dönülemez bir şekilde.
Sonra... dün gece yaşamaya başladığım şey bir daha yaşanmaya başladı. Görüşüm parazitlenmeye ve kararmaya başladı.
Hiçbir şey hissetmiyordum... Bir anda görüşüm yerine geldi. Ama etraf... korkunç durumdaydı.
Kapı içeriden kilitliydi. Duvarları tamamen aynayla kaplı olan o odadaki aynaların 2-3 tanesi kırılmıştı. Telefonum, kulaklığım, diğer eşyalarım... hepsi korkunç haldeydi.
Bana gerçekten ne oluyordu?
Hemen pratik odasından çıkıp eve bakındım. Kimse yoktu. Muhtemelen dışarı çıkmışlardı. Etrafı hızlıca temizlemem gerekiyordu. Etrafı yaklaşık 30 dakikada temizledim.
Şimdi hiçbir şey olmamış gibi davranmam lazımdı. Kendimi odama kilitledim. Sırtımı soğuk ahşaba yasladım ve yere yığıldım. Dizlerimi göğsüme çektim, başımı ellerimin arasına aldım. Nefes alışverişim düzensizdi. Parmaklarım hâlâ titriyordu.
Yarım saat içinde o dağınıklığı toplamıştım. Kırık aynaları çöpe atmış, eşyalarımı yerlerine kaldırmış, hiçbir şey olmamış gibi görünmesini sağlamıştım. Ama içimdeki o kırık aynaları kim temizleyecekti?
Odanın kapısı kapalıydı ama dışarıdan gelen sesler, hayatın devam ettiğini söylüyordu. Üyeler geri gelmişti. Kahkahalar, ayak sesleri, mutfakta tencere tava sesleri... Her zamanki gibi. Her şey normaldi. Herkes neşeliydi.
Herkes... benim dışımda.
Yerde öylece otururken, telefonum yanımda titredi. Ekrana baktım. "Baba" yazıyordu. Annem aramıştı, şimdi de babam arıyordu. Sanki içgüdüsel olarak hissetmişlerdi. Sanki kan bağı, kilometrelerce öteden bir şeyleri fark etmişti.
Parmaklarım ekranda gezindi. Açmak istiyordum. Gerçekten istiyordum. "Baba, ben iyi değilim" demek istiyordum. Ama sonra ne olacaktı? Endişeleneceklerdi. Belki de gelirlerdi. Ama geldiklerinde ne görürlerdi? Odasına kapanmış, gözlerinin altı morarmış, kırık aynaları saklayan bir evlat mı?
Açmadım. Telefon sustu. Bir dakika sonra mesaj geldi.
"Oğlum, annen aradı da açmadığını söyledi. Biz merak ettik. İyi olduğunu duymak isteriz. Sizi çok özledik. Müsait olduğunda dönüş yap."
Mesajı okudum, tekrar okudum, üçüncü kez okudum. Ve sonra yanıtlamak için klavyeyi açtım. Ne yazacaktım? "İyiyim, siz nasılsınız?" mi? Ama değildim. Yalan söylemek zorunda mıydım?